9 Aralık 2010 Perşembe

Benim Kalbimin Böcüğünden Sizinkine, Sevgiyle...


İlk kez Atilla Atalay'dan  öğrenmiştim, hayattan bıkmışlara, olup bitenlerle başedemeyip vazgeçenlere "senin  kalbinin böcüğü" ölmüş dendiğini.. Ne oluyordu insanın kalbinin böcüğü öldüğünde peki? Öylece duruyorlardı. "Hayat bak hiç birşey yapmadan duruyorum şuracıkta... Duruyorum... Hadi ne yapacaksan yap, bitsin" der gibi. İşte aynen o durumdaydım az önce... Canım fena halde Atilla Atalay öyküsü okumak istiyordu. Öyle böyle değil ama... Çok fenaydım. Çok fena... Benim durumum bir tiryakilik hali. Canım istediyse Atilla Atalay öyküsü okumak, başka çaresi yok. Okumalıydım illa.  İşte duruyordum şurada. Kıpırdamak istemiyordum ya hani.  Bu halde o komikçinin o hisli öykülerini  okumak iyi gelecekti sanki. Öyle hissediyordum.  O komikçinin hisli öykülerini okudukça, içime ağır ve kıpırdamaz acıklı birşeyler oturacaktı. Sanki gülecek gibi olacakken  içimde göz yaşı dahil herhangi bir sıvıyla akıtılıp temizlenemeyecek bir tortu kalıp birikecekti. Aynı rahmetli Oğuz Aral'ın dediği gibi geriye koskocaman bir çeki taşı kalacaktı. O taş yüreğime bağdaş kurup oturacaktı. Tamam. Aynen böyle olmak istiyordum işte. Yüreğimdeki çeki taşlarının üzerine yeni taşlar koymalıydım. Onları bir gün kelime kelime yontmalıydım.

Kitaplarımın arasından Atilla Atalay'ın bir kitabını usulca çektim aldım. Araladım sayfalarını... Yatık Sekiz adlı öyküsünü okumaya başladım. Öykünün bir yerinde "Pis bir kırılganlığa, kedere kapılıyorum, biri ölüp gitmiş sanki. Çok derin bir nefes almak istiyorum, yani olsa, atmosferi hidrosferle beraber yutucam." diyordu. Sanki içimi okumuş gibi, resmen  benim hislerimi yazıyordu. Şimdi ise oturduğum yerden kalkmak, kimsenin ruhu duymadan karanlıkta denize girmek istiyorum. Çünkü yazarın Deliler Denizi öyküsünü okuyorum. Deniz pek sığ olacak. Yürüyecem bissürü... Yürürken yavru yengeçler, tuhaf şekilli yosunlar, türlü çeşitli meneviş, milyon tane ışık oyunu olacak, aynen öyküde olduğu gibi. Öyle yürüyecem yürüyecem, boyuma kadar gelecem. "Harbiden sudan gelmişiz kardeşim toprak ne ki?"diyecem.  Güneş batma ay da dolun olarak doğma şekilleri yapar olacak bir yandan. Ben, Değirmendere köyünden, ben burada yalnız, ben cümle planktonlar, yosunlar, şekil şekil bulutlar... diye tam bunları okurken öyküde...Tam bunları okurken ve kendime uyarlarken...  İşte tam öyleyken yani... Öykünün devamında "kenarından dolun dolun ay ve manzaranın en kral köşesinden kendine yer bulup batmak üzere olan güneşle..." diye bir cümleye denk gelince Numan Serteli'nin bir haikusu gelmedi mi aklıma? Bak şöyle:

gün öldüğünde
ay'la birleşir ruhu
doğum seherde

Öyküde yazdığı gibi ben işte böyle fenafillah mertebesinde felsefi düşüncelere dalmışken, gene öyküdeki gibi demek geldi içimden... "Yine deniz... Nasıl dingin... ..... Saatini bilsek, suda ölmek de olsa; razıyım ben, öyle güzel ki..." Tam öykünün burasında gene bir Numan Serteli haikusu aklıma gelmedi mi? 

yoktur isteğim
salt yaşamaktan gayrı
"öl" de öleyim

"Sen hiç gepgece denize girdin mi? Dolunay şavkıyorken hem de... Girdim işte ben... Yine hiçbirinin ruhu duymadı." Atilla Atalay'ın Deliler Denizi adlı öyküsü bu cümlelerle bitti. Duruyordum ya az önce yüreğimin böcüğü ölmüş gibiydi hani. Şimdiye kadar Atilla Atalay öyküleri vardı. Şimdi bunlara Numan Serteli  şiircikleri eklendi. Tiryakilik yarattlılar bende. Atilla Atalay ve Numan Serteli  kendi yüreklerindeki çeki taşlarından kırabildikleri parçalarla harfler yapan kişiler. O çeki taşlarından yonttuklarıyla o şahane  öykülerini ve şiirlerini yazıyorlar. Okudum ya bu ciddi ve hisli cümleleri ve dizeleri... Hey! Bak işte gördün mü iyileştim... Kalbimin böcüğü fıtıl fıtıl dolaşmaya başladı bile... Ne iyi!

"Benim kalbimin böcüğünden  sizinkine; sevgiyle..."

Panik Yapma!


Kimi zaman hayat üstüme üstüme geliyor gibi hissettiğimde, beni rahatlatan filmlerim vardır. Mesela, moralim bozuk, kendimi iyi hissetmiyorum ve gereksiz evhamlara kapılıyorum. Ya da yapmam gereken pek çok şey var ama cesaretimi kaybetmişim. Korkuyorum. Ya da yapacaklarımla ilgili endişelerim var mesela.. Olamaz mı? İnsanlık hali!.. Sanki boğazıma bir yumruk oturuyor bu durumda... Çok aşırı kaygı duyuyorum! Ne yapacağını bilmez bir haldeyim. Mesela kalbim üçbuçuk atıyor. Çaresizim! Anlayacağın, "Panik" hissediyorsam eğer, hemen "Tango&Cash" i seyretmeliyim hemen! Bu film panik hislerime sanki merhem sürer. 

 
Filmin konusu kısaca şöyle; Los Angeles Narkotik Polis Departmanı'nda çalışan, birbirinden farklı yapıda iki polistir Tango ve Cash. Bu polislerden rahatsızlık duyan uyuşturucu çeteleri, bir cinayet suçu sebebiyle Tango ve Cash'i tutuklatırlar. Hapse giren iki kafadarın başları dertten kurtulmaz. Diğer tutuklular ve dışardaki uyuşturucu çetelerinin adamları bizimkileri işkenceye tabi tutarlar. İşte bu işkence sahneleri çok ilginçtir. Bir kere bu filmi sevmemin en büyük nedeni bir muhabbet -dialog- filmi olması. Çok severim bol muhabbetli filmleri. Ayrıca 1989 yapımı eski bir film olmasına rağmen, Tango'yu Sylvester Stallone, Cash'i de Kurt Russell oynuyor. Sizden iyi olmasın da ikisini de çok severim vallahi. Bu filmi tekrar tekrar seyretmeye doyamam!..

