9 Eylül 2026 Çarşamba
Kendimi Eylediğim Zamanlar...
29 Ağustos 2026 Cumartesi
5... 4... 3... 2... 1...........
Mel Robbins’in Bırak Yapsınlar Teorisi kitabına başlarken kafamda çok net bir beklenti vardı: Muhtemelen diğer insanları neden bu kadar kontrol etmeye çalıştığımızı anlatan teorik şeylerle karşılaşacaktım. Ama Mel daha ilk sayfalarda kendi darmadağın olmuş hayatını anlatmaya başlayınca beni bayağı ters köşeye yatırdı.
41 yaşında, 800 bin dolar borcu olan, işsiz ve hayatı tamamen kontrolden çıkmış bir kadından bahsediyoruz. İşin garibi ne yapması gerektiğini çok iyi biliyor ama bir türlü harekete geçemiyor. Yataktan kalkmıyor, erteledikçe erteliyor, akşamları içkiye sığınarak kafasındaki kaygıyı susturmaya çalışıyor.
Derken bir sabah alarm çalarken aklına televizyonda gördüğü bir NASA roket fırlatması geliyor. Hiç düşünmeden kendi kendine “5-4-3-2-1” diyor ve roket gibi yataktan fırlıyor.
İşte o meşhur 5 Saniye Kuralı böyle doğuyor. Mantığı inanılmaz basit: Bir şeyi yapman gerektiğini fark ettiğin an, beynin sana binbir türlü bahane fısıldamaya başlamadan önce 5’ten geriye sayıp hemen harekete geçmek.
Mel bunu önce yataktan çıkmak için, sonra borç zarflarını açmak, iş aramak, spor yapmak için kullanıyor. Ve tam olarak şu fikre ulaşıyor: Sorunlar üzerine düşünmek onları çözmüyor, sadece eyleme geçmek çözüyor.
Biz genelde “Önce bir hevesim, motivasyonum gelsin de yapayım” diyoruz ya, Mel tam tersini söylüyor. Motivasyon eylemden önce gelmez, eylem motivasyonu yaratır. Zaten ilk TEDx konuşmasında sahnede heyecandan ne diyeceğini unuttuğunu anlattığında anlıyorsun ki; bize "korkuyu yok ettim" demiyor, "korkarken de adım atabilirsin" diyor.
Aslında tam da bugün bu kitabı düşünmem tesadüf değil. Kaç saattir içimde ciddi bir "dışarı çıkıp yürüme" isteği var. Ama ne yapıyorum? Evde hiçbir aciliyeti olmayan işlerle uğraşıyorum, eşyaların yerini değiştiriyorum, çay tazeliyorum, "az sonra çıkarım" diye erteleyip duruyorum. Yani ne yapmam gerektiğini biliyorum ama zihnim bana sürekli oyalanacak yeni küçük işler çıkarıyor.
Sonra birden Mel’in bu hikâyesi ve 5 saniye kuralı geldi aklıma. Kendi kendimi kandırmayı kesip o ritmi yakalamam lazım.
Tam şu an, bu cümleyi bitirdiğim gibi bilgisayarın kapağını kapatıyorum.
5... 4... 3... 2... 1...
Heyoooo!.. Ben yürüyüşe kaçar:))
19 Temmuz 2026 Pazar
10 Temmuz 2026 Cuma
Akademisyenlerin Takibindeyim - Prof. Dr. Erman Gören
Yaklaşık bir buçuk aydır kendi "Homeros Okulumu" kurdum. Odysseia'nın o kadim satırları arasında kaybolurken, yolum paha biçilemez bir rehberle kesişti: Prof. Dr. Erman Gören.
İstanbul Üniversitesi Klasik Filoloji Bölümü’nden Erman Hoca’nın youtube’daki 65 bölümlük "Homeros Okumaları" serisini keşfettiğim an, odamın sınırları kalktı ve kendimi bir üniversite amfisinin en ön sırasında buldum. Hoca sadece destan anlatmıyor ki... Homeros’un o tozlu dünyasını, sözlü geleneğin ruhunu ve kahramanların insanüstü ama bir o kadar da insani taraflarını ilmek ilmek işliyor.
