16 Mayıs 2026 Cumartesi

Hışırtılı Sosyal Medya

 

Bugün görür görmez beni hem gülümseten hem de "Yafu biz gerçekten hiç değişmiyoruz" deyip ince bir hüzne boğan harika bir karikatüre denk geldim.Takibinde olduğum Doç. Dr. Şenol Bezci’nin kaleminden çıkan bu muzip çalışma, aslında akıllı telefonların hayatımızda esamesinin okunmadığı, teknolojinin bizi esir almadığı eski yıllara ait.

Ama gelin görün ki, bugünün dünyasına o kadar cuk oturuyor ki!

Fark ettiniz mi? Hepsi aynı sokakta, aynı anda, tıpatıp aynı şeyi yapıyor. Ortak bir eylemi paylaşıyorlar ama günün sonunda hepsi yapayalnız...

Hani hep deriz ya, "Günümüz dünyası çok fena, herkesin elinde bir telefon, kimse kafasını kaldırıp etrafına bakmıyor, sosyallik bitti..." Suçu hemen akıllı telefonlara, sosyal medyaya atmaya bayılıyoruz. Fakat Şenol Bezci, bize o etkili  çizgileriyle yıllar öncesinden muzipçe fısıldıyor: "Kendinizi kandırmayın, siz hep biraz böyleydiniz!"

Demem o ki, suçu sadece bugünün teknolojisine atıp sıyrılamayız. Karikatürdeki o gazete sayfalarını kaldırıp yerine birer akıllı telefon koysak, bugünün herhangi bir metro istasyonundan veya caddesinden hiçbir farkı kalmıyor. 

Şahane karikatürler de tam olarak bu yüzden eskimiyor işte; çizildiği dönemi aşıp, yıllar sonra bile bize bizi anlatmaya devam ediyorlar.

O halde, Şenol hocayı takip etmeye devam:)


Aylak Kadın'la Filmlerin ve Şarkıların Mecrasında Dolaşmak


“Gibert Jeune’e giriyorum. Türk edebiyatı bölümünde Nazım Hikmet ve Yaşar Kemal var. Yeni çıkan birkaç müzik cd’sini dinliyorum. Les Elles’in kapağı hoşuma gidiyor; 1997, Miss Alzheimer albümü, ilk şarkı “Jeune homme”da, genç kadın, akordeonuyla “Kusura bakmayın genç adam,” diyor. Albümü ve Walter Benjamin’in Pasajlar kitabını alıyorum. Kitabı kolumun altına sıkıştırıp bir kafeye giriyorum. Çantamda, defterlerim, Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ı, Tanpınar’ın Paris Mektupları. Kafe çok kalabalık. Kuytu bir köşe bulup çöküyorum. Çantamdan kırmızı defterimi çıkarıyorum; Paris, Cuma, 15 Kasım 1999. Masa küçük. Pasajlar’ı dizlerimin üstüne açıyorum: “Flanör, sığınağını kitlede arar”; “Evden uzak kalmak ama her yerde evinde hissetmek; dünyanın merkezinde olmak, dünyayı gözlemek ama dünyadan saklı kalmak”. Defterime “Evden uzakta olmak, devasa bir özgürlüğün ortasına düşmek, kimseye hesap vermemek, herkesten saklanabilmenin hazzı” yazıyorum. Kulağıma eğilen garsonun, “Bonjour Matmazel” demesiyle irkiliyorum...” s.14

"Cuma gecesi, Spike Lee filmleri izlemeye, sinemaya gidiyorum. Filmler gece yarısı başlıyor. Üç film birden. Kalabalık. İlk film, She's Gotta Have it. Nola Darling'in erkeklerle sınavı içimi bayıyor. Spike Lee kendini biliyor. Film bitince çıkıyorum. Sinema eve yakın. Saat 02.00. Hava serin. Kaldırımda ayakkabılarımın topuk sesi yankılanıyor. Uzun zaman sonra topuklu giyiyorum. Korkuya meydan okumak beni heyecanlandırıyor.  Her an bir köşeden çıkabilecek canavarlara karşı tetikte de olsa ruhum, kendi macerasının kahramanı olmanın tadını çıkarıyor. Mis gibi uyuyorum." s.39

“Özgürlüğümün ilk gecesini kutlamalıyım. Uzun süre tutsak düşmüş yaralı bir hayvanım. Ruhum aç. White Rabbit’i cd çalara yerleştiriyorum. Sesini sonuna kadar açıyorum. Müzikle sallanıyorum. Grace Slick, “Bir hap seni genişletir / Ve bir hap seni küçültür / Ve annenin verdikleri / Hiçbir şey yapmazlar / Git sor Alice’e” diyor; yumuşacık sesi, odayı dolduruyor.”s.9

