25 Ocak 2026 Pazar

Bilbao Etkisi

 

Bazan bir şehrin kaderini değiştirmek için devasa fabrikalara veya karmaşık ekonomi paketlerine değil, sadece cesur bir hayale ve birkaç ton titanyuma ihtiyaç duyulabilir.

1990’ların başında Bilbao, emekli olmaya hazırlanan yorgun bir sanayi kenti gibiymiş. İşsizlik kol geziyor, limanlar eski canlılığını yitiriyornuş. Şehir sanki üzerine çöken o gri bulutlardan hiç kurtulamayacak gibiymiş. 

Ancak tam o sırada, kimsenin beklemediği bir şey olmuş. Şehir yönetimi, cebindeki son kurşunu çok riskli ama bir o kadar da heyecan verici bir projeye, Frank Gehry adındaki çılgın bir mimara, nehir kenarında daha önce hiç görülmemiş bir müze tasarlatmaya karar vermiş.

Guggenheim Müzesi açıldığında, dünya şaşkınlıktan küçük dilini yutmuş. Nehir kenarında dev bir metalik çiçek gibi açan o titanyum yapı, sadece sanat eserlerini barındıran bir bina değil, adeta şehrin yeniden doğuşunun ilanıymış. 

Güneş vurduğunda parlayan o kıvrımlı duvarlar, Bilbao’nun o meşhur gri havasını dağıtıvermiş. Birdenbire tüm dünya bu garip ama büyüleyici binayı görmek için biletlerini kesmeye başlamışlar. Milyonlarca turist şehre akmış. Oteller dolmuş,  restoranlar şenlenmiş ve en önemlisi, Bilbao halkının yüzündeki o umutsuz ifade yerini gurura bırakmış.

İşte buna "Bilbao Etkisi" deniyormuş:)

Bir yapının, bir şehrin sadece silüetini değil, ruhunu ve ekonomisini de nasıl iyileştirebileceğinin en somut kanıtı olmuş bu. Ama işin sırrı sadece görkemli bir binada değil, o binanın etrafında şekillenen vizyondaymış elbette. Parklar temizlenmiş, ulaşım modernize edilmiş ve şehir, ben buradayım ve hala gencim demeye başlamış.

Tabii ki her şehre bir müze dikmek aynı etkiyi yaratmaz. Bu işin içinde tutku, doğru zamanlama ve biraz da delilik var. Ancak Bilbao  şunu öğretmiş:

En umutsuz anlarda bile sanat ve vizyon, paslanmış bir şehri küresel bir yıldıza dönüştürebilir.

Bilbao’ya bilet aldım. Kalacak yer ayarladım. Bilbao'da Nervion nehri kenarında yürürken, o parıltılı titanyum panellere çarpan güneş ışığında sadece bir müzeyi değil, bir şehrin yeniden doğuş masalını izleyeceğimi hayal ediyorum.

MERAKLISINA NOT:

Guggenheim, servetini madencilikten kazanan ancak mirasını modern sanata adayan efsanevi bir ailenin soyadıymış. Bugün bu isim, New York (1959), Venedik (1951) ve Bilbao (1997) gibi şehirlerde bulunan, hem içindeki eserlerle hem de aykırı mimarileriyle dünyayı değiştiren müze imparatorluğunu temsil etmekteymiş.


New York Guggenheim Müzesi 1959 yılında kapılarını açmış. 
İnşaat maliyeti ve sanat koleksiyonu, vakfın kurucusu . Guggenheimlar tarafından karşılanmış. Kendi adlarını taşıyan vakıf aracılığıyla modern sanatı sergileyecek benzersiz bir mekan vizyonuyla kurulmuş. Mimarı ise spiral tasarımıyla devrim yaratan Frank Lloyd Wright imiş.



Venedik Müzesi 1951 yılında kapılarını açmış. 
Peggy Guggenheim, kendi kişisel serveti ve hayatı boyunca topladığı sanat koleksiyonuyla finansmanı sağlamış. Büyük Kanal üzerindeki tamamlanmamış bir sarayı satın alarak burayı hem evi hem de galerisi haline getirmiş. 


