Hayal Kahvem
11 Mayıs 2026 Pazartesi
Kill Bill Hem de Tekmili Birden:)
10 Mayıs 2026 Pazar
9 Mayıs 2026 Cumartesi
Dünyaya Orman Denir.
Daha ilk sayfalarda geyiklerden söz edilen bir bölüme takıldım. “Yerden omuza kadar iki metre, dar altın boynuz tacı olan, çevik ve cesur bir hayvan...” diye anlatıyordu onları. Sonra da gerçek geyiklerin neredeyse yok olduğu, insanların artık robot geyikler kullandığını yazıyordu.
Bir anda durdum... Ben en son ne zaman gerçek bir geyik gördüm? Ya da geyiklerin hâlâ var olup olmadıgını düşündüm.
Roman, ormanlarla kaplı bir gezegende geçiyor. Dünya’dan gelen insanlar ormanları kesiyor, doğayı sömürüyor ve yerli halkı eziyor. Le Guin bunu sadece bir bilimkurgu hikâyesi gibi anlatmıyor aslında.
Savaşın, sömürünün ve insanın doğayla kurduğu yıkıcı ilişkinin altını çiziyor. Kitabı Vietnam Savaşı’nın gölgesinde, çevre hareketlerine tepki diye yazmış olması da her satırda hissediliyor.
En etkileyici taraflarından biri şu bence...
Orman burada sadece ağaçlardan oluşan bir yer değil. Hafıza gibi, yaşam gibi, dünyanın ruhu gibi bir şey. Zaten Athshe dilinde “dünya” kelimesi “orman” anlamına geliyor. Belki de bu yüzden kitap hâlâ bu kadar güncel geliyor insana.
Galiba bazı canlıların varlığını yavaş yavaş unutuyorum. Önce doğadan çekiliyorlar, sonra hafızamdan. Bazan bir roman onları yeniden hatırlatıyor.
İyi ki edebiyat var.
7 Mayıs 2026 Perşembe
Körler İçin Karikatür Betimleme - Erdil Yaşaroğlu'nun Tavuk Suyuna Çorba Karikatürü
Erdil Yaşaroğlu’nun ‘Tavuk Suyuna Çorba’ adlı karikatüründe, hasta bir adam yatağında bitkin halde yatıyor. Üzeri yorganla örtülü olan adamın alnında ter damlaları var. Yanında oturan başörtülü bir kadın, şefkatle adamın alnına dokunarak, ‘Sana bi tavuk suyuna çorba yapıyim, hiçbişeyin kalmaz,’ diyor.
Pencerenin pervazında bir tavuk var. Öfkeli. Kendi canını kurtarmak isteyen tavuk, kadına sert bir dille çıkışıyor. Çorba yerine modern bir ilaç hazırlamasını isteyerek "Teraflu yapsana orspu teraflu!’" diye sesleniyor.
Koro mu Solo mu?
Arkadaşımın oturduğu sitenin sosyal tesisinde, üç beş kişi haftada bir akşam toplanıp, akordiyon eşliğinde şarkılar söylüyorlar. Son iki aydır ben de denk geldikçe onlara katılıyorum.
Birlikte şarkı söylerken, kimi zaman, yeryüzünde tükendiğini sandığım şefkatin… iyiliğin… dostluğun… aşkın... sevginin hâlâ bir yerlerde usul usul yaşadığına inancım artıyor.
Hissediyorum. Müzik ruhuma iyi geriyor.
Bu akşam beş kişiydik. Hafiften başladık... Söyledikçe açılıyoruz tabii... Şarkıdan şarkıya geçiyoruz. Koro halinde şarkı söylemek nasıl keyifli anlatamam. Zaten oldum bittim çekinirim. Tek başına şarkı söylerim de birileri olunca utanırım. Böyle hep birlikte söylerken kaynayıp gidiyorum arada:)
Bu gece, hoca bir ara akordiyonla öyle bir şarkıya girdi ki…Birbirimize baktık. Çok bildik bir şarkı bu. İnsan ilk melodisinden etkileniyor. Ama hangi şarkı? Sözleri hatırlayamıyoruz.... Sadece müzik var. Birbirimize soru dolu gözlerle bakıyoruz...
