Öğretirsin
Ellerine öğretirsin
Sen ellerine öğretirsin
Öğretirsin ellerine
Uyumayı"
Paul Celan
Bugün yine gözlerini muzipçe kısarak, "Her gün tabelasını gördüğün o dev şirketlerin isimleri nereden geliyor, hiç düşündün mü?" diye sordu.
İtiraf edeyim, çoğu markanın nerden geldiğini bilmeden olduğu gibi kabullenmişim..
Anlatmaya başlayınca meğer her gün tıkladığımız Google’ın aslında, matematikte 1'in yanında 100 sıfır bulunan sayıyı ifade eden googol kelimesinin bir yazım hatasından doğduğunu öğrenip şaşkınlığımı gizleyemedim.
Sohbet derinleştikçe hikayeler bizim topraklara, tanıdık tabelalara kadar uzandı ve her biri adeta birer bulmacaya dönüştü.
İlk ipucumuz ortaklıktan geldi... Beko, kurucuları Leon Bejerano ve Vehbi Koç’un soyadlarının ilk iki harfinden doğmuş.
Dünyanın en ünlü kot markalarından olan Mavi ise ismini herkes havalı yabancı isimler seçerken kot pantolonun o ikonik mavi rengine (blue jeans) yapılan çok şık bir Türkçe itirazdan ve yerli kimliğe sahip çıkma arzusundan alıyormuş.
Hemen ardından gelen üçüncü ipucu ise akrabalıktan fırladı... Dev şantiyeleriyle bildiğimiz ENKA, kurucuları Sadi Gülçelik ve Şarık Tara’nın arasındaki aile bağından, yani "ENişte" ve "KAyınbirader" kelimelerinin ilk iki harfinden süzülen bir kısaltmaymış.
Dünyanın öbür ucunda ise bambaşka bir felsefe varmış... Korece'de "üç yıldız" anlamına gelen Samsung, ismindeki sam (üç) sayısı ile gücü ve büyüklüğü, sung (yıldız) ile de gökyüzündeki gibi sonsuza dek parlamayı simgeliyormuş.
Biz böyle markadan markaya konup anlatırken, yazın sıcak çay harareti alır diye koyduğumuz çaylar bile masada buz gibi olmuş, muhabbetin koyuluğundan bardağa dokunmayı unutmuşuz
Bir dahaki sefere elime bir Lego parçası aldığımda arkasında Danca "iyi oyna" anlamına gelen bir dilek olduğunu ya da bir sonraki yudumda Pepsi'nin isminin aslında tıpta "sindirim / sindirim enzimi" anlamına gelen Latince "pepsis" kelimesinden (yani mideye iyi gelsin diye üretilen bir formülden) türediğini düşüneceğim.
Arkadaşım kelimelerin köklerinde define aramaya devam ediyor. Beni de görüşmelerimizde nasiplendiriyor:)
Peki sizin duyduğunuzda şaşırdığınız, arkasında bir hikaye barındıran bildiğiniz başka markalar var mı?
Kurumsal işlerimin yenileme dönemi... Sigortalılarla görüşüyor, yeni değerleri konuşuyorum. Zoom toplantıları yapıyorum. Her yenilemede genel şartları yeniden gözden geçiriyor, poliçeler için hazırlanmış özel notlarla karşılaştırıyorum. Ofisteki arkadaşlarla genel durumlarını, hasar dosyalarını değerlendiriyoruz.
Çalış babam çalış...
Elbette her günüm bu yoğunlukta geçmiyor. Ama işimin hakkını vermek gerektiğine inanıyorum.
"Hayal ettiğim sigortacılığın ima ettiği sigortacı" olmaya niyetleniyorum.😎
Üstüne bir de online dersim vardı. Saat 21.30'da bitti.
Sonraa... "Şöyle bir sanal dünyada dolaşayım," derken...
O ne?
Aslı Şafak'ın İşin Aslı programında Orhan Pamuk'a denk gelmedim mi?
Üstelik tazecik... Dumanı tütüyor!
Orhan Pamul'un yeni kitabı çıkmış. Aslı Şafak Orhan Pamuk'la sohbet ediyor.