 
İşte bu bahsettiğim işkence sahnelerinde Tango ve Cash birbirlerine sürekli "Panik yapma!" derler. Etraflarında ellerinde sopalarla koca koca adamlar, üzerlerine gelmektedirler. "Panik yapma!". Yakalanırlar ve yüzlerine falçata atılacaktır o sırada. Birbirlerine bakıp her seferinde şöyle derler: "Panik yapma!". Vücutlarına bağlanan iplerle tavana asılmışlar. Altta elektrik verilen suya doğru indirilmektedirler. Birbirlerine bakarlar. Komik bir ifade ile "Panik yapma!" derler gene.. Nasıl iyi gelir bana bu sahneler. Beterin beteri var öyle değil mi? Neden bu kadar dert ediyorum ki her şeyi... "Panik yapma!" diye düşünürüm seyredince bu filmi ve kendimi daha iyi hissederim. Kendime telkin ederim: "Her şey yoluna girer!.. Panik yapma!"

Bir Köy Mezarlığına Gömün Beni...


Bazan şairler ve şiirler dost olmaz mı insana? Aynı bazı öyküler gibi... O günkü halinize göre ilaç olur da bazan, yaranıza merhem sürerler sözgelimi. İşte o dostlarımdan biri Nazım Hikmet'tir. Bu gün canım nasıl da ünlü şairin Vasiyet şiirini okumayı istedi. Bugün bir köy mezarlığına çok tatlı bir adamı gömdük de.. Niyazi Abiyi. Şimdi bu şiiri okumak aman ne iyi geldi...

Yoldaşlar, nasip olmazsa görmek o günü,
Ölürsem kurtuluştan önce yani,
Alıp götürün Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni.
Hasan Beyin vurdurduğu
Irgat Osman yatsın bir yanımda
ve çavdarın dibinde toprağa çocuklayıp
kırkı çıkmadan ölen şehit Ayşe öbür yanımda.
Traktörlerle türküler geçsin altbaşından mezarlığın,
seher aydınlığında taze insan,
yanık benzin kokusu tarlalar ortamalı,
kanallarda su ne kuraklık, ne candarma korkusu
Biz bu türküleri elbette işitecek değiliz
toprağın altında yatar upuzun,
çürür kara dallar gibi ölüler
toprağın altında sağır, kör, dilsiz.
Ama bu türküleri söylemiştim ben
daha onlar düzülmeden
duymuştum yanık benzin kokusunu
traktörlerin resmi bile çizilmeden
Benim sessiz komşulara gelince,
şehit Ayşe'yle ırgat Osman
çektiler büyük hasreti sağlıklarında
belki de farkında bile olmadan
Yoldaşlar, ölürsem o günden önce yani,
-ki öyle gibi de görünüyor-
Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni
ve de uyarına gelirse
tepemde bir de çınar olursa
taş maş da istemez hani....

Nazım Hikmet Ran

"İkileme" Kelimelerle Bir Deneme Yazısı


Bak şimdi olanları bir bir anlatacağım sana. Dün abuk sabuk bir nedenden, derdimi doğru dürüst dinlemeden, ordan burdan, yalan yanlış duyduklarıyla, aşağı yukarı bir yıllık sıkı fıkı tanışıklığımıza rağmen arkadaşım küstü bana; beni terk etti gitti! Oysa iyi kötü bilirdi beni. Aşağı yukarı tahmin ederdi ne deyip ne demeyeceğimi. Ivır zıvır lakırdılar etmeyeceğimi düşünmüş olması gerekmez miydi? Böyle mi olacaktı? Düşe kalka, bata çıka sürdürdük bugüne kadar ilişkimizi. Tamam, tek tük tartıştığımız olmuştur. Ama ipe sapa gelmeyen, saçma sapan nedenlerden, anlatmaya bile değmez inan ki!.. Sağ salim gelmiştik işte bu günlere… Hiç sesimiz sedamız çıkmazdı ki… Ben biraz sesimi yükseltirsem, o kem küm eder susar, doğru dürüst karşılık dahi vermezdi. Ben tıkır tıkır söylerdim söyleyeceğimi. Çatır çatır anlatırdım düşündüklerimi. O sus pus olurdu, hiç ses etmezdi. Tamam, bazen yarım yamalak bir şeyler söylerdi. Fazla dinlemezdim ki. Böyle paldır küldür asla çıkıp gitmezdi…Akça pakça, çıtı pıtı, ufak tefek biriydi. Severdim. Güçlü kuvvetli görünen bendim. Eve gelince, ortalığı gümbür gümbür inletirdim. Pata küte girerdim mutfağa, yemekleri yapan, ortalığı temizleyen hep bendim. Kıyamazdım ki ona! Geceleri horul horul uyuduğunda dahi ses etmezdim. Odamı değiştirirdim en fazla. Öteberilerini toplamazdı, dolaşırdı eski püskü esvaplarla… "Yırtık pırtık gezilir mi bu zamanda? Malın mülkün var satsana, dolaşsana pırıl pırıl!" demezdim. Ne isterse yapsın diye düşünürdüm, yanımda ya! Eş dost, konu komşu kızarlardı, yakıştırmazlardı onu bana. Hiç dert etmezdim. Şimdi terk edip gitti ya beni allak bullak oldum valla. Kendime gelemedim. Şimdi bunları yana yakıla anlatıyorum ya sana, kusura bakma, e mi? Akıl fikir kalmadı bende. Beni biraz toparlasana!

8 Aralık 2010 Çarşamba

Gün Işığında Tuhaf Bir Rüya Gördüm!-4-


Uyumuşum. Gün ışığında kolay kolay uyuyamam. Mümkün değil. Küçükken karanlık odada uyumaya alışınca  iyi olmuyor. Bu durumda insan kaç yaşına gelirse gelsin uyumak için  illa karanlık  ve  sessiz bir kuytu arıyor. Nasıl olduysa bu kez aydınlıkta uyumuşum. Çok yorgundum. Bir an içim geçti sanırım. Bir rüya gördüm. Tuhaf bir rüya! Rüyalar ne acayip bir sevüvendir aslında. Hiç aklınıza gelmeyen kişi ya da kişilerle birlikte, daha önce görmediğiniz mekanlar ve anlamını çıkaramadığınız durumlar içinde bulabilirsiniz kendinizi. Aynen bu hallerdeydim işte.  Rüyamda da uyuyordum.

Bak şimdi. Ben yemeden önce yiyecekleri, içmeden önce içecekleri koklarım illa. Önce beynimin koku alma duyularını kışkırtmayı severim. Ayrıca çiçek kokusundan defalarca sarhoş olmuş biriyim. Koku insanı sarhoş eder mi demeyin? Kaç kere tecrübe ettim.  Hele en son yaşadığım şebboy kokusunun beni nasıl kendimden geçirdiğini az önce yaşamış gibi hatırlıyorum. Araba kullanıyordum. Yan koltukta bir demet beyaz şebboy duruyordu. Şebboy harikulade kokuyordu. Bir an başımın döndüğünü hissetmiştim. Arabadaki şebboy kokusu dağılsın diye camı açmıştım. Camdan içeri esen rüzgar şebboyun kokusunu dağıtmamıştı da çıldırtmıştı adeta. Bu defa önümdeki herşey iyice dönmeye başlamıştı. O kadar korkmuştum ki, arabamı  hemen  yolun kenarına çekmiştim. Çarpar beni kokular. Sarhoş eder hatta.

