29 Eylül 2026 Salı

Talaşlı Şemsiye...


İçim ne zaman daralsa, bir şeylere incinip hayal kırıklığıyla baş başa kalsam ya da hani şu hayattan hepten bezdiğim anlar gelse, soluğu hemen Attila Atalay’ın öykülerinde alırım. 

Onun öykülerinde insanı sessizce sarıp sarmalayan, eski bir dostun sıcaklığı vardır. Ahşap kokan eski bir dükkân, genzi yakan keskin bir limon kolonyası, bardağından taze tüten çay buğusu, muhtelif insanlık hâlleri ve ilk gençliğin o kırılgan duyguları... Tüm bunların arasından sızıp gelen incecik bir hüzünle karşılar sizi. Güldürürken kalbinize usulca dokunur... Öyle ki, tam bir kahkahanın ortasındayken bir bakarsınız, içinizde bir yer ansızın sessizleşiverir.

“Talaşlı Şemsiye” de tam böyle bir öyküsüdür işte.

Bu kez, emlakçıda çıraklık yapan bir lise öğrencisinin dünyasına gireriz. Okul çıkışları koşarak geldiği o dükkânda, patronun oğluyla birlikte koşturur, irili ufaklı ayak işlerine bakarlar. Dükkânın  direği de,  altmış yaşındaki ustaları Ziya Amca’dır. Müşterilere gösterdiği o abartılı, ezici nezaketi, her daim şık kıyafetleri, bembeyaz saçları ve elinden düşürmediği baston saplı siyah otomatik şemsiyesiyle... O yıllarda televizyonda fırtınalar estiren Aşağıdakiler Yukarıdakiler dizisinin uşağı Hudson’a benzetirler onu... Kendi aralarında adı çoktan “Hadsın” olmuştur bile.

Sonrası, iki çocuğun büyüklerin o ciddi, kasvetli dünyası ortasında kurduğu gizli bir oyun alanıdır. Ziya Amca’nın hiç ruhu duymuyor sandıkları küçük muzipliklerden, göz göze gelip kıkırdamaktan, tam yakalanacakken son anda sıyrılmaktan tuhaf bir haz duyarlar. Büyüklerin dünyasını hafifleten, yalnızca ikisine ait sevimli sırlardır bunlar.

Derken, akıllarına çok daha afacan, muzip bir fikir gelir... Hadsın’ın  siyah otomatik baston şemsiyesinin içine, gizlice kucak dolusu talaş doldururlar. Şimdi tek yaptıkları, sokağa ilk damlaların düşeceği o yağmurlu günü ve şemsiyenin açılacağı o anı beklemektir.

Fakat Hadsın, yağmur yağsa da,  o şemsiyeyi bir daha hiç açmaz...

Bir keresinde ise hiç aklına gelmeyecek, taşınması güç bir durum yaşar bizim genç. Haksız yere ağır bir iftiraya uğrar. Çocuktur daha, böylesi bir yükün karşısında ne diyeceğini, kendini nasıl savunacağını bilecek yaşta değildir henüz. Hatta o dakika, büyümekten bile vazgeçmeyi geçirir içinden...

Neler olup bittiğini bilmeyen ustası, çocuğun yüzündeki o kapkara bulutu fark eder. Bir şeylerin fena halde ters gittiğini anlar, yanına sokulup vaziyeti öğrenir. Teskin etmeye çalışır.  Fakat çocuk, son on dakikadır sinema perdesindeki o boynu bükük Küçük Emrah hallerine bürünmüş, dünyası kararmış halde öylece oturmaktadır.

İşte o an, ustası birden ayağa fırlar... Dükkan kapısının arkasına yaslı duran şemsiyesini  kapar. Çocuğun gözlerinin içine bakarak, krallara layık bir reverans yapar ve şemsiyeyi tam başının üzerinde döküm döküm açar! Konfeti gibi yağar talaşlar ustasının bembeyaz saçlarına, şık ceketine... Hadsın, bir anlığına talaşların altında kalmış zamansız bir heykel gibi öylece duruverir.

Çocuk öyle bir gülmeye başlar ki... Sanki ruhundaki bütün zemberekler birden boşalır, o ağır yük göğsünden uçup gider. Dünyaya ve insanlara dair sarsılan güveni, ustasının şemsiyesinden dökülen talaşlarla yeniden onarılır. Ve bu şefkatli iyilik, bir çocuğun hafızasına ömrü boyunca unutamayacağı sıcacık bir mühür gibi kazınır.

Şahane bir öyküdür bu, hepsini anlatmadım elbette, illa ki satır satır kitabından okunmalıdır.

