akademisyenlerin takibindeyim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
akademisyenlerin takibindeyim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Temmuz 2026 Cuma

Akademisyenlerin Takibindeyim - Prof. Dr. Erman Gören

 
Christopher Nolan'ın merakla beklediğim The Odyssey filmi vizyona girmek üzereyken, ben kendimi çoktan bir zaman makinesinin içine yerleştirdim bile.

Yaklaşık bir buçuk aydır kendi "Homeros Okulumu" kurdum. Odysseia'nın o kadim satırları arasında kaybolurken, yolum paha biçilemez bir rehberle kesişti: Prof. Dr. Erman Gören.

İstanbul Üniversitesi Klasik Filoloji Bölümü’nden Erman Hoca’nın youtube’daki 65 bölümlük "Homeros Okumaları" serisini keşfettiğim an, odamın sınırları kalktı ve kendimi bir üniversite amfisinin en ön sırasında buldum. Hoca sadece destan anlatmıyor ki...  Homeros’un o tozlu dünyasını, sözlü geleneğin ruhunu ve kahramanların insanüstü ama bir o kadar da insani taraflarını ilmek ilmek işliyor.

Son günlerde her fırsatta kendimi bu derslerin akışına bıraktım. Bir bölüm biter bitmez diğeri için sabırsızlanıyorum... Vee... Bu keşif heyecanımı seviyorum:)

Bu hazırlık sürecinde Troy filmini yıllar sonra tekrar izledim. Eskiden Akhilleus’un öfkesine veya Hektor’un trajedisine odaklanırken, bu kez gözlerim sadece Odysseus’u aradı. Ekrana her gelişinde, kurduğu planları, zekasının pırıltılarını bir dedektif gibi izledim. Artık biliyorum ki, Truva’nın düşüşü sadece bir son değil, Odysseus için asıl büyük maceranın, o çetin dönüş yolunun başlangıcı...

Şimdi tüm odağım Christopher Nolan’ın bu efsaneyi nasıl bir beyazperde büyüsüne dönüştüreceğinde. Bir filme hazırlanmak, onun ruhuna ortak olmak o kadar şahane ki, anlatamam...

Homeros’a ve mitolojinin derin sularına dalmaya devam ediyorum. Prof. Dr. Erman Gören’in dersleri, bu heyecanlı yolculukta benim için eşsiz bir pusula oldu. Kendisine bu paha biçilmez rehberliği için minnettarım.


                                    2004                                                                2026

8 Eylül 2024 Pazar

Akademisyenlerin Takibindeyim-15 - Prof.Dr. Meral Özbek

Hayat, bazen ilginç bir labirent gibi...  Kamu Yönetimi ile başlayan profesyonel  serüvenim, sigorta acenteliği derken Sosyoloji tutkusuyla harmanlandı. Şimdi ise bu sene üniversite sınavını kazanıp adım attığım Seramik ve Cam Tasarımı bölümüyle bambaşka bir mecraya sürükleniyorum. Bölüm henüz açılmadı, bu bölümde ne yapacağım hakkında hiç fikrim yok. Ve fakat öğrenme merakımın da sonu yok:)

Aklım doğal olarak seramik çalışmalarının kamusal alandaki izdüşümlerine kaydı. İnternet devrinde yaşamanın şansıyla, kütüphanelerin uçsuz bucaksız derinliğine daldım. Bir makale diğerini, bir tez ötekini kovalarken kendimi tuğla kalınlığında, tam 911 sayfalık muazzam bir eserin karşısında buldum: "Kamusal Alan", editörü ise Prof. Dr. Meral Özbek.

Bu kitabı elime alma cesaretini, aslında onun öğrencileri tarafından hazırlanan o vefa dolu armağan kitaplardan aldım: Meral Özbek'e Armağan -II- Günebakan Düşlerimiz ve ilk cildi Parlak Yıldızlardık O Zaman. İsimleri bile Yeni Türkü şarkıları gibi içime işledi. Öğrencilerinin hocalarına olan bağlılıklarını ve anlattıkları o derinlikli dünyayı okuyunca, Meral Hoca’yı "feci" merak etmeye başladım.