İşte rüyamda uyuyordum ya... Enfes elma kokusu sarstı, sirkeledi beni. Öyle ki  gün ışığında nasıl olduysa daldığım uykumdan rüyamdaki elma kokusu beni kendime getirdi. Baktım etrafıma. Ofisteyim. Ayaklarımı yandaki kesona uzatmış bir haldeyim. Şaşırdım halime. Ayaklarımı gürültülü bir şekilde yere indirdim. Kalktım ayağa. Baktım. Masada bir yeşil elma. Gürültümü duyunca içeriden seslendi Berna... "Bugün elma getirmiştim. Seversiniz diye bir tane  bıraktım masanıza."  Elmayı hayretle karışık  hayranlıkla elime aldım. Kokladım. Başım döndü. Düşeceğim sandım. Oturdum koltuğuma. Elmayı  iştahla  ısırdım.. Tuhaf değil mi? Hayırdır inşallah!

İspanyol Pilavı "Paella" Pişirmeyi Tarif Etmeye Niyetlenince...


Şimdi  İspanyolların ünlü pilavı paella'yı anlatmaya niyetlendim.  Ayıptır söylemesi  fevkaladenin fevkinde paella pişiririm. Yiyenler: "Ole! Ninen mi  acaba İspanyol'du!" derler. Sonra dayanamaz parmaklarını yerler. Eğer o gün paella pişireceksem önce  koca koca  halka küpelerimi takar, kat kat fırfırlı  İspanyol elbisemi illa giyerim. Her işin hakkını vermeli, mutlaka  havaya girmeliyim.
 

Yemek tarifini de öyle süsleyip püslemeden sade bir dille mümkün değil  yazamam. Tarifini vereceğim yemeğin yanına baharat misali bir tutam  film, iki tutam  öykü   illa birşeyler katmalıyım. Yoo.. Denemedim değil. İnan bana denedim. Dedim ki kendime: "Güzelim uğraşma fazla. Şöyle  listele  malzemeyi  diz alt alta... Cümleleri yan yana sırala... Nasıl yapılacağını şakır şakır yaz sonra... Sen sağ ben selamet, öyle değil mi? Yooo... Asla yemeği normal lisanla anlatamam. Şöyle hanım hanımcık bir yemek tarifi yazsam, oh diyeceğim. Yok. Olmuyor. Yarabbim ben ne zaman yaşımın insanı olacağım? Bilmiyorum.  Ah! Kendimi çözebilsem, Dan Brown'un romanındaki Da Vinci'nin Şifresini çözmüş gibi  hissedeceğim. Nerdee? Elimde değil. Benim hayal frekanslarım çılgınca çalışıyor ne yapabilirim?  Neyse... Gene aynı niyetle yemek tarifi vermek için oturdum bilgisayarın  başına işte. Ne olduysa oldu  ellerim kilitlenmedi mi birden bire? Öylece kalakaldım bir süre. Nasıl başlayacağımı bilemedim. Neden biliyor musun? Paella tarifi vereceğim vermesine ama  keşke vereceğim tarifi Zagor'la tadlandırabilsem diye efkarlı  bir düşünce gelip çöreklendi belleğime. Of, hem de ne çöreklenme...



İyi de Zagor'la İspanyollar'ın Paella'sının ne alakası var öyle değil mi? İkisi de Akdenizli ya hani... "Zagor İrlandalı bir ailenin çocuğudur" falan sakın  deme...  Zagor'un yaratıcısı İtalyan ya. Ne bileyim? Aklıma gelmesi o sebeptendir belki. Ben tüm bu düşünceleri hafızamda bir o yana bir bu yana top gibi hoplatırken, radyoda Yaşar o güzelim şarkısını söylemeye başlamadı mı şimdi?   Bilirsin ya hani... "Bir rüya gördüm. İçinde sen. Beni terk etmişsin. Beni yok etmişsin. Hayırdır inşallah!" Hey! Ansızın parmaklarım, bağı çözülmüş  yavru taylar misali  klavye üzerinde dolu dizgin koşturmaya başladı. Allahım, tutamıyorum ellerimi... Ne oldu biliyor musun? Resmen parmaklarım bu şarkıyı  Zagor'a uyarladı...  Şöyle:  Zagor bir rüya görüyor. İçinde ben. Onu terkedip gitmişim. Onu yok etmişim. Hayırdır inşallah. "Dön!" diyor. Dönmüyorum. "Kal" diyor. Kalmıyorum. Ne yaptığımı bilmiyorum. Bir karar bile vermiyorum. Hayırdır inşallah! Bu rüya nerden çıktı geldi sahi? Hayırdır inşallah!

Hey! Diyeceksin ki  şimdi bana  "Yuf yani... İş olsun diye bu kadar tırışkadan yazı  mı yazılır? Paella pişirmeyi tarif edecektin hani?" Of...  Ben ne yazdığımın farkında mıyım sanıyorsun? Gözümü açamıyorum  ki.. İnan bana çok uykum geldi.. Üzgünüm. Yatacağım şimdi... Iııııhhh! Bilmiyorum...Yarın yazarım belki.

7 Aralık 2010 Salı

Hikaye Anlatamayanların Hikayesi


Bugün Kara Kitap'tan bir hikaye anlatsam dedim. Madem bloğumun adı Hayal Kahvem.. Üstelik bünyemde hayal kurmaya meyilli… O halde anlatılanları başlayalım hep birlikte hayal etmeye, ne dersiniz? Aklımızın beyaz perdesinde Doğu Anadolu şehirlerinden birinde bir attar dükkanı canlandırmalıyız şimdi. “Zaten okumak yazarın harflerle anlattığı şeyleri aklın sessiz sinemasında bir bir resimlendirmekten başka nedir ki?” der Orhan Pamuk Kara Kitap’ın 250. sayfasında… Hava erkenden kararmıştır… Soğuk bir kış öğleden sonrasıdır… Çarşıda pek bir hareket yoktur.. Berber, dükkanını çırağına bırakmıştır… Emekli bir ihtiyar, berberin küçük kardeşi, alışverişe değil de ahbaplık için gelen mahalleden bir müşteri, attarın dükkanında, sobanın etrafında oturup gevezelik etmektedirler. Askerlik anılarını anlatıyor kimi… Kimi gazeteleri karıştırıyor… Dedikodu edilip arada bir gülüşülüyor. Keyifli bir ortam belli ki.. Ama aralarında en az anlatan ve kendini en az dinletebilen olduğu için huzursuz olduğunu fark ettiğimiz biri var. Bakın.. Bakın.. İşte orada… Berberin kardeşi… Onun da aklına gelen hikayeleri, şakaları vardır anlatılacak ama hikaye etmeyi, parlak olabilmeyi, anlatabilmeyi beceremiyor belli ki.. Bazan başlıyor bir şeyler anlatmaya… Diğerleri farkına varmadan kesiyorlar berberin kardeşinin sözünü… Anlatacağı dilinin ucunda… Öylece yarım kalıyor. Ne fena bir vaziyet öyle değil mi? Zaten yazar da kitabında, bu haldeki berberin çırağının yüzündeki ifadeyi gözümüzde canlandırmamızı istiyor…

