İlk kez Atilla Atalay'dan öğrenmiştim, hayattan bıkmışlara, olup bitenlerle başedemeyip vazgeçenlere "senin kalbinin böcüğü" ölmüş dendiğini.. Ne oluyordu insanın kalbinin böcüğü öldüğünde peki? Öylece duruyorlardı. "Hayat bak hiç birşey yapmadan duruyorum şuracıkta... Duruyorum... Hadi ne yapacaksan yap, bitsin" der gibi. İşte aynen o durumdaydım az önce... Canım fena halde Atilla Atalay öyküsü okumak istiyordu. Öyle böyle değil ama... Çok fenaydım. Çok fena... Benim durumum bir tiryakilik hali. Canım istediyse Atilla Atalay öyküsü okumak, başka çaresi yok. Okumalıydım illa. İşte duruyordum şurada. Kıpırdamak istemiyordum ya hani. Bu halde o komikçinin o hisli öykülerini okumak iyi gelecekti sanki. Öyle hissediyordum. O komikçinin hisli öykülerini okudukça, içime ağır ve kıpırdamaz acıklı birşeyler oturacaktı. Sanki gülecek gibi olacakken içimde göz yaşı dahil herhangi bir sıvıyla akıtılıp temizlenemeyecek bir tortu kalıp birikecekti. Aynı rahmetli Oğuz Aral'ın dediği gibi geriye koskocaman bir çeki taşı kalacaktı. O taş yüreğime bağdaş kurup oturacaktı. Tamam. Aynen böyle olmak istiyordum işte. Yüreğimdeki çeki taşlarının üzerine yeni taşlar koymalıydım. Onları bir gün kelime kelime yontmalıydım.
Kitaplarımın arasından Atilla Atalay'ın bir kitabını usulca çektim aldım. Araladım sayfalarını... Yatık Sekiz adlı öyküsünü okumaya başladım. Öykünün bir yerinde "Pis bir kırılganlığa, kedere kapılıyorum, biri ölüp gitmiş sanki. Çok derin bir nefes almak istiyorum, yani olsa, atmosferi hidrosferle beraber yutucam." diyordu. Sanki içimi okumuş gibi, resmen benim hislerimi yazıyordu. Şimdi ise oturduğum yerden kalkmak, kimsenin ruhu duymadan karanlıkta denize girmek istiyorum. Çünkü yazarın Deliler Denizi öyküsünü okuyorum. Deniz pek sığ olacak. Yürüyecem bissürü... Yürürken yavru yengeçler, tuhaf şekilli yosunlar, türlü çeşitli meneviş, milyon tane ışık oyunu olacak, aynen öyküde olduğu gibi. Öyle yürüyecem yürüyecem, boyuma kadar gelecem. "Harbiden sudan gelmişiz kardeşim toprak ne ki?"diyecem. Güneş batma ay da dolun olarak doğma şekilleri yapar olacak bir yandan. Ben, Değirmendere köyünden, ben burada yalnız, ben cümle planktonlar, yosunlar, şekil şekil bulutlar... diye tam bunları okurken öyküde...Tam bunları okurken ve kendime uyarlarken... İşte tam öyleyken yani... Öykünün devamında "kenarından dolun dolun ay ve manzaranın en kral köşesinden kendine yer bulup batmak üzere olan güneşle..." diye bir cümleye denk gelince Numan Serteli'nin bir haikusu gelmedi mi aklıma? Bak şöyle:
gün öldüğünde
ay'la birleşir ruhu
doğum seherde
Öyküde yazdığı gibi ben işte böyle fenafillah mertebesinde felsefi düşüncelere dalmışken, gene öyküdeki gibi demek geldi içimden... "Yine deniz... Nasıl dingin... ..... Saatini bilsek, suda ölmek de olsa; razıyım ben, öyle güzel ki..." Tam öykünün burasında gene bir Numan Serteli haikusu aklıma gelmedi mi?
yoktur isteğim
salt yaşamaktan gayrı
"öl" de öleyim
"Sen hiç gepgece denize girdin mi? Dolunay şavkıyorken hem de... Girdim işte ben... Yine hiçbirinin ruhu duymadı." Atilla Atalay'ın Deliler Denizi adlı öyküsü bu cümlelerle bitti. Duruyordum ya az önce yüreğimin böcüğü ölmüş gibiydi hani. Şimdiye kadar Atilla Atalay öyküleri vardı. Şimdi bunlara Numan Serteli şiircikleri eklendi. Tiryakilik yarattlılar bende. Atilla Atalay ve Numan Serteli kendi yüreklerindeki çeki taşlarından kırabildikleri parçalarla harfler yapan kişiler. O çeki taşlarından yonttuklarıyla o şahane öykülerini ve şiirlerini yazıyorlar. Okudum ya bu ciddi ve hisli cümleleri ve dizeleri... Hey! Bak işte gördün mü iyileştim... Kalbimin böcüğü fıtıl fıtıl dolaşmaya başladı bile... Ne iyi!
"Benim kalbimin böcüğünden sizinkine; sevgiyle..."










