Ve hoca… Nasıl güzel çalıyor... Akordiyonun sesi odaya yayıldıkça, bir anda hepimiz başka bir zamana ışınlandık... Biraz eski bir yaz akşamına… biraz kaybedilmiş bir aşka… biraz içimizi sızlatan muhtelif insani duygulara…
Kimse telefonuna sarılmadı. Kimse “Bu hangi şarkıydı?” diye sormadı. Konuşsak o büyü bozulacaktı sanki.
Derken… Dudağımı melodiye eşlik ederken yakaladım. Sandalyenin ucuna doğru kaydıım... Şarkıyı söylemeye başladım:
"Bu akşam çok efkârlıyım. Kalbim neden kan ağlıyoooor... Bunu bir bilsen sevgiliiimmm."
Hem oturduğum yerde usul usul salınıyorum hem nasıl tatlı, nasıl his dolu söylüyorum şarkıyı... Kendime ben bile inanamıyorum. "Allahım, şu anda ben ne yapıyorum?" diye aklımdan geçiyor... Şarkı yüreğimde bir yerleri acıtıyor. Ve... O kadar güzeldi ki şu anda kelimelere dökemiyorum... Akordiyonun buğulu melodisi eşliğinde şöylüyorum:
"Dudaklarımda bir ateş... Avuçlarımda alevsiiin... Sensiz yalnız, sensiz hiçim... İlahımsın sevgilimsin sen benim her şeyimsiiiin"
Herkes bana bakıyor. Hoca kafasıyla onaylıyor beni... Akordiyorun ritmini benim sesime uyduruyor. Şarkı söylemeye devam ediyorum....
"Sensiz yalnız sensiz hiçim... Gözyaşlarım yağmur gibiiii yanağımı ıslatıyoooor... Kollarım bekliyor seni... Öpsem öpsem ellerini... Yine de sana hasretiiiim... "
Kimse konuşmuyordu. Kimse şarkıya eşlik etmiyordu... Sadece akordiyon vardı… Ve benim sesim... Veee... insanın kalbine yavaş yavaş yayılan o tarifsiz sıcaklık. Ne güzeldi.
Düşünüyorum da, işte bu koroya katıldıktan sonra akordiyon aldım. Akordiyonun sesi büyüledi beni. Öğrenmeye başladım.
O değil de, ya şimdi korodan ayrılıp solo söylemeye karar verirsem? Ya sahneye çıkmaya heves edersem? Abartırım... Korkuyorum kendimden:))
6 Mayıs 2026 Çarşamba
4 Mayıs 2026 Pazartesi
Çin ve Çin Feneri:)
Dün üşenmedim... Kırtasiyeye gittim, renkli kartonlar aldım ve.....:)
"Yok artık, oturdun bir de Çin Feneri mi yaptın?" demeyin olur mu?
Yaptım😅 Minicik. Biblo niyetine:)
3 Mayıs 2026 Pazar
Kendimi Eylediğim Zamanlar...
2 Mayıs 2026 Cumartesi
Çin ve O Şarkı...
“Everybody was kung fu fighting…”
Bir şarkı çıktı…
Bazan güç, aynı ritimde buluşabilmekte.
1 Mayıs 2026 Cuma
Balzac ve Çinli Terzi Kız
Yıl 1971.
Mao, Kültür Devrimi ile tüm Çin’i bir laboratuvar gibi yeniden tasarlamayı hedeflemiş. Bu sadece bir yönetim değişikliği değil, insanların zihnini sıfırlama projesiymiş. Geleneksel değerleri ve aile bağlarını silip, bireyi devletin tek tip kalıbına sokmayı hedefleyen bu baskı, toplumun tüm dokusunu kökten değiştirmeyi amaçlıyormuş.
Zihniyet devrimi adı verilen bu süreçte üniversiteler kapatılmış, şehirli aydınlar halk düşmanı ilan edilmiş. Mao, gençlerin şehirli zihinlerini arındırmak ve onları yoksul köylülerin disipliniyle şekillendirmek için binlerce öğrenciyi ücra dağ köylerine sürgüne göndermiş. Burada çetin şartlarda çalışmaya zorlanan gençlerin en büyük mahrumiyeti, Mao’nun ideolojik yapıtları dışındaki tüm kitapların yasaklanması olmuş.