Heyoo!
Nasıl sevindim anlatamam. Oturup dinleyecek halim yoktu valla. Taktım kulaklıklarımı, açtım İşin Aslı'nı... Fırladım sokağa...
Aaa! Dışarısı zifiri karaklık olmuş iyi mi?
Ne gam! Hem yürüdüm... Hem dinledim.
Üstelik program bitmedi. Yaşasııın!
Devamı yarına😆
NOT- Orhan Pamuk'un "Hayal ettiğin romanın ima ettiği yazar olmak" sözünü çaldım, kendime uyarladım. "Çaldımsa miri malı çaldım":) Bu söz de Şeyh Galib'in iyi mi:)
Program işte BURADA
Bugün bir çılgınlık yaptım... Kıt parama kıyıp bir suşi matı aldım. Evet, adına suşi matı deniyormuş. Ben de birkaç gün öncesine kadar bilmiyordum!
Suşi pirinci, pirinç sirkesi, nori denen o gizemli yosun yaprakları ve bir avokado... Evdeki ton balığı ve salatalık da ekibe katılınca kadro tamamlandı.
Açıkçası ilk başta gözüm çok korkmuştu. Suşi yapmak bana hep Uzak Doğulu şeflerin yıllarca süren eğitimlerle icra ettiği bir sanat gibi gelirdi. Oysa işin sırrı biraz merak, doğru malzemeler ve o meşhur mat yardımıyla dikkatlice sarmaktan ibaretmiş.
Pişirdiğim pirinci soğuttum, pirinç sirkesiyle tatlandırdım. Nori yaprağının üzerine itinayla yaydım. Malzemeleri dizdim, sardım ve... Nanananoom!... Oldu! Hem de beklediğimden çok daha kolay oldu.
Yemek yapmanın en büyülü tarafı da bu galiba. Dünyanın bambaşka bir köşesinde doğmuş bir kültürü kendi mutfağımda misafir edebiliyorum.
Bu arada küçük bir bilgi: Suşi aslında çiğ balık değil, eski Japoncada sirkeli pirinç anlamına geliyormuş. Hikâyesi de çok ilginç... Yüzyıllar önce balıkları bozulmadan saklamak için ekşitilmiş pirincin içine gömerlermiş. Eskiden o pirinç çöpe atılır, sadece balık yenirmiş... Zamanla pirinci sirkeyle tatlandırıp balıkla birlikte yemeyi akıl etmişler ve asıl kahraman o emektar pirinç olmuş.
Yüzyıllar önce Japonya'da balıkları saklama yöntemi olarak başlayan bu yolculuk, bugün benim mutfağımda mütevazı bir lezzet şölenine dönüştü.
Tam ruloları dilimleyip masaya dizmiştim ki telefonum çaldı. Arayan kardeşimdi.
"Abla, geliyorum."
Bugünkü planımda ne misafir vardı ne de suşi ziyafeti paylaşmak... Kardeşim eve girer girmez masadaki tabağa baktı... Sonra bana... Sonra tekrar tabağa...
"Sen mi yaptın bunları?"
Benim öğretmen kardeş, en öğretmen edasıyla gözlerimin içine bakıp ayak üstü sözlü sorusu sorunca, bir an kendimden şüphe ettim. Harbiden ben mi yapmıştım bu şahane suşileri?
Kardeşimin sesiyle kendime geldim:
"Ablam, vallahi çok açım. Ayrıca bilirsin, suşiye bayılırım!"
Birer ikişer derken suşileri soya sosuna bandırarak, büyük bir iştahla silip süpürdü.
Ben de karşısında oturup onu seyrettim.
Mutluluk neydi ki?
Bazan mutluluk, pahalı restoranlarda değil, mutfakta kendi ellerinle, bütün acemiliğinle hazırladığın bir yemeği sevdiğin birinin iştahla yemesini seyretmekti.
İnsanın zihninde dönüp duran o bitmek bizmez düşünceler, geçmiş, gelecek, hatıralar, melankoli... Gospodinov, güzel ve sürükleyici anlatıyor.
