18 Aralık 2010 Cumartesi

Kim Var İmiş Biz Burada Yoğ İken...


Aşağıdaki yazımı Temmuz ayında yazmıştım.  Sanırım Cemal Kafadar'ı  bir bahar akşamı kitapçıdaki dergide tanımış ve izini sürmeye başlamıştım. Bu hafta gazetelerde okudum. Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük ödüllerinden Tarih ödülü Profesör Doktor Cemal Kafadar'a verilmiş. Ne kadar sevindim anlatamam. Hele sevgili Tarih profesörümüzün teşekkür konuşmasında, Haliç'e yeni köprü yapılması düşüncesinin  yeniden gözden geçirilmesini istediğini okuyunca minnet duydum kendisine. Onun şerefine bu yazımı tekrar Hayal Kahvem'e koymak ve okumak istedim. Okuyalım mı birlikte?

İşteee... Uzun zamandır okumak istediğim Cemal Kafadar'ın "Kim Var İmiş Biz Burada Yoğ İken" adlı kitabı nihayet elimde. Çok şükür! Cemal Kafadar bir Tarih profesörü. Tuhaf bir durumum var. Öğrencilik hayatımda bir kez ikmale kaldım. O ders neydi biliyor musun? Tarih. Hiç sevmezdim Tarih derslerini öğrenciyken. Artık benden mi tarih öğretmenleri yüzünden mi? Ne desem bilemiyorum. Ne fena! Nasıl pişmanlık duyuyorum bir bilsen.

Neyse, şimdi anlatmak istediğim başka bir şey. Kimi zaman kitapçılara gittiğimde, istediğim her kitabı istediğim her dergiyi satın alamıyorum ya... Para yeter mi o kadar kitap-dergi almaya? Öde babam öde.. Bi de nasıl pahalıdırlar  mübarekler... İkinci el satın aldığım kitaplar ve dergiler yanında, kimi zaman dumanı yeni tüten, taze matbaa mürekkebi kokan kitapları okumak istiyor işte bünyem. Kıydım yine paraya, aldım Cemal Kafadar'ın kitabını. Şarkıcı, sinema ya da tv oyuncuları haydi bir de futbolcuları eklersem, onları biliriz anca... Nerden bilebiliriz, Cemal Kafadar'ın adını? Hele tarihle ilgimiz yoksa... Mümkün mü meşhur olmak memlekette bir acayiplik yapmazsan? Koca koca kitaplar yazmış, araştırmalar yapmış insanları bilmeyiz, iki şarkı söylemiş, üç gol kovalamış insanları biliriz. Hem de baş tacı yaparız haa... Aman Yarabbim! Ne kadar adaletsiz gelir bu durum anlatamam. Peki ben Cemal Kafadar'ı nereden duydum? Gene bir gün kitapçıda bir dergi karıştırıyordum. Bu dergilerden birinde bir ropörtajına rastlamıştım. Hatta o okuduğum yazıyı eve gelince Hayal Kahvem'e yazmıştım. Evliya Çelebi ve vampirler ile ilgili bir sohbetti. Çok ilgimi çekmişti. Aynı röpörtajda bu kitabın adı geçiyordu. Kitap adıyla vurmuştu beni... "Kim var imiş biz burada yoğ iken." Kitabın adı müthişti.

 

Kitap Karacaoğlan'ın bir şiiriyle başlıyor. Şiir, kitaba isim olan "Kim var imiş biz burada yoğ iken" cümlesiyleyle bitiyor. Yazının giriş bölümünde Yunus Emre ve Karacaoğlan'la ilgili bir küçük mukayese yer alıyor. Misal, bu mısrada olduğu gibi, Karacaoğlan bizden önce yaşayanlara seslenirken, Yunus Emre bizden sonra kalanlara selam ediyor. "Biz bu ilden gider olduk, kalanlara selam olsun" diyor. Yunus'un aklındaki ölüm, Karacaoğlan'ın ise hayat... İşte burada devreye Tarihçi Cemal Kafadar giriyor. "Tarih yok olanla değil, bir zamanlar var olanla ilgilidir." diyor. Ölmüşler ama bir zamanlar vardılar. Demek Tarih biz yoğ iken var olanlarla ilgileniyor. Ne hoş bir tanımlama değil mi?

Dönüp tarihe bakıyoruz ve onların yok olduklarını düşünmüyoruz da, bir vakitler var olduklarını düşünüyoruz. Anlatabiliyor muyum? Bak şimdi.. Dönüp geçmişi seyrediyoruz. İşte tam orada onlar varlar, orada yok olan aslında bizleriz. Geçmişin tecrübelerini duyumsayabilmek için onları anlamamız gerekiyor. İşte Cemal Kafadar burada Ahmet Hamdi Tanpınar'dan örnek veriyor. "İnsan kalbi başkalarının duygularına ancak kendi tecrübeleri nispetinde açıktır." sözünü misal gösteriyor. Bir Tarihçide edebiyat donanımı olduğunu hissetmek ne keyifli! Cemal Kafadar "İnsanların hayata nasıl anlam ve zevk, derinlik ve eğlence kattıklarını, kendilerine özerk yaşama ve ifade alanları açtıklarını, üreticiliklerini ve yaratıcılıklarını sergilediklerini, hınzırlıklarını ve heregeleliklerini anlamak da bu işin parçası, ama tosladıkları ve ördükleri duvarları, çektikleri ve çektirdikleri kahırları unutmadan." nedir bu dünyanın hali, nedir bu insanlığın çilesi sorularının peşi sıra gitmenin insanı tarihle ilgilenmeye götüreceğini söylüyor.

Daha kitabın başındayım. Bu kitap "kim varmış?"sorusuyla Osmanlının 16. ve 17. yüzyılda yaşamış, dört "sıradan insanı" nın tahmin etmediğimiz özelliklerini anlatıyor. Yeniçeri, tüccar, derviş ve hatun. Bu insanlar artık sıradan değiller tabii. Bu kitaba konu olmakla, tarihe mal oluyorlar ve artık "seçilmiş insanlar" oluyorlar.  

Cemal Kafadar önsözde "Tarihçi, bir romancı veya bir tiyatro-sinema oyuncusu gibidir. Nasıl ki oyuncu kendini kah mahpus kah zindancı rolünde bulacak ve sıra hangisindeyse bu kişilikleri içinde bir yerlerde tanıyarak yansıtmaya çalışacaksa, tarihçi de hem aşkı, hem maşuku, hem çöpçatanı, hem kıskananı anlamak için elinden geleni ardına koymayacaktır. Dil(ler) bilecektir, ama her şeyden önce okumayı bilecektir, okurken başkalarının sesine kulak vermeyi bilecektir. Duygu ve duyarlılıklarını anlamak isteyecektir." deyip nereye atlıyor biliyor musun? Oğuz Atay'a! Ve edebiyat okumayı öneriyor. O paragrafı nasıl bağlıyor peki?

Fransız Devrimi üzerine pek çok kitap yazılmışken, en çok sivrilen Michelet'in kitabı olunca, bunun nedenini kendisine sormuşlar. Bil bakalım ne demiş? "Ben daha çok sevdim." demiş. Ne hoş! Romantik bir tarihçinin kitabı demek daha çok satıyor. Cemal Kafadar, buradan Cemal Süreya'ya, oradan Selvi Boylum Al Yazmalı'ya geçince, bu kitap benim için artık sadece tarih kitabı olmaktan çıkar, buram buram edebiyat kokar... Şimdi bu kitap koklaya koklaya okunmaz mı sorarım sana? Sorarım valla...

Allahım, iyi ki dergileri karıştırıyorum  kitapçıda... Hemen okumalıyım bu kitabı hemen... Hem tarih hem edebiyatı bir arada, bir daha  ne zaman bulurum ki ben? Heyy! Merak etme... Anlatırım mutlaka devamını. Dayanabilir miyim anlatmadan! Fakat bu kitabı alıp okuman lazım, eğer benden bir tavsiye istersen!