Şimdi, bambaşka bir durum hayal etmeliyiz. İstanbul’lu bir doktor ailesinin evindeyiz. Bir nişan törenindeyiz. Kurgumuz şöyle olmalı… Batılılaşmış ama pek de zenginleşmemiş bir aile düşünmeliyiz… Ev konuklarla dolu. Nişanlanan kızın odasındayız. Hep birlikte üzerine paltolar yığılmış yatağın çevresindeyiz. Güzel ve sevimli bir kız var aramızda… Bir de ona ilgi duyan iki erkek… Hayalimizde bu şekilde canlandırmalıyız. Bu erkeklerden biri öyle pek yakışıklı değil ama girgin ve geveze. Bu nedenle kız ve herkes onun hikayelerini dinliyor. Kızla ilgilenen diğer delikanlı ise hikaye anlatandan daha akıllı ve duyarlı, ama kendisini dinletebilmeyi bilmiyor. Yazar şimdi bu ikinci delikanlının yüzünü düşünmemizi istiyor.

Şimdi ise üç kız kardeş hayal edeceğiz. İkişer yıl arayla evlenmişler. Bu kızlar, en küçüklerinin evliliğinden iki ay sonra, annelerinin evinde bir araya gelmişler. Kocaman bir duvar saatinin tiktaklarını işitiyoruz. Ve bir kanaryanın kafesinde sabırsızca tıkırdadığını hissediyoruz. Orta halli bir tüccarın evi burası. Kış öğleden sonrasının kurşuni ışığında hep birlikte çay içiliyor. Küçük kız kardeş, her zamanki gibi konuşkan ve neşeli.. İki aylık evli olmasına rağmen, küçük kız kardeşin, evlilik deneyimlerini ballandıra ballandıra anlattığını ve kimi durumları gülünç bir şekilde hikaye ettiğini hayal edelim şimdi de… Diğer yandan en büyük ve en güzel abla, bu durumları yıllardır yaşamasına rağmen, kendi hikayelerini anlatamadığı için, hayatında ya da kocasında bir eksiklik olduğunu düşünüyor sanki… Şimdi de ablanın hüzünlü yüzünü gözlerimizin önüne getirebilir miyiz lütfen!


İşte Orhan Pamuk Kara Kitap’ın dördüncü bölümündeki bu yazısında, tüm bu anlatılanları gözümüzde canlandırmamızı istedikten sonra, “Düşündünüz mü? Hepsi tuhaf bir şekilde birbirlerine benzemiyor mu bu yüzlerin? Bu kişileri tıpkı derinden derine bağlayan o görünmez bağ gibi, yüzlerini de birbirine benzeten bir şey yok mu sizce? “ diye sorar. Çevremizde ne çok böyle insanlar vardır aslında… Hikayelerini dinlemediğimiz, anlatmayı bilmeyen, kendilerini dinletemeyen, önemli gözükmeyen, merak etmediğimiz, sessiz insanlar.. Yazar “o kişilerin yüzleri diğerlerinden daha anlamlı, daha dolu değil mi? “diye sorar. “Sanki anlatamadıkları hikayelerin harfleriyle kaynaşıyor bu yüzler, sanki sessizliğin, ezikliğin, hatta yenilginin işaretleri var onlarda.” Der. Peki bu hayal ettiğimiz yüzler içinde kendi yüzümüzü de düşündük mü hiç? Aslında ne kadar kalabalığız. Çoğumuz ne kadar acıklı ve çaresisiz, öyle değil mi? Ama eline kalem alıp döktürebilen ya da haydi ben kendi halimi de katayım, bloğuna yazı yazabilen, iyi kötü okutabilen kişiler biraz olsun kurtulmaz mı bu hüzünlü vaziyetten? Bence yazmak insanı rahatlatır. Hüznünü dağıtır. Orhan Pamuk da yazısının sonunda yazan kişinin biraz olsun bu hastalıklı durumdan kurtulacağını söyler. Artık eline her kalemi alışında yüzlerimizin gizli şiirine, bakışlarımızın korkunç esrarına girmeye çalışacağını söyler Kara Kitap’ta. Zaten bir sonraki bölümün başlığı da: “Yüzdeki Bilmeceler” dir. O ayrı bir yazı konusudur benim için… Vakti gelince belki cümle cümle Hayal Kahvem’e dökülür. Kimbilir? Bugün de böyleyken böyledir işte…. Bu anlatılanlar hikaye anlatamayanların hikayesidir.

6 Aralık 2010 Pazartesi

Bu Şiiri Çok Sevdim...

 


FALCI

Birgün dedi ki bir falcı:
"Avucunda yaşam çizgisi yok!.."
"Yaşamdan daha fazla acı vermez gerçek.."
Dedim ona;
Avucuma açtığım kesiği,
Bağlarken mendilimle..


Engin Gül

Of, Fizik ve Kimya Çalışmam Gerekiyor!


Sana bir şey söyleyeyim mi? Okulda fizik ve kimya derslerim hiç iyi değildi. Sadece geçer not alırdım o kadar. Her iki ders de hiç mi hiç  ilgimi çekmezdi. O kadar sıkıcı gelirdi ki anlatamam. İyi ama son günlerde  moleküler gastronomi diye bir konu üzerinde araştırma yapıp duruyorum. Bilmiyorum sen daha önce moleküler gastronomi diye bir şey duymuş muydun? Bilirsin, gastronomi sağlıklı, lezzetli, hoş görünümlü yemek sistemi anlamına geliyor. İşte işin içinde yemek varsa, fizik ve kimya dersleri inan ki hiç sıkıcı gelmiyor. Bilakis okudukça okuyasım geliyor. Niye okullarda bu dersler çocuklara cazip gelecek örneklerle anlatılmıyor? Şimdi bu yaştan sonra tekrar fizik ve kimya çalışmaya başladım iyi mi? Çünkü moleküler gastronomi, fizik ve kimya bilimini mutfak uygulamalarıyla birleştiriyor. Ne yalan söyleyeyim işin içinde yemek olunca, fizik ve kimya o kadar sevimli ki... Benim için çok yeni ve çok heyecan verici durumlar. Düşünsene, yemeği pişirirken oluşan fiziksel ve kimyasal değişimler neler? Duyularımız yemek beğenimizi nasıl etkiler? Güzel kokan bir yemek neden iştah açar? Neden bazı yemeklerden özel tad alırız? Bazı yemekler neden bize lezzetli gelir de bazılarından hiç hoşlanmayız? Farklı pişirme teknikleri geliştirirsek, bilmediğimiz özel tadlar ve lezzetleri keşfedebilir miyiz? Düşün ki çorba hiç sevmiyorsun ama domatese bayılıyorsun... Ben çorbayı  öyle bir değiştiriyorum ki domates şekline getirip önüne sunuyorum. Sen domates diye yemeğe başlıyorsun. Ağzına atıyorsun ki domates değil bu. Aaa! Daha önce ağzına süremediğin çorba. Şaşırıyorsun bu durumda. Ama şapur şupur içiyorsun. Misal bu ya... Moleküler Gastronomi yiyeceklerin ve içeceklerin insana zevk ve keyif veren özelliklerini inceliyor. Bu bilime "lezzetli olmanın bilimi" deniyor. Ve bizi alışkanlıklarımızın dışında yeni lezzetler keşfetmeye kışkırtıyor. Hoş değil mi? Beynin tad alma bölümünü kimbilir ne kadar az çalıştırıyoruz? Ve bilmediğimiz kimbilir ne lezzetler var... Sadece karın doyurmak için değil, "tad" almanın zevkine varabilmek için fizik ve kimya çalışmam gerekiyor. Keşke okuldayken daha iyi öğrenseymişim fizik ve kimya derslerini. Hayatımda ne işe yarayacak diye düşünmeseymişim. Gördün mü yemeğin hazzına varabilmek için resmen fizik ve kimya bilmek gerekiyor. Of, çok çalışmam lazım... Çoookkk!