Bilirsiniz,  insan bazan koca koca nasihatler dinlemek değil, sadece birinin yanında durup onunla birlikte gülmek ister. “Boş ver” denmesini değil,  “Dur, az daha dayan, sesini yutma, gül ve hatta meydan oku!” diyen sıcacık bir varlığı hissetmek ister.

Attila Atalay’ın öyküleri bunu yapıyor bana. Yüreğime dokunuyor, hafifçe acıtıyor hatta. Ama sanırım o acı, insan olduğumu yeniden hatırlatıyor. 

Ben bu öyküyü tam da daraldığım bir anda okudum ve bana çok iyi geldi. Bir zamanlar ustasının çocuğa uzattığı o şefkat, yıllar sonra bir yazarın kelimelerine, oradan da benim yüreğime sızdı.

Belki de benim de yapmam gereken bu... Birilerinin fırtınalı gününde, içinden sadece neşe ve iyilik dökülecek o talaşlı şemsiyeyi açabilmek.

26 Eylül 2026 Cumartesi

Sadece Arkadaşız

sadece arkadaşız : “hey dünyalı biz dostuz” deseniz, daha hoş olur halbuki


 sadece arkadaşız:  güzel, biz de karışık ızgara’yız



sadece arkadaşız : biz sadece arkadaş değiliz, dostuz, ahbabız, kankayız, 
içtiğimiz su ayrı gitmez, yani size havada, karada, denizde, uzayda beş basarız

sadece arkadaşız : biz de komedi dans üçlüsü sanmıştık sizi


sadece arkadaşız : no women, no cry be annem


sadece arkadaşız; hadi ya, nasıl becerdiniz


Cümleler:  Metin Üstündağ'ın Yankı Vadisi kitabından

Filmler:  Thelma & Louise / Cebimdeki Yabancı / Yan Yana/ Organize İşler / 

Çiçek Abbas / Vay Arkadaş


24 Eylül 2026 Perşembe

"Gelip Geçen Zamanları Bir Yerlerde Bulsam"

 

"Gelmiş geçmiş en iyi zamanlardı, gelmiş geçmiş en kötü zamanlardı; 

hem bilgelik çağıydı hem aptallık; 

hem inanç çağıydı hem şüpheciliğin çağıydı; 

hem aydınlık mevsimiydi,  hem karanlık  mevsimiydi; 

umutların baharıydı,  umutsuzluğun kışıydı; 

hem her şeyimiz vardı hem hiçbir şeyimiz yoktu; 

hepimiz ya doğruca Cennete gidecektik ya da tam aksi istikamete "

Charles Dickens - İki Şehrin Hikâyesi-  1859


Olmaz mı? Olabilir...

 

Bir gün, Anadolu yollarında dolaşan yoksul bir gezgin kadın, küçük bir hana gelir. Karnı açtır, cebinde hiç parası yoktur. Han sahibi onun halini anlar ve karşılık beklemeden karnını doyurur.

Gezgin kadın bu iyiliği karşılıksız bırakmak istemez. Hanın duvarına küçük renkli taşlarla güzel bir turna mozaiği yapar ve hancıya şöyle der:

“Ne zaman insanlar el çırpıp şarkı söylerse, bu turna duvardan çıkıp dans edecek.”

Gerçekten de öyle olur. İnsanlar el çırpıp şarkı söylediğinde turna duvardan çıkar, kanatlarını açar ve zarifçe dans eder. Bu mucizeyi duyanlar hana akın eder. Hancı zamanla büyük bir servete kavuşur.

Yıllar sonra gezgin kadın yeniden hana gelir. Flütünü çalar. Turna son kez duvardan çıkar, kadını sırtına alır ve gökyüzüne doğru uçup gözden kaybolur.

Geriye, duvarda dans eden turnanın mozaiği kalır.

Belki de bazı mozaikler yalnızca bakılmak için değil, bir gün hikayesini anlatmak için yapılır.

Niye yazdım bu masalı biliyor musunuz? 

Öncelikle, Çin, Japon vs.  pek versiyonu olan bu masalı  çok seviyorum. 

Sonra mozaik dersleri Ekim ayında başlayacak. Böyle bir turna yapsam mı diye hayal ediyorum...

Belki müzik eşliğinde dans eden bir turna oluverir, etrafında oturanların dünyasını şenliğe çevirebilir. 

Şair ne diyor: "Hiçbir neden yokken, ya da biz bilmezken... Aynı düşü görmüşüzdür... Olmaz mı olabilir..." 

22 Eylül 2026 Salı

Kendimi Eylediğim Zamanlar

 

Filmler seyrettim.