17 Aralık 2010 Cuma

Sevdiğim Film Müzikleri - Zorba

 

Hey! 1964 yapımı ve 46 yıldır hafızalardan silinmeyen bir film ve film müziği... ZORBA... Eğer seyretmediysen ve bu müziği dinlemediysen inan ki üzülürüm senin için. Zorba atlanacak bir film ve müzik asla değildir. Nicos Kazancakis'in aynı adlı kitabından sinemaya uyarlanmış, tam bir  Ege-Akdeniz ruhunu yansıtan, hey, gönlünce şu  anı yaşa felsefesini seyredene geçiren, haydi kalkalım sirtaki oynayalım  dedirten şahane bir filmdir bana göre. Bu filmin kahramanı  Aleksi Zorba özgürlüğüne düşkündür. Gamsızdır. Dünyaya ilk kez bakıyormuş gibi hayretle, dünyaya son kez bakıyormuş gibi minnetle bakar. Köylüdür. Toprak adamıdır. Yemek içmek için çalışır. İki lokmasını çekinmeden herkesle paylaşır. Çok tüketmek için  değil, acısıyla tatlısıyla  keyifli bir ömür sürmek için yaşadığımızı hatırlatır. Hey! Ben aslında Aleksi Zorba'yı  anlatmayacaktım. Bu filmin o dünyalar güzeli müziğini Hayal Kahvem'e koyacaktım. Müziği dinleyecektim. Hayatın gelmişine geçmişine diyecek ve kalkıp sirtaki oynayacaktım! Heyyy!

16 Aralık 2010 Perşembe

Sevdiğim Film Müzikleri - Natural Born Killers



   Leonard Cohen-Waiting For The Miracle   

  Bob Dylan- You Belong To Me

Ben Ne Anlatıyordum Acaba?


Bu yukarıdaki tablolar ünlü İtalyan ressam Caravaggio'ya ait.  Caravaggio 1571 ile 1610 tarihleri arasında yaşamış. Vay canına sayın seyirciler. Dünyamızda sadece 39 yıl yaşamış biri hakkında 400 yıl sonra Hayal Kahvem'e yazı yazıyorum ya tüylerim diken diken oldu  vallahi. Bir de öyle çılgın bir ressam ki zaten resimlerinden belli. Öyle böyle değil. Yattığı yerde rahat uyusun, zamanında kilise de dahil her türlü geleneğe karşı çıkan, azizleri normal insan gibi resmettiği için dışlanan, yılmayan, savaşan, devrimci ruhlu, öfkeli mizaçlı, çılgın bir zatmış. Ben nerden biliyorum değil mi? Sanal ansiklopediden enine boyuna araştırdım da ordan. Hayatının büyük bir kısmı yoksulluk içinde geçmiş. Mahpus damlarında voltalar atmış. Şehirden şehire kaçarak yaşamış. Allahım yarabbim! Biz normal hayatta hiç bir şeyi yetiştiremezken,  Caravaggio bu kısa ve çılgın  yaşamda  o güzelim sanat eserlerini hangi ara yapmış? Bilmiyorum. Bildiğim ise inandığı şeylerden asla vazgeçmemiş. Savaşmış. Kavgacı biri diyorlar Caravaggio için. Şu yaptığı tablolara baktığımızda sanatında da kavgacı olduğu söylenilmez mi? Ayrıca çirkinliği resme sokan adam deniyor. Zaten çirkinlikten utanmamak gerekir dermiş. O devirde her şey güzellik olarak, kusursuzluk olarak resmedilirken, Caravaggio ise kusurlu insanları, karanlığı  kusursuz bir şekilde öyle resmetmiş ki bakanı ürkütmek ve rahatsızlık vermek istemiş. Zamanının tam bir protest sanatçısı.  




Şimdi şu yukarıdaki Caravaggio tablosuna bakınca David Cronenberg'in  Videorom adlı filminden bazı görüntüler geldi aklıma. Şimdi diyeceksin ki "İlla yazdığın yazıdan bir filme ya da bir öyküye gönderme yapacağım diye kendini bu kadar zorlama!" Yeminle yazdığım yazı ile bir tarafa gönderme yapma çabasında değilim.  Ben bu hafıza denen  şey tuhaf bir kutu  diyorum ya daima.  Ne bileyim? Caravaggio'nun tablosunu görünce filmin bu sahneleri  geldi aklma. Yönetmen Cronenberg için bir şeyler okuyayaım dedim  sonra.. Ne yazmışlar bil bakalım? Sinemanın Picasso'su... Yaa... Bir dakika... Ben ne anlatıyordum? Unuttum vallaha. İyisi mi şuraya güzel bir müzik koyayım da... Aklım gelsin başıma:)

                    R.E.M - losing my religion

15 Aralık 2010 Çarşamba

Sevdiğim Film Müzikleri - Yann Tiersen - Amelie


                                   