Değişik Usülde " SeVmeK " Tarifi

 

Bir organ nakli gibi sevmiştim seni... Çürük gözlerine bağışlanan ellerim, yırtık dudaklarına bağışlanan şiirlerim..  Darmadağın kadınların, darmadağın ettiği erkekler gibi sevmiştim seni... Çok eskitilmiş bir aşkın hatırlanması, sevgilinin resmi karşısında çocuksu bir iç kanaması, aslında işin açıkçası; rüzgarın fırtınaya dönüşmesi gibi hayatına yönelik bombalı bir saldırı gibi, geriye çekilirken herkesi öldürmek gibi sevmiştim seni... Ruhum kan kaybederken nasıl tutarım seni şimdi deniz gibi, neticesi olmayan herhangi bir sebep gibi, ortalık yerde durup dururken sevmiştim seni... Atlara kalırsa çoktan kaybettik savaşı, mızraklar kırıldı, kalkanlar delindi, ganimetler paylaşıldı. Kasaba meydanında birbirini dövmekten yorulan iki kovboy gibi, bir tabancanın namlusuyla tetiğiyle, kendisinden farklı, kendisinden ayrı, bir silahın şarjöründe tanışan iki soğuk mermi gibi, aynı bedene sıkılan iki el kurşun gibi, katille kurban arasında o birkaç saniyelik telaşla sevmiştim seni...

şiir-küçük iskender
fotoğraf-numan serteli

Şiirlerle Bir Deneme Yazısı...


Ne zaman otursam gecenin başına… Ne zaman müziğin... Göçüyorum boş kağıdın sessizliğine… Kalbim, kapatılmış kireç kuyusu akıyor kendine… Bakıyorum gençliğim geçiyor uzaktan... Dudaklarında bir ıslık, kitapların on lira olduğu zamanlardan… Anayurdum gece, kalbimi yazdım mürekkebinle... Hani erken inerdi karanlık, hani yağmur yağardı inceden... Hani okuldan, işten dönerken, ışıklar yanardı evlerde... Hani ay herkese gülümserken, mevsimler kimseyi dinlemezken... Hani çocuklar gibi zaman nedir bilmezken… Hani hepimiz arkadaşken, hani oyunlar tükenmemişken... Henüz kimse bize ihanet etmemiş, biz kimseyi aldatmamışken… Hani şarkılar bizi bu kadar incitmezken... Hani körkütük sarhoşken gençliğimizden... Daha biz kimseye küsmemiş, daha kimse ölmemişken… Eskidendi, çok eskiden. Şimdi ay usul, yıldızlar eski. Hatıralar gökyüzü gibi gitmiyor üstümüzden. Geçen geçti. Geceyi söndür kalbim… Geceler de gençlik gibi eskidendi. Şimdi uykusuzluk vakti… Biterken bir yılın son günleri.. Biliyoruz takvimler belirlemez değişimin mevsimlerini.. Gençlik ikindilerini, kargınmış bir çocuktuk büyüdüğümüzden beri. Bir yıl daha bitiyor. Düşlerim, tasarılarım, yarım kalmış onca şey… Her yıl biraz daha kısalıyor öncekinden. Bana mı öyle geliyor yoksa daha mı hızlı ilerliyor zaman insan yaşlanırken? Kırdım mı, incittim mi birilerini? Kimleri kazandım, yitirdiklerim kimler? Kendimi yineledim mi yazdıklarımda? Yeniden düşünmeliyim. Dostluklarımı, ilişkilerimi… Gözlerim çocukluk fotoğraflarında mı kaldı? Yitirdim mi yoksa masumiyetimi? Borçlarımı ödedim mi? Doğru seçtim mi soruların fiillerini? Tırnaklarım kesilmiş, dişlerim fırçalanmış, saçlarım taranmış, giysilerim ütülü, odam düzenli mi? Ödünç aldığım kitapları geri verdim mi? Geri verdim mi aldıklarımı? Aşkları, dostlukları, sevgileri, güvenleri, bağları… Kitaplara, sayfalara, satırlara borcumu ödedim mi? Yokladım mı duygularımı? Hala sevebiliyor muyum insanları? Ovmalı gümüşlerimi, bakırlarımı… Cila geçmeli ahşaplarıma… Ovmalı umutları.. Saklı tutumalı gelecek inancını, yarınları… Eksik etmemeli ağzımızdan hançer kıvamındaki karamizah tadını… Şimdi oturup uzun bir hasretlik mektubu yazmalıyım… Sonra köşe başından bir demet çiçek alıp öyle başlamalıyım akşama… Yeni bir yıla… Ama nedense her şeyin tadı dağılıyor ağzımda.. Bir sap çiçek mi taşısam yoksa ağzımın kıyısında? Aydınlık rengi vursun diye gözlerimdeki buluta… Biz gündüz sürgünleri! Yazmakla tamamladık mı kendimizi? Yazmakla tanımladık mı? Kalemlerimizin uçları yine de nar çiçeği. Birgün hayatımı yazacağım... Herkes kağıt üstüne yazılanları benim hayatım sanacak. Ben de hayatımı saklamış olacağım böylelikle. Saklanmanın en iyi yolu fazla görünmektir, biliyor musun? Herkes seni gördüğünü sanır, sen de rahat edersin. Kasada oturan kız gibi! Herkes kasadaki kızı görür, ama kimse tanımaz. Günün birinde yazdıklarımdan bir perde çekeceğim.