“Tanpınar’ın şiiri şiir değil, romanı şiirsel,” diyor. Ertesi gün, beni sinemaya davet ediyor. “Sinema öncesi yemek yiyelim,” diyor. Beni evimden alıyor. Michelin yıldızlı bir restoranda rezervasyon yaptırmış. Bir krep ya da bir croque monsieur yeriz sanıyordum. Merci pour le chocolat filmi için bilet almış. Yemekte Claude Chabrol sineması ve Isabelle Huppert üzerine konuşuyoruz. Yönetmenin La Cérémonie filmini seviyorum. Filmden çıktığımızda, kafam kazan gibi, kendimi yorgun hissediyorum." s.37


"Biraz roman ve film üzerine konuşuyoruz. Ardından “L’addition, s’il vous plaît,” diye bağırıyoruz. Kendimizi sert soğuk rüzgâra bırakıyoruz. Rüzgâra karşı yürümek zor olsa da canlı hissettiriyor." s. 62

11 Mayıs 2026 Pazartesi

Kill Bill Hem de Tekmili Birden:)

 


Vallahi dün sinemaya gitmek niyetinde değildim. Fakat Kill Bill afişini görünce  nasıl durabilirdim? Afişini bile çerçeveletmiş duvarıma asmış biriyim. Hastasıyım:) Çok severim. 

Saate baktım. Beş dakika sonra başlayacak. Hemen bilet aldım. Koşturarak salona daldım. Bang bang! Bi başladı tamam mı? Ben bi bıraktım kendimi... Hooop... Filmin mecrasına aktım. 

Meğer "Kill Bill Mevzunun Tamamı"  iki film şeklinde tekmili birdenmiş:) Tam 5 saat sürdü! 

Yalan söyleyecek değilim, hiç pişman değilim. Kill Bill'lere sinema perdesinde hiç denk gelmemiştim. Ezbere bildiğim filmin  her dakikasını keyifle seyrettim. 

9 Mayıs 2026 Cumartesi

Dünyaya Orman Denir.

 


Amerikalı yazar Ursula K. Le Guin’in, 1972'de yayımlanan Dünyaya Orman Denir romanını okuyorum.

Daha ilk sayfalarda geyiklerden söz edilen bir bölüme takıldım. “Yerden omuza kadar iki metre, dar altın boynuz tacı olan, çevik ve cesur bir hayvan...” diye anlatıyordu onları. Sonra da gerçek geyiklerin neredeyse yok olduğu, insanların artık robot geyikler kullandığını yazıyordu. 

Bir anda durdum... Ben en son ne zaman gerçek bir geyik gördüm? Ya da geyiklerin hâlâ var olup olmadıgını düşündüm.

Roman, ormanlarla kaplı bir gezegende geçiyor. Dünya’dan gelen insanlar ormanları kesiyor, doğayı sömürüyor ve yerli halkı eziyor. Le Guin bunu sadece bir bilimkurgu hikâyesi gibi anlatmıyor aslında. 

Savaşın, sömürünün ve insanın doğayla kurduğu yıkıcı ilişkinin altını çiziyor. Kitabı Vietnam Savaşı’nın gölgesinde, çevre hareketlerine tepki diye yazmış olması da her satırda hissediliyor.

En etkileyici taraflarından biri şu bence... 

Orman burada sadece ağaçlardan oluşan bir yer değil. Hafıza gibi, yaşam gibi, dünyanın ruhu gibi bir şey. Zaten Athshe dilinde “dünya” kelimesi “orman” anlamına geliyor. Belki de bu yüzden kitap hâlâ bu kadar güncel geliyor insana. 

Galiba bazı canlıların varlığını yavaş yavaş unutuyorum. Önce doğadan çekiliyorlar, sonra hafızamdan.  Bazan bir roman onları yeniden hatırlatıyor. 

İyi ki edebiyat var.

7 Mayıs 2026 Perşembe

Körler İçin Karikatür Betimleme - Erdil Yaşaroğlu'nun Tavuk Suyuna Çorba Karikatürü

 

Erdil Yaşaroğlu’nun ‘Tavuk Suyuna Çorba’ adlı karikatüründe, hasta bir adam yatağında bitkin halde yatıyor. Üzeri yorganla örtülü olan adamın alnında ter damlaları var. Yanında oturan başörtülü bir kadın, şefkatle adamın alnına dokunarak, ‘Sana bi tavuk suyuna çorba yapıyim, hiçbişeyin kalmaz,’ diyor. 

