22 Ağustos 2026 Cumartesi

Kendimi Eylediğim Zamanlar...

 
Oy başıma! Bu filmleri seyrettim:))

Canım ukulelem ve akordiyonum:)
Nota öğrenemediğim için zor ilerliyorum. Vazgeçmiyorum.
Kendi kendime çok çalışıyorum.
Her ikisiyle de bir şarkıyı tam olarak çalabiliyorum:) Seviniyorum.
Bazı şarkıların nakaratlarını çıkarabiliyorum. Ve... Onlarla çok eğleniyorum:)


Yüzyıllık Yalnızlık'ın 2. sezonu başladı. Kitabı elimin altında. 
Arada karıştırıp tekrar okuyorum. 
İlk sezonu tekrar seyrettim. İkinci sezona hazırlanıyorum:)


Eskiden Amasya deyince aklıma sadece elması gelirdi:)
Fotoğraflarına denk geldim. Hiç bilmiyormuşum.
Canik Dağları’nın güneyine saklanmış bir şehir... 
 Dik ve sarp dağların  arasından geçen  Yeşilırmak'ın  
yüzlerce yılda kayaları oya oya oluşturduğu derin bir kanyon vadi... 
Kaya mezarları... 
Ferhat ve Şirin'in hikayesi...
Çok merak ettim. 
Eylül ayında gitmeye niyet ettim:)
Amasya'yı inceliyorum.
(Fotoğrafları kim çektiyse çok teşekkür ediyorum)

21 Ağustos 2026 Cuma

İzmit'te "Seramik Pano Dedektifliği" Günlerim:) - 4

 



Geçen yıl İzmit’te seramik panoların peşine düşmek, hiç planlamadığım halde kendimi kaptırdığım en tatlı meraklarımdan biri olmuştu. Oldum bittim devran olmaya, seyran olmaya, hayran olmaya meyyal bünyeme şifa gibi gelmişti. Ne şahane heyecanlar yaşamıştım. Ne çok yürümüş, ne çok insanla tanışmış, ne çok hikâyenin peşine düşmüş, ne çok şaşırmıştım.

Bir seferinde sıradan bir ara sokakta dolaşırken kafamı kaldırmıştım ki, o ne! Ani bir görsel patlama hissetmiştim: Booom! Binanın altı katına yerleştirilmiş  koca koca çiçekler! Öylece bakakalmıştım.

Seramik çamuruyla az çok ilgilenen herkes, bu panolara bakarken arkasındaki o emeği hemen fark eder. Önce çamura dokunmak, yoğurmak, yapraklara o kıvrımı, bükeyliği vermek, orta tomurcukların pütürlü dokusunu sabırla tek tek işlemek… Ve ardından o devasa, ağır parçaları fırında çatlatmadan çıkarabilmek... 

Üstelik o kütleli seramik panoları metrelerce yüksekte binanın cephesine yıllarca düşmeyecek şekilde monte edebilmek ve o canlı sır renklerinin zamanın, güneşin, yağmurun yıpratıcılığına meydan okuyup ilk günkü gibi kalmasını sağlamak müthiş bir işçilik gerektiriyor.

Barselona'nın, Lizbon'un sokaklarında karşımıza çıkan o  sürprizli seramik cepheleri görüp hayran kalıyoruz ya... Neden bizim sokaklarımızda  böyle cesur denemeler olmasın ki?

Burası da kendi içinde Pop-Art ile kitsch sınırında gezinen, ezber bozan harika bir kent deneyimine dönüşmüş işte. Seramik sanatçısı Semra Uğur, İzmit'in bir ara sokağındaki apartmanın altı katı için hayalindeki o koca çiçekleri çamura üflemiş, bina sahibi de hiç tereddüt etmeden bu fikri kucaklayıp cephesini sanatçının kullanımına vermiş.

Bence İzmit'teki bu bina, o küresel sokak sanatları geleneğiyle tatlı bir akrabalık kuran, şehre neşe ve cesaret katan ender örneklerden biri. 