Balzac ve Çinli Terzi Kız adlı film, işte bu zorunlu sürgünün, kitapların yasaklı olduğu o ıssız dağlarda edebiyatın bir kurtuluş yolu olarak keşfedilmesinin sarsıcı hikâyesi aslında.
Filmin başrolünde henüz 19 yaşındaki Ma ve Luo var. İkisi de halk düşmanı ilan edilen doktor ailelerin çocukları. Üniversiteleri kapatılıp yeniden eğitim bahanesiyle çok sarp dağlardan birine gönderiliyorlar.
Yanlarında bir keman ve hafızalarına kazınmış film sahneleriyle, o ıssız köyde bambaşka bir dünyanın kapısını aralıyorlar. Çocuklar köylülere filmleri sözlü olarak anlatıp sinemayı tanıtırken, hem kendi iç dünyalarını kuruyor hem de o absürt sistemle kendi yöntemleriyle dalga geçiyorlar.
Luo’nun yırtık pantolonunu tamir ettirmek için gittikleri terzihanede nihayet Terzi Çinli Kız'a denk geliyoruz. İki gencomuz da kıza aşık oluyor. Ma, dostuna sadık kalmak niyetiyle hislerini içine gömse de, Çinli Terzi Kız'ın hayatlarına girişiyle o ıssız dağ günleri bir anda duygusala bağlanıyor.
Derken, dağdaki arkadaşlarından birinin evinde, Balzac, Flaubert ve Dumas gibi 19. yüzyılın yasaklı yazarlarının romanlarının olduğu bir valiz ellerine geçiyor. Sansürün tehlikesine rağmen, bu kitapları büyük bir zevkle Terzi Kız’a yüksek sesle okuyorlar.
Derken, film o şiirsel dünyanın altını kendi eliyle oyuyor. Edebiyatın özgürleştirici gücü derken, bir anda kendimi tanıdık film klişesinin içinde buluyorum... Nedir o? Şehirli erkek öğretir, köydeki kız dönüşür.
Sonra noluyor mu? Aaa! Anlatamam... Merak eden işte şuradan seyredebilür:)
One Child Nation
- İzinsiz hamile kalmayın.
- Doğum yapmayın.
- Kısırlaştırmayı reddeden tutuklanacaktır.
- Aldır, düşür, doğurma.
Bunlar distopik bir romanın satırları değil. Bir dönemin Çin’inde her köşe başında, her duvar üzerinde yankılanan devlet sloganlarıymış. Bugün, One Child Nation belgeselini izledikten sonra, tarihin en radikal sosyal mühendislik deneylerinden birine, 1979 ile 2015 yılları arasında uygulanan "Tek Çocuk Politikası"nı yakından seyrettim. Uygulamanın başladığı 1979 yılında yaklaşık 970 milyon olan Çin nüfusu, o dönemki yaklaşık 4,3 milyarlık dünya nüfusunun neredeyse dörtte birine denk geliyormuş. Çin yönetimi, bu devasa nüfusun kalkınmayı engellediğini öne sürerek ailelerin sadece bir çocuk sahibi olmasına izin vererek, tarihin en büyük insanlık dramlarından birini başlatmış.
- Kısırlaştırmayı reddedenin acısını ailesi çeker.
- Gizli hamilelik ve doğumlarda sert önlemler alınacaktır.
- Birden fazla çocuğu olanları şikayet edin ve ödül kazanın.
Benzeri tehdit ve uygulamalar, toplumsal bir paranoya yaratmış. İnsanları birbirini ihbar etmeye zorlamış. Zorunlu kürtajlar, ağır cezalar ve korku dolu bir yaşam... Geleneksel erkek çocuk özlemiyle birleşen bu baskı, kız çocuklarını en büyük kurbanlar haline getirmiş. Kimi ölüme terk edilmiş, kimi insan tüccarlarının elinde bir mal gibi satılmış.
