20 Ocak 2026 Salı

Nergis'e Niyet, Kendi Duvarıma Kısmet:)

 

Bugün mozaik dersinde geçtim tezgahın başına. Nergis adlı can dostumun o güzel hatırına. Dedim ona bir hediye yapayım ellerimle şöyle. İki tane nergis çiçeği kondurdum mozaik ile.

Taşları tek tek seçip özenle kesip dizdim. Yaptığım mozaiğe bayılıp kendimden geçtim. Ama gelin görün ki iş bitince kalbim tekledi. İçimden bir ses "Hediye etme, evde dursun" diye ekledi. Öyle güzel oldular ki bakmaya hiç doyamadım. Mozaiğimi arkadaşıma vermeye bir türlü kıyamadım

Şimdi planım belli, stratejim ise tam bir olay. Evimin en güzel duvarına asması olacak çok kolay. Yarın bir gün Nergis çaya  gelirse, "Aa ne güzel nergisler!" diyerek bana seslenirse...

Gözlerimi kısıp, boynumu büküp diyeceğim ki ona: "Seni her an anmak için bu nergisleri astım  evimin duvarına!"


19 Ocak 2026 Pazartesi

Körler İçin Karikatür Betimleme

 

Karikatürde sahil kenarında geçen bir sahne görüntüsü, arka planda ise sakin bir deniz, ufukta açık mavi bir gökyüzü ve birkaç küçük bulut var. Ön planda, çıplak ayaklı, kısa beyaz bir tunik giymiş, antik Yunan’ı çağrıştıran bir erkek figürü yer alıyor. Bu figür Sisifos’tur.

Sisifos, eğimli bir kum tepesine doğru büyük bir plaj topunu itmektedir. Top, klasik Sisifos kayası yerine kullanılmıştır. Kırmızı, sarı, yeşil ve beyaz renkli, hafif ve eğlenceli bir nesnedir. Ancak eğim diktir ve Sisifos’un bedeni yine öne doğru eğilmiş, tüm gücünü harcadığı hissedilir.

Karikatürün üst kısmında, Sisyphus on vacation, yani Sisifos tatilde yazısı yer alır. 

Sisifos, Yunan mitolojisinde tanrıları kandırdığı için cezalandırılan bir kraldır. Cezası, dev bir kayayı bir dağın tepesine kadar itmektir. Kaya her seferinde zirveye ulaşmadan geri düşer ve Sisifos bunu sonsuza dek tekrar etmek zorundadır. Bu ceza, sonuçsuz ve bitmeyen bir çabanın sembolü haline gelir.


Albert Camus, Sisifos Söyleni isimli kitabında bu kayayı ve onu itme eylemini, insan hayatının saçma- absürt   oluşunun en büyük sembolü olarak kullanır.

Her gün aynı rutine uyanmak, hep aynı şeyleri yapmak, ulaştığını sandığın hedeflerin yeniden başa sarması… Camus’ye göre trajedi, hayatın absürtlüğü değil, bu absürtlüğün farkında olmadan sürdürülmesidir.

Sisifos, kayayı itmekten vazgeçmeyerek aslında başkaldırır. Efsaneye göre tanrılar Sisifos'u bu ceza ile mutsuz etmeyi planlamışlardır. Ancak Sisifos bu durumu kabul edip işini sahiplenince ceza, bir yaşam biçimine dönüşür. Kaderi artık kendisine aittir, ceza verenlere değil.

Karikatüre dönersek ve Camus'un söylenine göre düşürsek, Sisifos tatilde deniz topunu iterek aslında şunu diyor olabilir: 

"Hayat anlamsız bir döngü olabilir ama bu döngü benimdir ve ben bu oyunu kendi şartlarımda yani mesela  tatil modunda oynamaya devam ediyorum."

Bu karikatürü seviyorum. Böyle düşünmek bana iyi geliyor:)

Kendimi Eylediğim Zamanlar

Filmler  seyrettim.



Artan parçalarla minik mozaik tablolar yaptım:)

Kitap okudum.

Akordiyon çalıştım.