Eskişehir’de başlayıp Robert Kolej, ODTÜ Mimarlık ve Ankara Üniversitesi Kamu Yönetimi ile taçlanan o zengin eğitim geçmişi... Bitmek bilmeyen bir araştırma tutkusu, ödüller, makaleler, çeviriler ve tez danışmanlıkları... Akademinin tozlu raflarından sokağın nabzına kadar her noktaya değen bir zihin dünyası.

Öğrencileri Meral hocanın tüm çalışmalarını ilmek ilmek işlemişler. Görevleri, ödülleri, kitapları, makaleleri, çevirileri, bildirileri, sunumları, araştırma ve eylem projeleri, tez danışmanlıkları tek tek yazılmış. 

Sonra o bölüme, yani "Kültür-sanat çalışmaları ve ürünleri" başlığına geldim... İşte orada "Yok artık!" dedim. Kalakaldım... Meral Hoca'nın 1986-2012 yılları arasında YENİ TÜRKÜ  grubuna yazdığı şarkı sözlerini görünce gözlerime inanamadım!

Listeye bakar mısınız: "Günebakan", "Rüzgar", "Resim", "Açelya", "Haydi Gel", "İnatçı", "Deliler", "Sarıl Bana", "Dolunay", "Karanfil", "Ne Dersin", "Kalbim Kırmızı" ve "Nilüfer". Yıllardır dilimizden düşürmediğimiz o efsanevi şarkıların altında bir akademisyenin, Meral Özbek'in imzası olması... Gerçekten tek kelimeyle: Yok artık!


Kaldım Öyle😀


27 Ağustos 2024 Salı

Akademisyenlerin Takibindeyim - Fuat Kökek

 

Fuat Kökek, İstanbul Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu Seramik bölümüne 1971'de girmiş. Bu okulun üniversitelerle hiçbir ilgisi yoktu, diyor, Milli Eğitim'e bağlıymış o zamanlar.

Fuat Hoca, İstanbul Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu için,  "Bu okul sanat okulları, teknikerler, Gazi Eğitimler üstünde belli bir estetik görüşe sahip, sanat eğitimi almış, onun yanı sıra da konvansiyonel manuel eğitimi almış, aleti, edavatı, avadanlığı, malzemeyi tanıyan, bilen, bu anlamda becerilerini geliştiren unsurların yetişeceği bir tasarım okulu olarak kurulmuştu." diyor.

50 yıldır seramik hocası olan Fuat Kökek'in anlattıklarını benden değil, Cep Hikayeleri adlı youtube çekiminden izlemenizi tavsiye ederim.

https://www.youtube.com/watch?v=u2VK73dnNEo

Seramik ve Cam Tasarımı bölümünü kazanıp, okula kayıt olunca, önümde yepyeni, daha önce  hiç deneyimlediğim  sürprizli bir rota oluştu. 

Örnekse, Fuat hocayı belki hiç bilmeyecektim. İşte bu yeni rotada ansızın karşıma çıkıverdi, yolumu aydınlatıverdi. Şahane değil mi?

Tanımasam bile varlığından sevinç duyduğum, sağlığına duacı olduğum, duruşuna hafızasına sanatına heveslendiğim şahane bir insanı artık biliyorum.

Dilerim yüz yüze tanışmak şansım olur. Laf aramızda özellikle seramik  kuşlarına bayıldım:)

Takibindeyim😊



Fotoğraflar- 
Belkıs İbrahimhakkıoğlu röportaj sayfasından ve Leyl Art Gallery sayfasından.


17 Nisan 2021 Cumartesi

Akademisyenlerin Takibindeyim - Doç. Dr. Çimen Günay-Erkol

 

Doç. Dr. Çimen Günay-Erkol, ODTÜ Maden Mühendisliği bölümünden mezun olmuş. Bilkent Türk Edebiyatı bölümünde  Suat Derviş üzerine yazdığı tezle yüksek lisansını almış. Hollanda Laiden Üniversitesi'nde 12 Mart romanları üzerine olan teziyle doktorasını tamamlamış. Yaralı Erkeklikler !2 Mart Romanlarında Yalnızlık, Yabancılaşma ve Öfke adıyla tezinin kitaplaştırıldığını öğrendim. 

Toplumsal Cinsiyet kavramı ve eleştirel erkeklik çalışmaları son zamanlarda ilgimi çekince, bu konuların piri Çimen Günay- Erkol'a denk gelmemem mümkün değildi. Aşağıda bir kaçının linkini eklediğim videolarda tatlı tatlı anlatıyor. Dinlediklerim meraklandırdı. Hemen kitabını sipariş ettim. Hey!  İşte geldi.