Peki, bu sert yaptırımlar Çin’e ne kazandırmış? Kısa vadede nüfus artış hızı yavaşlatılmış gibi görünse de, uzun vadede fatura çok daha ağır olmuş. Günümüzde 8,3 milyarı aşan dünya nüfusuna karşın, Çin artık nüfus artışıyla değil, tam tersi bir krizle mücadele ediyormuş.
Bugün nüfusu 1,41 milyar civarında olan ülke, son dört yıldır sürekli nüfus kaybı yaşıyormuş. Tek Çocuk Politikası'nın mirası olarak hızla yaşlanan bir toplum, küçülen bir iş gücü ve derin cinsiyet dengesizliği ile baş başa kalan Çin’de, 60 yaş ve üzerindeki insanlar, toplam nüfusun yaklaşık %23’ünü oluşturuyormuş. Hükümet, 2015 yılında bu yıkıcı etkileri fark ederek politikayı sona erdirse de, geride parçalanan aileler ve nesiller boyu sürecek bir travma bırakmış.
One Child Nation sadece geçmişi anlatmıyor aslında. Devlet gücünün birey üzerindeki sınırlarını sorgulatan, bir ülkenin nüfusunu şekillendirmek uğruna nelerin gözden çıkarılabildiğini gösteren çok çarpıcı bir belgesel.
Dünyanın bir yerinde yaşanmış bu gerçek, insan haklarının ve aile denen şeyin, bir politika karşısında ne kadar kolay kırılabildiğini bütün açıklığıyla ortaya koyuyor.
Ne diyebilirim? İbretlik bir belgesel.
30 Nisan 2026 Perşembe
Kendimi Eykediğim Zamanlar
想
学
习
书
法
29 Nisan 2026 Çarşamba
Başım Kendimle Fena Halde Belada
Hayran olalım."
Annem, anneannem ve dayım birer yıl arayla bu dünyadan göçtüler. Dayımın kızı Jale, Ankara’dan bizim şehre geldiğinde, birlikte şehrin sırtlarındaki kabristana gidip yakınlarımızı ziyaret ediyoruz. Dün sabah biraz çalıştım. Sonra sözleştiğimiz saatte Jale’yi aldım ve kabristanın yolunu tuttuk. Annem, anneannemin değil, babannemin yanında yatıyor. Orada büyükbabam, amcam, yengem, amcamın oğlu, büyükbabamın kız kardeşi Lukiye hala ve küçükken trafik kazasında kaybettiğim kardeşim… Hepsi bir aradalar.
Arabadan indik. Başörtülerimizi başımıza geçirdik. Şahane bir ilkbahar ikindisiydi. Rüzgâr hafif hafif esiyor, estikçe kabristandaki haşmetli ağaçların dalları usulca salınarak raks ediyor.
Etrafıma bakıyorum. Burası kasvetli, iç daraltıcı bir his vermiyor. Sadece hüzünlü bir ürperti iliklerime kadar işliyor. Çocukluğumuzdan beri kabristanlara gidip gelmeye alışkın olduğumuz için, sanki büyüklerimiz tarafından davet edilmişiz de muhabbet etmeye gelmiş gibiyiz. Korku duymuyoruz. Olduğumuz gibiyiz.
Selam vererek yanlarına doğru yürüyoruz. Gülüşerek, ilkin anneme, “Biz geldik!” diye sesleniyoruz. Annem, Jale’nin halası. Özellikle halasını ziyaret etmek istedi. Bu arada annemin iki yanında uzanan diğer akrabalarıma da hasretle selam veriyoruz. Arabanın arkasından katlanır tabureyi çıkarıyorum. Annemin yancağına kurup bırakıyorum. Jale oturuyor. Diğer yana, toprağa, elimdeki naylon torbayı seriyorum. Ben de yere oturuyorum. Önce dualarımızı ediyoruz. Sadece bizimkilere değil, tüm ölmüşlere gönderiyoruz. Sonra Jale’yle babannem, annem, dayım, anneannem üzerine konuşuyoruz. Kâh gülüyoruz, kâh hüzünleniyoruz.