Ben postmodern romanı seviyorum. Hani dümdüz hikâye anlatmak yerine, biraz oyun oynayan romanlar vardır ya... Zamanın ileri geri sıçradığı, anlatıcının bazan güven vermediği, gerçeklerle hayallerin birbirine karıştığı kitaplar. Okurken bazan kayboluyorum belki ama o kaybolmanın emsalsiz lezzeti vardır.
Jorge Luis Borges'in gizemli labirentlerinde dolaşırken, Italo Calvino'nun hayal gücünün sınırlarında gezinirken, Oğuz Atay'ın cümleleri peşinden tutkuyla giderken, İhsan Oktay Anar'ın masalsı rüyalarında dolaşırken, Orhan Pamuk'un katman katman kurduğu dünyaları adımlarken de aynı büyülü hissi yaşarım. Hikâyeden çok zihnin içinde dolaşıyormuşum gibi gelir. Hepsi zamanı biraz eğip büken, okuru da hikâyenin içine ortak eden yazarlar. Nefistir.
Bir ara kitabı okumayı bıraktım. Gospodinov'un bir öyküsünden uyarlandığını öğrendiğim Kör Vaysha adlı 8 dakikalık animasyona takıldım.
Film boyunca Vaysha'nın hangi gözünden vazgeçmesi gerektiğini düşündüm. Geçmiş mi daha önemli, gelecek mi?
Ama animasyonun sonunda asıl sorunun bu olmadığını fark ettim.
Ya dünyaya Kör Vaysha'nın gözleriyle bakan bensem?
Evet... Kimi zaman yıllar önce yaşanmış bir olayın içinde kayboluyorum. Kimi zaman ise henüz gelmemiş günler için endişeleniyorum. Geçmişle gelecek arasında gidip gelirken kimi zaman elimdeki tek şeyi, yani şu anı kaçırdığımı hissediyorum.
Belki de bu yüzden Kör Vaysha birkaç dakikalık bir animasyondan çok daha fazlası.
Sanırım Gospodinov'un elimdeki romanında olduğu gibi burada da zaman sadece bir fon değil. Hikâyenin tam merkezinde duruyor. Ve film bittikten sonra insanın aklında şu soru kalıyor:
Acaba gerçekten şimdiyi yaşayabiliyor muyum?
Seyretmek isterseniz, animasyon BURADA.
Uçmayı, yüzmeyi, havlamayı, böğürmeyi, ulumayı arzuluyorum.
Kanatlarımın, kabuğumun, zarımın olmasını istiyorum, duman yaymak istiyorum, üzerimde bir fil hortumu taşımak, bedenimi kıvırmak, her yere saçılmak, her yerde olmak, kokularla birlikte dağılmak, bitki gibi yeşermek, su gibi akmak...
her atoma nüfuz etmek, maddenin ta derinliklerine kadar inmek, madde olmak.
GUSTAVE FLAUBERT, Ermiş Antonius ve Şeytan
Geçenlerde izlediğim bir videoda çok ilginç bir şey öğrendim. Tarihte bazan iyi niyetle alınan kararların ne kadar büyük sonuçlar doğurabileceğini biliyordum ama bu örnek gerçekten şaşırttı beni. Birkaç gramlık küçücük bir kuşun, milyonlarca insanın hayatını etkilemiş olabileceği hiç aklıma gelmezdi.
1958 yılında Çin’de Mao Zedong yönetimi tarafından başlatılan “Dört Zararlı Kampanyası” kapsamında fareler, sinekler, sivrisinekler ve serçeler ülkenin düşmanı ilan edilmiş. Neden? Hastalıkları azaltmak, tarımsal üretimi artırmak ve ülkeyi daha verimli hale getirmek... Yetkililere göre özellikle serçeler tarlalardaki tahılları yiyerek büyük ekonomik kayıplara neden oluyormuş.
Bait bir hesap yapmışlar... Daha az serçe, daha fazla ürün!
Kararın ardından milyonlarca insan seferber edilmiş. İnsanlar günlerce davul, tencere ve teneke çalarak serçelerin yere konmasını engellemişler. Kuşlar bitkin düşene kadar havada kalmaya zorlanmış. Yuvalar dağıtılmış... Yumurtalar ezilmiş... Ve kısa süre içinde yüz milyonlarca serçe öldürülmüş.