Bilbao Guggenheim Müzesi  1997 yılında kapılarını açmış.. 
İnşaat maliyetini Bask  Hükümeti (İspanya) karşılamış. 
 Guggenheim Vakfı ise ismini, yönetim tecrübesini ve dev sanat koleksiyonunu getirmiş. 
Mimarı ise yine bir dahi olan Frank Gehry imiş.

Ç'ye Çengel Taktım:)



Murathan Mungan Hamamname adlı kitabında, Türkçede ç harfiyle başlayan kelimelerin ekseriyetinin  Farsçadan geldiğini söylüyor. 

Çeşme, çerağ, çadır, çoban, çıra, çırak, çare, haliyle biçare… Çile… 

Dayanamadım, sözlüğe baktım... Meğer ç ile başlayan ne çok Farsça  kelime varmış.

Çamaşır, çakal, çakı, çabuk, çarşaf, çarşamba, çorba, çengel vs... 

Hey!... Çörek Türkçe:)

Şu çok ilginç...

Çile kelimesi Farsçada kırk gün demekmiş. 

Çilenin anlamını öğrenince, kırk gün çile çekti derse biri,  tamamı seksen ediyor diye düşünüp, gülesim gelmez mi, gelir elbette:)


24 Ocak 2026 Cumartesi

Kendimi Eylediğim Zamanlar...

 

Filmler seyrediyorum.

Kitap okuyorum.

Bilbao'ya gideceğim. Araştırıyorum.


Tuhaf mozaikler yapıyorum.


Seramik dersinde yaptığım vazoyu, ebru dersinde  ebru kabına daldırıp,  şeffaf sırla sırladım.  1050 derecede fırınlayınca, ortaya işte böyle  ebruli bir çalışma çıktı:)

Akordiyona tüm iştahımla devam ediyorum. Ukuleleden çok daha kolay:)


20 Ocak 2026 Salı

Nergis'e Niyet, Kendi Duvarıma Kısmet:)

 

Bugün mozaik dersinde geçtim tezgahın başına. Nergis adlı can dostumun o güzel hatırına. Dedim ona bir hediye yapayım ellerimle şöyle. İki tane nergis çiçeği kondurdum mozaik ile.

Taşları tek tek seçip özenle kesip dizdim. Yaptığım mozaiğe bayılıp kendimden geçtim. Ama gelin görün ki iş bitince kalbim tekledi. İçimden bir ses "Hediye etme, evde dursun" diye ekledi. Öyle güzel oldular ki bakmaya hiç doyamadım. Mozaiğimi arkadaşıma vermeye bir türlü kıyamadım

Şimdi planım belli, stratejim ise tam bir olay. Evimin en güzel duvarına asması olacak çok kolay. Yarın bir gün Nergis çaya  gelirse, "Aa ne güzel nergisler!" diyerek bana seslenirse...

Gözlerimi kısıp, boynumu büküp diyeceğim ki ona: "Seni her an anmak için bu nergisleri astım  evimin duvarına!"


19 Ocak 2026 Pazartesi

Körler İçin Karikatür Betimleme

 

Karikatürde sahil kenarında geçen bir sahne görüntüsü, arka planda ise sakin bir deniz, ufukta açık mavi bir gökyüzü ve birkaç küçük bulut var. Ön planda, çıplak ayaklı, kısa beyaz bir tunik giymiş, antik Yunan’ı çağrıştıran bir erkek figürü yer alıyor. Bu figür Sisifos’tur.

Sisifos, eğimli bir kum tepesine doğru büyük bir plaj topunu itmektedir. Top, klasik Sisifos kayası yerine kullanılmıştır. Kırmızı, sarı, yeşil ve beyaz renkli, hafif ve eğlenceli bir nesnedir. Ancak eğim diktir ve Sisifos’un bedeni yine öne doğru eğilmiş, tüm gücünü harcadığı hissedilir.

Karikatürün üst kısmında, Sisyphus on vacation, yani Sisifos tatilde yazısı yer alır. 

Sisifos, Yunan mitolojisinde tanrıları kandırdığı için cezalandırılan bir kraldır. Cezası, dev bir kayayı bir dağın tepesine kadar itmektir. Kaya her seferinde zirveye ulaşmadan geri düşer ve Sisifos bunu sonsuza dek tekrar etmek zorundadır. Bu ceza, sonuçsuz ve bitmeyen bir çabanın sembolü haline gelir.