İzmit'te "Seramik Pano Dedektifliği" Günlerim:) - 3

(Her şey, öteden beri İstanbul’daki binaların cephesinde gördüğüm o renkli seramik panolara imrenip “Acaba İzmit’te hiç yok mudur?” sorusunu kendime sormamla başladı. İzmit sokaklarında bir dedektif gibi iz sürdükçe karşıma çıkan ilk iki seramik panonun altından aynı isim çıkmıştı: Semra Uğur. İşte bu yazı, tek bir sorunun peşinde başlayan,  sokak sanatı keşfinin hikâyesidir.)

Bulduğum ikinci seramik panoda da Semra Uğur imzasını görünce, o karmaşanın ortasında tüm sadeliğiyle duran eser bana doğrudan Füreya Koral’ın şu sözlerini hatırlattı:

“Sanat eserlerinin müzelerde hapsolmaması gerek. Bu eserler toplumun her kesimi tarafından benimsenmeli, insanlarla birlikte yaşamalı, nefes almalı, onların bir parçası olmalı ki sanatçılar ve sanatseverler çoğalsın.” 

Kamu yönetimi okurken kentlerin bürokratik imar planlarını ve ruhsuz binalarını, sosyoloji okurken insanın bu binaların arasında nasıl yalnızlaşacağını düşündüm durdum. Sonra rotamı seramik ve camın o dokunulabilir, sıcak dünyasına kırınca resmi tamamladım... Bir şehri “şehir” yapan şey sadece haritalar, beton kütleler, fabrikalar ya da ticaret değilmiş. Tam da seramik sanatçısı Füreya Koral’ın dediği gibi, sanatın sokaklara taşması, insanla birlikte nefes almasıymış.


Gelinlikçilerin, güzellik salonlarının ve o boğucu reklam tabelalarının istilasına uğramış gri binaların ortasında kente sessizce güzellik üfleyen Semra Uğur kimdi peki? Sanatçının peşine düşmek, İzmit’in unuttuğu estetik hafızasının ve sokak müzesinin peşine düşmekti benim için...

Arşivleri kurcalayıp iz sürünce karşıma bu kentin sokaklarını güzelleştiren, duvarlarına zarif izler bırakan muazzam bir kadın hikâyesi çıktı.

1967 yılında İstanbul Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksekokulu Seramik Bölümü’nden mezun olduktan sonra kurduğu atölyesinde yıllarca çamura şekil, fırının sıcağında renklere hayat vermiş. Hikâyenin İzmit ile kesiştiği an ise 1990 yılı... İstanbul’dan sonra atölyesini İzmit merkeze taşıyan Semra Uğur, uzun yıllar çalışmalarını burada sürdürmüş, ardından Bahçecik’teki yerine geçmiş.

Tahmin edeceğinizi düşünüyorum, elbette telefon numarasını buldum ve aradım :) Telefonda karşıma çıkan o inanılmaz canlı, dinamik ve cıvıl cıvıl sesi duymak içimi ısıttı. Bugün artık aktif olarak çamura dokunmuyordu belki ama sesindeki o sanatçı heyecanı şahaneydi.

En güzeli, Semra Uğur’un, sanatı atölyelerin ya da galerilerin steril duvarlarına hapsetmeyip binaların dış cephelerine, yani kamusal alana, yani hepimizin her gün aceleyle önünden geçtiği  İzmit sokaklarına taşımış olmasıydı...

İşte benim “seramik pano  dedektifliği” dediğim şey tam da burada anlam kazanıyor.

Sabah koşturmacasıyla işe yetişmeye çalışırken, sigorta poliçelerinin, telefon trafiğinin ve gündelik telaşın içinde kaybolurken, başımı kaldırıp bakmadığım o duvarlarda bir sanatçının emeği ve kentin ruhu saklı duruyordu. Seramik, doğası gereği zamana ve vicdansız müdahalelere direnmekle kalmıyor, kentin ruhuna bekçilik ediyordu.

Tabelalar değişiyor, dükkânlar el değiştiriyor, binaların boyası soluyor... Ama o pişmiş toprak, üstündeki sırla birlikte kentin gerçek kimliğini korumaya devam ediyor.

İzmit’in gürültülü ve yorgun sokaklarında gezerken bu panolara rastlamak bana şunu hissettirdi: Şehre sahip çıkmak, sadece onu koruma kararlarıyla değil, öncelikle onu görmekle ve fark etmekle başlıyor. Baktığımız ama görmediğimiz o sokaklar, aslında biletsiz, kapısız, kesintisiz birer açık hava müzesi. Ve bir kentin sokakları müzeleştiği kadar insanileşiyor.

