24 Ağustos 2026 Pazartesi

Müzeleri Dolaşmayı Çok Severim...

 

Uzun zamandır İstanbul Modern’deki "Tüm Renklerin Aryası" sergisini gezmek istiyordum... 

Müzenin bu salonunda kulaklarıma çalınan o hafif arya sesiyle tablolara bakarak ilerlerliyordum. Gözüm kenardaki daktilo metinlerine kaydı. İyice yaklaştım...

Mektuptu bunlar. Satırları okudukça yüzümde tatlı bir tebessüm yayıldığını hissettim. Yıl 1929... Bir baba,  gencecik kızına bakınız neler yazıyordu... 

Semiha Evladım

Babanın şu mektubunu dalgınlığı bir tarafa bırakarak kemali ciddiyetle oku. Kızım ben senin hem baban hem de ananım. 37 yaşında Allah’ın cilvesi olarak her hukuku bana intikal eden seni bu yaşa kadar nasıl düşündüğümü bilemezsin... Ben bıyıklarım çıkıncaya kadar ezandan sonra sokakta kalmazdım. Babamdan ağabeyimden ödüm patlardı. Senin baba ve ana silsilenin kanında ve senin meziyetinde namussuzluk olmadığı için o hiçbir zaman aklına gelmez, lakin tuttuğun yol yarı ağlatacak agyari güldürecek şekildedir.

Sen cahilsin bilemiyorsun, gece vakti Feriha'lardan geliyorsun. Kapı açılmıyor, bağırıyorsun, komşular işitiyor. Senin nereden geldiğini ne bilecekler? Sabahleyin erkenden fırlayıp gidiyorsun gece 9.30'da geliyorsun. Sen ev hayatını bütün bütün terk ettin... Şu mektubumu okuduğun dakikadan itibaren... biraz ev hanımı olursun. Sen takdirlere layık bir kızsın fakat kendini berbat ediyorsun. İşte sana (inşallah son olur) ihtarım.

1929 yılına ait bu mektubun sahibi, şair ve maliye memuru olan babası Ziya Cenap Bey. "Biraz ev hanımı ol" diye sitem ettiği o tarihte 19 yaşında olan  kızı ise Cumhuriyet tarihinin ilk kadın opera sanatçısı, oyuncu ve ressam  Semiha Berksoy...

Gencecik bir sanat öğrencisiyken tiyatro provalarından, arkadaş toplantılarından eve geç döndüğü için babasından bu yazılı azarı yiyen Semiha, hemen yanındaki çerçevede duran cevabıyla beni bir kez daha gülümsetti. Babasının "ev hanımı ol" çağrısına, o yaşta çelik gibi bir kararlılıkla yanıt veriyordu:


Sevgili babacığım,

Sana bu mektubu yazarken gözlerimden şıpır şıpır yaşlar akıyor.

Söylediklerin izzetinefsime çok dokundu. Belki beni henüz gıyaben tanıdığından olacak. Dalgınlığı bir kenara bırakarak bütün hislerimi, düşüncelerimi bir mantık dairesinde anlatacağım. Fakat ilk ve ciddi anlatışım olacak. Şu dakikadan itibaren kızını tamamen görmüş ve tanımış olacaksın... Ciddi ve güzel konuşmak istiyorum baba. Bende sanata, sanat hayatına, sanatkârlığa karşı büyük bir istidat ve büyük bir meyil var. Bunu sen de tasdik ediyorsun çünkü hiçbir kuvvetin beni korkutmadığının farkındasın... Benim ruhumu sürükleyen, bende alev haline geçen bir şey var; o da sanat aşkıdır. Bunu biliniz babacığım.

Bunu yapamadan ölsem bile mezarımda biten selvi ağaçları söyler. Ben bunu dünyada yaşadığım müddetçe idame ettireceğim. Gözlerim daima sanat âleminde onun yaşayan muhitlerinden katiyen ayrılmayacak, belki ilerde her şeyi feda edip o âleme gideceğim, her zaman bana bu ruhi meziyetleri aşılayan kadına rahmet yaşayan erkeğe dua edeceğim.