Öleceğini bilerek yaşayan insanın, ölüm karşısındaki çaresizliğini bir kez daha hissettik. İstemeden doğmuştuk, gene istemeden ölecektik. Hayatın iki gerçeği doğum ve ölüm değil miydi? İkisinin arasını ise kendimiz dolduruyor, kendimiz anlam kazandırıyorduk.
İşte… Bu koca kabristanda yatan binlerce insan… Dün vardılar, bugün yoklar. Kim bilir nelere üzüldüler, kimlere kızdılar, kimlere kırıldılar. Dünya telaşı içinde kim bilir ne çok çalıştılar… Para… mal… araba… eş… evlat… dost… akraba… Koştur babam koştur… Niye acaba?
Ya dünyada olup bitenler? Bir yanda ölümsüzlüğün peşinde koşan insan… ömrünü uzatmaya çalışan… Diğer yanda insanı, hayvanı, doğayı, dünyayı yok eden yine insan. Anlaşılır gibi değil.
Dünyada bilim ve teknoloji gelişiyor. Kitaplar yazılıyor, tecrübeler birikiyor. İyi ama insanın zalimliği neden bitmiyor?
Onca eğitim alıyoruz; üniversiteler, yüksek lisanslar, doktoralar… İyi ama insanı insan yapan özelliklerden nasıl bu kadar uzaklaşılıyor?
Vicdan, merhamet, şefkat… Neden gün be gün azalıyor? Bilim neden savaşları, eziyetleri, cinayetleri bitirmiyor?
Yunus Emre, “İlim ilim bilmektir” diye başlayan sözlerini neden “İlim kendin bilmektir” diye sürdürüyor?
Bu sözleri öğrendiğimden beri başım kendimle fena halde belada.
Şimdi çıkmalıyım. Devamını anlatacağım sonra...
28 Nisan 2026 Salı
Ağır Sanayi
"Tuhaftı... Sanki herkes 'fabrıga'nın gizli bir işaretini taşıyordu... Orkestra, kimselerin duyamadığı tılsımlı bir fabrika sireni çalıyor; yaşamın vardiyasını değiştiriyordu... O an, 'ağır sanayii'nin, olanca ağırlığı üstüme çöktü... Kendimi de fabrikanın bir ürünü gibi duyumsadım... Bir an için, 'fabrıga'nın yaşamımızda hiç olmadığını düşündüm... Sonra, önce senin, ardından diğerlerinin gülümseyen 'düğünlü' yüzlerine baktım... Baktım ve 'fabrıga'nın başka bir şey değil, biz olduğumuza karar verdim... Çocukluğumdan beri pek sevmediğim, o koca, dumanlı deve ait yüksek fırınların, niye Ayşe, Ülkü, Zeynep gibi insan isimleri taşıdığını çözdüm. "
Atilla Atalay/ Sıdıka- Fabriga
27 Nisan 2026 Pazartesi
Rüya...
Yürüyordum. Karanlık bastırmıştı. Ne kadar zamandır yolda olduğumu hatırlamıyordum. Mevsim sonbahardan kışa dönüvermişti. Renkler sessizce köşelerine çekilivermişti. İçinde bulunduğum dünya bembeyaz gelinliğine bürünüvermişti.
Bakına bakına, sükûnet içinde yürüyordum. Nerede olduğumu çıkaramıyordum. Korkmuyordum. Fısıltıyla tekrarladığım “Ben kimim?” sorusunun cevabını ararken, tanımadığım sokaklarda dolandıkça kendimden epeyce uzaklaştığımı anlıyordum. Ne in, ne de cindim. Bir kadın olduğumu biliyordum. Adımı ve kim olduğumu unutmuştum.
Sokağın iki yanında göğe dimdik yükselen devasa beton binalar vardı. Yüzümü göğe kaldırmış, yanaklarımda eriyen kara aldırmadan yürüyordum. Fısıldadım: “Ben kimim?” Bilmiyordum. Emin olmak için başımı yere eğdim; karda ayak izlerimi gördüm. Öyleyse vardım. Yaşıyordum.