Peki, İzmit’teki seramik pano maceram sadece iki panoyla mı sınırlı kaldı sanıyorsunuz?

Yooo!.. Tahmin edersiniz ki, Semra Uğur’la konuşunca işin seyri tamamen değişti. Yıllar sonra panolarını soran biriyle karşılaşmak onu da heyecanlandırmıştı. Bana panoların olduğu binaları tek tek söyledi. Elime o adresi alıp sokaklara düştüm; gittim, nokta atışı yapıp hepsini buldum:)

20 Ağustos 2026 Perşembe

İzmit'te "Seramik Pano Dedektifliği" Günlerim:) - 2

 



Vaziyetimi hayal eder misiniz?

Bulduğum ilk seramik panonun heyecanı hâlâ içimde, yüreğim pırpır ediyor. Arabamı park edip yürüyüş yoluna çıkmışım, gözlerim radar gibi binaları tarıyor. Fakat o ne? Tabela... Tabela... Tabela... 
Binaların cepheleri o kadar feci tabela yoğunluğuyla sarılmış ki, göz yoruyor, ruh boğuyor, baktıkça üzülüyorum.

Demek bu çirkinliğe gözüm alışmış, diyorum kendi kendime... Önünden geçtiğim, aceleyle adımladığım şehrin kalbi diyebileceğim caddelerin sağlı sollu binaları, mağazaların devasa indirim yazılarıyla, irili ufaklı biçimsiz tabelalarla dolmuş. Sadece zemin değil, bütün katlar tabelalarla, vitrinlerle istila edilmiş durumda. Şimdi gözümü diktim ya binalara, şehrin durumu içimi acıtıyor.

Tam başımı  kaldırıp tekrar binalara bakınca, kargaşanın ortasında  su gibi akan  o güzelliği gördüm.



Gri, yorgun betonun göğsüne yukarıdan aşağıya doğru işlenmişti. Minik halkalardan, düğmelerden, şeritlerden oluşan bu seramik pano,  topraktan süzülüp gelen naif ve şiirsel bir dize gibiydi.  Ne kadar ballıydım. O kaosun içinde hem şehrin hem benim ruhumu yumuşatan bir can simidiymiş gibi hissettim.

Durur muyum? Hemen binaya girdim. Bina görevlisiyle  görüştüm. Binanın sahibinin adını ve telefon numarasını buldum. (Bu detaylara girmeyeyim sahiden ayrı bir dedektiflik hikayesi:)

Ve...  Telefon ettim... Muazzam bir sürpriz beni bekliyordu:

Gelinlikçiler, iç giyim mağazaları, güzellik salonları ve tabelalar  neredeyse tüm cephesini istila etmiş durumda olan bu binaların ortasında,  bir sanatçının el emeği ve  elbette şehrin asıl kimliği, hafızası, estetik bilinci olan bu zarif seramik panoyu kim yapmış bilin bakalım?

Semra Uğur!

Hay canına sayın seyirciler! 

Asıl macera  şimdi başlıyordu. Kimdi  Semra Uğur? 

19 Ağustos 2026 Çarşamba

İzmit'te "Seramik Pano Dedektifliği" Günlerim :)-1


İstanbul’da binaların dış cephelerindeki o gizemli, renkli seramik panoları hep çok sevmişimdir. Önlerinden her geçişimde başım yukarı kalkar, adımlarım yavaşlar. Sizde de olur mu? Bir şeyi merak etmeye göreyim, zihnim bir kez o çarkı döndürmeye başladığında artık durduramam... İki yıl önce Seramik ve Cam Tasarımı bölümüne adım attığım o ilk günlerde, ben de kafayı bu soruya taktım: “Acaba İzmit’teki binalarda da böyle seramik tasarımlar var mıdır?”

Aslında yalan yok, daha önce İzmit’in sokaklarında yürürken binaların cephelerine hiç bu gözle bakmamıştım. Bilirsiniz, insan öğrenmeye, dokunmaya, araştırmaya, merak etmeye başladığı an, yaşadığı kentin yüzü de değişiyor.