Kendimi Gökyüzünde Kayan Bir Yıldız Sandım


Bu sabah evde yalnızdım. Çok erkendi. Uykum yoktu. Kalktım. Kitaplara bakarken Carl Sagan'ın Kozmos adlı kitabıyla göz göze geldim.Kitabı elime aldım. Koltuğa uzandım. Aslında kitabı daha önce okuduğum için sadece sayfaları arasında dolanacaktım. Kitabı  rastgele araladım. Dokuzuncu bölüm. Konu başlığı- Yıldızların Yaşam Süreleri...  Başlığın altında alıntı cümleler var.  Mark Twain'in Huckleberry Finn'inden "Üstümüzde gök vardı, her yanına yayılmış yıldızlarla. Sırtüstü uzanıp onları seyre dalar ve bunlar yapma mı, yoksa kendiliklerinden mi olma diye fikir yürütürdük." vardı misal.  Ya da Vincent van Gogh'tan "Korkunç bir ihtiyaç duyuyorum... O sözcüğü açıklasam mı?... Din sözcüğünü. İşte o zaman geceleyin yıldızları boyamaya gidiyorum."  Hoşuma gitti. Bu bölümü okumaya  karar verdim. 
Sayfayı çevirdim. İlk cümle şöyle başlıyordu: "Elmalı bir kek yapmak için nelere gereksinme duyarsınız? Bir miktar una, bir kaç elmaya, az şuna, az buna ve fırının ısısına..." Tam bu cümleyi okumayı bitirdiğimde midemin zilleri başlamadı mı çalmaya? Of! Canım fena halde elmalı turta istedi. Hani  elmalı turta yaparsın da evin içi mis gibi tarçın kokusuyla dolar ya... Hey! Bil bakalım ne yaptım?  Fırladım yerimden. Geçtim mutfağa. Dedim ki "Selam, acaba elmalı turta malzemesi var mı dolapta?" Mutfak cevap vermedi tabii. Olsun sanki canlıymış gibi  ben gene  mutfakla muhabbete devam ettim. Yıllardır elmalı turta yaparım. Her seferinde tarife bakarım. Neden biliyor musun? Bildiğim bir yemeği yaparken sanki bilmiyormuşum da ilk kez deniyormuşum gibi heyecanlanmaktan tuhaf bir haz duyarım.
Ben şair sözü dinlerim. Üstelik Turgut Uyar'ı çok severim. Ne der Turgut Uyar: "Halbuki acemilik. Efendimiz acemilik. Bir taş alacaksınız, yontmaya başlayacaksınız. Şekillenmeye yüz tutmuşken atacaksınız elinizden. Bir başka taş, bir başka daha.. Sonunda bir yığın yarım yamalak biçimler bırakacaksınız. Belki başkaları sever tamamlar." Bak şimdi beni ilgilendiren  asıl şu cümleler... Turgut Uyar diyor ki: "Ama her taşa sarılırken gücünüz, aşkınız, korkunuz yenidir, tazedir. Başaramamak endişesinin zevkiyle çalışacaksınız." İşte her seferinde yeni deniyormuşum gibi tüm gücümle, aşkımla ve korkumla yani ya başamazsam endişesinin zevkiyle  yemekleri yapıyorum. Elmalı turtayı da öyle.. Allahım acaba becerebilecek miyim? endişesiyle önce baktım malzemelere... Hey, hepsi var evde. Üç elmayı soyup rendeledim. Bir su bardağı şekerle on dakika pişirdim. İçine tarçın ve fındık içi ekledim. Ayrı bir kapta iki buçuk bardak un, bir paket margarin, iki yumurta sarısı, bir su bardağı şeker ve kabartma tozunu karıştırdım. Önce korktum. Hamur olmuyordu bir türlü. Elimle yoğurdukça tam kıvamına geldi. Küçük bir parça ayırdım hamurdan. Hemen tart kabımı yağladım ve kalan hamuru kenarlarını yükselterek kaba yaydım. İçine tarçınlı elmayı tart kabındaki hamurun üzerine döşedim. Ayırdığım diğer hamuru bir tahta üzerinde merdane ile açtım. İnce şeritler keserek elmaların üzerine çaprazlama yapıştırdım. Önceden ısıtılmış 180 derece fırına attım tart kabını. Hey yirmi dakika içinde pişmedi mi? Ev nasıl güzel tarçın koktu anlatamam sana. Denesen keşke. Acemice denesen hem de...  Ne var fena şey değil ki acemi olmak. Hani Turgut  Uyar diyor ya : "Belki de asıl ustalık budur; her zaman acemi olmayı bilmek.  
Bir parça kestim elmalı turtadan. Bir tabağa koydum. Kitabı yeniden elime aldım. Okumaya başladım. "Elmalı kekin içindekiler moleküllerden oluşmuştur, şeker ya da su gibi diyelim. Moleküller de atomlardan meydana gelmiştir, karbon, oksijen, hidrojen vb. gibi."  Bir parça elmalı keki çatalımın ucuna aldım. Okumaya devam ettim. "Bu atomlar nereden geliyor? Hidrojen dışında tümü yıldızlardan imal ediliyorlar." Çatalın ucundaki elmalı turta parçasına baktım. Bu yıldızlardan mı imal edildi yani? diye aklımdan geçirdim. "Bir yıldız, hidrojen atomlarının daha ağır atomlara dönüştürüldüğü kozmik bir mutfaktır." Bir parça elmalı turtayı ağzıma attım. Hımmm! İnan bana kendimi gökyüzünde kayan bir yıldız sandım.

Sevdiğim Film Müzikleri - Leon - Sting - Shape Of My Heart




  sting shape of my heart

14 Aralık 2010 Salı

Bulutsuzluk Özlemi Ve Batman

Tepedeki çimenlikte yalınayak dolaşarak
Yemyeşille masmavinin ortasında uzanarak
Hayaller kurarak
Rüzgara savurarak
Vazgeçmek birdenbire
    Herşeyden vazgeçmek...

  Tepedeki çimenlikten seyreylemek şu alemi
Küçülmüş ufacık olmuş
insanların alemi
Bir buluta  tutunup
Bir kuşun kanadına takılmak
Vazgeçmek birdenbire
Herşeyden vazgeçmek



Sadece gökyüzü   Sadece sen ve ben
Sadece sevgi
  Hepsi bu
Sadece gökyüzü  Sadece sen ve ben
Sadece sevgi
Hepsi bu 



1- Sözler- Bulutsuzluk Özlemi'nin Tepedeki Çimenlik adlı şarkı sözlerinden alınmıştır.
2- Batman kareleri Altın Madalyon blogtan alınmıştır.

13 Aralık 2010 Pazartesi

müzik son deneme:)

müzik 3. deneme:)

Cem Karaca 'nın Resimdeki Gözyaşları adlı parçasını    şuradan     dinleyebilirsiniz.

müzik 2. deneme:)


Muzicons.com

müzik deneme:)

Her Gün Yazı Yazmak Kolay Bir Şey Mi?

Hergün Hayal Kahvem’e yazı yazma gayreti içindeyim ya… Her gün yazı yazmak kolay bir şey mi, Allah aşkına? Bu gün gene ne yazsam acaba diye düşünürken, Sevgili Aziz Nesin’in Fantiko adlı öyküsü geliverdi aklıma... Bakın hikaye şöyle:

Bir vakitler, ülkenin birinde, yaşlı bir yazar yaşarmış. Çalıştığı gazetesindeki köşesine, her gün yazılar yazarmış. Son zamanlarda yaşadığı ülkede artık onu önemseyen, yazdıklarına kulak asan pek yokmuş. Nasıl etsem de okuyucuların ilgisini çeksem diye her gün kara kara düşünür dururmuş. Gene bir gün böyle masasına oturmuş. Eline kalem ve kağıt almış. Hani insan ne yapsam, ne yazsam acaba diye düşünürken, önündeki kağıda, anlamsız şekiller çizer ya… Bizim yaşlı yazar da, kafasında yazacak bir konu olmadığından, önündeki kağıda önce bir yelkenli kayık resmi çizmiş. Sonra adını yazmış. Ne yazsam acaba yarın için diye düşünürken, bu kez kendi adını büyük harflerle yazmaya başlamış. Sonra yazdıklarının içini kurşun kalemle karalamış. Önündeki kağıt karalamayla dolunca, halen aklına bir konu gelmediği için olsa gerek, sinirlenmiş, kağıdı fırlatmış atmış. Yeni bir kağıt almış. Önce kareler, üçgenler, yıldızlar filan çizmiş. Sonra bilinçsizce kağıdın üzerine özenle bir F harfi kondurmuş. Sonra içinden geldiği gibi, önce bir A harfi koymuş F harfinin yanına… Sonra bir güneş ve bir yürek resmi yapmış mesela... Kağıdın orasına burasına da gelişigüzel harfler kondurmuş. Bir F, Bir A, bir N… Sonra bir T harfi, bir İ harfi… Bu arada halen, ne yazsam, ne etsem diye düşünmeye devam ediyormuş. Kağıdın üzerine bir K, bir O yazmış… Sonra da at kuyruğuna benzer bir şey çizmiş. Ne yazsam diye düşünmeye devam ederken, birden çiziktirdiği harfleri yan yana getirip okumuş: F – A – N – T – İ – K – O Bir daha okumuş: Fantiko.. Birden büyük bir sevinç duymuş. Gazeteye ne yazacağını sonunda bulmuş.

Ertesi gün, yazarın gazetedeki Fantiko yazısı çok ilgi toplamış. Yazıya göre Fantiko çok kötü bir şeymiş. Herkes Fantiko nedir diye birbirine soruyor, gazeteyi okumayanlar gazeteyi arayıp buluyor ve Fantiko başlıklı yazıyı okuyorlarmış. Kimse Fantiko'nun ne olduğunu bilmiyormuş bilmemesine ama herkesin hemfikir olduğu konu, Fantiko’nun çok ama çok kötü bir şey olduğuymuş. Birkaç gün sonra aynı yazar, gazetesindeki köşesinde “Fantiko nedir?” başlıklı, okuyana korku geçiren bir yazı daha yazmış. Yazıya göre Fantikocular çok tehlikeli insanlarmış. Şeytandan bile beterlermiş. O yazar her gün Fantikocular üstüne yazı yazmaya devam etmiş. Yazılar o kadar ilgi toplamış ki, diğer yazarlar da Fantiko üzerine yazı yazmaya, insanlar sürekli bu konuyu konuşmaya başlamışlar. Gündengüne Fantiko korkusu ülkede yayılmaya başlamış. İlk yazan yaşlı yazarın ünü de artmış tabii bu durumda.. Bu üstün yazar kurtarıcı gibi görülmeye başlamış. Bu tehlikeyi görüp de ilk anlatan olmasaydı, bu korkunç tehlike ile koyun koyuna yaşayacaklardı, öyle değil mi? Fantiko veremden, vebadan, tifüsten bile daha tehlikeliydi çünkü. Bununla kalsa iyi, üstelik Fantiko bulaşıcı bir şeydi. Bir Fantikocu bin kişilik bir yere girse,o bin kişi bir dakika içinde Fantikocu olabilirdi. Bunun için Fantikocunun bir esnemesi, bir soluk alıp vermesi yeterdi. Hele bir hapşırsa değil bin, onbinlerce kişiyi Fantikocu yapması işten bile değildi. O halde tüm Fantikocuların yok edilmesi gerekir tabii ki. Böyle düşünülmeye başlanmış.