Başlangıçta bu büyük bir başarı gibi görünüyormuş. Ve fakat bilirsiniz, doğanın kimsenin hesaba katmadığı bir tarafı vardır.
Serçeler yalnızca tahıl yemiyormuş ki, aynı zamanda çekirge, tırtıl ve yaprak bitleri gibi tarıma zarar veren böceklerle de besleniyormuş. Serçeler ortadan kalkınca böcek popülasyonları kontrolden çıkmış. Dev çekirge sürüleri tarlaları istila etmiş.
Sonuç korkunç olmuş. Tarımsal üretim çökmüş. Kıtlık yayılmış. Ve milyonlarca insan açlık nedeniyle hayatını kaybetmiş.
Elbette yaşanan trajedinin tek bir nedene indirgenemeyeceği söyleniyormuş. Ancak serçelere karşı yürütülen kampanya, felaketi büyüten en önemli hatalardan biri olarak kabul ediliyormuş.
Bu hikâyede beni en çok etkileyen şey, insanların doğayı ne kadar kolay kontrol edebileceklerini düşündükleri anda aslında ne kadar büyük hatalar yapabileceklerini bir kez daha görmek oldu. Bazan küçücük, önemsiz gibi görünen bir canlının, minicik serçegillerin koca bir ekosistemin dengesini ayakta tuttuğunu anlıyorum.
İki günlüğüne Roma'ya gittim. Çok yürüdüm. Sadece bir adet Invader mozaiği avlayabildim.
Ama asıl kafamı kurcalayan, o hepimizin aklından geçen o muzır soru oldu... Biz neden sürekli yukarı doğru gidiyoruz ki?
Haritayı açıp baksanıza, gözün alabildiğine uzanan uçsuz bucaksız ovalar, bomboş araziler var. Dünyada yer mi kıt? Neden hepimiz konserve kutu gibi apartman dairelerinde üst üste yığılıp kalıyoruz? Şöööyle yayla gibi topraklara yataylamasına yayılmak varken bu gökyüzü sevdası niye?
İşin aslı, arkasında tamamen lojistik bir mecburiyet varmış. Bir kere o boş alan çok dediğimiz yerlerin büyük kısmı ya çöl ya da yaşanmaz buz kütlesiymiş. Hadi diyelim düzgün bir ova bulduk... Eee buraları da evlerle doldurursak yarın öbür gün ne yiyip ne içecekmişiz? Tarım arazilerini ve ormanları korumak için mecburen kapladığımız alanı küçültüp yukarı tırmanıyormuşuz.
Üstelik sadece başımızı sokacak bir çatı yetmiyormuş bize... İşe yakın olalım, hastane iki adım ötede olsun, canımız sıkılınca hemen bir konsere, kafeye kaçabilelim istiyormuşuz.
Diyelim ki fütüristleri dinlemedik ve tüm şehirleri tek katlı evlerle yatay olarak alabildiğine yaydık. Ne olurmuş biliyor musunuz? Tam bir altyapı ve ulaşım kabusu! Evinizle işiniz arasında her gün 100-150 kilometre mesafe olurmuş. Bitmek bilmeyen yollar, saatler süren trafik ve tüketilen devasa yakıt... Dahası, milyonlarca insana yatay düzlemde su borusu döşemek, elektrik hattı çekmek, internet götürmek, dikey bir binaya bu tesisatı kurmaktan kat kat daha pahalıymış ve doğaya çok daha zararlıymış. Hay canına sayın seyirciler:)
Yani anlayacağınız sevgili okur, yukarı doğru gidiyormuşuz çünkü hem bir arada olmanın hem de dünyayı tamamen talan etmemenin en mantıklı yolu (en azından şimdilik) buymuş.
Geleceğin o çılgın dikey şehir tasarımları da aslında, biz binalara sıkışalım ama geri kalan tüm doğayı tamamen rahat bırakalım felsefesine dayanıyormuş.
10.000’inci kata çıkar mıyız bilmem ama bir süre daha asansörde yukarı okuna basmaya devam edeceğiz gibi görünüyormuş.