Sesimi ve resim yapmak hislerini o ölen zavallı kadından, zekâmı babamdan kaptığımı inkâr etmeyeceğim... Belki yakında bir film çevirme ihtimalim yüzde yüz vardır, sizi Ertuğrul Muhsin Bey'e götüreceğim, tanıştıracağım. Saatlerimi tayin edeceksiniz ve ben muntazam bir surette çalışma hayatına gireceğim. Bunları benimle her zaman yanınıza çağırıp konuşmalısınız.

Bir tarafta komşular ne der diye endişelenip kızını korumak isteyen geleneksel bir baba, diğer tarafta ruhundaki sanatsal alevi söndürmeyi reddeden tutkulu bir genç kadın... Babası onun "biraz ev hanımı" olmasını istemişti ama Semiha Berksoy, mezarındaki selvi ağaçlarına bile şarkı söyletecek devasa bir efsane oldu.

Arka planda süzülen o şahane arya sesi eşliğinde, 97 yıl önceden gelen bu mektupları okuyabildiğim için ne şanslı bir kadınım. Bahtiyarım. 




23 Ağustos 2026 Pazar

Tatile Çıkamayan Bir Hayalcinin Hayalleri, Güneşle İlgili Olmayacaktır Tabii..


Ey sıcak sevenler! 
Ey güneşseverler! 
Ey memleketime denk gelen en sıcak aylar ve günler! 
Ey Haziran! Ey Temmuz! Ey Ağustos! 
Ey beni bitiren mevsim! 
Ey yaz! 
Ey günebakan çiçekleri gibi enerjiyi güneşten alan insanlar! 
Bense bir yeldeğirmeni misali enerjimi rüzgârdan, yağmurdan alan biriysem eğer…
Güneşe, sıcağa, bu durgun, esintisiz havalara asla uygun değildir benim bünyem! 

Ben iflah ve islah olmaz derecede rüzgar ve yağmursever biriyim. 
Eğer dışardaysam ve yağmur başlamışsa aniden, hani ahmak ıslatan cinsten... 
Yağmur yağacağı varken bile tedbirsizsem üstelik... Zaten tedbir nedir bilmem... 
Asla saçak altına girmem... 
Koşturmam kaçmam yağmurdan... 
Yürürüm yavaş yavaş koşuşan insanların arasından... 
Islanırım sırılsıklam... 
Zaten kanıtlamışlar. 
Koşsa da yürüse de fark etmiyormuş biliyor musunuz?  
Yağmurda aynı miktarda ıslanıyormuş insan...  

Ey Yaz! Üzülme… Kırılma bana e mi? Merak etme… Kış gelince hakkını vereceğim. 


Gizli Not: 
Size bir şey söyleyeyim mi, tatile bir türlü çıkamıyorum. 
Şööyle güneşli, denizli, şıpıdık terlikli, tiril tiril entarili, üfür üfür etekli tatil yapamayınca 
ne yapayım?  
Oturup dertleneyim mi yani? 

Onun yerine sonbahara, kışa, kara, soğuğa... 
Ne bileyim? 
Rüzgâra, yağmura.... Güzelleme yapıyorum... 
Böyleyken böyle:)


2012

22 Ağustos 2026 Cumartesi

Kendimi Eylediğim Zamanlar...

 
Oy başıma! Bu filmleri mi seyrettim:))

Canım ukulelem ve akordiyonum:)
Nota öğrenemediğim için zor ilerliyorum. Vazgeçmiyorum.
Kendi kendime çok çalışıyorum.
Her ikisiyle de bir şarkıyı tam olarak çalabiliyorum:) Seviniyorum.
Bazı şarkıların nakaratlarını çıkarabiliyorum. Ve... Onlarla çok eğleniyorum:)


Yüzyıllık Yalnızlık'ın 2. sezonu başladı. Kitabı elimin altında. 
Arada karıştırıp tekrar okuyorum. 
İlk sezonu tekrar seyrettim. İkinci sezona hazırlanıyorum:)


Eskiden Amasya deyince aklıma sadece elması gelirdi:)
Fotoğraflarına denk geldim. Hiç bilmiyormuşum.
Canik Dağları’nın güneyine saklanmış bir şehir... 
 Dik ve sarp dağların  arasından geçen  Yeşilırmak'ın  
yüzlerce yılda kayaları oya oya oluşturduğu derin bir kanyon vadi... 
Kaya mezarları... 
Ferhat ve Şirin'in hikayesi...
Çok merak ettim. 
Eylül ayında gitmeye niyet ettim:)
Amasya'yı inceliyorum.
(Fotoğrafları kim çektiyse çok teşekkür ediyorum)