Artık her gün insanlar tetikte beklemeye başlamışlar. Üstat yazar, bir gün "Fantikodan nasıl korunulur?" başlıklı bir yazı yazmış. Yazıya göre, ne kadar çok göz kırpılır, baş titretilirse ve ayaklar yerden kaldırılmazsa o kadar Fantikodan korunulurmuş. O ülkede herkes, kendilerine Fantikocu denmesin korkusuyla ayaklarını sürerek yürümeye, göz kırpmaya ve baş titretmeye başlamışlar. Kimin Fantikocu kimin olmadığı anlaşılmıyormuş tabii bu durumda. Bunun üzerine yazar köşesindeki yazısında, Fantikoculardan farklı olmak için, her ayak sürtmede bir yandan da diz büküp “Huta – Hata- Hap!” diye sesler çıkarması gerektiğini yazmış. Artık ülkede sürekli bu sesler duyulmaya başlamış. Eğer böyle yapmayan ya da yanlışlıkla “Hopa- Hupa- Hop!” diye sesler çıkaran olursa hemen yakalanıyormuş.

Üstat yazar borçlarını ödememek için, borclu olduğu herkesi Fantikocu olmakla suçlamaya başlamış. Çok kişinin çıkarına gelen, işine yarayan bu yöntem hemen o ülkede yayılmış tabii… Kiracılarını evden çıkarıp yeniden kiralamak isteyenler sözgelimi, kiracılarının Fantikocu olduklarını ihbar etmeye başlamışlar. Kira vermek istemeyen, bedava oturmak isteyen kiracılar da ev sahipleri için Fantikocudur demeye başlamışlar. Herkes kendilerine Fantikocu denmesin diye birbirini Fantikocu olarak suçlamak durumunda kalmışlar. Kim atik davranırsa kazanır olmuş. Artık Fantikocuların ne zaman, nasıl ve neyin kılığına girdiği anlaşılmaz olmuş. İşte tam bu sırada , üstat yazarın Fantikocu dediklerinden biri “Fantikocular, Fantikocu oldukları anlaşılmasın diye, Fantikocu düşmanı kılığına girerler. İşte Fantikocu!” diye üstat yazarı göstermemiş mi? 
Fantikocu yazar, "Fantiko diye bir şey yok, ben uydurdum," diyememiş. Bu durumda üstatlığı kalmazmış çünkü. "Fantikocuyum" dese, kendisi kalmayacakmış doğal olarak. O sebepten “Ben mi Fantikocuyum? Ben mi?” diye kekelemeye başlamış. “Ben mi Fantikocu olacağım, bakın halime de bir söyleyin, benim kılığımda Fantikocu olur mu hiç?” demiş. Ondan sonra da dizlerini büküp, göz kırparak, başını titreterek, " Huta – Hata – Hup – Huta – Hata – Hup!" diye inlemeye başlamış.

Şimdi bu öykü nereden mi aklıma geldi? Ne bileyim? Geldi işte... Bu anlatılanlar hiç mi yabancı gelmedi size? Yok canım.. Bildiğim kadarıyla Aziz Nesin bu öyküyü 50 sene filan önce yazmış. Düşündüğünüz belki, sadece bir benzetme... Peki... Aziz Nesin'in öyküleri güncelliğini hiç yitirmeyecek mi? Bu gün de böyleyken böyle işte... Bizde işler bu merkezde.

10 Aralık 2010 Cuma

Efsane Kaya Amca ile "Mızrap, Parmak, Kulak" Vaziyetlerimiz


"Yok!" dedim Kaya Amca'ya. Bende sanata hiç kaabiliyet yok. Yapamayacağım sanırım. Olmayacak. Hiç yormayayım sizi." 

Of! Bende neden  her şeye  fena halde merak var?  Öyle böyle değil hem de. Resmen oburluk derecesinde. Bir dur değil mi? Bir otur hanım hanımcık oturduğun yerde.. Zaten işin gücün var. Ya Hayal Kahvem. Yaz babam yaz. Sanki arkamdan atlı kovalayan var. Nedir bu yani?  Bütün bunların üzerine illa bağlama çalacağım diye çırpınmam niye? Of! Bazan var ya.. yok... yok... Çoğunlukla çözemiyorum kendimi. Erkin Koray söyler ya hani o kendine has sesiyle... "Arap saçına döndüm. Çöz beni arap saçı. Çivi çiviyi söker. Budur bunun ilacı." Kaya Amca dediklerimi hiç dinlemedi. Hiiiç! Ofise geldi. Utandım tabii.. Durmadan  gamlı baykuş misali bıdı bıdı bıdı bir sürü bahaneler  öne sürüyorum. 

"Kaya Amca, üzülüyorum sizin için. Buraya kadar geliyorsunuz. Çalıştırıyorsunuz. Diyorsunuz ki, "Mızrap, parmak, kulak... Bu üçünün koordinsayonunu sağlayacaksın." İyi ama Kaya Amca bende hiç kulak yok ki. Öğrenemiyorum. Ben bağlamamın teline teline vurup şöyleee derinlerde gezinmek istiyorum. Ama olmuyor ki... Kaabiliyetim yok benim Kaya Amca. Israr etmenin anlamı yok anlatabiliyor muyum? Sizi yormak istemiyorum." dedim. Güldü Kaya Amca. "Ben bu manzarayı bir yerden hatırlıyorum." dedi. Aynen senin gibiydim bende... Hemen öğrenmek, hemen çalmak istiyordum.  Benim hocam Alaattin Palandöken'di. O güzelim Amasya şivesiyle "Gayacım, acele etme gulum! Sen beni geçecen... Merak etme!" derdi. Dur bakalım! Dün bir bugün iki. Şimdi al bakalım bağlamanı eline. Hiç boşuna dertlenme. Bugün yeni bir türkü öğreneceğiz." dedi.  "Su sızıyor sızıyor. Taşların arasından. Eğil bir yol öpeyim. Kaşların arasından" Kaya Amca vurdu bağlamanın tellerine. Allahım, ne güzel çalıyor! Gene bağlama öğrenmeye iştahlanmaya başladım iyi mi? Notasız öğretiyor. "Mızrap, parmak, kulak!" Sıırımız bu! Aldım Gönül'ü elime... Şivemi değiştirdim. Eğildim bağlamamın kulağına... Usulca dedim ki:  "Gız, mahcup etmeyesin beni Gaya Amca'ya... Aman haa!"  İnanmıyorum. Dinledi sanki beni. Öğrendim bu türküyü çalmayı iyi mi? Çalabiliyorum vallahi... "Kar yağıyor yağıyor... Abamı giyeceğim... Sakallıya varıp da... Baba mı diyeceğim." Hey, yok ben gene vazgeçemeyeceğim. Bağlama çalmayı öğreneceğim galiba.... Sağolun var olun köyümün efsanesi Kaya Amca!

