





Latince adı “Gezgin” anlamına gelen…
Bana kalırsa o, bedenimizin özbeöz Evliya Çelebi’si! Vagus siniri…
Seyyahımız Vagus, yolculuğuna beyin sapından başlıyor, boynumuzdan geçiyor, göğsümüze uğruyor, kalbimize selam veriyor ve karnımıza kadar uzanan uzun bir keşfe çıkıyor. Uğradığı organlarda bedenin dinlenme, sindirim ve denge süreçlerine eşlik ediyor.
Peki, bu seyyahın en sevdiği yol arkadaşlarından biri kimmiş, biliyor musunuz?
Sesimiz!
Biz gırtlağımızdan tatlı bir mırıltı çıkardığımızda, şarkı söylediğimizde ya da içten gelen bir “Ohhh!” çektiğimizde, nefesimizin ritmi ve sesimizin titreşimi bedenimizin sakinleşme süreçlerine eşlik edebiliyor. Sanki bedenimize usulca şu mesajı fısıldıyoruz:
“Güvendeyiz, rahat bir nefes al…”
Demek ki hayatın yükü, bitmek bilmeyen koşuşturmaca, dünyada tanık olduğumuz kötülükler, haksızlıklar, vicdansızlıklar ve kabalıklar karşısında yapabileceğimiz en büyük hatalardan biri, sessizliğe gömülmek.
Oysa sesimiz yalnızca bedenimize değil, duygularımıza ve dünyayla kurduğumuz ilişkiye de dokunuyor. Her şeye rağmen içimizdeki o neşeli ritmi, o özgür titreşimi kimse elimizden alamaz ki!
Kendi sesimiz…
Hem ruhumuza iyi gelmek hem de varlığımızı hatırlatmak için ses çıkarmalıyız. Bazan bir mırıltıyla, bazan kahkahamızla, bazan de içimizden geldiği gibi haykırarak…
Vagus Çelebi’ye bir selam çakmalı, derin bir nefes almalı ve sesimizi özgürce dışarı bırakmalıyız.
“Heeyyyy!”
Çünkü ses çıkarmak, yalnızca kendimize değil, dünyaya da bir iyileşme çağrısıdır.
Aslı Şafak’ın İşin Aslı programını severek takip ederim. Orhan Pamuk, Ahmet Ümit derken edebiyatımızın sevdiğim isimleriyle buluşturmuştu beni. Her birini büyük bir keyifle izlemiştim.
Aslı Şafak’ın zekice sorularını, içtenliğini, konuklarıyla kurduğu o sahici bağı seviyorum. Sohbeti ne zaman derinleştireceğini, ne zaman hafifleteceğini biliyor. Düşündürürken gülümsetmeyi ihmal etmiyor. Programı izlerken konuğuna ve konuya ne kadar iyi hazırlandığını, sorularını nasıl bir titizlikle hazırladığını fark edebiliyorum. Türkçeye hâkimiyeti, sözcükleri seçişindeki incelik, anlatımındaki doğallık, programı izlemeyi ayrı bir keyfe dönüştürüyor.
Bugün işim gereği yollardaydım. Bi baktım ki o ne? Murathan Mungan konuk olmuş. Kaçırır mıyım? Heyoo!.. Yol boyunca bana şahane bir yoldaş oldu.


Geçen haftayı tamamen Shakespeare’e ayırmıştım. Epeyce okudum, bir şeyler yazmaya çalıştım. Ama bu yolculukta beni en çok sürükleyen, Emine Ayhan’ın YouTube’da anlattıkları oldu. Büyük bir merakla, konuşmalarını bir bir dinledim.
Sonra, “Peki, kimdir Emine Ayhan?” diye araştırmaya başladım. Derken Birikim’de Derviş Aydın Akkoç’un kaleme aldığı "Emine Ayhan: Bir Shakespeare Emekçisinin Portresi" başlıklı o nefis metne rastladım. "Shakespeare çevirmeni değil, Shakespeare emekçisidir," diyordu Akkoç.