Kitabı henüz okumadım. Arka sayfasında,  "Doç. Dr. Çimen Günay-Erkol, Yaralı Erkeklikler'de güce tapılan bir atmosferde, istikrarlı bir erkeklik arayan ama bunun ne demek olduğunu göremeyen erkeklerle dolu 12 Mart romanlarını erkek kimliklerine getirilen yeni ve güçlü bir eleştiriyle ele alıyor."  diye yazıyor. Acayip ilgimi çekti.

Çok ilginç,  ilk kez  erkeklik üzerine kafa patlatanlar feminist kuramcılar değilmiş. Çimen hocanın bir videosunda dinlemiştim. Avustralya'da işçi hareketleri, sendikalar üzerinde çalışmalar yapan bir sosyolog, liselerdeki akran zorbalıklarını araştırırken cinsiyet rollerini incelemeye başlamış.  Kendinden zayıf olana zulum yapan erkeklik halleri. Erkeğin erkeğe zulmü. 

Erkekliğin oluşmasındaki mekanizmalar neler? Erkeklik belli ön kabullerle mi oluşuyor? Aile, okul, sokak, medya, devletin rolü ne? Cinsiyetçi sistemde  kadının da erkeğin de yara aldığı besbelli.  Dünyada, memleketimizde gördüğümüz eşitsizlikler,  kadın cinayetleri, erkeğin erkeğe yaptığı zorbalıklarlar hakkında erkekler neler düşünüyorlar mesela?  

Doç. Dr. Çimen Günay-Erkol memleketimin değerli bir akademisyeni. Anlattıkları, yazdıkları, dünyayı, hayatı, kitapları yepyeni bakışla okuma yapmama yardımcı oluyor. Gözümü ve zihnimi açıyor. Toplumal cinsiyet eşitliğinin gerçekleşmesi için kadınlık kadar  eleştirel erkeklik çalışmalarının farkındalığına dikkat çekiyor. Önemsiyorum. Doç. Dr. Çimen Günay-Erkol'u yakınen takip ediyorum.


1 Nisan 2021 Perşembe

Akademisyenlerin Takibindeyim - Doç. Dr. Fatih Artvinli


Soldaki, 1884-1951 yılları arasında yaşamış, Türkiye'nin ilk modern ruh sağlığı hastanesini kuran,  ruh ve sinir hastalıkları uzmanı Prof. Dr. Mazhar Osman. Sağdaki, tıp ve psikiyatri tarihçisi, Acıbadem Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Fatih Artvinli. Memleketimin  iki bilim insanı. 

Fatih Artvinli'yi,  Medyascope'taki, "Doç. Dr. Fatih Artvinli ile söyleşi: "Bir yıl önce 30'uncu ölüme verdiğimiz tepkiyi bugün 30 bininci ölüm için vermiyoruz" başlıklı videosunu seyredince öğrendim.   

Durur muyum? Bilumum video ve podcastlerini dinlemeye, makalelerinin okumaya başladım. Türk Psikiyatri Dergisi, Fatih Artvinli'nin Bir İhtimal Daha Var: Uyku Hastalığı Salgını başlıklı yazısını yayınlamış. Bu yazıda, günümüz Covid-19 pandemisinin, hem klinik hem de tarihsel açıdan geçen yüzyılın İspanyol Gribi pandemisiyle karşılaştırıldığını yazıyor.

İspanyol  Gribi pandemisi, 1918 ile 1920 yılları arasında yaşanmış. O sırada 2 milyardan az olan dünya nüfusunun üçte birini hasta etmiş. Tahminen 20 ile 50 milyon kişinin ölümüne sebep olmuş. Aynı yıllarda devam eden 1. dünya savaşından daha çok can almış.  İlk antibiyotiğin 1928 yılında bulunduğunu, ilk grip aşısının 1940'larda kullanılmaya başlandığını hatırlamak lazım.  Doğrusu  yüz yıl önce bu denli vahim bir grip salgının yaşandığını, covid pandemisi sebebiyle öğrenmiştim.   