Galataport'ta Müzeverse'ye gittim.



Lubliyana'da Invaders avcılığı yaptım.

Elif Şafak'ın Mahrem'ini yıllar önce okuyup çok sevmiştim.
İlüstrasyonlu versiyonunu bulunca aldım, tekrar okumaya başladım.

Bu bir çam ağacının bebe kozalağı ve iğne yaprakları...
Büyüleyici değil mi? 
Harbiden, "Cahildim, dünyanın rengine kandım" demiş ya şair.
Çok haklı.

19 Eylül 2026 Cumartesi

Merak Edip Akordeon'un Peşine Düşünce...

Ordu’daki bir binanın cephesindeki bu akordeonlu kızın fotoğrafına denk gelince, “Niye akordeonlu bir kız çizmiş?” diye merak edip çizeri Emir Aktunç’un röportajlarını okumaya başladım.

Emir Aktunç, Ünye Kent Gazetesi’ndeki röportajında, Ordu’da eskiden kutlama ve benzeri etkinliklerde akordeon çalan çocuklardan söz ediyor. Bu eski görüntülerden yola çıkarak, kendi üslubuyla nostaljik bir hatırlatıcı olarak bu murali yaptığını söylüyor.

Biraz daha araştırınca, karşıma Emre Solmaz’ın “Akordeon Ailesine Mensup Çalgıların Türk Halk Oyunları Müzikleri İcrasında Kullanım Durumu” başlıklı, 2024 tarihli akademik makalesi çıktı.

Akordeonun hikâyesi Avrupa’dan başlayıp Balkanlar ve Kafkaslar üzerinden Anadolu’ya uzanıyormuş. Özellikle 19. yüzyılın sonlarında yaşanan göçler akordeonu Karadeniz’e de ulaşmış. Doğu Karadeniz Kültür Envanteri de bölgeye girişini 1877–1878 Osmanlı-Rus Savaşı yıllarındaki kültürel etkileşimle ilişkilendiriyor.

Yani Ordu’nun duvarındaki o akordeonlu kız, aslında yüz yılı aşan bir kültür yolculuğunun küçük bir hatırlatıcısı. Ne hoş, değil mi?

Akordeonun hikayesi yalnızca sokaklarda ve kutlamalarda değil, okullarda da devam etmiş. Solmaz’ın makalesinde, özellikle Köy Enstitüleri dönemindeki müzik eğitiminde akordeon, mandolin ve başka çalgıların kullanıldığını okudum.  Öğrenciler yalnızca derslerde değil, türküler, halk oyunları ve çeşitli etkinliklerle müziğin içinde yetişiyorlarmış.

Makaledeki eski fotoğraflara bakarken de bunu görmek mümkün. Cılavuz (Kars) ve Akçadağ(Malatya) Köy Enstitülerine ait fotoğraflarda öğrencilerin ellerinde akordeon, mandolin gibi çalgılar var. 

Fotoğraflar Ordu’dan değil, Türkiye’nin farklı bölgelerindeki Köy Enstitülerinden. Ama bu görüntüler, akordeonun bir dönem çocukların okul ve günlük yaşamındaki yerini çok güzel gösteriyor.

Benim hoşuma giden de tam olarak bu oldu. Bir duvar resminde gördüğüm küçücük bir ayrıntı, beni akordeonun Avrupa’dan Anadolu’ya uzanan hikâyesine, oradan da memleketimdeki,  müziğin okulun ve günlük hayatın bir parçası olduğu başka bir döneme götürdü.

Şimdi o hikâyenin küçücük bir parçası, Ordu’da kocaman bir duvarın üzerinde yaşamaya devam ediyor. Sanat sen ne şahane bir şeysin!

Çizimiyle beni bu hikâyenin peşine düşüren Emir Aktunç’a, araştırmasıyla akordeonun geçmişine dair yeni şeyler öğrenmemi sağlayan Emre Solmaz’a minnet duyuyorum. Sağolsunlar.

Memleketimin Görmediğim Bir Şahane Şehri Daha Var Orada... Ordu

İnanılır şey değil! 

Ordu’yu hep Karadeniz’in dereleri, fındığı, denizi ve yeşil yaylalarıyla bilirdim. Meğer bu şehir, sokak duvarlarında bambaşka hikâyeler de fısıldıyormuş.