9 Aralık 2010 Perşembe

Benim Kalbimin Böcüğünden Sizinkine, Sevgiyle...


İlk kez Atilla Atalay'dan  öğrenmiştim, hayattan bıkmışlara, olup bitenlerle başedemeyip vazgeçenlere "senin  kalbinin böcüğü" ölmüş dendiğini.. Ne oluyordu insanın kalbinin böcüğü öldüğünde peki? Öylece duruyorlardı. "Hayat bak hiç birşey yapmadan duruyorum şuracıkta... Duruyorum... Hadi ne yapacaksan yap, bitsin" der gibi. İşte aynen o durumdaydım az önce... Canım fena halde Atilla Atalay öyküsü okumak istiyordu. Öyle böyle değil ama... Çok fenaydım. Çok fena... Benim durumum bir tiryakilik hali. Canım istediyse Atilla Atalay öyküsü okumak, başka çaresi yok. Okumalıydım illa.  İşte duruyordum şurada. Kıpırdamak istemiyordum ya hani.  Bu halde o komikçinin o hisli öykülerini  okumak iyi gelecekti sanki. Öyle hissediyordum.  O komikçinin hisli öykülerini okudukça, içime ağır ve kıpırdamaz acıklı birşeyler oturacaktı. Sanki gülecek gibi olacakken  içimde göz yaşı dahil herhangi bir sıvıyla akıtılıp temizlenemeyecek bir tortu kalıp birikecekti. Aynı rahmetli Oğuz Aral'ın dediği gibi geriye koskocaman bir çeki taşı kalacaktı. O taş yüreğime bağdaş kurup oturacaktı. Tamam. Aynen böyle olmak istiyordum işte. Yüreğimdeki çeki taşlarının üzerine yeni taşlar koymalıydım. Onları bir gün kelime kelime yontmalıydım.

Kitaplarımın arasından Atilla Atalay'ın bir kitabını usulca çektim aldım. Araladım sayfalarını... Yatık Sekiz adlı öyküsünü okumaya başladım. Öykünün bir yerinde "Pis bir kırılganlığa, kedere kapılıyorum, biri ölüp gitmiş sanki. Çok derin bir nefes almak istiyorum, yani olsa, atmosferi hidrosferle beraber yutucam." diyordu. Sanki içimi okumuş gibi, resmen  benim hislerimi yazıyordu. Şimdi ise oturduğum yerden kalkmak, kimsenin ruhu duymadan karanlıkta denize girmek istiyorum. Çünkü yazarın Deliler Denizi öyküsünü okuyorum. Deniz pek sığ olacak. Yürüyecem bissürü... Yürürken yavru yengeçler, tuhaf şekilli yosunlar, türlü çeşitli meneviş, milyon tane ışık oyunu olacak, aynen öyküde olduğu gibi. Öyle yürüyecem yürüyecem, boyuma kadar gelecem. "Harbiden sudan gelmişiz kardeşim toprak ne ki?"diyecem.  Güneş batma ay da dolun olarak doğma şekilleri yapar olacak bir yandan. Ben, Değirmendere köyünden, ben burada yalnız, ben cümle planktonlar, yosunlar, şekil şekil bulutlar... diye tam bunları okurken öyküde...Tam bunları okurken ve kendime uyarlarken...  İşte tam öyleyken yani... Öykünün devamında "kenarından dolun dolun ay ve manzaranın en kral köşesinden kendine yer bulup batmak üzere olan güneşle..." diye bir cümleye denk gelince Numan Serteli'nin bir haikusu gelmedi mi aklıma? Bak şöyle:

gün öldüğünde
ay'la birleşir ruhu
doğum seherde

Öyküde yazdığı gibi ben işte böyle fenafillah mertebesinde felsefi düşüncelere dalmışken, gene öyküdeki gibi demek geldi içimden... "Yine deniz... Nasıl dingin... ..... Saatini bilsek, suda ölmek de olsa; razıyım ben, öyle güzel ki..." Tam öykünün burasında gene bir Numan Serteli haikusu aklıma gelmedi mi? 

yoktur isteğim
salt yaşamaktan gayrı
"öl" de öleyim

"Sen hiç gepgece denize girdin mi? Dolunay şavkıyorken hem de... Girdim işte ben... Yine hiçbirinin ruhu duymadı." Atilla Atalay'ın Deliler Denizi adlı öyküsü bu cümlelerle bitti. Duruyordum ya az önce yüreğimin böcüğü ölmüş gibiydi hani. Şimdiye kadar Atilla Atalay öyküleri vardı. Şimdi bunlara Numan Serteli  şiircikleri eklendi. Tiryakilik yarattlılar bende. Atilla Atalay ve Numan Serteli  kendi yüreklerindeki çeki taşlarından kırabildikleri parçalarla harfler yapan kişiler. O çeki taşlarından yonttuklarıyla o şahane  öykülerini ve şiirlerini yazıyorlar. Okudum ya bu ciddi ve hisli cümleleri ve dizeleri... Hey! Bak işte gördün mü iyileştim... Kalbimin böcüğü fıtıl fıtıl dolaşmaya başladı bile... Ne iyi!

"Benim kalbimin böcüğünden  sizinkine; sevgiyle..."

Panik Yapma!


Kimi zaman hayat üstüme üstüme geliyor gibi hissettiğimde, beni rahatlatan filmlerim vardır. Mesela, moralim bozuk, kendimi iyi hissetmiyorum ve gereksiz evhamlara kapılıyorum. Ya da yapmam gereken pek çok şey var ama cesaretimi kaybetmişim. Korkuyorum. Ya da yapacaklarımla ilgili endişelerim var mesela.. Olamaz mı? İnsanlık hali!.. Sanki boğazıma bir yumruk oturuyor bu durumda... Çok aşırı kaygı duyuyorum! Ne yapacağını bilmez bir haldeyim. Mesela kalbim üçbuçuk atıyor. Çaresizim! Anlayacağın, "Panik" hissediyorsam eğer, hemen "Tango&Cash" i seyretmeliyim hemen! Bu film panik hislerime sanki merhem sürer. 

 
Filmin konusu kısaca şöyle; Los Angeles Narkotik Polis Departmanı'nda çalışan, birbirinden farklı yapıda iki polistir Tango ve Cash. Bu polislerden rahatsızlık duyan uyuşturucu çeteleri, bir cinayet suçu sebebiyle Tango ve Cash'i tutuklatırlar. Hapse giren iki kafadarın başları dertten kurtulmaz. Diğer tutuklular ve dışardaki uyuşturucu çetelerinin adamları bizimkileri işkenceye tabi tutarlar. İşte bu işkence sahneleri çok ilginçtir. Bir kere bu filmi sevmemin en büyük nedeni bir muhabbet -dialog- filmi olması. Çok severim bol muhabbetli filmleri. Ayrıca 1989 yapımı eski bir film olmasına rağmen, Tango'yu Sylvester Stallone, Cash'i de Kurt Russell oynuyor. Sizden iyi olmasın da ikisini de çok severim vallahi. Bu filmi tekrar tekrar seyretmeye doyamam!..

 
İşte bu bahsettiğim işkence sahnelerinde Tango ve Cash birbirlerine sürekli "Panik yapma!" derler. Etraflarında ellerinde sopalarla koca koca adamlar, üzerlerine gelmektedirler. "Panik yapma!". Yakalanırlar ve yüzlerine falçata atılacaktır o sırada. Birbirlerine bakıp her seferinde şöyle derler: "Panik yapma!". Vücutlarına bağlanan iplerle tavana asılmışlar. Altta elektrik verilen suya doğru indirilmektedirler. Birbirlerine bakarlar. Komik bir ifade ile "Panik yapma!" derler gene.. Nasıl iyi gelir bana bu sahneler. Beterin beteri var öyle değil mi? Neden bu kadar dert ediyorum ki her şeyi... "Panik yapma!" diye düşünürüm seyredince bu filmi ve kendimi daha iyi hissederim. Kendime telkin ederim: "Her şey yoluna girer!.. Panik yapma!"