Geçen yılım adeta bir dedektif gibi geçti diyebilirim. Sokak sokak dolaştım, binaların cephelerini taradım. Emlakçılara girdim, sordum. Esnafa danıştım, bilen var mı diye etrafa bakındım. Kimsenin bir fikri yoktu. Herkes, önünden bin kez geçip gittiği bir duvarı ilk kez duyuyormuş gibi şaşkınlıkla yüzüme bakıyordu.

Sonra bir gün... Her şeyin sıradan akıp gittiği o anlardan birinde, arabamı park ettiğim binanın cephesine  gözüm takıldı. Takılmasıyla kalbim küt küt atmaya başladı.

Bir dövizci tabelası ile gürültüyle çalışan klima motorlarının arasında, adeta sıkışıp kalmış, mahzun ama muazzam bir seramik pano duruyordu orada!  


Hemen telefonuma sarılıp fotoğrafını çektim. İşte, uzun zamandır aradığım örneklerden birini bulmuştum. Koskoca İzmit’te bir kişi bile binasına böyle bir çalışma yaptırmamış olabilir miydi? Vardı işte.  Çok sevinmiştim. Ama bu kez başka bir soru takıldı aklıma. İçimdeki o dayanılmaz merak susmuyordu:

Kim yapmıştı acaba?

Burası yılların iş hanıydı. Şansıma, binanın yönetimi hemen içerideki ofisteydi. Hiç vakit kaybetmeden daldım içeri, panoyu sordum. Bilmiyorlardı. O kadar iştahla merak ediyordum ki, kırmadılar, binanın yapımıyla ilgili  eski dosyaları çıkardılar. Sayfaları birlikte karıştırırken sonunda o an geldi ve aradığım isim karşıma çıktı. 1994 yılında inşaa edilen Soydan İş Hanı'nın giriş kapısı üzerindeki bu seramik panonun sanatçısı: Semra Uğur'du.

Nasıl sevindim, nasıl yüreğim pır pır etti anlatamam. “Bunca heyecanlanacak ne vardı diyeceksiniz belki de:)

Çünkü İzmit'te bir seramik pano bulmuştum. Üstelik bu panoyu yapan sanatçı bir kadındı. Yalanım yok, çok sevinmiştim.

Başkası için binanın cephesinde, tabelaların ve klimaların arasında sıkışıp kalmış, gizli ve  eski bir duvar süsü olabilir. Ama benim için İzmit’in geçmişinden bugüne süzülüp gelmiş, sessiz, sevimli bir  sanat iziydi.

Ve artık o izin bir adı vardı: Semra Uğur.

Sonra, seramik pano dedektifliğime devam etmeye karar verdim:) 

Devamını yazacağım😎


17 Ağustos 2026 Pazartesi

"Sağ Salim Geçtim Kendimi"

 
Bir adam düşünün... Sirenlerin efsunlu sesini duymak istiyor ama o sesin peşinden gidip kaybolmaktan ödü kopuyor. Hani şu, denizlerin ortasında söyledikleri büyüleyici şarkılarla yaklaşan gemileri kayalıklara çarptırıp denizcileri ölüme sürükleyen mitolojik yaratıklar... Sirenler... Üstelik söyledikleri sadece bir melodi de değil.. Belki dinleyenin geçmişinin, geleceğinin ve evrenin tüm sırlarının fısıltısı...

Adamlarının kulaklarını balmumuyla kapattırıyor, kendininkileri ise açık bırakıyor. Çünkü Sirenleri duymak istiyor. Öte yandan biliyor ki o sesi duyduğu anda etkilenecek ve gitmek isteyecek.  İradesine yenilmemek için geminin direğine kollarını sıkıca bağlatıyor.

Duymak istiyor... Ama teslim olmak istemiyor.

Kimden söz ediyorum?  Odiseus!

Aslında ne kadar tanıdık, değil mi? Hayatta bazan bizi içine çeken, kontrolden çıkacağımızı bildiğimiz o tehlikeli merakla baş başa kalırız. Hem o cazibeyi tatmak isteriz hem de yanmaktan korkarız.

Son zamanlarda kafayı iyice Homeros’un Odiseus'una takmış durumdayım. Melih Cevdet Anday’ın Kolları Bağlı Odiseus’u adlı şiir kitabı  karşıma çıkınca çok merak ettim. Peşine düşüp buldum, az önce  kargo geldi...  Okumaya başladım.