İlk karşıma akordeon çalan o renkli kız çıktı. Derken başka duvarlarda, başka Ordu hikâyeleri... İşin aslını araştırırken bu kez karşıma Ordu Fikir Bandosu çıktı. Adı bando ama ortada ne askeri bir nizam ne de sıradan bir sanat projesi var. Bu oluşum, Ordu sevdalısı gönüllülerin farklı seslerini tek bir ahenkte buluşturmuş. Amaçları net: Sanatla şehir hayatına dokunmak, Ordu’nun kimliğini güçlendirmek ve kenti kültür-sanatla çok daha görünür kılmak.

O renkli duvar resimleri de bu vizyonun en güzel meyvesi olmuş. Kötü görünen atıl duvarları dev tuvallere dönüştürmüşler. Üstelik belediyenin desteğiyle çocukları da işin içine katıp köylerde çocuklarla birlikte duvar boyamaya başlamışlar. Şahane değil mi?

Meğer memleketimin henüz ayak basmadığım bir köşesinde, böyle ilham veren bir şehir hikâyesi yazılıyormuş.

O zaman karar kesin: İlk fırsatta marş marş Ordu’ya!

Turgay Sarıgöl
Eski ve metruk bir binanın dümdüz cephesi, resimle bambaşka bir dünyaya dönüşmüş. Balkonda duran insanlar, evlerin pencereleri ve eski Ordu’dan sahneler… İlk bakışta gerçekten binaya insanlar yerleştirilmiş sanıyorsunuz. Oysa hepsi duvarın üzerine çizilmiş! İşte muralın büyüsü. 

Emrullah Örünklü (Reach Geblo)
Ordu’nun yayla kültürünü, insanını ve doğayla ilişkisini anlatan rengârenk bir duvar resmi.

Emir Aktunç (Max on Duty)
Eski Ordu’nun çocuk bandolarından esinlenen bu mural, şehrin geçmişinden neşeli bir anı gibi duvara taşınmış.



13 Eylül 2026 Pazar

Ve Hayal Ve Portofino Ve Kardeş

 

*Aşkı Portofino'da buldum
Çünkü hâlâ hayallere inanıyorum."
Love in Portofino


"Yok artık!" diye bağırdım. Akabinde kocamaaan bi "Pes!" diye ekledim. Neydi bu olan biten? "Yuf  yani!" Abartmanın da bir endamı, bir ölçüsü olur, öyle değil mi?"  

Eve gelip, kendime geldiğimde  hemen bilgisayar başına oturdum. Acele acele gugıla "Portofino nere bizim köy nere?" diye sordum. Gugıl sorumu ikiletmedi...  "Rengarenk evleri, romantik atmosferi ve dünya çapında ün kazanan şarkıları sayesinde dünyaca tanınan lüks bir tatil beldesidir." diye cevap verdi.

İyi de güzelim... Portofino'yla benim ne işim olur?  Köyde yaşayan biriyim... Bizim köy nere...  Taaaa.... İtalya'nın Akdeniz kıyı şeridinde bulunan  Portofino nere, öyle değil mi? Onu bunu bilmem... Resmen Portofino'daydım işte. Rengarenk evlerin dört bir köşesi ışıklarla aydınlatılarak büyüleyici  bir ortam yaratılmıştı... Nasıl ummanlar dolusu şımşıkırdak insan topluluğu vardı anlatamam. Üstelik şahane bir geceydi. Gökyüzünde muhteşem bir dolunay, kocaman sahne üstünde ise dünyaca  tanınmış müzisyenler vardı.  

Ya elinde mikrofonuyla ayakta duran o adama ne demeli... Hey!...  Yoksa Andrea Bocelli mi?   Evet, kesinlikle oydu. Harikulade sesiyle şarkı söylemeye başlamıştı bile. Adeta bir varmış bir yokmuş'la başlayan... Masal gibi bir geceydi yeminle..




Vay canına sayın seyirciler!.. Dünyanın en ünlü tenoru Andrea Bocelli, İtalya'nın en güzel beldelerinden biri olan Portofino'da konser veriyorsa, seyirci olmak için kimbilir kaç papel verip bilet almak  gerektiğini, müsadeniz le benim şu küçük aklım bile hesap edebilirdi elbette. 

İyi de, nereden bulacaktım o kadar parayı? Bilet alamayınca, sevdiğimiz şarkıcıyı, sahildeki sandallardan birinden kaçak seyrediyorduk belki de. Çünkü yan gözle baktım. Bu şık seyirci gurubu içinde değil, denizin açığındaki sandaldan birinde iki kişiydik. Yanımda  balık burcu kardeşim romantik müziğin ritminde  oturduğu yerde salınmaktaydı.