Albert Camus, Sisifos Söyleni isimli kitabında bu kayayı ve onu itme eylemini, insan hayatının saçma- absürt   oluşunun en büyük sembolü olarak kullanır.

Her gün aynı rutine uyanmak, hep aynı şeyleri yapmak, ulaştığını sandığın hedeflerin yeniden başa sarması… Camus’ye göre trajedi, hayatın absürtlüğü değil, bu absürtlüğün farkında olmadan sürdürülmesidir.

Sisifos, kayayı itmekten vazgeçmeyerek aslında başkaldırır. Efsaneye göre tanrılar Sisifos'u bu ceza ile mutsuz etmeyi planlamışlardır. Ancak Sisifos bu durumu kabul edip işini sahiplenince ceza, bir yaşam biçimine dönüşür. Kaderi artık kendisine aittir, ceza verenlere değil.

Karikatüre dönersek ve Camus'un söylenine göre düşürsek, Sisifos tatilde deniz topunu iterek aslında şunu diyor olabilir: 

"Hayat anlamsız bir döngü olabilir ama bu döngü benimdir ve ben bu oyunu kendi şartlarımda yani mesela  tatil modunda oynamaya devam ediyorum."

Bu karikatürü seviyorum. Böyle düşünmek bana iyi geliyor:)

Kendimi Eylediğim Zamanlar

Filmler  seyrettim.



Artan parçalarla minik mozaik tablolar yaptım:)

Kitap okudum.

Akordiyon çalıştım.

12 Ocak 2026 Pazartesi

Kendimi Eylediğim Zamanlar

 

Filmler seyrettim.

Kitap okudum.

Akordiyonla  Samanyolu'nu çalmaya başladım. 
Çok mutluyum:)

Cam mozaik tabloyu bitirdim. 
Derzlenecek ve zemin boyanacak...


10 Ocak 2026 Cumartesi

Hoşnutsuz Hallerim....



1989 doğumlu  İspanyol yazar Beatriz Serrano’nun  Hoşnutsuz adlı  ilk romanını büyük bir keyifle okuyordum. 

Madrid’in plaza hayatı, modern dünya sancıları... Anlatım akıcıydı. Ta ki 103. sayfadaki o cümleye çarpana kadar:

"...ve Ukrayna'dan satın aldığı bir bebeği vardı."

Bir an durdum. "Ukrayna'dan satın alınan bebek" mi? Bir çeviri hatası olmalı,  "Evlat edinmek" (adopted) falandır belki diye düşünerek kitabın İngilizcesine baktım: 

"…and a baby they bought in Ukraine." 

Hayır, yazar tam olarak bunu söylemişti: Ukrayna'dan bebek satın almak...

Ukraynalı arkadaşım Tatyana geldi aklıma, bu cümleyi okusa kim bilir ne kadar üzülürdü.

Yazar, modern dünyanın sığlığını, zenginlerin her şeyi bir tasarım objesi gibi görmesini ve parayla her şeye sahip olabileceklerini sanmalarını sert bir dille eleştiriyor olabilir. 

Eleştiri yapmak isterken, bir ülkeyi doğrudan bir pazar yeri gibi konumlandırıp insan onurunu bu kadar nesneleştirmek, acaba eleştirdiğimiz o duyarsız dünyanın bir parçası olduğumuzu mu gösteriyor?



9 Ocak 2026 Cuma

Edebiyat Akrabalıkları


"Edebiyat akrabalıkları, hiçbir zaman buluşup bir kahve içemeyeceğiniz insanların yeryüzüne dağılmış varlığını hatırlatır size. Gene de asıl buluşmanın edebiyat olduğunu bilirsiniz," der Murathan Mungan.

O, benim için sadece bir yazar değil, rehberliğiyle ufkumu açan, hiç tanımadığım yazarları, kitapları, filmleri, şarkıları  keşfettiren kıymetli bir "edebiyat akrabası". 

Türkçenin o aziz lezzetini onun kaleminden tatmak, yazdığı her kitabıyla yeni dünyalara kapı aralamak benim için büyük bir şans.

Bugün yolda araba kullanırken Eylül Görmüş'ün her bölümünü ilgiyle takibinde olduğum Pandora'nın Merakı programına konuk olduğu o şahane bölüme denk geldim.