21 Ağustos 2026 Cuma

İzmit'te "Seramik Pano Dedektifliği" Günlerim:) - 4

 



Geçen yıl İzmit’te seramik panoların peşine düşmek, hiç planlamadığım halde kendimi kaptırdığım en tatlı meraklarımdan biri olmuştu. Oldum bittim devran olmaya, seyran olmaya, hayran olmaya meyyal bünyeme şifa gibi gelmişti. Ne şahane heyecanlar yaşamıştım. Ne çok yürümüş, ne çok insanla tanışmış, ne çok hikâyenin peşine düşmüş, ne çok şaşırmıştım.

Bir seferinde sıradan bir ara sokakta dolaşırken kafamı kaldırmıştım ki, o ne! Ani bir görsel patlama hissetmiştim: Booom! Binanın altı katına yerleştirilmiş  koca koca çiçekler! Öylece bakakalmıştım.

Seramik çamuruyla az çok ilgilenen herkes, bu panolara bakarken arkasındaki o emeği hemen fark eder. Önce çamura dokunmak, yoğurmak, yapraklara o kıvrımı, bükeyliği vermek, orta tomurcukların pütürlü dokusunu sabırla tek tek işlemek… Ve ardından o devasa, ağır parçaları fırında çatlatmadan çıkarabilmek... 

Üstelik o kütleli seramik panoları metrelerce yüksekte binanın cephesine yıllarca düşmeyecek şekilde monte edebilmek ve o canlı sır renklerinin zamanın, güneşin, yağmurun yıpratıcılığına meydan okuyup ilk günkü gibi kalmasını sağlamak müthiş bir işçilik gerektiriyor.

Barselona'nın, Lizbon'un sokaklarında karşımıza çıkan o  sürprizli seramik cepheleri görüp hayran kalıyoruz ya... Neden bizim sokaklarımızda  böyle cesur denemeler olmasın ki?

Burası da kendi içinde Pop-Art ile kitsch sınırında gezinen, ezber bozan harika bir kent deneyimine dönüşmüş işte. Seramik sanatçısı Semra Uğur, İzmit'in bir ara sokağındaki apartmanın altı katı için hayalindeki o koca çiçekleri çamura üflemiş, bina sahibi de hiç tereddüt etmeden bu fikri kucaklayıp cephesini sanatçının kullanımına vermiş.

Bence İzmit'teki bu bina, o küresel sokak sanatları geleneğiyle tatlı bir akrabalık kuran, şehre neşe ve cesaret katan ender örneklerden biri. 

İzmit'te "Seramik Pano Dedektifliği" Günlerim:) - 3

(Her şey, öteden beri İstanbul’daki binaların cephesinde gördüğüm o renkli seramik panolara imrenip “Acaba İzmit’te hiç yok mudur?” sorusunu kendime sormamla başladı. İzmit sokaklarında bir dedektif gibi iz sürdükçe karşıma çıkan ilk iki seramik panonun altından aynı isim çıkmıştı: Semra Uğur. İşte bu yazı, tek bir sorunun peşinde başlayan,  sokak sanatı keşfinin hikâyesidir.)

Bulduğum ikinci seramik panoda da Semra Uğur imzasını görünce, o karmaşanın ortasında tüm sadeliğiyle duran eser bana doğrudan Füreya Koral’ın şu sözlerini hatırlattı:

“Sanat eserlerinin müzelerde hapsolmaması gerek. Bu eserler toplumun her kesimi tarafından benimsenmeli, insanlarla birlikte yaşamalı, nefes almalı, onların bir parçası olmalı ki sanatçılar ve sanatseverler çoğalsın.” 

Kamu yönetimi okurken kentlerin bürokratik imar planlarını ve ruhsuz binalarını, sosyoloji okurken insanın bu binaların arasında nasıl yalnızlaşacağını düşündüm durdum. Sonra rotamı seramik ve camın o dokunulabilir, sıcak dünyasına kırınca resmi tamamladım... Bir şehri “şehir” yapan şey sadece haritalar, beton kütleler, fabrikalar ya da ticaret değilmiş. Tam da seramik sanatçısı Füreya Koral’ın dediği gibi, sanatın sokaklara taşması, insanla birlikte nefes almasıymış.