Uzun zamandır yürümüş olmalıyım ki göğsüm hızla inip kalkıyor, içli içli nefes alıp veriyordum. Sanki karda yol almakta olan bir trenin bacasının dumanı gibi, her nefes verişimde tütüyordum.
Dar bir sokağın girişine vardığımda öylece kalakaldım. Bu sokağın iki yanındaki ahşapları dökülmüş metrûk evler, çevrelerini acımasızca kuşatan haşmetli beton kulelere meydan okurcasına ayakta durmaya çabalıyorlardı. Belli ki sahipsiz kalmışlardı. Fena hâlde kederli görünüyorlardı.
Dar bir sokağın girişine vardığımda öylece kalakaldım. İki yanındaki ahşapları dökülmüş metruk evler, çevrelerini kuşatan haşmetli beton kulelere meydan okurcasına ayakta durmaya çabalıyordu. Belli ki sahipsizdiler. Fena hâlde kederli görünüyorlardı.
Kar umarsızca yağıyordu. Şiddetlenen rüzgâr, karı tipiye çeviriyordu. Şaşkınlıkla gözümü ayırmadan yola baktım... Yol çıkmazdı. Evlerin bittiği yerde, sokağın ortasında, hayret cümlesinin sonuna konmuş bir ünlem gibi duran heybetli bir tarihî bina vardı. Rüzgârın uğultusu bu binaya çarpıp geri dönüyor, sokaktaki terk edilmiş evlerin bilge sözcüsü gibi, kederle kulelere çarpa çarpa yükseliyordu.
Beton kuleler ses, ısı ve duygu geçirmiyordu. Bu beton kulelerde yaşayıp emeklerini sattıkları efendilerinin kurallarına uymak zorunda olan insanlar, bırak şehirlerindeki değişimin kederli müziğini, mevsim değişikliğinin o can alıcı güzelliğini bile fark etmeden yaşıyorlardı.
İstanbul’da altı yüzü aşkın çıkmaz sokak olduğunu okumuştum. Bunu öğrendiğimde içimin nasıl sevinçle dolduğunu hatırladım. Çünkü İlhan Berk’in dediği gibi, kentler çıkmaz sokaksız nasıl sevilirdi ki?
Bir şehri sevmek için pek çok sebebim olabilirdi. İstanbul’u sırf bu kadar çok çıkmaz sokağı olduğu için bir kez daha sevdiğimi aklımdan geçirdim. İşte o anda… Ben… hatırladım. İstanbul’daydım.
Olduğum yerde gerisingeri döndüm. Durdum. Üşüyen ellerime sıcak nefesimle birkaç kere hohladım. Sonra ellerimi birbirine sürttüm. Geçip giden zamana ve fark edilmeyen her şeye başkaldırırmışcasına, sırtımı yalayan rüzgârın hüzünlü müziği eşliğinde kararlı adımlarla yürüdüm.
Fısıltıyla tekrarladım: "Ben kimim?"
26 Nisan 2026 Pazar
Ve Mandalina ve Manda ve Mandolin
Bir noktada toplum netleşiyor: mandalar ve mandalinalar. Taraflar belli. Roller dağıtılmış. Ve kimse bu ayrımın neden yapıldığını sorgulamıyor. Çünkü mesele artık doğru ya da yanlış değil. Mesele, mandalinaların tehdit ilan edilmesiyle birlikte herkesin o oyunun parçası haline gelmesi.
Şiir Hoca, mandalar ile mandalinalar arasında, mandolinin yükselen gürültü içinde duyulmaz hale gelişini de haybeye eklemiyor. Bu oyunda en çok kaybolanlar, sesi en az çıkanlar.
Öykü burada ince ama sert bir ironi kuruyor: Aslında ortada gerçek bir tehlike yok. Ama herkes varmış gibi yaşamaya başlıyor.
İşte bu yüzden hikâye rahatsız edici. Mandalina... Manda... Bir kelime değiştiğinde, bir şey tehdit olarak ilan edildiğinde, gerçekliğin ne kadar hızlı yeniden kurulabildiğini anlatıyor.
Ve insan ister istemez şunu düşünüyor... Gerçekten mandalinalar mı tehlikeliydi? Yoksa birilerinin öyle demesi mi yetti?