Yukarda, Murathan Mungan'ın bazı şiirlerinin bazı dizelerini yanyana getirerek bir deneme yazmaya gayret ettim. Umarım birbirleriyle uyumlu ve anlamlı bir kompozisyon çıkarabilmişimdir. Faydalandığım Murathan Mungan şiirleri şunlar:
1- Gece ve Müzik
2- Eskidendi Çok Eskiden
3- Bir Yılın Son Günleri
4- Gecenin Uzun Söylevi
5- Üç Aynalı Kırk Oda

5 Aralık 2010 Pazar

Işınla Beni Scoty!


Çocukluğumun televizyon dizisiydi Uzay Yolu. Benim gibi hayal etmeyi seven biri için büyüleyiciydi tabii. Düşünsene, Atılgan adında bir uzay gemisi. Kaptan Kirk'ün "Işınla beni Scoty" demesiyle, hoop gemiden anında ışınlanıvermesi... Hey, şu ışınlanmayı ben bu dünyadan gitmeden icat edebilseler keşke! Of, en büyük hayalim. Kuş olup kanatlanamayacağıma göre, keşke ışınlanabilsem istediğim yere. Allahım,  acaba benim böyle hayalci biri olmamın sebebi çocukluğumda seyrettiğim Uzay Yolu tarzı filmler mi? Ya Mr. Spock? Hani insan anne ve Vulkanlı babadan doğma, uzun kulakları ve soğukkanlı ifadesiyle hafızama kazınmış Uzay Yolu'nun ilginç karakteri. Benim seyrettiğim yıllarda o kadar şaşırtıcıydı ki bu film. Hayret ve hayranlıkla karışık duygularla seyrettiğimi çok iyi bilirim. 

Dün gece Uzay Yolu'nun yeni versiyonu, geçen yıl çekilen Star Trek'i seyrettim. Bu filmde de gene Kaptan Kirk, gene Mr. Spock var. Gene uzaydayız. Uçan arabalar, ışınlı tabancalar, uzaylılar, o kadar çok icatlar yapılmış, yeni gezegenlere ulaşılmış, o denli gelişmiş ki herşey anlatamam. Gene "Işınla bizi Scoty!" dediğin anda, bu kez bir yerde durmana bile gerek yok.. Koşarken bile ışınlanman mümkün herhangi bir gezegenden kendi uzay gemine. Bu film bizi Uzay Yolu dizisinin başına götürmekte... Yıl desen 2256... Düşünebiliyor musun? Bu film günümüzden 250 yıl sonrasını anlatıyor. Filmin başında Kaptan Kirk'ün trajik doğuşu gösteriliyor. Ve inanamıyorum. Annesi aynı günümüzdeki gibi doğum yapıyor. O kadar teknolojik depdebe arasında, doğuma hiç bir kolaylık getirilmemiş ya inanılır gibi değil. Gene anne çığlık çığlığa bağırıyor. Gene başındaki doktor ya da ebe neyse, "Ikın! Ikın!" diye anneye sesleniyor. Ve Kaptan Kirk 2256 yılında  günümüzün doğum şartlarında doğuyor. Şimdi canım Mr. Spock'un kimi durumlarda "İlginçç!" demesi gibi bir söz sarfetmek istiyor. "İlgiiinnç!" Çocuğun kız mı erkek mi olduğu bile bilinmiyor. Vay canına sayın seyirciler. Filmi çok beğendim. Nostalji oldu, bir an çocukluğuma geri dönüp, mahallede oynadığımız Uzay Yolu oyunları aklıma geldi gelmesine ama... 250 yıl sonraki doğum olayında hiç bir değişiklik düşünülmemesi ve doğacak bebeğin cinsiyetinin bilinmemesi şaşırttı beni ne yalan söyleyeyim. Dehşete bile düşürdü diyebilirim... 

Hey, “Işınla beni Scoty!”

4 Aralık 2010 Cumartesi

Engelli Çizgi Roman Kahramanı Var Mı?



Acaba engelli çizgi roman kahramanı var mı? diye merak edince, bizim çocuklar Daredevil  var dediler.  Bu çizgi roman kahramanı 12 yaşında gözlerine radyoaktif madde dökülmesiye kör olmuş. Asıl adı Matt Murdock olan görme engelli çizgi roman kahramanı gündüzleri avukatlık geceleri kötülerin düşmanı Daredevil oluyormuş. Babasını öldürten Kingpin, Daredevil'in baş düşmanıymış. Daredevil 12 yaşında gözlerini kaybetmiş ama bunun karşılığında 4 duyusu güçlenmiş ve müthiş bir çeviklik kazanmış. Kulakları radar olarak görev yapmaktaymış. Ve kırmızı köstüm giyiyor yukarıda görüldüğü gibi... İşte huzurlarımızda görme engelli bir çizgi roman kahramanı.



Başka engelli çizgi roman kahramanı var mı peki? Evet. X Men'in kurucusu Profesör Charles Xavier. Dünyanın en güçlü telepatı. İlüzyon yaratan ve başkalarının beyinlerine hükmedebilen, psişik yetenekleri olan,  malikanesindeki celebro adlı özel bilgisayarla güçlerini arttıran, tekerlekli sandalyeden iş yapan engelli çizgi roman kahramanı.

"Sağır Kedi" nin Engelliler Günü İle İlgili Yazısı...


Aşağıdaki  yazıyı "Sağır Kedinin Dünyası" bloğundan, blog sahibinin izni ile Hayal Kahvem'e misafir etmeye karar verdim.

3 Aralık Dünya Engelliler Günü Kutlu mu Olsun? 

Hiç de övgü dolu şeyler yazmayacağım. O kadar laflar hazırladım ki içimi dökeyim gitsin. 

Bu ülkede engellilere değer verdikleri yok arkadaşlar.. Şu aralar iş bulmaya çalışan bir engelliyim, bir sürü yere başvuru yaptım. Görüşmelere gittim her zamanki gibi "değerlendirme yaptıktan sonra seni arayacağız" dediler. Daha önce de yazmıştım 2 diploma sahibi, yaptığım işlerde kendimi kanıtlamış bir insanım. Büyük firmalarla çalıştım. Gelin görün ki hep aynı terane "yasal hüküm gereği engelli çalıştırma zorunluluğumuz var sizin yapacağınız iş çay, kahve, temizlik..."..........

İşitme engelliyim ama cep telefonunu açıp bir kere bile "Alo" diyemediğim halde konuşma ücreti alan bir ülkede yaşıyoruz. Bağlı olduğum internet ya da TV kanalı paketi ile ilgili bir sorunum olduğunda işitme engelli olduğumu belirterek şikayet maili atıyorum bana "sizi aradık ama ulaşamadık, bunları telefon ile hallediyoruz" diyen bir ülkede yaşıyoruz. Banka, sigorta, hastane gibi kurumlara tek başımıza gidip bir iş yapmak istediğimizde mimiklerle, göz devirmelerle, işitmediğimizde tekrarlamalarını ya yazmalarını istediğimizde off püff diyerek istemeye istemeye yapan bir ülkede yaşıyoruz. 