Pencerenin pervazında bir tavuk var. Öfkeli. Kendi canını kurtarmak isteyen tavuk, kadına sert bir dille çıkışıyor. Çorba yerine modern bir ilaç hazırlamasını isteyerek "Teraflu yapsana orspu teraflu!’" diye sesleniyor.

Koro mu Solo mu?

Arkadaşımın oturduğu sitenin sosyal tesisinde, üç beş kişi  haftada bir akşam toplanıp, akordiyon eşliğinde şarkılar söylüyorlar. Son iki aydır ben de denk geldikçe onlara katılıyorum.

Öyle büyük organizasyon gibi düşünmeyin:)
Birkaç sandalye çekiliyor… çaylar geliyor… hep birlikte şarkılar söyleniyor. Bazan kahkahadan şarkı yarıda kalıyor, bazan herkes aynı anda susup sadece akordiyonu dinliyor. 

Birlikte şarkı söylerken, kimi zaman, yeryüzünde tükendiğini sandığım şefkatin… iyiliğin… dostluğun…  aşkın... sevginin hâlâ bir yerlerde usul usul yaşadığına inancım artıyor. 

Hissediyorum. Müzik ruhuma iyi geriyor. 

Bu akşam beş kişiydik. Hafiften başladık... Söyledikçe açılıyoruz tabii... Şarkıdan şarkıya geçiyoruz. Koro halinde şarkı söylemek  nasıl keyifli anlatamam. Zaten oldum bittim çekinirim. Tek başına şarkı söylerim de birileri olunca utanırım. Böyle hep birlikte söylerken kaynayıp gidiyorum arada:)

Bu gece, hoca bir ara  akordiyonla öyle bir şarkıya girdi ki…Birbirimize baktık. Çok bildik bir şarkı bu. İnsan ilk melodisinden etkileniyor. Ama hangi şarkı? Sözleri hatırlayamıyoruz.... Sadece müzik var. Birbirimize soru dolu gözlerle bakıyoruz...  

Ve hoca… Nasıl güzel çalıyor... Akordiyonun sesi odaya yayıldıkça,  bir anda hepimiz başka bir zamana ışınlandık... Biraz eski bir yaz akşamına… biraz kaybedilmiş bir aşka… biraz  içimizi  sızlatan  muhtelif   insani duygulara…

Kimse telefonuna sarılmadı. Kimse “Bu hangi şarkıydı?” diye sormadı. Konuşsak o büyü bozulacaktı sanki. 

Derken… Dudağımı melodiye eşlik ederken yakaladım.  Sandalyenin ucuna doğru kaydıım...  Şarkıyı  söylemeye başladım:

 "Bu akşam çok efkârlıyım. Kalbim neden kan ağlıyoooor... Bunu bir bilsen sevgiliiimmm." 

Hem oturduğum yerde  usul usul salınıyorum hem nasıl tatlı, nasıl his dolu söylüyorum şarkıyı...  Kendime ben bile inanamıyorum. "Allahım, şu anda ben ne  yapıyorum?"  diye aklımdan geçiyor... Şarkı yüreğimde bir yerleri acıtıyor. Ve... O kadar güzeldi ki şu anda kelimelere dökemiyorum... Akordiyonun buğulu melodisi eşliğinde şöylüyorum:

"Dudaklarımda bir ateş... Avuçlarımda alevsiiin... Sensiz yalnız, sensiz hiçim... İlahımsın sevgilimsin sen benim her şeyimsiiiin"

Herkes  bana bakıyor. Hoca kafasıyla onaylıyor beni... Akordiyorun ritmini benim sesime uyduruyor. Şarkı söylemeye devam ediyorum....

"Sensiz yalnız sensiz hiçim... Gözyaşlarım yağmur gibiiii yanağımı ıslatıyoooor... Kollarım bekliyor seni... Öpsem öpsem ellerini... Yine de sana hasretiiiim... "

Kimse konuşmuyordu. Kimse şarkıya eşlik etmiyordu...  Sadece akordiyon vardı… Ve benim sesim... Veee...  insanın kalbine yavaş yavaş yayılan o tarifsiz sıcaklık. Ne güzeldi. 

Düşünüyorum da, işte bu koroya katıldıktan sonra akordiyon aldım. Akordiyonun sesi büyüledi beni. Öğrenmeye başladım. 