İspanyol Gribi pandemisi ve Covid 19 pandemisinin iki ortak özelliği;  "maske kullanımı" ve "sosyal mesafe kuralı"diyor Fatih Artvinli. Peki İspanyol Gribi pandemisinde yaşananlar tarihsel bellekte saklanmış mı? Hastalığın oluşma, etki mekanizması nasıl işlemiş biliniyor mu? Bunca yıl sonra hastalığın bedensel ve ruhsal etkileri hakkında bütünüyle bilgi sahibi miyiz? Tıp tarihçimiz, henüz bütünüyle bilgi sahibi olmadığımızı yazıyor. 

İspanyol Gribi pandemisi sürecinde ve sonrasında hatırı sayılır ölçüde bir başka tıbbi tartışma olduğunu yazmış Fatih Artvinli. "EL" (ensefalit letarjik) ya da Türkiye'de yaygın adlandırma ile "uyku hastalığı salgını". Baş ağrısı, keyifsizlik, huzursuzluk ve sürekli uyuklama hali hastalardaki tipik belirtilermiş. Bir iki gün sonra üç temel belirti görülüyormuş: uyku, çift görmek ve ateş. Hasta gece gündüz uyumaya başlıyor, bazısı ise uyuyamıyor,  gözkapakları kapalı şekilde yatıyormuş. Uyku hastalığına pandemi demişler, çünkü 1926 yılından 1930'lara kadar tüm dünyada yaklaşık 1 milyon kişinin hastalıktan etkilendiği tahmin ediliyormuş. 

Tıp  tarihçimiz Doç. Dr. Fatih Artvinli'nin yazısından öğrendim. 1920-1924 yılları arasında  Prof. Dr. Mazhar Osman Uyku Hastalığı hakkında 34 yazıdan oluşan tefrika kaleme almış. 1925 yılında ise bu yazıları içeren Uyku Hastalığı Salgını isimli kitabı yayımlamış. Bu kitabın dünyada bu hastalıkla ilgili yazılan ilk kitaplardan biri olduğunu söylüyor.  Mazhar Osman'ın  bu dönemde, uyku hastalığı salgınıyla  derininden ilgilendiğini hatta İspanyol Gribinin neredeyse uyku hastalığından ibaret olduğunu iddia ettiğini belirtiyor.

İspanyol Gribi ile nörolojik bozukluklar ve uyku hastalığı ilişkisi uzun yıllar tarih araştırmalarına konu olmadı, diyor Fatih Artvinli.  İspanyol Gribinden sağ kalan insanların beyanları incelenmiş. Akıl hastanelerine ilk defa yatırılan ve gribe atfedilen ruhsal bozukluklara sahip hastaların oranının pandemiyi takip eden 6 yıl boyunca yıllık ortalama 7,2 kat arttığı görülmüş. İspanyol Gribi pandemisinin ortaya çıkışından dört yıl sonra uyku hastalığı vakaları zirve yapmış. Yani aralarında eşzamanlılık olduğu gözlenmiş.

Covid 19 ile ilişkili sistematik derlemelerde temel nörolojik belirtiler ve bozukluklar; koklama duygusunun azalması, başağrısı, halsizlik, değişen bilinç durumları vs. olduğunu biliyoruz. Dünyadaki diğer tıp tarihçileri  de, Fatih Artvinli'nin  Türk Psikiyatri Dergisi'ne gönderdiği yazı  gibi bu  tarihsel olasılığa, virüsün uzun vadede yaratacağı potansiyel nörolojik belrtilerin hafife alınmaması gerektiğini belirtiyorlarmış.

Yazılacak o kadar çok şey var ki. Mesela, Fatih Artvinli'nin üç ay önce Aralık 2020 yılında yayımlanan makalesinin başlığına bakar mısınız? Türkiye'de Salgın Yönetimi: Kurumsallaşma ve Kurumsal hafıza Sorunu. Covid 19 pandemisi sebebiyle, 1928 yılında açılan,  83 yıllık kurumsal hafızaya sahipken, 2011 yılında kapatılan Hıfzısıhha Enstitümüzle'yle, günümüzde ülkelerine pandemide destek veren 130 yıllık Almanya'daki Robert Koch Enstitüsü ve 133 yıllık Fransa'daki Pasteur Enstitüsü'yle ilgili ibretlik bir mukayeseli  bilgilendirme yapmış. Önerilerilerini sıralamış.  Belli ki, tarihi ve bağımsız kurumların adının  sembolik  ağırlığının,  gerçek işlevinden bile çok daha güçlü olduğuna, varlığı ile yokluğunun farkına varılmasına dikkat çekmek istemiş. Academia'daki yazısının linkini aşağıya iliştirdim. Müthiş.