12 Ocak 2026 Pazartesi

Kendimi Eylediğim Zamanlar

 

Filmler seyrettim.

Kitap okudum.

Akordiyonla  Samanyolu'nu çalmaya başladım. 
Çok mutluyum:)

Cam mozaik tabloyu bitirdim. 
Derzlenecek ve zemin boyanacak...


10 Ocak 2026 Cumartesi

Hoşnutsuz Hallerim....



1989 doğumlu  İspanyol yazar Beatriz Serrano’nun  Hoşnutsuz adlı  ilk romanını büyük bir keyifle okuyordum. 

Madrid’in plaza hayatı, modern dünya sancıları... Anlatım akıcıydı. Ta ki 103. sayfadaki o cümleye çarpana kadar:

"...ve Ukrayna'dan satın aldığı bir bebeği vardı."

Bir an durdum. "Ukrayna'dan satın alınan bebek" mi? Bir çeviri hatası olmalı,  "Evlat edinmek" (adopted) falandır belki diye düşünerek kitabın İngilizcesine baktım: 

"…and a baby they bought in Ukraine." 

Hayır, yazar tam olarak bunu söylemişti: Ukrayna'dan bebek satın almak...

Ukraynalı arkadaşım Tatyana geldi aklıma, bu cümleyi okusa kim bilir ne kadar üzülürdü.

Yazar, modern dünyanın sığlığını, zenginlerin her şeyi bir tasarım objesi gibi görmesini ve parayla her şeye sahip olabileceklerini sanmalarını sert bir dille eleştiriyor olabilir. 

Eleştiri yapmak isterken, bir ülkeyi doğrudan bir pazar yeri gibi konumlandırıp insan onurunu bu kadar nesneleştirmek, acaba eleştirdiğimiz o duyarsız dünyanın bir parçası olduğumuzu mu gösteriyor?



9 Ocak 2026 Cuma

Edebiyat Akrabalıkları


"Edebiyat akrabalıkları, hiçbir zaman buluşup bir kahve içemeyeceğiniz insanların yeryüzüne dağılmış varlığını hatırlatır size. Gene de asıl buluşmanın edebiyat olduğunu bilirsiniz," der Murathan Mungan.

O, benim için sadece bir yazar değil, rehberliğiyle ufkumu açan, hiç tanımadığım yazarları, kitapları, filmleri, şarkıları  keşfettiren kıymetli bir "edebiyat akrabası". 

Türkçenin o aziz lezzetini onun kaleminden tatmak, yazdığı her kitabıyla yeni dünyalara kapı aralamak benim için büyük bir şans.

Bugün yolda araba kullanırken Eylül Görmüş'ün her bölümünü ilgiyle takibinde olduğum Pandora'nın Merakı programına konuk olduğu o şahane bölüme denk geldim.

Direksiyon başında sadece dinlemek yetmedi. Anlattığı o görsel zenginlikleri, gösterdiği detayları kaçırmamak için şimdi ekran karşısına geçiyorum. Hem o eşsiz sohbeti yeniden dinleyecek hem de bu görsel şöleni keyifle seyredeceğim.

Murathan Mungan ile iyi ki aynı coğrafyanın ve aynı dilin insanlarıyız.. 

Peki ya Eylül Görmüş? İyi ki var... İyi ki böyle harikulade programlar yapıyor. 

Hele bu gerçekten olağanüstü bir sohbet...

Çok ballıyım:)


8 Ocak 2026 Perşembe

Ocak Ayında Bir Kış Masalı... Fındıkkıran

 

Aylık programıma bakarken tamamen unuttuğum bir biletle karşılaştım. 

Meğer aylar önceden Fındıkkıran bileti almışım! Muhtemelen o zamanlar, fiyatlar artmadan ucuza alayım diye erkenci davranmışım. Aferin bana, ne iyi yapmışım! 

Vee... Gelen grup çok önemliymiş; Gürcistan Devlet Balesi, bale dünyasının efsanesi Nina Ananiashvili yönetiminde sahne alıyormuş. 

Fındıkkıran’ın o meşhur karlar altındaki sahnelerini Tchaikovsky’nin eşsiz müzikleriyle izlemek tam bir görsel şölen olacak. 