Böyleyken böyleymiş:)
Çocukken sirk kapısından içeri adım attığım an dünya değişirdi. İp üstünde yerçekimine meydan okuyan cambazlar, havada lobutları dans ettiren jonglörler, ağzından ateşler saçan o büyüleyici insanlar... Hatırlasanıza, daha neler vardı! Tek tekerlekli bisiklet üstünde akılalmaz dengeler, uçan akrobatlar, şapkadan çıkan dünyalar...
Gösteri bittiğinde benim için eve dönme vakti değil, hayaller kurma vakti başlardı. İçimden yükselen o afacan sesi dün gibi hatırlıyorum...
"Evden kaçıp bu karavanlardan birinin içine atlayacağım, onlarla şehir şehir, ülke ülke dolaşacağım!"
Çünkü sirk, o yaşta bana tek bir gerçeği fısıldardı...
Hayat sadece benim yaşadığım o güvenli ama tekdüze odalardan ibaret değildi. Filmlerde gördüğüm, kitaplarda okuduğum o rengarenk, farklı farklı insanların bambaşka hayatları vardı. "Neden tek ömürde hep aynı hayatı yaşamak zorundayız ki?" diye düşünür, o sıradanlığa fena halde sıkılırdım. Gülmeyin lütfen, bugün de aynı fikirdeyim:)
Yıllar geçti.
Hiçbir karavanın peşinden gidemedim belki ama o her şeyi merak eden, sınırları reddeden çocuğu da hiç büyütmedim.
İşte tam da bu yüzden, tam üç ay önce o büyülü dünyaya geri dönüş biletimi aldım.
Nanananoom! Vakit geldi!
Bu hafta sonu Cirque du Soleil – OVO ile doğanın o gizemli, rengarenk evrenine dalacağım. İçimdeki o heyecanlı çocuğun elinden tutup, birkaç saatliğine de olsa o tekdüze hayata tatlı bir mola vereceğim.
Acaba bu kez gerçekten kaçsam mı?
Üstelik üç top çevirebiliyorum... Jonglörlük yapabilirim mesela...
Aaah! Keşke kaçsam, gitsem, karışsam aralarına:)
Düşünüyorum da, sevdiğim kitapların yazarlarıyla tanışmaktan, karşılıklı muhabbet etmekten pek hoşlanacağımı sanmıyorum. Onları sadece yazdıklarıyla sevmek istiyorum.
Amaa... Sait Faik ve Orhan Veli aklıma gelince var ya, keşke tanısaydım demekten kendimi alamıyorum. Çünkü uzun zamandır neyin hayalini kuruyorum biliyor musunuz? Şeyy… Sait Faik ve Orhan Veli ile İstanbul’da yürümenin hayalini kuruyorum.
Düşünsenize… Sait Faik ve Orhan Veli ile birlikte önce Cağaloğlu’ndan yürümeye başlıyormuşuz. Hoop Sirkeci'ye iniyormuşuz, tamam mı? Eminönü karışıklığıyla köprüden geçiyormuşuz. Yüksekkaldırım’a tırmanıyormuşuz… Efendime söyleyeyim… Sonra… Ver elini Tünel… İstiklal Caddesi… Taksim… Bir dakika... Acaba bu yoldan Beyoğlu’na çıkmak bizi yorar mı yoksa dinlendirir mi? Aaa! Ya taşıtlar, işsiz güçsüzler, gezginci satıcılar kalabalığı tadımızı kaçırırsa? Hımm… Yoo! Keyfimiz kaçmaz asla:)
Ah! Peki… Ya çok koşmadan, sadece hızlı adımlarla, tatlı tatlı söyleşerek, ta Şişli’den geçerek Boğaz’a kadar Sait Faik ve Orhan Veli ile yarış yapmayı hayal etsem mesela… Ben öne geçince Sait Faik beni kazağımdan yakalasa… Hahha!.. Ne hoş bir hayal!..