Doç. Dr. Fatih Artvinli'yle aynı memlekette, aynı zaman diliminde yaşadığım için içim umut doldu.  Kitap, video, makaleleriyle  birlikte memleketimin   şahane bir akademisyenini daha takibe aldım. Mutluyum.



"Soldaki, sipariş ettiğin Fatih Artvinli'nin kitabı, anladık. Peki sağdaki film afişinin burada işi ne," diye soracak olursanız, sevgili tıp tarihçimiz: "EL hastalığı(uyku hastalığı), aslında (ingiliz nörolog) Oliver Sacks'ın, 1973 yılında yayımlanan Awakenings (Uyanışlar) kitabına konu olmuş ve eser 1990 yılında Holywood'a uyarlanmıştı." diyor.  Durur muyum? Seyrettim. Tavsiye ederim.

Dergi yazısı - LINK
Medyascope - LINK
Academia-      LINK
İspanyol gribi-LINK
 

6 Mart 2021 Cumartesi

Akademisyenlerin Takibindeyim - Onur Kutoğlu ve Umut Şumnu

 



Grafik romanın adı: Opera'nın Hayaleti. / Yazan: Onur Kutluoğlu & Umut Şumnu     /   Çizen: Onur Kutluoğlu.  

Acaba grafik roman meraklısı olduğum için mi bu kitabın  peşine düştüm? Yoksa konusu mu yüreğime dokundu?  Veya bir yüksek lisans tezi kapsamında  hazırlanmış bir grafik roman olmasına bayıldığım için mi illa görmek istedim?  Sanırım hepsi.

1923 yılında cumhuriyetin ilanından sonra, yurdun pek çok yerinde Türkiye'nin yeni yüzünün sembolü olacak binalar inşaa ediliyor.  Lakin  yeni yapılan kamusal binaların hepsinin projelerini  yabancı mimarlar çiziyorlar. 

1933 yılında  Ankara'da, iktisadi kalkınma hamleleri kapsamında, devletin kendi propagandasını da yapabileceği bir sergi evi binası açmaya karar veriliyor.  Uluslararası Mimari Sergi Evi Yarışması düzenleniyor.  Şartnamenin en önemli maddesi;  modern bir yapı olması gerektiği.  Yabancı ve Türk mimarlar projeleriyle katılıyorlar. 

1928 yılında Güzel Sanatlar Akademisi'nden mezun olmuş, genç cumhuriyetin genç mimarı Şevki Balmumcu yarışmayı kazanıyor. Cumhuriyetin yeni yüzünü gösterecek modern bir kamusal yapı projesinin,  ilk kez  bir Türk mimar tarafından yapılması memleketimizin  mimarlık tarihi açısından çok önem taşıyor.  Şevket Balmumcu büyük beğeni görüyor. Adı ve projesi gazetelerde, dergilerde geniş övgü topluyor.  Bina 1933 ile 1948 yılları arasında sergi evi olarak kullanılıyor.

1948 yılında sahne sanatlarını halkla buluşturmak amacıyla Ankara'da bir mekana ihtiyaç duyuluyor. Ekonomik durum iyi olmadığı için sergi evini opera binasına çevirmeye karar veriyorlar. Mimarlar odasıyla görüşülüyor. Bu değişimin binanın mimarı olan Şevki Balmumcu tarafından yapılmasının uygun olacağı söyleniyor. Şevki Balmumcu kabul ediyor. Neden olduğu tam olarak bilinmiyor, iş Şevki Balmumcu'ya verileceğine,  Alman mimar  Paul Bonatz'a veriliyor.

Sergi Evi'nin Opera Binası'na dönüşümünün, projenin asıl mimarı olan Şevki Balmumcu'ya verilmemesi, üstelik Alman mimar tarafından  projenin orijinal özelliklerini kaybetmesi, mimar Şevki Balmumcu'nun ruhsal dengesini yitirmesine sebep oluyor. 