Bir şeyi hatırlatayım Odiyometri testi için gittiğim hastanenin Odiyometristi bile saygısız davranıyor inanır mısınız? Girdiğim test kabininde bana hiç işitemeyeceğim bir sinyal göndermiş de ben işittiysem düğmeye basacaktım da ee kardeşim işitmeden basmasım işte ne terbiyesizce "duymuyor musun yeeaa" deyip göz deviriyorsun!!!! İşte böyle bir ülkede yaşıyoruz.

Bu seneden pek bir nefret ettim. Bir sürü sahte, saygısız, vicdansız ve şizofren kılıklı insanların saygısızlıklarına ve hakaretlerine maruz kaldım. Mesela köpek sahiplendirmeye çalışan birine mesaj atıp talip olmak istediğimi belirttiğimde "işitme engellisin köpeğin seslerini duyamazsın" diyen bir dangalakla karşılaştım hala çok şaşkınım çünkü bu benim için ilk...

Bin kere söyledim benim kompleksim yok hiç olmadı da.. Engelimiz olsa da bu dünyada yaşamaya siz engelsiz insanlar kadar hakkımız var. Ben bunu her yerde her gittiğim ortamda gösterdim. Müzik dinlediğimi belirttiğimde "nasıl müzik dinliyorsun?" diyenlere rastlıyorum ki verdiğim cevaptan tatmin olmayıp benim "sahtekar" olduğumu belirten insancıklara ne diyeyim:)))) Erkeksen gel mi diyeyim yoksa gel sana o engelli raporumu kıvırıp ....... sokayım mı diyeyim ne diyeyim:)))) 

BİN KERE ÇARPI BİN KERE DAHA SÖYLEYECEĞİM EVET İŞİTME ENGELLİYİM, MÜZİK DE DİNLERİM, İŞİTME ENGELLİ OLDUĞUMU GÖSTERMEDEN ÇOK DA GÜZEL CAR CAR CAR KONUŞURUM, SIFIR KOMPLEKSLİYİM. BUNLARI SİZ BİZLERİ KABUL EDENE KADAR O MİNİCİK BEYİNLERİNİZE SOKMAYA DEVAM EDECEĞİM.


İşte böyle olur 3 Aralık Engelliler Günü konuşması oldu mu olduuuuuuuuuuuu...Bu kadar...

NOT: Sağır Kedi'nin Bloğuna aşağıdaki adresten izleyici ve okuyucu olabilirsiniz.
   http://sagirkedi.blogspot.com/ 

3 Aralık 2010 Cuma

3 Aralık Dünya Özürlüler Günü


KEDİ İDİ ADI


NOT: Şiir ve fotoğraf  sağır kedinin dünyası'ndan alınmıştır   http://sagirkedi.blogspot.com/

3 Aralık Dünya Özürlüler Günü


Galata Köprüsü'nde bir bahar günü kör bir kadın dilencilik yapıyormuş. Dizlerinin dibine bir tabela koymuş. Üzerinde "Doğuştan Kör" yazılıymış. Pek çok insan gelip geçmesine rağmen kimse ona yardım etmiyormuş. Oradan geçen bir "Hayalci" bunu görmüş. Zavallı dilenciye acıyıp tabelayı almış, tabelanın arkasına bir şeyler yazmış. Olduğu yere tekrar bırakmış.Ne olduysa olmuş!.. Bu tabeladaki yazıyı okuyan herkes, dilenci kadının önündeki şapkaya para atmaya başlamış.Bir cümle yetmiş onca kişiyi etkilemeye ve dilencinin şapkasının kısa sürede ağzına kadar parayla dolup taşmasına...

"GÜZEL BİR BAHAR GÜNÜ... AMA BEN BAHARI GÖREMİYORUM!.."

Issız Bir Adaya Düşsen Yanında Hangi Film Olsun İsterdin?


"Issız bir adaya düşsen yanında hangi film olsun isterdin?"diye sordu arkadaşım. Cevabımı hiç tereddütsüz ve anında verdim:"Rocky1" Neden mi? Üzgünüm ama cevabını şimdi veremeyeceğim. Çünkü az sonra evden çıkacağım. Kısmetse, dönüşte yazacağım. Eğer ruh halim uygunsa tabii!... Daha önce bu yazıyı bir kez daha yazmıştım. Gene evden çıkmaktaydım. Dönüşte canım istemedi cevabını yazmadım! Şimdi yazacak mıyım? Yazıp yazmayacağımı inan ki ben de tuhaf bir şekilde merak ediyorum. Unutma ama... Bazı insanlar merakına yenilir, bazıları ise merakını yener! Eğer yazmasam cevabımı sen merakına yenilme e mi? Merakını yen! Lütfen!


Tam evden çıkıyordum ki aklıma bir şey geldi. İnan ki sırf bunun için kapıdan geri döndüm. Şeyy.. Düşündüm de... Madem ıssız bir adada tek başıma Rocky1 filmiyle kalacağım. Bari bir iyilik yapın da, Rocky2 ve Rocky3 ü de verin yanıma... Sadece Rocky1 yetmez ki bana. Sonra devamını çok ama çok merak ederim. Bana "Issız adada hem sabrını, hem merakını törpülersin nasılsa!" mı diyorsun? Hoppala! Ben Rocky4 ve Rocky5 i istemiyorum ki ama... Sadece ilk üçünü... O kadar.. Yeminle.. Neden Rocky'nin ilk üç filmi mi? Dönüşte anlatacağım. İnşallah!..Sen beklerken beni, fotoğraflara baksana! 

Lezzetli Bir Aşk Hikayesi

 
Şimdi içimden şahane bir aşk hikayesi anlatmak geldi. Öyle bir hikaye ki, iki aşık yanyana geldiler mi, göze şenlik, dile lezzet, yaşama şevk veren cinsinden.. Harikulade bir ikili.. Bilmiyorum ki, başka iki şey bu denli birbirine yakışabilir mi? Düşünüyorum da eşleri benzerleri yok gibi!

 
Bak şimdi... Oğlan bizim buralardan... İzmit'li... Yağız mı yağız, yiğit mi yiğit bir delikanlı... Yusyuvarlak, tostoparlak bir beden... Yooo, sakın şişman zannetme... Değil, değil... Yakışıklı mı yakışıklı... Sadece tamam, biraz iri kıyım, kallavi... Olsun... Yakışır delikanlıya, öyle değil mi? Ah, nasıl gevrek gevrek güler... Eğer gevrek sıfatını bulmuşlarsa dilbilimciler, inanıyorum ki bizim delikanlıyı görüp karar vermişler... O kadar bizimkine uygun bir sıfat ki bu, o kadar olur yani! Ya o kirli sakalı! Of! Sanki suratına susam serpmişler... Bu kadar mı yakışır sakal delikanlıya? Az sakallıysa az susamlı, çok sakallıysa çok susamlı desen hata olmaz ki, haklısın, de vallahi... Eğer bana sorarsan, yakışanı çok susamlı derim ben! Adı mı ne? Tamam, söyleyeceğim.... Simit! İzmit'in meşhur yakışıklı jönü Simit elbette!