Şahane bir tespit, değil mi?
İşte beni Emine Ayhan’a bağlayan da tam olarak bu emekçi duruşu oldu. Günlerdir videolarını dinlerken içime yayılan o tanıdık his boşuna değilmiş. Emine Ayhan'ı hiç tanımıyorum ama o içtenliği ve mesafesizliğiyle sanki yıllardır aynı masada dertleştiğim bir edebiyat akrabam gibi… Hatta onun sayesinde cesaret edip Shakespeare bile dâhil oldu bu masaya :)
Akkoç’un tanımıyla Çukurova’nın cömert ruhunu taşıyan Emine Ayhan, Shakespeare’i akademinin soğuk sınırlarından ve kapalı salonlardan çıkararak geniş kitlelerin ve gündelik yaşamın dünyasına taşımayı başarıyor.
Kabul etmeliyim ki, Shakespeare çoğu zaman gözümü korkutan, bana yüksekten bakan bir dev gibi durur. Emine Ayhan ise çevirileri, anlattıkları ve çözümlemeleriyle o görünmez duvarları kaldırıp aradaki mesafeyi sıfırlıyor. Metinlerin ne kadar bizden ve canlı olduğunu hissettirip insanı cesaretlendiriyor. Derken bir bakıyorum, Shakespeare’in dizeleri zihnimi patır patır aydınlatmaya başlamış bile.
Haydi, hem Onur Ünlü’nün o nefis filmine bir selam çakayım hem de Shakespeare’in o efsane mısrasıyla yazıma nokta koyayım...
“Sen aydınlatırsın geceyi.”
Haftanın ilk çalışma gününe, ofis işlerinin hengamesine kapılmadan önce kısa bir yürüyüş yaptım.
Cam mozaik yapmaya başladığımdan beri doğaya bakışım tamamen değişti. Eskiden yanından geçip gittiğim yapraklar, şimdi zihnimde birer geometri dersine ve renk paletine dönüşüyor.
Meğer ne çok çeşit yaprak varmış etrafımda... Kimi yüreksi, kimi mızrak gibi keskin, kimi bir akçaağacın parmakları gibi parçalı... Kenarları kimi zaman bir testere gibi dişli, kimi zaman dalgalı ve yumuşak.
Işığa tuttuğumda aralarından süzülen damar ağları, adeta cam mozaikteki derz hatları gibi yaprağın haritasını çıkarıyor.
Yaprağın üzerindeki o mumsu doku, üzerindeki hafif tüyler, sarının, kızılın ve yeşilin sonsuz tonları her bitkiyi bambaşka bir sanat eserine dönüştürüyor.
Bu sabah bitkilerden sessizce özür dileyerek yanımda birkaç küçük yaprak ve dal getirdim. Masama koyup etraftaki renkli cam parçalarının arasına yerleştirdiğimde zihnime o soru takıldı...
Doğanın gerçeği, mükemmeli tam karşımda dururken, neden camı kesip biçerek onun bir benzerini yapmaya çabalıyorum ki?
Belki de meselem sadece benzerini yapmak ya da taklit etmek değildir. Belki niyetim doğanın bir yaprakta sakladığı o gizli güzelliği daha yakından fark etmektir. Belki onu kendi gözümden yeniden görmek, başka bir malzemeyle, mesela camın sert ama ışıklı diliyle yeniden anlatmaktır.
Sanat, doğada zaten var olanı aynen kopyalamak değil ki... Ona bakarken bizde uyanan o hissi, o büyülenmeyi görünür kılma çabası değil mi?
Aaa! İnanın pazartesi koşturmacasına geçmeden önce, bir cam parçasıyla bir yaprağın damarlarında aynı güzelliği aramak güne başlamanın en ilham verici yoluymuş:)
Marş marş ofise... İşe güce!.. Pazartesi sendromu mu? O ne:))
Bu haftayı Shakespeare’e ayırmıştım. Sayfalar, tiratlar, insanın içine işleyen cümleler… Haftanın sonunda ise Hamlet’in bir tiradı zihnime takılıp kaldı. Hem gülümseten hem de insanın kibrini yerle bir eden o sözlerle, haftayı kapatayım istedim.