Ah! Sonra İstiye’den Bebek’e kadar onlarla beraber gene yürümek... Sağımda Orhan Veli, solumda Sait Faik olurdu. Ben ortalarındayım düşünebiliyor musunuz? Ellerimi arkamda birleştirir, saçlarımı attıra attıra yürürken ben... Kâh Sait Faik’e kâh Orhan Veli’ye göz ucumla bakardım. Eteklerim nasıl zil çalardı kim bilir? Beraberiz diye hoplaya zıplaya mutlulukla yürürdüm. Eminim.
Of!.. Bilirim sonra dayanamazdım. Memleketimin en değerli öykücüsü ve şairiyle yürüyorum demez illa mızmızlık ederdim. Ne fenayım! Yapardım vallahi. Yolun ortasında dururdum. Alt dudağımı sarkıtır, omuzlarımı silkeler, sağ ayağımı yere hızla vururdum. Uzata uzata kelimeyi… Söylenirdim... “Yorulllduuummm!” Ah! Belki birbirlerine bakıp muzip muzip gülerlerdi... Sait Faik bana: “Ne yorulması yahu! Yürüüüsene!” derdi…
Sonraaa... Üçümüz coşkuyla tramvaya binerdik. Evet, bunu kesinlikle gene şimdi hayal ettim. Hayali bile çok güzeldi. Yüreğimin sevinçle dolduğunu hissettim.
Hayatımızı eşsiz kılan tüm ustalar, yattıkları yerde nur ve huzur içinde uyusunlar.
Bugün görür görmez beni hem gülümseten hem de "Yafu biz gerçekten hiç değişmiyoruz" deyip ince bir hüzne boğan harika bir karikatüre denk geldim.Takibinde olduğum Doç. Dr. Şenol Bezci’nin kaleminden çıkan bu muzip çalışma, aslında akıllı telefonların hayatımızda esamesinin okunmadığı, teknolojinin bizi esir almadığı eski yıllara ait.
Ama gelin görün ki, bugünün dünyasına o kadar cuk oturuyor ki!
Fark ettiniz mi? Hepsi aynı sokakta, aynı anda, tıpatıp aynı şeyi yapıyor. Ortak bir eylemi paylaşıyorlar ama günün sonunda hepsi yapayalnız...
Hani hep deriz ya, "Günümüz dünyası çok fena, herkesin elinde bir telefon, kimse kafasını kaldırıp etrafına bakmıyor, sosyallik bitti..." Suçu hemen akıllı telefonlara, sosyal medyaya atmaya bayılıyoruz. Fakat Şenol Bezci, bize o etkili çizgileriyle yıllar öncesinden muzipçe fısıldıyor: "Kendinizi kandırmayın, siz hep biraz böyleydiniz!"
Demem o ki, suçu sadece bugünün teknolojisine atıp sıyrılamayız. Karikatürdeki o gazete sayfalarını kaldırıp yerine birer akıllı telefon koysak, bugünün herhangi bir metro istasyonundan veya caddesinden hiçbir farkı kalmıyor.
Şahane karikatürler de tam olarak bu yüzden eskimiyor işte; çizildiği dönemi aşıp, yıllar sonra bile bize bizi anlatmaya devam ediyorlar.
O halde, Şenol hocayı takip etmeye devam:)
"Cuma gecesi, Spike Lee filmleri izlemeye, sinemaya gidiyorum. Filmler gece yarısı başlıyor. Üç film birden. Kalabalık. İlk film, She's Gotta Have it. Nola Darling'in erkeklerle sınavı içimi bayıyor. Spike Lee kendini biliyor. Film bitince çıkıyorum. Sinema eve yakın. Saat 02.00. Hava serin. Kaldırımda ayakkabılarımın topuk sesi yankılanıyor. Uzun zaman sonra topuklu giyiyorum. Korkuya meydan okumak beni heyecanlandırıyor. Her an bir köşeden çıkabilecek canavarlara karşı tetikte de olsa ruhum, kendi macerasının kahramanı olmanın tadını çıkarıyor. Mis gibi uyuyorum." s.39
“Özgürlüğümün ilk gecesini kutlamalıyım. Uzun süre tutsak düşmüş yaralı bir hayvanım. Ruhum aç. White Rabbit’i cd çalara yerleştiriyorum. Sesini sonuna kadar açıyorum. Müzikle sallanıyorum. ”s.9