Kız ise Rize'li...Bir Karadeniz dilberi... Bir fizik var kızda, nasıl anlatsam? Hani denir ya 90-60-90 ölçülerinde... Bir etek giydi mi altına kırmızı beyaz çizgilisinden... Bir duruş, bir alım, bir eda... Yanar ona elini süren... İnanılmaz güzelliktedir haspa! Fizik harika tamam... Ya kimya? Esas kızımızın hüneri, Karadeniz usulü demlenmiş olmasıdır, dikkat etmeli... İhmal etme, önce alt kattaki suyu kaynat, kız üst katta dinlenirken... Bir gerilsin, bir serpilsin şöyle buhardan.. Ohh!.. Sonra korkmadan sıcak suyu boca ettimiydin kızımıza, bırak kalsın bir süre demlensin sıcak suda... O kadar güzelleşir! İşte o güzel fiziğe ruh katan, asıl bu kimyadır... Başka hiç bir şeyde olmaz onun lezzeti. Adı ne mi? Çay tabi ki, çay... İnce belli bardakta demli bir çay... Başka ne olacak ki?

İşte bu yazdığım dillere destan Çay ile Simit'in aşk hikayesidir. İkisinin birlikteliği şahane bir lezzet verir. Hele arada yanlarında, ikisinin de en yakın arkadaşı, memletimin gözde akça pakça dilberi Ezine'nin Beyaz Peynir'i varsa... Offf! Bu üçlünün nefasetinden çıldırırsınız valla!..

2 Aralık 2010 Perşembe

MFÖ Şarkılarıyla - Zagor'un Aşkları

1- ZAGOR ve  YALNIZLIK
 
 
Senle beraber olsak da sevgilim... Hiç görmesek birbirimizi özlesek.
Ömür boyu bağlansak da.
Sevinsek de...


Hep yalnızlık yavrum... Yalnızlık ömür boyu...

 
                                        
             Birden sen gelsen aklıma... Seni unutsam bazı bazı... Meraklansam gizlice... 
Delice kıskansam seni... Hep yalnızlık yavrum... 
Yalnızlık ömür boyu.


2-  ZAGOR ve EVLİLİK
 

Sen ve ben.. Aynı şeyleri düşünürken.. Aynı şeylere üzülüp... Aynı şeylere sevinirken... 

 

 Anlaşamadık gitti.. Sonunda bitti.


 3- ZAGOR ve TESELLİ


Ağlamakla olmaz sevgilim... Değişmek değiştirmek gerek... 
Yanında dostların 
ve sen hala yanlızsın neden? 
Çünkü kimse kimseyi tam bilmez... 
Gözle görünen köy klavuz istemez... Ağlamakla olmaz sevgilim... 
Değişmek değiştirmek gerek..


1- MFÖ - Yalnızlık Ömür Boyu adlı şarkı sözlerinden,
2-  MFÖ - Hava Bozunca adlı şarkı sözlerinden,
3- MFÖ - Ağlamakla Olmaz Sevgilim adlı şarkı sözlerinden,
4- Çizgi Roman Kareleri Zagor'un Sözü Bu! Bloğundan alınmıştır.

1 Aralık 2010 Çarşamba

Bir Akşamüstü Vakti...

 
Bugün gökyüzüne baktın mı bilmem? Hele ikindi ile akşam arası saatlerde baksaydın eğer, kocaman mavilikte sanki muhtelif fırça darbeleriyle, beyaz bulutların oya gibi işlenmiş olduğunu görürdün gökyüzüne... Öyle şahaneydiler. Kulağım arayınca bir melodi, elim gayri ihtiyari torpido gözüne gitti. Tek elim direksiyonda, diğeri karıştırırken cd leri, uzun zamandır dinlemediğim bir cd elime geldi. Of of of! 1997 tarihli Ataol Behramoğlu Şarkıları - Aşk İki Kişiliktir adlı albümü. Şairin bestelenmiş şiirlerinden oluşuyor. Edip Akbayram söylüyor; "Ben ölürsem akşam üstü ölürüm - Çocuklar sinemaya gider.- Yüzümü bir çiçeğe gömüp, -Ağlamak gibi isterim. -Derinden bir tren geçer. -Ben ölürsem akşamüstü ölürüm. -Uzaktan bir bulut geçer.- Karanlık bir çocukluk bulutu, -Gerçeküstücü bir ressam, -Dünyayı değiştirmeye başlar.- Kuş sesleri, haykırışlar,- Denizin ve kırların Rengi birbirine karışır. -Sana bir şiir getiririm. -Sözler rüyamdan fışkırır.- Ben ölürsem akşam üstü olürüm. " Bu şarkı sözleri, Ataol Behramoğlu'nun ama benim aklıma nedense, başka bir sevdiğim şair Orhan Veli geliyor. Hani şu meşhur fotoğrafı vardır ya, hani arkadaşlarıyla bir bankta oturuyor.
 
 
Of! Bu fotoğrafa hem bayılırım, hem de baktıkça tuhaf bir hüzün duyarım. "Dört kişi parkta çektirmişiz. Ben, Orhan, Oktay bir de Şinasi - Anlaşılan sonbahar - Kimimiz paltolu, kimimiz ceketli - Yapraksız arkamızdaki ağaçlar - Babası ölmemiş daha Oktay'ın - Ben bıyıksızım - Orhan Süleyman Efendi'yi tanımamış - Ama ben hiç böyle mahzun olmadım - Ölümü hatırlatan ne var bu resimde?- Oysa hayattayız hepimiz" demiş bu fotoğraf hakkında Melih Cevdet Anday. Fotoğrafta yer alan kişiler, soldan sağa Orhan Veli, Şinasi Baray, Oktay Rifat ve Melih Cevdet Anday'dır. Orhan Veli'nin yaşamı boyunca hep dostu kalmış kişilerdir. 1914'de doğmuştur Orhan Veli. 10 Kasım 1950 akşamı Ankara'dadır. Kimbilir belki dilinin ucunda hüzünlü şiir cümleleri Ankara'nın karanlık yollarında yürümektedir. Belediyenin kazdırmış olduğu çukuru görmez ve düşer. Başından yaralanmıştır ama aldırmaz. Bir iki gün sonra İstanbul'a döner. Zaten o sıralar aklı fikri hep İstanbul'a dönmektir. Sevdiği kadın İstanbul'dadır çünkü. İstanbul'a gelir. 14 Kasım akşamı yemek yerken olduğu yere yığılır kalır. Sebep alkol sanıldığından alkol tedavisi yapılır. Oysa sevgili şair beyin kanaması geçirmektedir. O akşam hayata veda eder. 36 yaşındadır. Yüreğinde sevdiği kadın, cebinde 28 kuruş vardır.

Şairimiz Ataol Behramoğlu "Ben ölürsem akşam üstü ölürüm." diyor. Başka bir şairimiz Orhan Veli 36 yaşında bir akşam üstü ölüyor. Bu akşam araba kullanırken, Edip Akbayram'ın etkili sesinde benim aklıma işte bunlar geliyor.