Kısaca anlatayım...
Dünyayı yönettiğini sanan Kral ölür ve toprağa gömülür. O ulu kralı solucanlar yemeye başlar. Derken yoksul bir balıkçı, o solucanı oltasının ucuna takıp denize sallar. Bir balık gelip solucanı yutar... O yoksul adam da tuttuğu balığı akşam eve götürüp afiyetle yer. Günün sonunda, o dünyayı titreten kral, yoksul bir adamın bağırsağında mütevazı bir seyahate çıkmış olur.
İşte hayatın en büyük, en eşitlikçi şakası bu.
İnsan ne kadar yükselirse yükselsin, hırsları ne kadar göğe ererse ersin, doğa herkesi aynı döngüde buluşturuyor. Yaşarken dünyaya hükmedebileceğini sanan insanın gün gelip bir solucanın menüsüne dönüşebileceğini Shakespeare, muzipliği elden bırakmadan yüzümüze çarpıyor.
Son tahlilde, haftayı kapatırken aklımda bu soru var:
Dünyada olup bitenlere bakınca, vicdanı rafa kaldıranlar, kolayca hak yiyenler, adaletsizliği kural hâline getirenler sonlarının bir solucan sofrası olduğunu nasıl unutabiliyor?
Shakespeare’in 11. yüzyıl İskoçya’sında geçen bu ölümsüz eseri, cesur komutan Macbeth’in üç cadıdan bir gün kral olacağı kehanetini duymasıyla başlıyor. Kral olabileceği ihtimali zihnine düştüğünde, kendi ahlaki sınırlarını nasıl birer birer yıktığına şahit oluyoruz.
Macbeth, Kral Duncan’ı öldürerek tahta geçiyor. Ancak tahta çıktığında huzura kavuşmıyor. Tam tersine, kaybetmekten korktuğu iktidarı korumak için daha fazla şiddete başvuruyor.
Kitabın başında cadıların meşhur bir sözü var... “İyi kötüdür, kötü de iyi…”
Çünkü hırs insanın gözünü kör ettiğinde, iyiyle kötü, doğruyla yanlış birbirine karışmaya başlıyor. Macbeth’in başlangıçta dehşetle baktığı bir cinayet, zamanla iktidarını korumak için başvurduğu bir araca dönüşüyor. İnsan, kendi hırsına kapıldığında, bir zamanlar kötülük olarak gördüğünü bile haklı, hatta gerekli görmeye başlayabiliyor.
Macbeth’in asıl trajedisi yalnızca hırsına yenilmesi değil de, o karanlık kapıdan bir kez geçtikten sonra bir daha geri dönememesidir belki...
Macbeth’in hikâyesi yüzyıllar öncesinde kalmış olabilir. Fakat bugünün dünyasında sırf yükselmek için başkalarını harcayan, güç uğruna vicdanının sesini susturan insanları düşündüğümüzde, bu hikâyenin neden hâlâ güncel olduğunu anlamak hiç zor değil.
Yıllar geçse, çağlar değişse de insan ruhunun değişmeyen çıkmazlarını böylesine derinlikli anlatabilmesi, Shakespeare’in edebiyat tarihindeki yerini anlamaya yetiyor.

Batı Yakası Hikâyesi’nin Romeo ve Juliet’ten beslendiğini
Şekspir, hayatın içinde sürdürmeye çalıştığım zihin ve kalp sağlığımı koruma çabama, dört yüz yıl öteden tanıdık bir ayna tutarak eşlik ediyor.
Dünyanın bütün haksızlıklarını düzeltemesem de insanın neden böyle davrandığını anlamaya çalışmak, kendi durduğum yeri sorgulamak iyi geliyor.
Meğer Devlerin Savaşı’na bilet almış!