Bir Köy Mezarlığına Gömün Beni...


Bazan şairler ve şiirler dost olmaz mı insana? Aynı bazı öyküler gibi... O günkü halinize göre ilaç olur da bazan, yaranıza merhem sürerler sözgelimi. İşte o dostlarımdan biri Nazım Hikmet'tir. Bu gün canım nasıl da ünlü şairin Vasiyet şiirini okumayı istedi. Bugün bir köy mezarlığına çok tatlı bir adamı gömdük de.. Niyazi Abiyi. Şimdi bu şiiri okumak aman ne iyi geldi...

Yoldaşlar, nasip olmazsa görmek o günü,
Ölürsem kurtuluştan önce yani,
Alıp götürün Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni.
Hasan Beyin vurdurduğu
Irgat Osman yatsın bir yanımda
ve çavdarın dibinde toprağa çocuklayıp
kırkı çıkmadan ölen şehit Ayşe öbür yanımda.
Traktörlerle türküler geçsin altbaşından mezarlığın,
seher aydınlığında taze insan,
yanık benzin kokusu tarlalar ortamalı,
kanallarda su ne kuraklık, ne candarma korkusu
Biz bu türküleri elbette işitecek değiliz
toprağın altında yatar upuzun,
çürür kara dallar gibi ölüler
toprağın altında sağır, kör, dilsiz.
Ama bu türküleri söylemiştim ben
daha onlar düzülmeden
duymuştum yanık benzin kokusunu
traktörlerin resmi bile çizilmeden
Benim sessiz komşulara gelince,
şehit Ayşe'yle ırgat Osman
çektiler büyük hasreti sağlıklarında
belki de farkında bile olmadan
Yoldaşlar, ölürsem o günden önce yani,
-ki öyle gibi de görünüyor-
Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni
ve de uyarına gelirse
tepemde bir de çınar olursa
taş maş da istemez hani....

Nazım Hikmet Ran

"İkileme" Kelimelerle Bir Deneme Yazısı


Bak şimdi olanları bir bir anlatacağım sana. Dün abuk sabuk bir nedenden, derdimi doğru dürüst dinlemeden, ordan burdan, yalan yanlış duyduklarıyla, aşağı yukarı bir yıllık sıkı fıkı tanışıklığımıza rağmen arkadaşım küstü bana; beni terk etti gitti! Oysa iyi kötü bilirdi beni. Aşağı yukarı tahmin ederdi ne deyip ne demeyeceğimi. Ivır zıvır lakırdılar etmeyeceğimi düşünmüş olması gerekmez miydi? Böyle mi olacaktı? Düşe kalka, bata çıka sürdürdük bugüne kadar ilişkimizi. Tamam, tek tük tartıştığımız olmuştur. Ama ipe sapa gelmeyen, saçma sapan nedenlerden, anlatmaya bile değmez inan ki!.. Sağ salim gelmiştik işte bu günlere… Hiç sesimiz sedamız çıkmazdı ki… Ben biraz sesimi yükseltirsem, o kem küm eder susar, doğru dürüst karşılık dahi vermezdi. Ben tıkır tıkır söylerdim söyleyeceğimi. Çatır çatır anlatırdım düşündüklerimi. O sus pus olurdu, hiç ses etmezdi. Tamam, bazen yarım yamalak bir şeyler söylerdi. Fazla dinlemezdim ki. Böyle paldır küldür asla çıkıp gitmezdi…Akça pakça, çıtı pıtı, ufak tefek biriydi. Severdim. Güçlü kuvvetli görünen bendim. Eve gelince, ortalığı gümbür gümbür inletirdim. Pata küte girerdim mutfağa, yemekleri yapan, ortalığı temizleyen hep bendim. Kıyamazdım ki ona! Geceleri horul horul uyuduğunda dahi ses etmezdim. Odamı değiştirirdim en fazla. Öteberilerini toplamazdı, dolaşırdı eski püskü esvaplarla… "Yırtık pırtık gezilir mi bu zamanda? Malın mülkün var satsana, dolaşsana pırıl pırıl!" demezdim. Ne isterse yapsın diye düşünürdüm, yanımda ya! Eş dost, konu komşu kızarlardı, yakıştırmazlardı onu bana. Hiç dert etmezdim. Şimdi terk edip gitti ya beni allak bullak oldum valla. Kendime gelemedim. Şimdi bunları yana yakıla anlatıyorum ya sana, kusura bakma, e mi? Akıl fikir kalmadı bende. Beni biraz toparlasana!

8 Aralık 2010 Çarşamba

Gün Işığında Tuhaf Bir Rüya Gördüm!-4-


Uyumuşum. Gün ışığında kolay kolay uyuyamam. Mümkün değil. Küçükken karanlık odada uyumaya alışınca  iyi olmuyor. Bu durumda insan kaç yaşına gelirse gelsin uyumak için  illa karanlık  ve  sessiz bir kuytu arıyor. Nasıl olduysa bu kez aydınlıkta uyumuşum. Çok yorgundum. Bir an içim geçti sanırım. Bir rüya gördüm. Tuhaf bir rüya! Rüyalar ne acayip bir sevüvendir aslında. Hiç aklınıza gelmeyen kişi ya da kişilerle birlikte, daha önce görmediğiniz mekanlar ve anlamını çıkaramadığınız durumlar içinde bulabilirsiniz kendinizi. Aynen bu hallerdeydim işte.  Rüyamda da uyuyordum.

Bak şimdi. Ben yemeden önce yiyecekleri, içmeden önce içecekleri koklarım illa. Önce beynimin koku alma duyularını kışkırtmayı severim. Ayrıca çiçek kokusundan defalarca sarhoş olmuş biriyim. Koku insanı sarhoş eder mi demeyin? Kaç kere tecrübe ettim.  Hele en son yaşadığım şebboy kokusunun beni nasıl kendimden geçirdiğini az önce yaşamış gibi hatırlıyorum. Araba kullanıyordum. Yan koltukta bir demet beyaz şebboy duruyordu. Şebboy harikulade kokuyordu. Bir an başımın döndüğünü hissetmiştim. Arabadaki şebboy kokusu dağılsın diye camı açmıştım. Camdan içeri esen rüzgar şebboyun kokusunu dağıtmamıştı da çıldırtmıştı adeta. Bu defa önümdeki herşey iyice dönmeye başlamıştı. O kadar korkmuştum ki, arabamı  hemen  yolun kenarına çekmiştim. Çarpar beni kokular. Sarhoş eder hatta.

İşte rüyamda uyuyordum ya... Enfes elma kokusu sarstı, sirkeledi beni. Öyle ki  gün ışığında nasıl olduysa daldığım uykumdan rüyamdaki elma kokusu beni kendime getirdi. Baktım etrafıma. Ofisteyim. Ayaklarımı yandaki kesona uzatmış bir haldeyim. Şaşırdım halime. Ayaklarımı gürültülü bir şekilde yere indirdim. Kalktım ayağa. Baktım. Masada bir yeşil elma. Gürültümü duyunca içeriden seslendi Berna... "Bugün elma getirmiştim. Seversiniz diye bir tane  bıraktım masanıza."  Elmayı hayretle karışık  hayranlıkla elime aldım. Kokladım. Başım döndü. Düşeceğim sandım. Oturdum koltuğuma. Elmayı  iştahla  ısırdım.. Tuhaf değil mi? Hayırdır inşallah!