Gri bir ocak gününü bir masalın içinde geçirmek için sabırsızlanıyorum. :)

Minik bir not: Hikaye bir Noel gecesi, küçük Clara’ya hediye edilen bir fındık kırma oyuncağının gece yarısı canlanıp yakışıklı bir prense dönüşmesini anlatıyor. Birlikte, karların yağdığı, bembeyaz kar tanelerinin dans ettiği masalsı bir dekorun içinden geçerek Şekerleme Ülkesi’ne büyülü bir yolculuğa çıkıyorlar.

Böyle anlatınca bir çocuk masalı gibi durduğuna bakmayın olur mu? Çaykovski’nin devleşen müzikleri ve Gürcistan Devlet Balesi’nin görkemli performansı birleşince, ortaya harikulade bir sanat şöleni çıkacağına eminim.  

Seyretmek için gerçekten sabırsızlanıyorum! 



Ve Şehir Ve Tren Ve Şiir Ve Ben

 


"İçinden tren geçen şehirler, orman köyleri, balıkçı kasabaları, nehir kenarları... 
O sekiz bloğun dışındaki heryer çok uzak ve yorucu geliyordu. 
Ayrıca çok sıkılırsak, sekiz bloğa on dakika uzaklıkta, altı salonlu sineması olan bir AVM vardı. Deniz, evet. Kıştan rezervasyon yaptırarak yetmişsekiz bungalovlu o tatil köyüne gidebiliyorduk. 
Yedi gün sekiz gece bize ait olan o bungalovlardan birine yerleşip denize girebiliyorduk. Sonra yine bu sekiz blok.
...
Şehrin yükselen yıldızı, kuyruğuyla dünyayı devirip kayıplara karıştı. 
Deli asansörler yerin yedi kat dibine kaçtılar.
Üçüncü boğaz köprüsüne sadece yirmi dakika uzaklıktaki akıllı evler duygularına yenik düşüyor, 
gizli kameraların hepsi ıssız kumsallar gösterirken güvenlik alarmları canavar düdüğü üflemeyi bırakmış, içlerinden of sökerek sesli sesli ağlıyorlardı.
Havanın boşluğunda birbirine çarpıp yankılanan keder, yer kabuğunu boydan boya yararak ilerledi."
                                                         
Atilla Atalay - Mecnun Kuleleri

Günlerden pazar. Aylardan Ocak. Şehir sessiz. Her gün gürül gürül fokurdayan insan sesi bugün  yok. Şehre şu anda sukûnet hakim. Bu şehir eskiden içinden tren geçen şehirdi.  Çocukluğumda oturduğumuz ev, tren yolu kenarındaki apartmanlardan birindeydi.  İlk gençlik yıllarım işte bu  tren yolunda geçti. Tren yolu, yürüyüş yolu oldu şimdi.

Köşedeki bankta oturuyorum. Yolun iki yanındaki muazzam bedenleriyle asırlık çınar ağaçlarını seyrediyorum. Yapraklar kendi lisanlarında hışırdayarak şarkı söylüyorlar. Kimi rüzgârın ritmiyle usulca döne döne yola dökülüyor. Kimi  ha düştü ha düşecek. Yorgun görünümlü dallarda salınıyor. Ben oturduğum yerde, dirseklerimi dizlerime dayamış, yanaklarımı iki elimle avuçlamış kâdim dostum eski tren yoluna baktıkça bakıyorum. 

İlkin sanki zaman mânasını yitiriyor. Kendimi Ahmet Hamdi Tanpınar  gibi hissediyorum.  Yüreğim  “Ne içindeyim zamanın ne de büsbütün dışında” dizesini tekrarlıyor. Yoo… Hayal aleminde değilim. Tamamen kendimdeyim. Hemen Oktay Rifat’a atlıyorum. “Bir çekitaşı gibi üstümde zaman.” demeye başlıyorum. Mevsimler insan ömürleri gibi akıp gidiyor diye düşünüyorum. 