Direksiyon başında sadece dinlemek yetmedi. Anlattığı o görsel zenginlikleri, gösterdiği detayları kaçırmamak için şimdi ekran karşısına geçiyorum. Hem o eşsiz sohbeti yeniden dinleyecek hem de bu görsel şöleni keyifle seyredeceğim.

Murathan Mungan ile iyi ki aynı coğrafyanın ve aynı dilin insanlarıyız.. 

Peki ya Eylül Görmüş? İyi ki var... İyi ki böyle harikulade programlar yapıyor. 

Hele bu gerçekten olağanüstü bir sohbet...

Çok ballıyım:)


8 Ocak 2026 Perşembe

Ocak Ayında Bir Kış Masalı... Fındıkkıran

 

Aylık programıma bakarken tamamen unuttuğum bir biletle karşılaştım. 

Meğer aylar önceden Fındıkkıran bileti almışım! Muhtemelen o zamanlar, fiyatlar artmadan ucuza alayım diye erkenci davranmışım. Aferin bana, ne iyi yapmışım! 

Vee... Gelen grup çok önemliymiş; Gürcistan Devlet Balesi, bale dünyasının efsanesi Nina Ananiashvili yönetiminde sahne alıyormuş. 

Fındıkkıran’ın o meşhur karlar altındaki sahnelerini Tchaikovsky’nin eşsiz müzikleriyle izlemek tam bir görsel şölen olacak. 

Gri bir ocak gününü bir masalın içinde geçirmek için sabırsızlanıyorum. :)

Minik bir not: Hikaye bir Noel gecesi, küçük Clara’ya hediye edilen bir fındık kırma oyuncağının gece yarısı canlanıp yakışıklı bir prense dönüşmesini anlatıyor. Birlikte, karların yağdığı, bembeyaz kar tanelerinin dans ettiği masalsı bir dekorun içinden geçerek Şekerleme Ülkesi’ne büyülü bir yolculuğa çıkıyorlar.

Böyle anlatınca bir çocuk masalı gibi durduğuna bakmayın olur mu? Çaykovski’nin devleşen müzikleri ve Gürcistan Devlet Balesi’nin görkemli performansı birleşince, ortaya harikulade bir sanat şöleni çıkacağına eminim.  

Seyretmek için gerçekten sabırsızlanıyorum! 



Ve Şehir Ve Tren Ve Şiir Ve Ben

 


"İçinden tren geçen şehirler, orman köyleri, balıkçı kasabaları, nehir kenarları... 
O sekiz bloğun dışındaki heryer çok uzak ve yorucu geliyordu. 
Ayrıca çok sıkılırsak, sekiz bloğa on dakika uzaklıkta, altı salonlu sineması olan bir AVM vardı. Deniz, evet. Kıştan rezervasyon yaptırarak yetmişsekiz bungalovlu o tatil köyüne gidebiliyorduk. 
Yedi gün sekiz gece bize ait olan o bungalovlardan birine yerleşip denize girebiliyorduk. Sonra yine bu sekiz blok.
...
Şehrin yükselen yıldızı, kuyruğuyla dünyayı devirip kayıplara karıştı. 
Deli asansörler yerin yedi kat dibine kaçtılar.
Üçüncü boğaz köprüsüne sadece yirmi dakika uzaklıktaki akıllı evler duygularına yenik düşüyor, 
gizli kameraların hepsi ıssız kumsallar gösterirken güvenlik alarmları canavar düdüğü üflemeyi bırakmış, içlerinden of sökerek sesli sesli ağlıyorlardı.
Havanın boşluğunda birbirine çarpıp yankılanan keder, yer kabuğunu boydan boya yararak ilerledi."
                                                         
Atilla Atalay - Mecnun Kuleleri

Günlerden pazar. Aylardan Ocak. Şehir sessiz. Her gün gürül gürül fokurdayan insan sesi bugün  yok. Şehre şu anda sukûnet hakim. Bu şehir eskiden içinden tren geçen şehirdi.  Çocukluğumda oturduğumuz ev, tren yolu kenarındaki apartmanlardan birindeydi.  İlk gençlik yıllarım işte bu  tren yolunda geçti. Tren yolu, yürüyüş yolu oldu şimdi.