1962 Kasım, İstanbul Yeni Matbaa baskısı... Dile kolay, 64 yıllık bir kitap. Üstelik kapağı Sait Maden’e ait. Ne şanslıyım! Çok severim.

İnsan eline böyle bir kitap alınca sararmış sayfaları çevirmiyor, resmen zamanın içine sızıveriyor.

Garip şiirinin şairlerinden Melih Cevdet Anday'ın mitolojiyle ilgilenmesi hoşuma gitti. Anday diyor ki: 

"Ben Homeros'u okurken hiç de üç bin yıl öncesine gitmiyorum, sadece zenginliğini kullanıyorum.”

Ve o büyüleyici dize dökülüyor sayfalardan:

“Eskiyen söz simya gibidir / Taş bakarsın altın olur.” 

Bayıldım!

Şimdi durup Anday’ın o üç bin yıllık eski sözü alıp nasıl yeniden altına çevirdiğine bakıyorum. 

Anday’da Sirenlerin hikâyesi birden şöyle bir soruya dönüşüyor: İnsan, kendisini kendisinden koruyabilir mi?

Zaten şiir kitabının  en sonuna geldiğimde, Odiseus’un mırıldandığı o tek cümle bütün o upuzun yolculuğun yönünü anında değiştiriveriyor:

“Sağ salim geçtim kendimi.”


16 Ağustos 2026 Pazar

İzmit ve Şehir Merdivenleri -4

 






İzmit ve Şehir Merdivenleri-3-

 

Şehir merdivenlerinin peşinde dolaşırken, bazan merdivenin kendisinden çok üzerinde olup bitenlere takılıyorum.

Bu kez merdivende bir çocuk var.

Elinde bir hortum. Hortumu kendine oyuncak yapmış. Ne oynadığını tam olarak göremiyorum ama belli ki merdiven onun için yalnızca inip çıkılacak bir yer olmaktan çıkmış.

Ben fotoğrafı çekerken merdivene bakıyorum... Eski beton basamaklar, yan yana dizilmiş evler, balkonlar, bahçeden sarkan dallar, duvarlar, kablolar görüyorum.

Onun dünyasında hortum, sadece su taşımaya yarayan bir plastik değil, belki bir ejderha, belki  bir kılıç, belki de benim aklıma gelmeyecek başka bir şeydir.

Merdiven de yalnızca merdiven değil. Belki aşılması gereken bir kale, belki bir hazine yolu, belki  ejderhanın mağarasıdır, kim bilebilir?

Çocukken hepimiz böyle değil miydik? 

Bir sopa bazan at, bazan kılıç, bazan mikrofon olurdu. Bir karton kutu ise, ev, araba ya da uzay gemisi… Nesnelerin ne olduğu pek önemli değildi, neye dönüşebileceklerini hayal etmek  önemliydi.

Büyüyünce değişiyoruz...  Merdiven, merdiven oluyor. Hortum, hortum. Duvar, duvar. 

Her ne şart altında olunursa olsun, o saf çocukluk haliyle kendine bir oyuncak ve bir oyun sahası bulan bir varoluş bu. 

Ve anlıyorum ki, şehir merdivenleri sadece yolları birbirine bağlamakla kalmıyor,  bu eşsiz çocukluk hikayesiyle,  unuttuğum o hayal gücünü cömertçe önüme seriyor.

Belki de şehir merdivenlerinin peşine düşmek bu yüzden hoşuma gitti.

İnsan bir merdiveni fotoğraflamak için duruyor, sonra merdivenin üzerinde oynayan bir çocuğa rastlıyor. Kendi çocukluğunu hatırlıyor.

Ve yıllardır görmediği bir şeyi, bir anlığına yeniden görüyor... Bir hortumun ejderha olabileceğini. Bir merdivenin kaleye dönüşebileceğini.

Bir şehrin, bütün ciddiyetine rağmen, hâlâ oyun oynanacak bir yer olduğunu.


İzmit ve Şehir Merdivenleri - 2 -

 

Şehir merdivenlerinin peşine düştüğümden beri, artık yalnızca merdivenleri değil, üzerlerinde yaşanan hayatları da fark ediyorum.