Çocukluğumun şehri zamana ayak uydurmaya dirense de…  Galip, mağlup yok aslında…  Değişiklikler her ikimizin de suretine bir şekilde yansıyor.  Ancak, sanırım,  bazı anlar, şiir gibi hafızalarımızın içinde değişmeden olduğu gibi saklı kalıyor. Silkelenmeliyim. Böyle dalarsam derinlere, çıkışım zor alacak. 

Cahit Zarifoğlu’nun dizelerini bulmalıyım. Demeliyim ki “Haydi ey şair, sen de uyan ve şimşek gibi çakan şiirlerinle insanları uyandır, ölen duyguları canlandır, unutulan görevleri hatırlat… Onlara ilk hamlede, bildikleri kelimeleri, şimdiye kadar aşinası olmadıkları şekilde kullanmayı öğret. Sen aşk deyince bilsinler ki artık o şimdiye kadar bildikleri değildir.” 

Du bi… Ben durup dururken bir anıyı ağırlamaya girişmeyeyim şimdi. Bakmayın, en iyi kurtuluş gene şairlerin dizelerindedir. Hemen Haydarpaşa Garı'nda  mavi gözlü bir adamı hayal etmeliyim. “Haydarpaşa garında… 1941 baharında… saat onbeş… Merdivenlerin üstünde güneş… yorgunluk… ve telaş… Bir adam… Merdivenlerde duruyor… bir şeyler düşünerek.” Tamam. Çok güzel. Böyle devam edeceğim.  Heyyy! Dur! Artık şehrimin içinden değil dışından geçen trenden  bir siren sesi geldi. Yüreğim hemencecik hop etti. Kalakaldım öylece. 

Ansızın anılar üşüştüler gözlerimin önüne.  Yooo… Ben şimdi Nâzım Hikmet’in o seher vakti,  paltosunun yakasını kaldırmış halde… Kar içindeki peronda, yataklı vagonun pencerelerinin  birinin aralık perdesinden, saman sarısı saçlı, kirpikleri mavi, kırmızı dolgun dudakları şımarık ve somurtkan genç bir kadını görmesini istemiyorum. İstemiyorum işte… Onun yerine usulca  Orhan Veli gibi seslenmek istiyorum şehrime… “Garibim… Ne bir güzel var  avutacak gönlümü… Ne de bir tanıdık çehre… Bir tren sesi duymayagöreyim… İki gözüm iki çeşme.” 

Bugün  vaziyetim böyleyken böyle. 

NOT: Fotoğraf Cemal Turgay'a aittir.

2 Ocak 2026 Cuma

kendimi Eylediğim Zamanlar...

 

Filmler seyrettim...

Heyooo!...            

19.yüzyılda Avrupa’da doğan akordiyon, ikinci el bir Hohner Student olarak elime geldi... Henüz birbirimize alışma çabasındasıyız. 

Youtube'tan araştırıyorum ve fakat bir süre ders alsam iyi olacak diye düşünüyorum:)

İşte bu:)) 
Benim akordiyonumun aynısı...Çok heyecanlı  ve hevesliyim:)

Yaptığım iki mozaik sehpayı sevdiklerime hediye ettim. 
Evlerinden fotoğraf gönderdiler. 
Çok sevindim.

Kitap okuyorum.

25 Aralık 2025 Perşembe

Kendimi Eykediğim Zamanlar...

 


Filmler seyrettim.


Akordiyon çalmayı öğrenmek istiyorum. 
Hocam, satın alacağım akordiyonun fotoğrafını gönderdi.
Tanıştığıma memnun oldum:)
Acaba hangi şarkıları çalacağım diye hayaller kurdum.

Kitap okudum.

Sehpalardan artan parça camlarla, minik minik mozaik tablolar yaptım.

 
Tek başıma, açık havada, duvarlı kortta tenis oynadım.

22 Aralık 2025 Pazartesi

Bir Yıl Daha Bitiyor...