Gelinlikçilerin, güzellik salonlarının ve o boğucu reklam tabelalarının istilasına uğramış gri binaların ortasında kente sessizce güzellik üfleyen Semra Uğur kimdi peki? Sanatçının peşine düşmek, İzmit’in unuttuğu estetik hafızasının ve sokak müzesinin peşine düşmekti benim için...

Arşivleri kurcalayıp iz sürünce karşıma bu kentin sokaklarını güzelleştiren, duvarlarına zarif izler bırakan muazzam bir kadın hikâyesi çıktı.

1967 yılında İstanbul Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksekokulu Seramik Bölümü’nden mezun olduktan sonra kurduğu atölyesinde yıllarca çamura şekil, fırının sıcağında renklere hayat vermiş. Hikâyenin İzmit ile kesiştiği an ise 1990 yılı... İstanbul’dan sonra atölyesini İzmit merkeze taşıyan Semra Uğur, uzun yıllar çalışmalarını burada sürdürmüş, ardından Bahçecik’teki yerine geçmiş.

Tahmin edeceğinizi düşünüyorum, elbette telefon numarasını buldum ve aradım :) Telefonda karşıma çıkan o inanılmaz canlı, dinamik ve cıvıl cıvıl sesi duymak içimi ısıttı. Bugün artık aktif olarak çamura dokunmuyordu belki ama sesindeki o sanatçı heyecanı şahaneydi.

En güzeli, Semra Uğur’un, sanatı atölyelerin ya da galerilerin steril duvarlarına hapsetmeyip binaların dış cephelerine, yani kamusal alana, yani hepimizin her gün aceleyle önünden geçtiği  İzmit sokaklarına taşımış olmasıydı...

İşte benim “seramik pano  dedektifliği” dediğim şey tam da burada anlam kazanıyor.

Sabah koşturmacasıyla işe yetişmeye çalışırken, sigorta poliçelerinin, telefon trafiğinin ve gündelik telaşın içinde kaybolurken, başımı kaldırıp bakmadığım o duvarlarda bir sanatçının emeği ve kentin ruhu saklı duruyordu. Seramik, doğası gereği zamana ve vicdansız müdahalelere direnmekle kalmıyor, kentin ruhuna bekçilik ediyordu.

Tabelalar değişiyor, dükkânlar el değiştiriyor, binaların boyası soluyor... Ama o pişmiş toprak, üstündeki sırla birlikte kentin gerçek kimliğini korumaya devam ediyor.

İzmit’in gürültülü ve yorgun sokaklarında gezerken bu panolara rastlamak bana şunu hissettirdi: Şehre sahip çıkmak, sadece onu koruma kararlarıyla değil, öncelikle onu görmekle ve fark etmekle başlıyor. Baktığımız ama görmediğimiz o sokaklar, aslında biletsiz, kapısız, kesintisiz birer açık hava müzesi. Ve bir kentin sokakları müzeleştiği kadar insanileşiyor.

Peki, İzmit’teki seramik pano maceram sadece iki panoyla mı sınırlı kaldı sanıyorsunuz?

Yooo!.. Tahmin edersiniz ki, Semra Uğur’la konuşunca işin seyri tamamen değişti. Yıllar sonra panolarını soran biriyle karşılaşmak onu da heyecanlandırmıştı. Bana panoların olduğu binaları tek tek söyledi. Elime o adresi alıp sokaklara düştüm; gittim, nokta atışı yapıp hepsini buldum:)

20 Ağustos 2026 Perşembe

İzmit'te "Seramik Pano Dedektifliği" Günlerim:) - 2

 



Vaziyetimi hayal eder misiniz?

Bulduğum ilk seramik panonun heyecanı hâlâ içimde, yüreğim pırpır ediyor. Arabamı park edip yürüyüş yoluna çıkmışım, gözlerim radar gibi binaları tarıyor. Fakat o ne? Tabela... Tabela... Tabela... 
Binaların cepheleri o kadar feci tabela yoğunluğuyla sarılmış ki, göz yoruyor, ruh boğuyor, baktıkça üzülüyorum.