İspanyol Pilavı "Paella" Pişirmeyi Tarif Etmeye Niyetlenince...


Şimdi  İspanyolların ünlü pilavı paella'yı anlatmaya niyetlendim.  Ayıptır söylemesi  fevkaladenin fevkinde paella pişiririm. Yiyenler: "Ole! Ninen mi  acaba İspanyol'du!" derler. Sonra dayanamaz parmaklarını yerler. Eğer o gün paella pişireceksem önce  koca koca  halka küpelerimi takar, kat kat fırfırlı  İspanyol elbisemi illa giyerim. Her işin hakkını vermeli, mutlaka  havaya girmeliyim.
 

Yemek tarifini de öyle süsleyip püslemeden sade bir dille mümkün değil  yazamam. Tarifini vereceğim yemeğin yanına baharat misali bir tutam  film, iki tutam  öykü   illa birşeyler katmalıyım. Yoo.. Denemedim değil. İnan bana denedim. Dedim ki kendime: "Güzelim uğraşma fazla. Şöyle  listele  malzemeyi  diz alt alta... Cümleleri yan yana sırala... Nasıl yapılacağını şakır şakır yaz sonra... Sen sağ ben selamet, öyle değil mi? Yooo... Asla yemeği normal lisanla anlatamam. Şöyle hanım hanımcık bir yemek tarifi yazsam, oh diyeceğim. Yok. Olmuyor. Yarabbim ben ne zaman yaşımın insanı olacağım? Bilmiyorum.  Ah! Kendimi çözebilsem, Dan Brown'un romanındaki Da Vinci'nin Şifresini çözmüş gibi  hissedeceğim. Nerdee? Elimde değil. Benim hayal frekanslarım çılgınca çalışıyor ne yapabilirim?  Neyse... Gene aynı niyetle yemek tarifi vermek için oturdum bilgisayarın  başına işte. Ne olduysa oldu  ellerim kilitlenmedi mi birden bire? Öylece kalakaldım bir süre. Nasıl başlayacağımı bilemedim. Neden biliyor musun? Paella tarifi vereceğim vermesine ama  keşke vereceğim tarifi Zagor'la tadlandırabilsem diye efkarlı  bir düşünce gelip çöreklendi belleğime. Of, hem de ne çöreklenme...



İyi de Zagor'la İspanyollar'ın Paella'sının ne alakası var öyle değil mi? İkisi de Akdenizli ya hani... "Zagor İrlandalı bir ailenin çocuğudur" falan sakın  deme...  Zagor'un yaratıcısı İtalyan ya. Ne bileyim? Aklıma gelmesi o sebeptendir belki. Ben tüm bu düşünceleri hafızamda bir o yana bir bu yana top gibi hoplatırken, radyoda Yaşar o güzelim şarkısını söylemeye başlamadı mı şimdi?   Bilirsin ya hani... "Bir rüya gördüm. İçinde sen. Beni terk etmişsin. Beni yok etmişsin. Hayırdır inşallah!" Hey! Ansızın parmaklarım, bağı çözülmüş  yavru taylar misali  klavye üzerinde dolu dizgin koşturmaya başladı. Allahım, tutamıyorum ellerimi... Ne oldu biliyor musun? Resmen parmaklarım bu şarkıyı  Zagor'a uyarladı...  Şöyle:  Zagor bir rüya görüyor. İçinde ben. Onu terkedip gitmişim. Onu yok etmişim. Hayırdır inşallah. "Dön!" diyor. Dönmüyorum. "Kal" diyor. Kalmıyorum. Ne yaptığımı bilmiyorum. Bir karar bile vermiyorum. Hayırdır inşallah! Bu rüya nerden çıktı geldi sahi? Hayırdır inşallah!

Hey! Diyeceksin ki  şimdi bana  "Yuf yani... İş olsun diye bu kadar tırışkadan yazı  mı yazılır? Paella pişirmeyi tarif edecektin hani?" Of...  Ben ne yazdığımın farkında mıyım sanıyorsun? Gözümü açamıyorum  ki.. İnan bana çok uykum geldi.. Üzgünüm. Yatacağım şimdi... Iııııhhh! Bilmiyorum...Yarın yazarım belki.

7 Aralık 2010 Salı

Hikaye Anlatamayanların Hikayesi


Bugün Kara Kitap'tan bir hikaye anlatsam dedim. Madem bloğumun adı Hayal Kahvem.. Üstelik bünyemde hayal kurmaya meyilli… O halde anlatılanları başlayalım hep birlikte hayal etmeye, ne dersiniz? Aklımızın beyaz perdesinde Doğu Anadolu şehirlerinden birinde bir attar dükkanı canlandırmalıyız şimdi. “Zaten okumak yazarın harflerle anlattığı şeyleri aklın sessiz sinemasında bir bir resimlendirmekten başka nedir ki?” der Orhan Pamuk Kara Kitap’ın 250. sayfasında… Hava erkenden kararmıştır… Soğuk bir kış öğleden sonrasıdır… Çarşıda pek bir hareket yoktur.. Berber, dükkanını çırağına bırakmıştır… Emekli bir ihtiyar, berberin küçük kardeşi, alışverişe değil de ahbaplık için gelen mahalleden bir müşteri, attarın dükkanında, sobanın etrafında oturup gevezelik etmektedirler. Askerlik anılarını anlatıyor kimi… Kimi gazeteleri karıştırıyor… Dedikodu edilip arada bir gülüşülüyor. Keyifli bir ortam belli ki.. Ama aralarında en az anlatan ve kendini en az dinletebilen olduğu için huzursuz olduğunu fark ettiğimiz biri var. Bakın.. Bakın.. İşte orada… Berberin kardeşi… Onun da aklına gelen hikayeleri, şakaları vardır anlatılacak ama hikaye etmeyi, parlak olabilmeyi, anlatabilmeyi beceremiyor belli ki.. Bazan başlıyor bir şeyler anlatmaya… Diğerleri farkına varmadan kesiyorlar berberin kardeşinin sözünü… Anlatacağı dilinin ucunda… Öylece yarım kalıyor. Ne fena bir vaziyet öyle değil mi? Zaten yazar da kitabında, bu haldeki berberin çırağının yüzündeki ifadeyi gözümüzde canlandırmamızı istiyor…

Şimdi, bambaşka bir durum hayal etmeliyiz. İstanbul’lu bir doktor ailesinin evindeyiz. Bir nişan törenindeyiz. Kurgumuz şöyle olmalı… Batılılaşmış ama pek de zenginleşmemiş bir aile düşünmeliyiz… Ev konuklarla dolu. Nişanlanan kızın odasındayız. Hep birlikte üzerine paltolar yığılmış yatağın çevresindeyiz. Güzel ve sevimli bir kız var aramızda… Bir de ona ilgi duyan iki erkek… Hayalimizde bu şekilde canlandırmalıyız. Bu erkeklerden biri öyle pek yakışıklı değil ama girgin ve geveze. Bu nedenle kız ve herkes onun hikayelerini dinliyor. Kızla ilgilenen diğer delikanlı ise hikaye anlatandan daha akıllı ve duyarlı, ama kendisini dinletebilmeyi bilmiyor. Yazar şimdi bu ikinci delikanlının yüzünü düşünmemizi istiyor.