O değil de, ya şimdi korodan ayrılıp solo söylemeye karar verirsem? Ya sahneye çıkmaya heves edersem? Abartırım... Korkuyorum kendimden:)) 

O Şarkı:)

4 Mayıs 2026 Pazartesi

Çin ve Çin Feneri:)


Son zamanlarda kafayı biraz Çin ile bozdum...

İzlediğim filmler, keşfettiğim belgeseller, okuduğum kitaplar ve YouTube videoları derken, Çin'in içinde kaybolup gidiyorum diyebilirim. 

 Dün üşenmedim... Kırtasiyeye gittim, renkli kartonlar aldım ve.....:)

"Yok artık, oturdun bir de Çin Feneri mi yaptın?" demeyin olur mu?

Yaptım😅 Minicik.  Biblo niyetine:)


3 Mayıs 2026 Pazar

Kendimi Eylediğim Zamanlar...

 
Sinemaya gittim.

Mozaik yaptım.

Kitap okudum.

Ukulele ve akordiyon çalıştım.

Karahindibanın büyüleyici değişimini biliyordum. 
Fakat her gördüğüm benzeri sarı çiçekleri karahindiba sanıyordum.
Değilmiş.

Tek saplı, tek çiçekliyse karahindiba imiş.
Dallanmış sap, çoklu çiçekler ise karahindiba değilmiş.
Öğrendim ya çok sevindim:)

2 Mayıs 2026 Cumartesi

Çin ve O Şarkı...


Çin’i çok iyi bilmesem bile bir şey biliyorum:

“Everybody was kung fu fighting…”

Bir şarkı çıktı…

ve dünyanın dört bir yanında insanlar aynı ritimde hareket etmeye başladı.

Kimse birbirine vurmadı,
ama herkes aynı anda kıpırdadı.

Bazan güç, bir hareketi uyumla tekrar edebilmekte.

Bazan güç, aynı ritimde buluşabilmekte.

Ve belki de…
en büyük ustalık,
dövüşmemeyi seçebilmekte.



1 Mayıs 2026 Cuma

Balzac ve Çinli Terzi Kız

Yıl 1971. 

Mao, Kültür Devrimi ile tüm Çin’i bir laboratuvar gibi yeniden tasarlamayı hedeflemiş. Bu sadece bir yönetim değişikliği değil, insanların zihnini sıfırlama projesiymiş. Geleneksel değerleri ve aile bağlarını silip, bireyi devletin tek tip kalıbına sokmayı hedefleyen bu baskı, toplumun tüm dokusunu kökten değiştirmeyi amaçlıyormuş.

Zihniyet devrimi  adı verilen bu süreçte üniversiteler kapatılmış, şehirli aydınlar halk düşmanı ilan edilmiş. Mao, gençlerin şehirli zihinlerini arındırmak ve onları yoksul köylülerin disipliniyle şekillendirmek için binlerce öğrenciyi  ücra dağ köylerine sürgüne göndermiş. Burada çetin şartlarda  çalışmaya zorlanan gençlerin en büyük mahrumiyeti, Mao’nun ideolojik yapıtları dışındaki tüm kitapların yasaklanması olmuş.

Balzac ve Çinli Terzi Kız adlı film, işte bu zorunlu sürgünün, kitapların yasaklı olduğu o ıssız dağlarda edebiyatın bir kurtuluş yolu olarak keşfedilmesinin sarsıcı hikâyesi aslında.

Filmin başrolünde henüz 19 yaşındaki Ma ve Luo var. İkisi de halk düşmanı ilan edilen doktor ailelerin çocukları. Üniversiteleri kapatılıp yeniden eğitim bahanesiyle çok sarp dağlardan birine gönderiliyorlar. 

Yanlarında bir keman ve hafızalarına kazınmış film sahneleriyle, o ıssız köyde bambaşka bir dünyanın kapısını aralıyorlar. Çocuklar köylülere filmleri sözlü olarak anlatıp sinemayı tanıtırken, hem kendi iç dünyalarını kuruyor hem de o absürt sistemle kendi yöntemleriyle dalga geçiyorlar.

Luo’nun yırtık pantolonunu tamir ettirmek için gittikleri terzihanede nihayet Terzi Çinli Kız'a denk geliyoruz. İki gencomuz da kıza aşık oluyor.  Ma, dostuna sadık kalmak niyetiyle hislerini içine gömse de, Çinli Terzi Kız'ın hayatlarına girişiyle o ıssız dağ günleri bir anda duygusala bağlanıyor.