Ne zamandır bu oyuna gitmek istediğimi bildiği için bana harika bir sürpriz yapmış. Heyooo!.. Arkadaşlığın en Hülya’lı halidir kendisi… Çocukluğumuzdan beri bilirim, canımdır, çok severim.
Tam bu heyecanı sindirmeye çalışırken üstüne bir de "Erken gel, önce bizde yemek yiyelim" demez mi?
İşte orada ikinci çığlık geldi! Hülya’nın elinin lezzeti gerçekten anlatılmaz, ancak yaşanır ve yenir:)
Saklayacak değilim ya, söyledim hemen son vaziyetimi... "Şeyyy… Diyetteyim de! Karbonhidratsız olsun e mi!":)
Hiç ikiletmedi. "Aaa! Ne gerek var kilo vermeye?" demedi. Sıcacık sesiyle cevap verdi... "Elbette! Merak etme." dedi.
"Bütün devrelerin birbirine girdiği bir dünya zamanıydı, viraneydi zahir. Bizi ilmek ilmek sökmüşlerdi, hiçbir şey söktükleri yerde değildi."
"İnceliğim, dal gibiliğim, ellerim… İnsanın hayatla kurduğu ilişki en çok ellerinden okunurmuş. Ellerimden okunuyor: Sakin, zarif, yavaş, kuru. Usul usul saça, yaprağa, suya, kapıya değiyor. Usulca günü geceye, geceyi güne çeviriyor. Ellerim, hayata karşı yeni bir merhamet."
"Aşk ve maraz, ihanet ve yara, ömür ve hafıza; dünyada bulunmanın bahaneleri, dünyada bulunmanın halleridir. İşte bunlar üstüne düşünüyorum, kaç zamandır, burada, bu dingin bahçede, bu sessiz odalarda. “Sana gelmek için ağrımı uyandırmaya çalıştım ama olmuyor. Mayalanmış o, mantarlanmış, beni bilmiyor.”

Her şey, ama her şey yazın sıcak, ılık, hiç bitmeyecekmiş gibi duran beyaz çarşafına uzanmış, yatmış, uykulu, mahmur, mırıltılı…
“Unutmakla unutmamak arasına gerili o sırat köprüsünden geçiyordum. Karşımda iki eşik: “Sen yana ben yana”. Duruyor. “İkimizin resmini çıkartmışlar yan yana”.

Hey, doktor! Ruhumdaki kadim yırtık hâlâ yerinde mi? Karanlık ve içerlek bir cümbüş o, doktor! Dik onu doktor. Hey, ”
- Gizli Not -
Birhan Keskin’in Ba kitabından, “Dümen Suyu”ndan bazı cümlelerle,
Lady Chatterley’s Lover filminden kareleri eşleştirdim.
Yurt dışından gelecek arkadaşımdan Anne Carson’ın bir kitabını rica etmiştim.
Derken ekrana bir mesaj düştü. Arkadaşım kitapçıda gezinirken Christophe Chabouté’nin Yellow Cab’ine rastlamış. "Bu kitap sende var mı?" diye soruyor.
Kitaplığımda Chabouté’ler için ayırdığım o özel köşeyi, sanatçıya olan hayranlığımı çok iyi biliyor tabii.
Yeminle gözlerim parladı... "Aaa! Yooook... Hemen kap:)" diye cevapladım heyecanla...
Yellow Cab, Chabouté’nin bildiğim melankolik, her karesi sinematografik ve insanı tek kelime etmeden sarsan o eşsiz atmosferini New York sokaklarına taşıdığı müthiş bir eser...
Bir taksinin arka koltuğundan kentin gürültüsünü, yalnızlığını ve o rengârenk akışını onun siyah-beyaz fırçasından seyretmek... Heyooo!... İçim içime sığmıyor. O kadar mutluyum ki!
İnanır mısınız, bazı kitaplar insanın sadece kitaplığına değil, doğrudan kalbine geliyor:)
Gizli Not:
En güzel Chaboute incelemesi, bakınız işte burada...
http://kuzeykalesi.blogspot.com/2019/09/yapayalnz-chaboute-cizgiroman-incelemesi.html