Köşedeki bankta oturuyorum. Yolun iki yanındaki muazzam bedenleriyle asırlık çınar ağaçlarını seyrediyorum. Yapraklar kendi lisanlarında hışırdayarak şarkı söylüyorlar. Kimi rüzgârın ritmiyle usulca döne döne yola dökülüyor. Kimi  ha düştü ha düşecek. Yorgun görünümlü dallarda salınıyor. Ben oturduğum yerde, dirseklerimi dizlerime dayamış, yanaklarımı iki elimle avuçlamış kâdim dostum eski tren yoluna baktıkça bakıyorum. 

İlkin sanki zaman mânasını yitiriyor. Kendimi Ahmet Hamdi Tanpınar  gibi hissediyorum.  Yüreğim  “Ne içindeyim zamanın ne de büsbütün dışında” dizesini tekrarlıyor. Yoo… Hayal aleminde değilim. Tamamen kendimdeyim. Hemen Oktay Rifat’a atlıyorum. “Bir çekitaşı gibi üstümde zaman.” demeye başlıyorum. Mevsimler insan ömürleri gibi akıp gidiyor diye düşünüyorum. 

Çocukluğumun şehri zamana ayak uydurmaya dirense de…  Galip, mağlup yok aslında…  Değişiklikler her ikimizin de suretine bir şekilde yansıyor.  Ancak, sanırım,  bazı anlar, şiir gibi hafızalarımızın içinde değişmeden olduğu gibi saklı kalıyor. Silkelenmeliyim. Böyle dalarsam derinlere, çıkışım zor alacak. 

Cahit Zarifoğlu’nun dizelerini bulmalıyım. Demeliyim ki “Haydi ey şair, sen de uyan ve şimşek gibi çakan şiirlerinle insanları uyandır, ölen duyguları canlandır, unutulan görevleri hatırlat… Onlara ilk hamlede, bildikleri kelimeleri, şimdiye kadar aşinası olmadıkları şekilde kullanmayı öğret. Sen aşk deyince bilsinler ki artık o şimdiye kadar bildikleri değildir.” 

Du bi… Ben durup dururken bir anıyı ağırlamaya girişmeyeyim şimdi. Bakmayın, en iyi kurtuluş gene şairlerin dizelerindedir. Hemen Haydarpaşa Garı'nda  mavi gözlü bir adamı hayal etmeliyim. “Haydarpaşa garında… 1941 baharında… saat onbeş… Merdivenlerin üstünde güneş… yorgunluk… ve telaş… Bir adam… Merdivenlerde duruyor… bir şeyler düşünerek.” Tamam. Çok güzel. Böyle devam edeceğim.  Heyyy! Dur! Artık şehrimin içinden değil dışından geçen trenden  bir siren sesi geldi. Yüreğim hemencecik hop etti. Kalakaldım öylece. 

Ansızın anılar üşüştüler gözlerimin önüne.  Yooo… Ben şimdi Nâzım Hikmet’in o seher vakti,  paltosunun yakasını kaldırmış halde… Kar içindeki peronda, yataklı vagonun pencerelerinin  birinin aralık perdesinden, saman sarısı saçlı, kirpikleri mavi, kırmızı dolgun dudakları şımarık ve somurtkan genç bir kadını görmesini istemiyorum. İstemiyorum işte… Onun yerine usulca  Orhan Veli gibi seslenmek istiyorum şehrime… “Garibim… Ne bir güzel var  avutacak gönlümü… Ne de bir tanıdık çehre… Bir tren sesi duymayagöreyim… İki gözüm iki çeşme.” 

Bugün  vaziyetim böyleyken böyle. 

NOT: Fotoğraf Cemal Turgay'a aittir.

2 Ocak 2026 Cuma

kendimi Eylediğim Zamanlar...

 

Filmler seyrettim...

Heyooo!...            

19.yüzyılda Avrupa’da doğan akordiyon, ikinci el bir Hohner Student olarak elime geldi... Henüz birbirimize alışma çabasındasıyız. 

Youtube'tan araştırıyorum ve fakat bir süre ders alsam iyi olacak diye düşünüyorum:)

İşte bu:)) 
Benim akordiyonumun aynısı...Çok heyecanlı  ve hevesliyim:)

Yaptığım iki mozaik sehpayı sevdiklerime hediye ettim. 
Evlerinden fotoğraf gönderdiler. 
Çok sevindim.

Kitap okuyorum.