"Bir yıl daha bitiyor. İşte bu kadar duru,bu kadar yalın. Bu kadar el değmemiş. Sıradan bir gerçeği daha kolları bağlı hayatımızın. Bu şiire nasıl dahil edilebilir bir yılın son günleri. Her sonda, her başlangıçta ve her defasında. Alır gibi başkasını karşımıza. Perdeler çekip, ışıklar söndürüp, oturup yatağın içinde bir başımıza. Sorgulamak kendimizi... Öğrenmek ikimizin anadilini, ikinci belleğimizi. Öğrenmek kendimizle hesaplaşmanın buzul ilişkilerini. Bu aynanın dehlizlerinde gezinirken görürüz. Karanlık günlerimizin kenar süslerini. Biterken yılın son günleri. Biliyoruz takvimler belirlemez değişimin mevsimlerini. Gençlik ikindilerini... Kargınmış bir çocuktuk büyüdüğümüzden beri.

Bir yıl daha bitiyor. Düşlerim, tasalarım, yarım kalmış onca şey. Her yıl biraz daha kısalıyor bir öncekinden. Bana mı öyle geliyor? Yoksa daha mı hızlı ilerliyor zaman, insan yaşlanırken? Kırdım mı incittim mi birilerini? Kimleri kazandım, yitirdiklerim kimler? Kendimi yeniledim mi yazdıklarımda? Yeniden düşünmeliyim. Dostluklarımı, ilişkilerimi. Çoğalttım mı eksiklerimi? Gözlerim çocukluk fotoğraflarında mı kaldı? Yitirdim mi yoksa masumiyetimi? Borçlarımı ödedim mi? Doğru seçtim mi soruların fiillerini? Tırnaklarım kesilmiş, dişlerim fırçalanmış, saçlarım taranmış, giysilerim ütülü, odam düzenli mi? Ödünç aldığım kitapları geri verdim mi? Geri verdim mi aldıklarımı: Aşkları, dostlukları, sevgileri, güvenleri, bağları... Kitaplara, sayfalara, satırlara borcumu ödedim mi? Yokladım mı duygularımı? Hala sevebiliyor muyum insanları? 

Ovmalı gümüşleri, bakırlarımı; cila geçmeli ahşaplarıma...Ovmalı umutları. Saklı tutmalı gelecek inancını, yarınları eksik etmemeli ağzımızdan, hançer kıvamındaki o karamizah tadını. Şimdi oturup uzun bir hasretlik mektubu yazmalıyım. Sonra köşe başından bir demet çiçek alıp öyle başlamalıyım akşama... Yeni bir yıla... Ama nedense herşeyin tadı dağılıyor ağzımda. Bir sap çiçek mi taşısam yoksa ağzımın kıyısında. Aydınlık rengi vursun diye gözlerimdeki buluta...

Ey uzak akrabalarım, üvey aşklarım! Mevsim sonu dostlarım, işporta malı ayrılıklar! Arkadaş ölümleri, dost hançerleri, talan ettiğimiz zulalar... Gece telefonları, ıssız konuşmalar... Mağrur incelikler, vurgun yemiş ilişkiler. Bırakılmış mektuplar... Ve yurdumun her karış toprağında tefrika edilen karanlık. Ey hayatıma girenler ve çıkanlar! Uçurum duygusuyla yaşadığımız hayat ey! O kadar çok anlattım ki, kendime kaldım anlatmaktan... Bunaldım kendisiyle boğuşmasını, başkalarında çözmeye çalışan insanlardan. Usandım sözcük oynamalarından, tılsımlı sıfatlardan, ofset duyarlılıklardan... Kaç zamandır bir ermiş dinginliği havalandırıyor dizelerime açılan pencereleri, durup bakıyorum akşam sularında zaman kavramlarına... Zamanı düşünüyorum; koyuluyorum. Anlamını yitiriyor "şimdiki zaman"ın boşyüceliği,tarihin unutkan sayfalarındaki mürekkep lekeleri. İşimin başına dönüyorum içimde ıssız bir gönül erinci. Kaç zamandır duru, yalın, çalışkan, iyi insanlar özlüyorum. "İçtenliğin" yada "dünya görüşünün" kirletmediği, kendime bir yeni yıl kartı yazarak bunları diliyorum.