Demek bu çirkinliğe gözüm alışmış, diyorum kendi kendime... Önünden geçtiğim, aceleyle adımladığım şehrin kalbi diyebileceğim caddelerin sağlı sollu binaları, mağazaların devasa indirim yazılarıyla, irili ufaklı biçimsiz tabelalarla dolmuş. Sadece zemin değil, bütün katlar tabelalarla, vitrinlerle istila edilmiş durumda. Şimdi gözümü diktim ya binalara, şehrin durumu içimi acıtıyor.

Tam başımı  kaldırıp tekrar binalara bakınca, kargaşanın ortasında  su gibi akan  o güzelliği gördüm.



Gri, yorgun betonun göğsüne yukarıdan aşağıya doğru işlenmişti. Minik halkalardan, düğmelerden, şeritlerden oluşan bu seramik pano,  topraktan süzülüp gelen naif ve şiirsel bir dize gibiydi.  Ne kadar ballıydım. O kaosun içinde hem şehrin hem benim ruhumu yumuşatan bir can simidiymiş gibi hissettim.

Durur muyum? Hemen binaya girdim. Bina görevlisiyle  görüştüm. Binanın sahibinin adını ve telefon numarasını buldum. (Bu detaylara girmeyeyim sahiden ayrı bir dedektiflik hikayesi:)

Ve...  Telefon ettim... Muazzam bir sürpriz beni bekliyordu:

Gelinlikçiler, iç giyim mağazaları, güzellik salonları ve tabelalar  neredeyse tüm cephesini istila etmiş durumda olan bu binaların ortasında,  bir sanatçının el emeği ve  elbette şehrin asıl kimliği, hafızası, estetik bilinci olan bu zarif seramik panoyu kim yapmış bilin bakalım?

Semra Uğur!

Hay canına sayın seyirciler! 

Asıl macera  şimdi başlıyordu. Kimdi  Semra Uğur? 

19 Ağustos 2026 Çarşamba

İzmit'te "Seramik Pano Dedektifliği" Günlerim :)-1


İstanbul’da binaların dış cephelerindeki o gizemli, renkli seramik panoları hep çok sevmişimdir. Önlerinden her geçişimde başım yukarı kalkar, adımlarım yavaşlar. Sizde de olur mu? Bir şeyi merak etmeye göreyim, zihnim bir kez o çarkı döndürmeye başladığında artık durduramam... İki yıl önce Seramik ve Cam Tasarımı bölümüne adım attığım o ilk günlerde, ben de kafayı bu soruya taktım: “Acaba İzmit’teki binalarda da böyle seramik tasarımlar var mıdır?”

Aslında yalan yok, daha önce İzmit’in sokaklarında yürürken binaların cephelerine hiç bu gözle bakmamıştım. Bilirsiniz, insan öğrenmeye, dokunmaya, araştırmaya, merak etmeye başladığı an, yaşadığı kentin yüzü de değişiyor.

Geçen yılım adeta bir dedektif gibi geçti diyebilirim. Sokak sokak dolaştım, binaların cephelerini taradım. Emlakçılara girdim, sordum. Esnafa danıştım, bilen var mı diye etrafa bakındım. Kimsenin bir fikri yoktu. Herkes, önünden bin kez geçip gittiği bir duvarı ilk kez duyuyormuş gibi şaşkınlıkla yüzüme bakıyordu.

Sonra bir gün... Her şeyin sıradan akıp gittiği o anlardan birinde, arabamı park ettiğim binanın cephesine  gözüm takıldı. Takılmasıyla kalbim küt küt atmaya başladı.

Bir dövizci tabelası ile gürültüyle çalışan klima motorlarının arasında, adeta sıkışıp kalmış, mahzun ama muazzam bir seramik pano duruyordu orada!  


Hemen telefonuma sarılıp fotoğrafını çektim. İşte, uzun zamandır aradığım örneklerden birini bulmuştum. Koskoca İzmit’te bir kişi bile binasına böyle bir çalışma yaptırmamış olabilir miydi? Vardı işte.  Çok sevinmiştim. Ama bu kez başka bir soru takıldı aklıma. İçimdeki o dayanılmaz merak susmuyordu:

Kim yapmıştı acaba?