On yıl önce, Türk mimarın zaferi diye göklere çıkarılan, modern Türkiye'nin simgesi diye alkışlanan yapı, on yıl sonra yeterince Türk değil, ulusal değil diye bir Alman mimar tarafından değiştiriliyor. On yıllık zaman içinde, kendisi hayattayken böyle bir duruma tanık olmak elbette Şevket Balmumcu'yu çok üzmüştür. Bu olaydan sonra bir daha Ankara'ya gitmemiş.  Kalan ömründe kayda değer pek çalışması olmamış. 1982 yılında 77 yaşında vefat etmiş. 


Memleketimizde acaba kaç kişi bu yaşananları biliyordur? Acaba Ankara'da Opera Binası'na giden kaç kişi opera binasının hayaleti misali sergi evinin ve mimarının hikayesini işitmiştir?  Bu durum Onur Kutluoğlu'nun  master tezinde, Dr. Umut Şumlu'ya birlikte bir grafik roman olarak hazırlamamış olsaydı, öğrenebilir miydim? Sanmıyorum. Grafik roman olarak hazırlanan başka tez var mıdır acaba? Çok merak ediyorum. Çoğalmasını diliyorum. Bu çalışmaların kültürel miraslarımızla  temas kurmamızı sağlayacağını, yurtdışında olduğu gibi memleketimizde de tarihi her taşa her yapıya sahip çıkmamız gerektiğinin önemini fark ettireceğine inanıyorum. Kendilerine çok  teşekkür ediyorum. Takiplerindeyim.

Türkiye'nin mimarlık tarihini, mimarlıkla hiç ilgim olmadığı halde, sıradan vatandaş olarak önemsiyorum. Mimarlık tarihi, hepimizin kişisel tarihi aynı zamanda. İktidarların değişmesiyle, böyle hoyrat müdahalelere izin verilmemesi lazım. Türkiye'de bir dönemden diğerine geçiş yapılırken  yaşanan kim bilir ne çok kırılma hikayeleri vardır. Bunların gün yüzüne çıkması, konuşulması, populerleşmesi, duyurulmasının çok kıymetli olduğunu düşünüyorum.

Daha çok mimarlık hikayeleri gün yüzüne çıksın diye, sizleri bu grafik romanı satın almaya davet etmek istiyorum. Bakınız, işte burada:    

OPERA'NIN HAYALETİ

VIDEO LINK


28 Şubat 2021 Pazar

Akademisyenlerin Takibindeyim - Öğr.Gör. EKİN CAN SEYHAN


Başkent Üniversitesinin  iç mimarlık ve çevre tasarımı bölümü akademisyenlerinden Ekin Can Seyhan'ın 2015 yılında yazdığı, Superman Çizgi Romanlarında Tarih İçerisinde Tasarım Unsurlarının Değişimi adlı makalesine denk gelince, ekrandan  bakarak okumak yetmedi, kağıda bastım, tüm merakımla, cümlelerinin altını  çize çize okudum.

Superman ilk kez, bir arabayı rahatlıkla havada tutabilen, insan üstü güçlere sahip  biri olarak, Action Comics'in 1938 tarihli ilk kapağında görülmüş.  Oysa o tarihe kadar Action  Comics'te resmedilen kahramanlar, sıradan dünyalarda yaşayan sıradan insanların hikayeleriymiş. Başka bir dünyadan olsa da,  Superman'ı dünyalı kılan, gündelik hayatla ilişkisini sağlayan ikinci kimliği vardır elbette. Bilirsiniz di mi?  Clark Kent.



Ekin Can Seyhan, makalenin girişinde çizgi roman tarihini ve Superman'in tarihini özetlemiş. Hiç bilmiyordum. Bugün bildiğimiz ilk çizgi roman, Yellow Kid'miş. 

1939'dan günümüze çizildiği dönemin siyasal, toplumsal, kültürel  ve bilimsel olayları hikaye eden Superman'in tarihi çok ilginç.  1940'larda 2. Dünya Savaşı döneminde Superman, Amerikan  halkına vatan sevgisi aşılamaya çalışan bir rol üstlenmiş. 1947 tarihine denk gelen  kapakta bir elinde Hitler diğer elinde Mussolini'yi tutan bir Superman çizilmiş. Savaşın ardından ortaya çıkan Feminist hareketlerden Superman maceraları nasibini almış. 1949 yılındaki bir sayıda,  Superman'in yapabileceği her şeyi yapabilen, Superman'le eşit güçlere sahip Louis Lane adındaki kadın kahraman çizilmiş. 