Bu kez karşıma çıkan merdiven, iki sokak arasındaki bir geçitten çok daha fazlası.

Asansörlerin bizi birkaç saniyede katlarca yukarı taşıdığı, yürüyen merdivenlerin hayatımızın sıradan bir parçası olduğu bir zamanda burada insanlar evlerine ulaşmak için bu basamakları tek tek çıkıyor.

Fotoğraftaki kırmızı giysili kadın da onlardan biri. 

Merdivenleri çıkarken bir kediye rastlıyor. Eğiliyor, onunla konuşuyor. Sonra yoluna devam ediyor. 

Öte yandan, merdivenin karşısında bambaşka bir hikâye var.

Şehir değişiyor.

Kentsel dönüşüm bu mahalleye de gelmiş. Kadının her gün çıktığı basamakların karşısındaki evler yıkılmış, yerlerine yeni binalar yükseliyor. Bir zamanlar o evlerde nasıl bir hayat vardı bilmiyorum. Şimdi yerlerine birbirine benzeyen büyük ve yeni yapılar dikiliyor.

Bir tarafta yıllardır kullanılan basamaklar, evler, bahçeler, kediler, akşam sefaları, çiçekler ve gündelik hayat...

Diğer tarafta ise yükselen yeni binalar, birbirine benzeyen cepheler, büyüyen yapılar ve hızla değişen bir şehir.

Sanki bir tarafta yılların biriktirdiği hayat, diğer tarafta o hayatın yerini almaya hazırlanan yeni bir şehir var.

Şehir bazan büyük meydanlarda, caddelerde değil, bir merdiven basamağında durup karşıya baktığınızda ele veriyor değişimini. Üstelik biliyorum ki çok geçmeden bu merdivenin çevresi de dönüşecek. Belki bugün çektiğim bu manzara, yarın belleğimizden bile silinecek.

Acaba tam da bu yüzden mi aceleyle çektim fotoğrafını? Değişen şehrin içinde kaybolup giden bir anı, yaşamları, silinmeden hemen önce durdurmak için.

15 Ağustos 2026 Cumartesi

İzmit ve Şehir Merdivenleri-1

 

Üzerinize afiyet, merakı çok, ilgisi dağınık biriyim. Son günlerde de “şehir merdivenleri”ne takmış vaziyetteyim. Ayrıca en iyi yaptığım sanat, abartma sanatı:) 

Şimdi ben memleketi gezer, bilumum merdivenleri arar, bulduklarımın fotoğraflarını çeker,  abarta abarta hikaye ederim. İşte buyrunuz...  İlk bulduğum şehir merdivenini arz ederim:))

Bugün yolum İzmit’e düşünce, denk geldiğim şehir merdivenlerini hemen fotoğraflamaya başladım.

Şehir merdivenleri ilk bakışta yalnızca bir sokaktan diğerine ulaşmanın kısa yolu gibi görünüyor. Oysa biraz durup bakınca iş değişiyor. Çünkü bu merdivenlerin çoğu yalnızca iki sokağı birbirine bağlamıyor... Evlerin, yaşamların arasından geçiyor.

Kimi yerde bir evin kapısı doğrudan merdivene açılıyor, kimi yerde pencereler basamaklara bakıyor. Balkonlar sokağa, sokak evlere taşıyor. Birinin kapısının önü, ötekinin geçiş yolu oluyor. 

Duvarlardan kablolar geçiyor, klimalar cephelere sonradan ekleniyor, basamaklar yılların ayak izleriyle aşınıyor. Market torbalarıyla eve dönenler, okula gidip gelen çocuklar, komşusuyla merdiven başında laflayanlar... Bütün o küçük gündelik hayat, bu basamakların üzerine seriliyor.

Çünkü burada merdiven yalnızca insanların üzerinden inip çıktığı bir yol değil de,  insanların hayatlarının içinden geçtiği bir yer sanki... 

Belki de bu yüzden şehir merdivenlerine bakarken yalnızca basamakları değil, o basamakların çevresinde kurulmuş hayatı da görmem gerekiyor.

Galiba  bazı şehirlerde sokak dediğimiz şey dümdüz uzanmıyor. 

Yaşamın taa içinden basamak basamak çıkıyor... İniyor...