Burası yılların iş hanıydı. Şansıma, binanın yönetimi hemen içerideki ofisteydi. Hiç vakit kaybetmeden daldım içeri, panoyu sordum. Bilmiyorlardı. O kadar iştahla merak ediyordum ki, kırmadılar, binanın yapımıyla ilgili  eski dosyaları çıkardılar. Sayfaları birlikte karıştırırken sonunda o an geldi ve aradığım isim karşıma çıktı. 1994 yılında inşaa edilen Soydan İş Hanı'nın giriş kapısı üzerindeki bu seramik panonun sanatçısı: Semra Uğur'du.

Nasıl sevindim, nasıl yüreğim pır pır etti anlatamam. “Bunca heyecanlanacak ne vardı diyeceksiniz belki de:)

Çünkü İzmit'te bir seramik pano bulmuştum. Üstelik bu panoyu yapan sanatçı bir kadındı. Yalanım yok, çok sevinmiştim.

Başkası için binanın cephesinde, tabelaların ve klimaların arasında sıkışıp kalmış, gizli ve  eski bir duvar süsü olabilir. Ama benim için İzmit’in geçmişinden bugüne süzülüp gelmiş, sessiz, sevimli bir  sanat iziydi.

Ve artık o izin bir adı vardı: Semra Uğur.

Sonra, seramik pano dedektifliğime devam etmeye karar verdim:) 

Devamını yazacağım😎


17 Ağustos 2026 Pazartesi

"Sağ Salim Geçtim Kendimi"

 
Bir adam düşünün... Sirenlerin efsunlu sesini duymak istiyor ama o sesin peşinden gidip kaybolmaktan ödü kopuyor. Hani şu, denizlerin ortasında söyledikleri büyüleyici şarkılarla yaklaşan gemileri kayalıklara çarptırıp denizcileri ölüme sürükleyen mitolojik yaratıklar... Sirenler... Üstelik söyledikleri sadece bir melodi de değil.. Belki dinleyenin geçmişinin, geleceğinin ve evrenin tüm sırlarının fısıltısı...

Adamlarının kulaklarını balmumuyla kapattırıyor, kendininkileri ise açık bırakıyor. Çünkü Sirenleri duymak istiyor. Öte yandan biliyor ki o sesi duyduğu anda etkilenecek ve gitmek isteyecek.  İradesine yenilmemek için geminin direğine kollarını sıkıca bağlatıyor.

Duymak istiyor... Ama teslim olmak istemiyor.

Kimden söz ediyorum?  Odiseus!

Aslında ne kadar tanıdık, değil mi? Hayatta bazan bizi içine çeken, kontrolden çıkacağımızı bildiğimiz o tehlikeli merakla baş başa kalırız. Hem o cazibeyi tatmak isteriz hem de yanmaktan korkarız.

Son zamanlarda kafayı iyice Homeros’un Odiseus'una takmış durumdayım. Melih Cevdet Anday’ın Kolları Bağlı Odiseus’u adlı şiir kitabı  karşıma çıkınca çok merak ettim. Peşine düşüp buldum, az önce  kargo geldi...  Okumaya başladım.

1962 Kasım, İstanbul Yeni Matbaa baskısı... Dile kolay, 64 yıllık bir kitap. Üstelik kapağı Sait Maden’e ait. Ne şanslıyım! Çok severim.

İnsan eline böyle bir kitap alınca sararmış sayfaları çevirmiyor, resmen zamanın içine sızıveriyor.

Garip şiirinin şairlerinden Melih Cevdet Anday'ın mitolojiyle ilgilenmesi hoşuma gitti. Anday diyor ki: 

"Ben Homeros'u okurken hiç de üç bin yıl öncesine gitmiyorum, sadece zenginliğini kullanıyorum.”

Ve o büyüleyici dize dökülüyor sayfalardan:

“Eskiyen söz simya gibidir / Taş bakarsın altın olur.” 

Bayıldım!

Şimdi durup Anday’ın o üç bin yıllık eski sözü alıp nasıl yeniden altına çevirdiğine bakıyorum. 

Anday’da Sirenlerin hikâyesi birden şöyle bir soruya dönüşüyor: İnsan, kendisini kendisinden koruyabilir mi?

Zaten şiir kitabının  en sonuna geldiğimde, Odiseus’un mırıldandığı o tek cümle bütün o upuzun yolculuğun yönünü anında değiştiriveriyor:

“Sağ salim geçtim kendimi.”