Böyle devam edersem, makalenin tamamını özetleyeceğim. Yoo... Çok uzar:)

Aslında en çok ilgimi çeken ne biliyor musunuz? Bir iç mimar ve çevre tasarımcısının, hobisi olduğunu düşündüğüm çizgi romanı  mesleki alanına taşıması. Şahane değil mi?

1939'dan günümüze, Superman maceralarındaki tasarım unsurları neler? Binalar, arabalar, diğer taşıt araçları, telefon kulubeleri, iç mekanlar, kıyafetler hatta Superman amblemi zamanın ruhuna göre nasıl  değişmiş? 

Resimlerle örnekler verilerek yazılan, Superman çizgi romanlarındaki tasarım unsurlarının tarihi içindeki (1938-2014) değişimleri adlı bu makaleyi, mimarlık ve tasarım tarihine hoş, populer bir bakış kazandırdığı için çok kıymetli buluyorum. 

Ayrıca özgeçmişine baktım, Ekin Can Seyhan, 2017  benzer çalışmayı  Batman çizgi romanları üzerinden de yapmış. Batman'ciyim. Tüh! dedim. Keşke önce Batman makalesini okusaydım. 2020 yılında ise tüketim kültürü perspektifiyle mekansal bir okuma: Dövüş Klubü  başlıklı yazısını görünce iyice uçtuğumu söyleyebilirim. 

Durmak yok. Akademisyenlerin takibindeyim:)


22 Ocak 2021 Cuma

Akademisyenlerin Takibindeyim - Prof. Dr. Solmaz Zelyüt

Bu akşam kitaplığımın önünde epeyce volta attım. Son aylarda felsefe, sosyoloji okumalarına öyle bir daldım ki... Sokrates, Platon, Aristoteles dünyasına giriş o giriş...  Bir türlü çıkamadım. 

Bugün mola vermeye niyetlendim. Ruhunu ütüsüz ve buruşuk gezdirmeyi seven, insan kaybolmayı ister mi, ben işte istedim bayım, diyen, ya da ne bileyim, ey beni kesik bir korku filmine esas kız yapan hayat, diye seslenen  bir kadının dünyasında dolanmak istedim. 

Didem Madak'ın şiir kitaplarının olduğu rafın önünde durdum. Elimi kitapların üstüne koydum. Usulca okşadım. Gözlerimi kapadım. Birini çektim çıkardım. Kallavi bir kitap... Şaşırdım. Kapağına  baktım. Hey! Bu Didem Madak'ın şiir kitaplarından biri değil. Olsun. Kitap baştan sona Didem Madak'la ilgili.

2014 yılında Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kadın Çalışmaları Anabilim Dalı'nın Didem Madak'ı Okumak başlığıyla  düzenlenen anma sempozyumuna katılan konuşmacıların sunumları, Solmaz Zelyüt'ün hazırlamasıyla kitaplaştırılmış. Ben bu kitabı 2016 yılında satın almışım.   

Önce sayfalarını dalgalandırdım. Belli ki, zamanında sıkı okuma yapmışım. Cümle altlarını epeyce karalamışım. 

Oturdum. Önce ilk yazıyı okumaya girişecektim ki, başlığı gördüm.  Bana feleğin bir kamera şakası olabilir mi diyerek etrafıma baktım.

İlk yazının başlığı ne, bilin bakalım? 

Platon Didem'i Severdi. 

Vallahi hoşuma gitti. Gülümsedim. Tamam felsefecilerden kaçmaya niyetlenmiştim lakin... Madem;
Platon, Didem'i severdi.
Ben de  Didem'i severim.
O halde Platon beni severdi:)

O değil de, bu kitabı okuduğumda var ya... Taa 2016'lar yani... Yeminle...  Platon hiç ilgimi çekmemiştir. Eminim. Şimdi başlıkta Didem Madak ile  Platon'un adını yan yana görünce iki arkadaşımı görmüşüm gibi çok sevindim:)

Hep  söylerim... Meraklarım muhtelif, ilgim dağınık, bilgim yarım yamalak. 