Derken, dağdaki arkadaşlarından birinin evinde,  Balzac, Flaubert ve Dumas gibi 19. yüzyılın  yasaklı yazarlarının romanlarının olduğu bir valiz ellerine geçiyor. Sansürün tehlikesine rağmen, bu  kitapları büyük bir zevkle Terzi Kız’a yüksek sesle okuyorlar. 

Derken, film o şiirsel dünyanın altını kendi eliyle oyuyor. Edebiyatın özgürleştirici gücü derken, bir anda kendimi tanıdık film klişesinin içinde buluyorum...  Nedir o? Şehirli erkek öğretir, köydeki kız dönüşür.

Sonra noluyor mu?  Aaa! Anlatamam... Merak eden işte şuradan seyredebilür:)

Balzac ve Çinli Terzi Kız


One Child Nation


- İzinsiz hamile kalmayın.

- Doğum yapmayın.

- Kısırlaştırmayı reddeden tutuklanacaktır.

- Aldır, düşür, doğurma.

Bunlar distopik bir romanın satırları değil. Bir dönemin Çin’inde her köşe başında, her duvar üzerinde yankılanan devlet sloganlarıymış.  Bugün, One Child Nation belgeselini izledikten sonra, tarihin en radikal sosyal mühendislik deneylerinden birine, 1979 ile 2015 yılları arasında uygulanan "Tek Çocuk Politikası"nı yakından seyrettim. Uygulamanın başladığı 1979 yılında yaklaşık 970 milyon olan Çin nüfusu, o dönemki yaklaşık 4,3 milyarlık dünya nüfusunun neredeyse dörtte birine denk geliyormuş. Çin yönetimi, bu devasa nüfusun kalkınmayı engellediğini öne sürerek ailelerin sadece bir çocuk sahibi olmasına izin vererek, tarihin en büyük insanlık dramlarından birini başlatmış.

- Kısırlaştırmayı reddedenin acısını ailesi çeker.

- Gizli hamilelik ve doğumlarda sert önlemler alınacaktır.

- Birden fazla çocuğu olanları şikayet edin ve  ödül kazanın.

Benzeri tehdit ve uygulamalar, toplumsal bir paranoya yaratmış. İnsanları birbirini ihbar etmeye zorlamış. Zorunlu kürtajlar, ağır cezalar ve korku dolu bir yaşam... Geleneksel erkek çocuk özlemiyle birleşen bu baskı, kız çocuklarını en büyük kurbanlar haline getirmiş. Kimi ölüme terk edilmiş, kimi insan tüccarlarının elinde bir mal gibi satılmış.

Peki, bu sert yaptırımlar Çin’e ne kazandırmış? Kısa vadede nüfus artış hızı yavaşlatılmış gibi görünse de, uzun vadede fatura çok daha ağır olmuş. Günümüzde 8,3 milyarı aşan dünya nüfusuna karşın, Çin artık nüfus artışıyla değil, tam tersi bir krizle mücadele ediyormuş.

Bugün nüfusu 1,41 milyar civarında olan ülke, son dört yıldır sürekli nüfus kaybı yaşıyormuş. Tek Çocuk Politikası'nın mirası olarak hızla yaşlanan bir toplum, küçülen bir iş gücü ve derin cinsiyet dengesizliği ile baş başa kalan Çin’de, 60 yaş ve üzerindeki insanlar, toplam nüfusun yaklaşık %23’ünü oluşturuyormuş. Hükümet, 2015 yılında bu yıkıcı etkileri fark ederek politikayı sona erdirse de, geride parçalanan aileler ve nesiller boyu sürecek bir travma bırakmış.

One Child Nation sadece geçmişi anlatmıyor aslında. Devlet gücünün birey üzerindeki sınırlarını sorgulatan, bir ülkenin nüfusunu şekillendirmek uğruna nelerin gözden çıkarılabildiğini gösteren çok  çarpıcı bir belgesel.

Dünyanın bir yerinde yaşanmış bu gerçek, insan haklarının ve aile denen şeyin, bir politika karşısında ne kadar kolay kırılabildiğini bütün açıklığıyla ortaya koyuyor.

Ne diyebilirim? İbretlik bir belgesel.

30 Nisan 2026 Perşembe

Kendimi Eykediğim Zamanlar

 

,

Çin filmleri seyretmeye başladım.

Çinli  yazarların  kitaplarına dalışa geçtim.






Kaligrafi öğrenmek istiyorum:)


Çin Feneri  (lantern) yapmayı öğrenmek istiyorum:)

Çin Kağıt Kesme Sanatı (Jianzhi) öğrenmek istiyorum:)

Çin Ejderha dansı yapmak istiyorum:)