Son günlerde her fırsatta kendimi bu derslerin akışına bıraktım. Bir bölüm biter bitmez diğeri için sabırsızlanıyorum... Vee... Bu keşif heyecanımı seviyorum:)
Bu hazırlık sürecinde Troy filmini yıllar sonra tekrar izledim. Eskiden Akhilleus’un öfkesine veya Hektor’un trajedisine odaklanırken, bu kez gözlerim sadece Odysseus’u aradı. Ekrana her gelişinde, kurduğu planları, zekasının pırıltılarını bir dedektif gibi izledim. Artık biliyorum ki, Truva’nın düşüşü sadece bir son değil, Odysseus için asıl büyük maceranın, o çetin dönüş yolunun başlangıcı...
Şimdi tüm odağım Christopher Nolan’ın bu efsaneyi nasıl bir beyazperde büyüsüne dönüştüreceğinde. Bir filme hazırlanmak, onun ruhuna ortak olmak o kadar şahane ki, anlatamam...
Homeros’a ve mitolojinin derin sularına dalmaya devam ediyorum. Prof. Dr. Erman Gören’in dersleri, bu heyecanlı yolculukta benim için eşsiz bir pusula oldu. Kendisine bu paha biçilmez rehberliği için minnettarım.
9 Temmuz 2026 Perşembe
Kitapla Dünyayı Gezmek
Hep şöyle derim: "Hayal et, olur elbet !":)
Önce hayal ederim. Bir nevi niyet etmek gibi... Toprağa küçücük bir tohum bırakmak gibi... Nasrettin Hoca pirimdir. Göle bir kaşık maya çalmak gibi...
Gerisini zamana, emeğe, kısmete bırakırım. Ya tutarsa:)
Belki bu yüzden yolculuklarım, bavul hazırlamadan çok önce başlıyor. Bir kitabın kapağına takılan gözle, bir cümleyi merak etmekle, hiç tanımadığım bir yazarın peşine düşmekle...
Benim son keşfim Mieko Kawakami oldu.
İtiraf edeyim, önce kitap kapaklarına vuruldum. Sade ama çarpıcı... Tıpkı Japon estetiğinin kendisi gibi. Sonra yazarı araştırmaya başladım. Öğrendikçe merakım daha da katmerlendi. Kadınları, yalnızlığı, sınıfsal eşitsizlikleri, bedenle kurduğumuz ilişkiyi, gündelik hayatın görünmeyen çatlaklarını anlatan çağdaş Japon edebiyatının en güçlü kalemlerinden biri olduğu söyleniyor.
Henüz okumadım.
Bazan iyi bir kitabı, ilk cümlesini okumadan önce hissetme misiniz?
Şimdi masamda Cennet, Memeler ve Yumurtalar, Sarı Ev ve Gece Yarısı Tüm Aşıklar duruyor. Ve... İlk sayfayı açmak için sabırsızlanıyorum.
Sanırım Japonya yolculuğum az sonra başlayacak... Heyooo!
14 Haziran 2026 Pazar
Tentürdiyot
6 Haziran 2026 Cumartesi
Hayal
Uçmayı, yüzmeyi, havlamayı, böğürmeyi, ulumayı arzuluyorum.
Kanatlarımın, kabuğumun, zarımın olmasını istiyorum, duman yaymak istiyorum, üzerimde bir fil hortumu taşımak, bedenimi kıvırmak, her yere saçılmak, her yerde olmak, kokularla birlikte dağılmak, bitki gibi yeşermek, su gibi akmak...
her atoma nüfuz etmek, maddenin ta derinliklerine kadar inmek, madde olmak.