 
  

Sessizce "Ne işimiz var bizim burada?" diye fısıldadım. Duymadı. İllüzyonda gibiydi. Günahını almak istemem ama... Belki de duymuyormuş ayağına yattı. Pirelendim. "Hey, sana söylüyorum. Ne işimiz var burada bizim? Bana bak, bu güzelim konseri kaçak seyrettiğimizi bi anlarlarsa var ya, sadece İtalyan sosyetesine rüsva olmakla kalmayız,  popüler dünyaya da kapak oluruz valla." dedim. 

Havalı bir  kafa  hareketiyle, yüzüne düşen  saçlarını arkasına doğru attı. Tepeden tırnağa endamıma küçümser nazarla baktı.  Dudaklarını alay edercesine kıpırdattı. "Şaka mı yapıyorsun?" diye fısıldadı.

Afalladım.  Aşağılandığımı hissettim. Ne yapayım yani? Bu vaziyetlerde hüngürdemeye meyyal bir bünyeye sahibim.  Neyse ki, kendime mukayyet oldum. Göz pınarlarıma hücum eden gözyaşlarımı tuttuğum gibi, anında gerisingeri içime gönderdim. Akabinde epeyce çaba sarfederek, gülümsemeyi becerdim.  

Rüzgar saçlarımızı usul usul dalgalandırıyordu.  İnanılır gibi değildi. Resmen sahnede Andrea Bocelli, yüreğime tesir eden o muhteşem  sesiyle Besame Mucho'yu  söylüyordu. 

Parmaklarımı heyecanlı heyecanlı çıtlattım. Portofino'ya hangi ara gelmiştik? Manzaranın kenar köşeşinden de olsa bu konser alanına nasıl girebilmiştik? 

Şaşkın bir ifadeyle kardeşimin suratına baktım. Parmağını dudağının üstüne koyarak, hastane duvarlarındaki hemşire pozu verdi. Her zamanki bilmiş öğretmen gözleriyle  bakarak."Şıııhht! Sinemadayız. Seyirciler rahatsız olacaklar." dedi. 

Sarsıldım. Sanırım o sarsıntıyla kendime geldim. Etrafıma tekrar baktım. Portofino'da Aşk adlı konser filmi gösterisi sebebiyle, tıklım tıklım dolu bir sinema salonunun ortasında oturmaktaydık.


9 Eylül 2026 Çarşamba

Kendimi Eylediğim Zamanlar...

Bizim kızlar gene Avrupa şampiyonu olunca, başım yukarıda gururla dolaştım.

 


Filmler seyrettim.


Amasya ve Çorum müzelerine gitmiştim. 
Dönünce hemen İstanbul Arkeoloji Müzeleri akşam gezi turuna katıldım. 

Kitaplar okuyorum.

Pegasus Slovenya'nın başkenti Lubliyana'ya direk uçuş koymuş. 
Gitsem mi, diye araştırıyorum.

7 Eylül 2026 Pazartesi

"Acıyı Bal Eyledik"


Bazan hevesle bir gezi yazısı yazmaya niyetleniyorum. Sonra birden, “Dünyada bu kadar savaş, bu kadar keder varken ben ne anlatıyorum?” diyen o ağır düşünce, yüreğime bağdaş kurup oturuyor.

Bir yanım, dünyanın  acılarına tanıklık ederken, alışıp kayıtsızlaşmaktan korkuyor, öteki yanım ise gezmek, görmek, okumak, seyretmek ve  kelimelere dökmek istiyor.

Hani diyor ya şair: “Yaprak döker bir yanımız, bir yanımız bahar bahçe.”

Aksu Bora ve Gökçe Zeybek Kabakcı’nın derlediği Zamanın Duyguları, ben tam da bu hislerle cebelleşirken elime geldi. Kitap, içinde yaşadığımız bu çağda hepimizin yakından tanıdığı korku, kayıtsızlık, haset, nefret,  tiksinti gibi duyguların peşine düşüyor. Ama bizi sadece o karanlıkta bırakmıyor, "el üstünde tutulması gereken duygularımıza", cesarete, meraka, şefkate ve  neşeye yer açıyor. 

Diyor ki: " Şükür ki, yalnızca korku, öfke, nefret değil bulaşıcı olan; cesaret de heves de merak da bulaşıcı. "

Kitabı okumaya devam ederken şunu fark ettim: Bir şehri anlatmak ya da bir binanın cephesindeki  seramik panonun peşine düşmek, dünyanın acılarına sırt çevirmek, kayıtsız kalmak  demek değil. 

Neşelenmek, merak etmek, gezmek, okumak, seyretmek, bunları yazarak paylaşmak bir kaçış değil çünkü... Aksine, bu çağda hayata ve birbirimize tutunmanın en güzel yolu.