İşte buyrun... Platon ve Didem Madak'ı unutuverdim. Bu başlığı atan  Solmaz Zelyüt'i merak ettim.  Kim acaba? Edebiyatçı mı? Hay canına sayın seyirciler!

Hemen hırkamın düğmesini ilikledim. Solmaz  Zelyüt felsefe ve mantık  profesörüymüş. Felsefe kitapları var.  Videolarına baktım.  Allahım ne ballıyım. Çıtır  çıtır Aristoteles'i anlatıyor. Harika bir kadın. Gündelik dilde örnekler veriyor.  Açık ve net. Bayıldım.  Durur muyum? Tüm kitap ve videolarıyla birlikte memleketimin   şahane bir akademisyenini daha takibe aldım.






26 Temmuz 2019 Cuma

Akademisyenlerin Takibindeyim- Prof. Dr. Seval Şahin

Fotoğraftaki bu hoş kadın, Prof. Dr. Seval Şahin.  "Merhaba, 94.9 Açık Radyo'dasınız. Günün ve Güncelin Edebiyatı'nda bugün konuğumuz..." diye başlayan  söyleşilerini hiç dinlemediyseniz acırım size:)


Peki, videolarını da izlemediniz mi yoksa? Yapmayııın! 

Mimar Sinan Üniversitesi'nde yapılacağını öğrendiğim bilumum edebiyat sempozyumlarına, işten kaçıp  giderim. Her seferinde mutlaka Seval Şahin'i arar gözlerim. Memleketimin çalışkan, üretken bilim insanlarından biri olduğunu öğrendiğimden beri, gizli hayranıyım. Peki bencileyin bibliomaniac biri Seval Şahin'in araştırma ve  deneme kitaplarını almadan durabilir mi? Mümkün değil... İşte buyrun... İkisi elimin altında... Takibindeyim.   http://sevalsahin.com/


25 Temmuz 2019 Perşembe

Akademisyenlerin Takibindeyim- Prof. Dr. İsmail Gezgin


Bizans üzerine bir şeyler karalarken, bir isme rastladım: Prof. Dr. İsmail Gezgin. "Kimdir?" diyerek çıktığım o küçük "gugıllama" yolculuğu, kendimi muazzam bir entelektüel hazinenin kapısında bulmamla sonuçlandı. 

Aslında İsmail Gezgin, sadece bir akademisyen değil. Arkeolojiyi, sanatı ve mitolojiyi birbirine bağlayan bir anlatıcı. Arkeoloji bölümündeki akademik çalışmalarının yanı sıra, insanın, kültürün ve inançların kökenine dair sorgulamalarıyla biliniyor. Özellikle "Sanatın Kökeni", "Mitologya" ve "İnsan ve Hayvan" gibi konular üzerine yazdığı kitaplar ve yaptığı konuşmalar, katı akademik dili aşan, adeta felsefi birer yolculuk niteliğinde. Onun anlatımlarında sadece tarihsel verileri değil, bugün neden böyle davrandığımızın, neden böyle hissettiğimizin kadim cevaplarını da buluyorsunuz.

Bir keşfettim, pir keşfettim! Artık İsmail Hoca’nın o derinlikli anlatıları, yürüyüşlerimin vazgeçilmez  eşlikcisi oldu. Kulaklığımı takıyorum ve zihnimle beraber adımlarım da evrimleşiyor.

İşin bir de sürpriz tarafı var: 3 Kasım’da gerçekleşecek 41. İstanbul Maratonu'na bu yıl ilk kez niyetlendim ve başvurumu yaptım. "Ne ilgisi var?" demeyin:) Eğer o maratonu başarıyla tamamlarsam, bu kesinlikle İsmail Hoca'nın sayesinde olacak. Neden mi? Çünkü anlatımlarını bölmeye öyle kıyamıyorum ki, antrenman mesafelerim bir anda uzayıp gidiyor.

Yürüyorum... Dinliyorum... Koşuyorum... Yine dinliyorum! Benim mütevazı "uzun yürüyüşler", Hoca'nın sayesinde oldu size "upppuzun yürüyüşler". :)

Gerçekten müthiş! Eğer zihninizle beraber bedeninizin sınırlarını da zorlamayı seviyorsanız, öncelikle enfes youtube videolarını hararetle tavsiye ederim.

Kitapları henüz kargoda, yolda... Sabırsızlıkla beklemekteyim!.