Sabahları açık penceremin soluduğu kent. Nabzında yüzyılın dağınık sancısı. Dumanı üzerinde tüten yıkıntılar. Hangi anlamı kuşanabilir şimdi yeni bir yıl. Umutsuzluk sözlüğünden karşılıklar aranırken hayata, hangi söküğünü dikebilir bu yaralı kuşak?  Hangi yüreğe öğretilebilir unutmak! Aranıp duruyorum adresini yitirdiğim insanları, vitrin camlarına yansıyan yüzlerde. Bilmiyorum kalmış mıdır adresini yüzlerinde taşıyan insanlar? Hala bir umut var mıdır? Çıkmaz bir sokağa benzeyen bu avare avunması vitrinlerde?"

MURATHAN MUNGAN

NOT: Murathan Mungan'ın Bir Yıl Daha Bitiyor adlı şiirini düz yazı gibi yazdım. Şair affetsin beni. O kadar güzel ki... Ben yazsam yazamazdım daha güzelini... Çizim - Şenol Bezci.

21 Aralık 2025 Pazar

Nar ile Çörekotuna Gazel...


Çocukluğumdan bir sahne bu. Annem, evin bereketi artsın diye odaların muhtelif yerlerine çörek otu serperdi. Özellikle kapı girişlerine. Sonraları, bana her gelişinde de yapardı bunu. Aslında istemezdim, sesimi de çıkarmazdım. Annem  gidince, yerlere serptiği çörek otlarını hemen süpürüp silerdim. Fare pisliği sanılır diye korkardım. Cahillik işte.

Öyle Feng Shui’ye göre mor mum yakarsan zenginlik gelir diyenlerden hiç olmadım. Ama şimdi düşünüyorum da… Annemin serptiği çörek otları, serpildikleri yerde kalsalardı keşke. 

Peki çörek otları neden aklıma düştü? Bilge Karasu’nun Narla İncile Gazel’ini okuyordum. Yazar, annesinin narla evin bereketini artırma törenini şöyle anlatıyordu:

“Nar kentinde bir incir buldum. Narı da inciri de övmek isterim. Anam her kışın en karanlık noktasında, eve girerken bir nar atardı yere, bütün gücüyle; parçalanıp iyice dağılsın diye. Evin beti bereketi niyetine… Ardından hızla süpürüp silerdi ortalığı. Bir iki gün sonra,narın patladığı yerden çok uzakta incecik bir çıtırtı duyduğum olurdu ayağımın altında. Ne kadar dağılmışsa nar taneleri, o kadar iyiydi.Topladıktan sonra söylerdim anneme,sevinsin diye.”

Şimdi anneme ve annemle aynı yıl öte dünyaya giden Bilge Karasu’ya birer rahmet göndereceğim önce. Sonra evimin en mütena köşelerine çörek otu serpeceğim.

Bugün 21 Aralık. Yılın en uzun gecesi. 

Gece yarısı olmadan, bir narı bütün gücümle yere atacağım; iyice parçalansın, dağılsın diye. İkisini de yapacağım—anneleri sevindirmek niyetiyle. Kaç kere tecrübe ettim biliyor musunuz? 

Bereket geliyor eve, anneler sevinince.

20 Aralık 2025 Cumartesi

Merak Sen Ne Şahane Bir Şeysin:)

 

Geçmişi 15. yüzyıla kadar dayandığı söylenen, tasarımcısı bilinmeyen, İran'dan geldiği için Acem çay tabağı diye isimlendirilen, kadınların kınalı parmaklarını hatırlatan kenarlarındaki yedi çiçeğe rumi, Türk süsleme sanatında çok bilinen ortasındaki çiçeğe beş anlamına gelen  penç denilen, optik biliminin rotasında kırmızı renklerin  çayın daha kırmızı görünmesini sağladığı düşünülen, arkasında kontrast oluşturması için beyaz renk kullanılan,  bu çay tabakları sadece kahvehanelerde kullanılıyor sanıyorsanız yanılıyorsunz.

Hastasıyım. Çayla demlenmeyi çok severim. İnce belli çay bardağımı illa bu tabakta görmek isterim.