Bazan bir şehrin kaderini değiştirmek için devasa fabrikalara veya karmaşık ekonomi paketlerine değil, sadece cesur bir hayale ve birkaç ton titanyuma ihtiyaç duyulabilir.
1990’ların başında Bilbao, emekli olmaya hazırlanan yorgun bir sanayi kenti gibiymiş. İşsizlik kol geziyor, limanlar eski canlılığını yitiriyornuş. Şehir sanki üzerine çöken o gri bulutlardan hiç kurtulamayacak gibiymiş.
Ancak tam o sırada, kimsenin beklemediği bir şey olmuş. Şehir yönetimi, cebindeki son kurşunu çok riskli ama bir o kadar da heyecan verici bir projeye, Frank Gehry adındaki çılgın bir mimara, nehir kenarında daha önce hiç görülmemiş bir müze tasarlatmaya karar vermiş.
Guggenheim Müzesi açıldığında, dünya şaşkınlıktan küçük dilini yutmuş. Nehir kenarında dev bir metalik çiçek gibi açan o titanyum yapı, sadece sanat eserlerini barındıran bir bina değil, adeta şehrin yeniden doğuşunun ilanıymış.
Güneş vurduğunda parlayan o kıvrımlı duvarlar, Bilbao’nun o meşhur gri havasını dağıtıvermiş. Birdenbire tüm dünya bu garip ama büyüleyici binayı görmek için biletlerini kesmeye başlamışlar. Milyonlarca turist şehre akmış. Oteller dolmuş, restoranlar şenlenmiş ve en önemlisi, Bilbao halkının yüzündeki o umutsuz ifade yerini gurura bırakmış.
İşte buna "Bilbao Etkisi" deniyormuş:)
Bir yapının, bir şehrin sadece silüetini değil, ruhunu ve ekonomisini de nasıl iyileştirebileceğinin en somut kanıtı olmuş bu. Ama işin sırrı sadece görkemli bir binada değil, o binanın etrafında şekillenen vizyondaymış elbette. Parklar temizlenmiş, ulaşım modernize edilmiş ve şehir, ben buradayım ve hala gencim demeye başlamış.
Tabii ki her şehre bir müze dikmek aynı etkiyi yaratmaz. Bu işin içinde tutku, doğru zamanlama ve biraz da delilik var. Ancak Bilbao şunu öğretmiş:
En umutsuz anlarda bile sanat ve vizyon, paslanmış bir şehri küresel bir yıldıza dönüştürebilir.
Bilbao’ya bilet aldım. Kalacak yer ayarladım. Bilbao'da Nervion nehri kenarında yürürken, o parıltılı titanyum panellere çarpan güneş ışığında sadece bir müzeyi değil, bir şehrin yeniden doğuş masalını izleyeceğimi hayal ediyorum.
MERAKLISINA NOT:
Guggenheim, servetini madencilikten kazanan ancak mirasını modern sanata adayan efsanevi bir ailenin soyadıymış. Bugün bu isim, New York (1959), Venedik (1951) ve Bilbao (1997) gibi şehirlerde bulunan, hem içindeki eserlerle hem de aykırı mimarileriyle dünyayı değiştiren müze imparatorluğunu temsil etmekteymiş.