Şimdi ise üç kız kardeş hayal edeceğiz. İkişer yıl arayla evlenmişler. Bu kızlar, en küçüklerinin evliliğinden iki ay sonra, annelerinin evinde bir araya gelmişler. Kocaman bir duvar saatinin tiktaklarını işitiyoruz. Ve bir kanaryanın kafesinde sabırsızca tıkırdadığını hissediyoruz. Orta halli bir tüccarın evi burası. Kış öğleden sonrasının kurşuni ışığında hep birlikte çay içiliyor. Küçük kız kardeş, her zamanki gibi konuşkan ve neşeli.. İki aylık evli olmasına rağmen, küçük kız kardeşin, evlilik deneyimlerini ballandıra ballandıra anlattığını ve kimi durumları gülünç bir şekilde hikaye ettiğini hayal edelim şimdi de… Diğer yandan en büyük ve en güzel abla, bu durumları yıllardır yaşamasına rağmen, kendi hikayelerini anlatamadığı için, hayatında ya da kocasında bir eksiklik olduğunu düşünüyor sanki… Şimdi de ablanın hüzünlü yüzünü gözlerimizin önüne getirebilir miyiz lütfen!


İşte Orhan Pamuk Kara Kitap’ın dördüncü bölümündeki bu yazısında, tüm bu anlatılanları gözümüzde canlandırmamızı istedikten sonra, “Düşündünüz mü? Hepsi tuhaf bir şekilde birbirlerine benzemiyor mu bu yüzlerin? Bu kişileri tıpkı derinden derine bağlayan o görünmez bağ gibi, yüzlerini de birbirine benzeten bir şey yok mu sizce? “ diye sorar. Çevremizde ne çok böyle insanlar vardır aslında… Hikayelerini dinlemediğimiz, anlatmayı bilmeyen, kendilerini dinletemeyen, önemli gözükmeyen, merak etmediğimiz, sessiz insanlar.. Yazar “o kişilerin yüzleri diğerlerinden daha anlamlı, daha dolu değil mi? “diye sorar. “Sanki anlatamadıkları hikayelerin harfleriyle kaynaşıyor bu yüzler, sanki sessizliğin, ezikliğin, hatta yenilginin işaretleri var onlarda.” Der. Peki bu hayal ettiğimiz yüzler içinde kendi yüzümüzü de düşündük mü hiç? Aslında ne kadar kalabalığız. Çoğumuz ne kadar acıklı ve çaresisiz, öyle değil mi? Ama eline kalem alıp döktürebilen ya da haydi ben kendi halimi de katayım, bloğuna yazı yazabilen, iyi kötü okutabilen kişiler biraz olsun kurtulmaz mı bu hüzünlü vaziyetten? Bence yazmak insanı rahatlatır. Hüznünü dağıtır. Orhan Pamuk da yazısının sonunda yazan kişinin biraz olsun bu hastalıklı durumdan kurtulacağını söyler. Artık eline her kalemi alışında yüzlerimizin gizli şiirine, bakışlarımızın korkunç esrarına girmeye çalışacağını söyler Kara Kitap’ta. Zaten bir sonraki bölümün başlığı da: “Yüzdeki Bilmeceler” dir. O ayrı bir yazı konusudur benim için… Vakti gelince belki cümle cümle Hayal Kahvem’e dökülür. Kimbilir? Bugün de böyleyken böyledir işte…. Bu anlatılanlar hikaye anlatamayanların hikayesidir.

6 Aralık 2010 Pazartesi

Bu Şiiri Çok Sevdim...

 


FALCI

Birgün dedi ki bir falcı:
"Avucunda yaşam çizgisi yok!.."
"Yaşamdan daha fazla acı vermez gerçek.."
Dedim ona;
Avucuma açtığım kesiği,
Bağlarken mendilimle..


Engin Gül

Of, Fizik ve Kimya Çalışmam Gerekiyor!


Sana bir şey söyleyeyim mi? Okulda fizik ve kimya derslerim hiç iyi değildi. Sadece geçer not alırdım o kadar. Her iki ders de hiç mi hiç  ilgimi çekmezdi. O kadar sıkıcı gelirdi ki anlatamam. İyi ama son günlerde  moleküler gastronomi diye bir konu üzerinde araştırma yapıp duruyorum. Bilmiyorum sen daha önce moleküler gastronomi diye bir şey duymuş muydun? Bilirsin, gastronomi sağlıklı, lezzetli, hoş görünümlü yemek sistemi anlamına geliyor. İşte işin içinde yemek varsa, fizik ve kimya dersleri inan ki hiç sıkıcı gelmiyor. Bilakis okudukça okuyasım geliyor. Niye okullarda bu dersler çocuklara cazip gelecek örneklerle anlatılmıyor? Şimdi bu yaştan sonra tekrar fizik ve kimya çalışmaya başladım iyi mi? Çünkü moleküler gastronomi, fizik ve kimya bilimini mutfak uygulamalarıyla birleştiriyor. Ne yalan söyleyeyim işin içinde yemek olunca, fizik ve kimya o kadar sevimli ki... Benim için çok yeni ve çok heyecan verici durumlar. Düşünsene, yemeği pişirirken oluşan fiziksel ve kimyasal değişimler neler? Duyularımız yemek beğenimizi nasıl etkiler? Güzel kokan bir yemek neden iştah açar? Neden bazı yemeklerden özel tad alırız? Bazı yemekler neden bize lezzetli gelir de bazılarından hiç hoşlanmayız? Farklı pişirme teknikleri geliştirirsek, bilmediğimiz özel tadlar ve lezzetleri keşfedebilir miyiz? Düşün ki çorba hiç sevmiyorsun ama domatese bayılıyorsun... Ben çorbayı  öyle bir değiştiriyorum ki domates şekline getirip önüne sunuyorum. Sen domates diye yemeğe başlıyorsun. Ağzına atıyorsun ki domates değil bu. Aaa! Daha önce ağzına süremediğin çorba. Şaşırıyorsun bu durumda. Ama şapur şupur içiyorsun. Misal bu ya... Moleküler Gastronomi yiyeceklerin ve içeceklerin insana zevk ve keyif veren özelliklerini inceliyor. Bu bilime "lezzetli olmanın bilimi" deniyor. Ve bizi alışkanlıklarımızın dışında yeni lezzetler keşfetmeye kışkırtıyor. Hoş değil mi? Beynin tad alma bölümünü kimbilir ne kadar az çalıştırıyoruz? Ve bilmediğimiz kimbilir ne lezzetler var... Sadece karın doyurmak için değil, "tad" almanın zevkine varabilmek için fizik ve kimya çalışmam gerekiyor. Keşke okuldayken daha iyi öğrenseymişim fizik ve kimya derslerini. Hayatımda ne işe yarayacak diye düşünmeseymişim. Gördün mü yemeğin hazzına varabilmek için resmen fizik ve kimya bilmek gerekiyor. Of, çok çalışmam lazım... Çoookkk!

Değişik Usülde " SeVmeK " Tarifi

 

Bir organ nakli gibi sevmiştim seni... Çürük gözlerine bağışlanan ellerim, yırtık dudaklarına bağışlanan şiirlerim..  Darmadağın kadınların, darmadağın ettiği erkekler gibi sevmiştim seni... Çok eskitilmiş bir aşkın hatırlanması, sevgilinin resmi karşısında çocuksu bir iç kanaması, aslında işin açıkçası; rüzgarın fırtınaya dönüşmesi gibi hayatına yönelik bombalı bir saldırı gibi, geriye çekilirken herkesi öldürmek gibi sevmiştim seni... Ruhum kan kaybederken nasıl tutarım seni şimdi deniz gibi, neticesi olmayan herhangi bir sebep gibi, ortalık yerde durup dururken sevmiştim seni... Atlara kalırsa çoktan kaybettik savaşı, mızraklar kırıldı, kalkanlar delindi, ganimetler paylaşıldı. Kasaba meydanında birbirini dövmekten yorulan iki kovboy gibi, bir tabancanın namlusuyla tetiğiyle, kendisinden farklı, kendisinden ayrı, bir silahın şarjöründe tanışan iki soğuk mermi gibi, aynı bedene sıkılan iki el kurşun gibi, katille kurban arasında o birkaç saniyelik telaşla sevmiştim seni...

şiir-küçük iskender
fotoğraf-numan serteli