GUSTAVE FLAUBERT, Ermiş Antonius ve Şeytan
28 Nisan 2026 Salı
Ağır Sanayi
"Tuhaftı... Sanki herkes 'fabrıga'nın gizli bir işaretini taşıyordu... Orkestra, kimselerin duyamadığı tılsımlı bir fabrika sireni çalıyor; yaşamın vardiyasını değiştiriyordu... O an, 'ağır sanayii'nin, olanca ağırlığı üstüme çöktü... Kendimi de fabrikanın bir ürünü gibi duyumsadım... Bir an için, 'fabrıga'nın yaşamımızda hiç olmadığını düşündüm... Sonra, önce senin, ardından diğerlerinin gülümseyen 'düğünlü' yüzlerine baktım... Baktım ve 'fabrıga'nın başka bir şey değil, biz olduğumuza karar verdim... Çocukluğumdan beri pek sevmediğim, o koca, dumanlı deve ait yüksek fırınların, niye Ayşe, Ülkü, Zeynep gibi insan isimleri taşıdığını çözdüm. "
Atilla Atalay/ Sıdıka- Fabriga
26 Nisan 2026 Pazar
Ve Mandalina ve Manda ve Mandolin
Bir noktada toplum netleşiyor: mandalar ve mandalinalar. Taraflar belli. Roller dağıtılmış. Ve kimse bu ayrımın neden yapıldığını sorgulamıyor. Çünkü mesele artık doğru ya da yanlış değil. Mesele, mandalinaların tehdit ilan edilmesiyle birlikte herkesin o oyunun parçası haline gelmesi.
Şiir Hoca, mandalar ile mandalinalar arasında, mandolinin yükselen gürültü içinde duyulmaz hale gelişini de haybeye eklemiyor. Bu oyunda en çok kaybolanlar, sesi en az çıkanlar.
Öykü burada ince ama sert bir ironi kuruyor: Aslında ortada gerçek bir tehlike yok. Ama herkes varmış gibi yaşamaya başlıyor.
İşte bu yüzden hikâye rahatsız edici. Mandalina... Manda... Bir kelime değiştiğinde, bir şey tehdit olarak ilan edildiğinde, gerçekliğin ne kadar hızlı yeniden kurulabildiğini anlatıyor.
Ve insan ister istemez şunu düşünüyor... Gerçekten mandalinalar mı tehlikeliydi? Yoksa birilerinin öyle demesi mi yetti?
Ve Homo Economicus Ve Tuhaflıklarım Ve Homo Romanticus
Arabamın camında yüzümü gördüğüm anda kalakaldım. Başımda her zamanki gibi şapka vardı. Yanaklarım pancar gibi kızarmış, suratımdan şıpır şıpır terler akıyordu. Neydi bu hâlim? İnanamıyordum. Arabamı evin kapısının önüne çekmiş, içini elektrik süpürgesiyle temizliyordum.
En son arabamı iç dış temizlettiğimde, adam kallavi bir para istemişti. Gözlerimi pörtletip “Sahi mi?” diye bağırdığımı bugün gibi hatırlıyorum. Adam büyük bir pişkinlikle “Sahi!” demiş, elimdeki parayı alıp sırtını dönmüş ve işine devam etmişti. Donakalmıştım. İçimden sunturlu bir cümle sarf etmiş, ardından “İnsaf!” diye seslenmiştim
Elim kolum armut mu topluyordu kuzum benim? Arabamı neden kendim yıkamıyordum ki? Verdiğim para fena hâlde içime oturmuştu ya, “Arabamı artık kendim yıkayıp temizleyeceğim!” diye tüm gün söylenmiştim. Akabinde o günkü kazığı çooktan unutmuştum tabii.
İyi ama şimdi ne yapıyordum peki? Bütün gün evde, ofiste çalış babam çalışıyordum. Akşam eve döndüğümde… Artık kaç ara kabloyu birbirine bağlayıp elektrik süpürgesini taktıysam… Resmen arabamın içini elektrik süpürgesiyle süpürüyordum.
Tamam, üzerinize afiyet, az buçuk cimriliğimle şöhret sahibiyimdir ama… Yooo… “Yuf!” derler bu kadarına! Arabanı da kendin temizleyip yıkama yani, öyle değil mi? Pes! Pes vallahi!
Sonra… Dişlerini macunsuz fırçalardı. Çünkü yaptığı hesaplara göre, ömür boyu diş macununa yatıracağı para, dişlerinin amortismanı için gereken maliyeti aşıyordu. Günlük yemeklerini bile, o günkü performansının zahmet katsayısına göre seçerdi.
Evleneceği kadını seçerken de aynı özeni göstermişti. (Burada anlatmak istemiyorum; öykü illa okunmalı. Sahiden ibretliktir.)
Ayrıca Bay X, faktör alışkanlığı yüksek, emek yoğun çalışan bir seyyar köfteciydi. Bisikletinin arkasına bağladığı arabaya küçük kızını yerleştirir, yavrunun önüne kıymayı koyar; böylece çocuğun karıştırma ve mıncıklama yeteneğini gayet “üretken” bir alana yönlendirmiş olurdu…
Falan… filan…
Şu devingen yaşamda bir durağan denge tutturmak niyetiyle tabutun içine girip ölü numarası yaparken uyuyakalabilirdim. Benim varlığım, insanlara düzeni hatırlatabilir, rasyonel davranmayı öğretebilirdi. Hatta ben, hiç bozulmamış kalıbımla aralarında yaşamaya devam edebilirdim…
Soğutma aygıtlı tabutumun elektrik masrafına gelince… Yaşasaydım daha mı az harcardım sanki? Pöh! Varsın yaşadığımı sansınlar… Önce gazetedeki ilanı, sonra tabuttaki kıpırtısız hâlimi gören yakınlarım… Bir yaygara, bir bağırış… Derken kabullenirlerdi elbette öldüğümü.
Önce bizim şehirden, sonra memleketin dört bir yanından insanlar cam tabutun içindeki beni görmeye akın ederdi. Gece kimsecikler yokken tuvalete, mutfağa süzülürdüm. Eskaza beni ayakta gören biri çıkarsa… “Yatır bu!” diye hükmedip hâlimi cümle âleme yayabilirdi.
O günden sonra evim… pekâlâ bir türbeye dönüşebilirdi.
Size bir şey söyleyeyim mi, bütün bunlar belki bir an içinde aklımdan geçti. Sadece cimrilikte değil, hayalcilikte ve abartmakta da şöhret sahibiyimdir. Görüyorsunuz işte… Yine veri koşullarda, veri fiyatlar ve veri getirilerle riskleri minimize edip belirsizlikleri tutarlılığa dönüştüreceğime, hayallerimde abartma sanatı icra ediyordum. Ne vardı yani?
Yıllardır bana hizmette kusur etmeyen emektar arabamın koltuğunu sevgiyle okşadım. Canım istediğinde elbette arabamı kendim temizleyip yıkayacaktım. Ayrıca anlamıştım ki araba temizlemek sahiden eğlenceli bir işti.
Dikiz aynasına usulca baktım. Kendimdim. Homo Ekonomicus olsaydım, sevinmek gibi verimsiz bulacağı bir davranışı sergilemezdim. Ben sevindim.
Homo Ekonomicus değil, Homo Romanticus olmaya karar verdim. Arabamın radyosunun düğmesine bastım. Pinhani en sevdiğim şarkısını söylüyordu:
“Asla vazgeçmeee…
Kalkıp da pencerenden bir bak.
Güneş açmış mı? Yağmur düşmüş mü?
Dön bak dünyaya!”
Hafıza ne tuhaf bir kutuydu. Yoo… En tuhafı bendim tabii. Araba yıkamak bu kadar abartılacak bir şey miydi? Kendimi olduğum gibi kabul ettim. Şarkıya eşlik ederek arabamı temizlemeye devam ettim.
24 Nisan 2026 Cuma
24 Mart 2026 Salı
Bir Filozofla Yol Almak...
Normalde sıkı bir okurum ama konu dinlemeye gelince seçiciyim. Her kitap dile yakışmıyor.
Schmid’in kitapları ise tam tersi… Tanıl Bora’nın leziz çevirisi ve Murat Eken’in duru sesiyle, insanı dinlemeye çağıran metinlere dönüşüyor.
Arabaya bindiğimde, resmen Schmid yan koltuğa oturup, bana hayatı anlatıyor.
Kitaplar kısa. Çoğu zaman yol bitmeden kitap tamamlanıyor.
Trafiğin gürültüsü yerini, eski bir dostla edilen o sakin sohbetin sıcaklığına bırakıyor.
Ben yeni yol arkadaşımı sevdim.
Dinlemeye devam edeceğim.