6 Eylül 2026 Pazar

İşte Düştüm Yollara ve Merzifon:)

 


Nanananooom!  Haybeye, insan evladı kuş misali dememişler. Gittim geldim bile! :) Geçtim direksiyonun başına, açtım müziği… İzmit, Sakarya, Düzce, Bolu, Gerede, Çerkeş, Ilgaz, Tosya, Osmancık, Merzifon…  Heyooo! Yollar şahaneydi. İki kez mola verdim, bir de baktım ki o ne, Merzifon’da değil miyim! :)

Doğrusu, asıl amacım öteden beri merak ettiğim Amasya’yı görmekti. Ama hazır yola çıkmışken Merzifon’u Amasya’nın önüne, Çorum’u da arkasına katıvereyim dedim.

İyi ki de öyle yapmışım!

Merzifon’a girer girmez tuhaf bir hisse kapıldım. Sanki hayat burada başka türlü akıyor, şehir evvel zamanda bir yerde usulca duruyordu.  Berberler, terziler, demirciler, bıçakçılar, sobacılar, kalaycılar, semerciler, yorgancılar… Hepsi dükkânlarıyla, sokaklarıyla birlikte yıllardır orada, tam olarak aynı hikâyenin içinde yaşamaya devam ediyor gibiydiler. Dükkânların önündeki minik  sandalyelerde çayını yudumlayan esnaf, komşusuna laf atan amcalar, sokaktan geçen kadınlar, erkekler… Kimsenin bir yere yetişme telaşı yok... O an böyle bir ortamın içinde olmak hoşuma gitti. Sevindim.

Bu zamansız yolculuğun üzerine midem de bayram etti elbette:) Merzifon'un meşhur keşkeği ve baklalı dolması zaten efsane! Üstüne bir de fırından yeni çıkmış mis gibi nohut mayalı Merzifon çöreği ile çıtır çıtır haşhaşlı katmeri eklenince, değmeyin keyfime!

Sonra ben de oturdum o alçak taburelerden birine ve seslendim:

“Demli bir çay lütfen! Yandan çarklı olsun!" :)

Çay bardağı satan seyyar satıcı. 
 



31 Ağustos 2026 Pazartesi

Kendimi Eylediğim Zamanlar...

 


Filmler seyrettim

Bağ bahçe dolaştım.

Ukulelemle bir şarkı çalıştım.

Madem Amasya'ya gitmeye niyet ettim, Çorum'a da gideyim, dedim, 
araştırmalarıma devam ettim.

29 Ağustos 2026 Cumartesi

5... 4... 3... 2... 1...........

Mel Robbins’in Bırak Yapsınlar Teorisi kitabına başlarken kafamda çok net bir beklenti vardı: Muhtemelen diğer insanları neden bu kadar kontrol etmeye çalıştığımızı anlatan teorik şeylerle karşılaşacaktım. Ama Mel daha ilk sayfalarda kendi darmadağın olmuş hayatını anlatmaya başlayınca beni bayağı ters köşeye yatırdı.

41 yaşında, 800 bin dolar borcu olan, işsiz ve hayatı tamamen kontrolden çıkmış bir kadından bahsediyoruz. İşin garibi ne yapması gerektiğini çok iyi biliyor ama bir türlü harekete geçemiyor. Yataktan kalkmıyor, erteledikçe erteliyor, akşamları içkiye sığınarak kafasındaki kaygıyı susturmaya çalışıyor.

Derken bir sabah alarm çalarken aklına televizyonda gördüğü bir NASA roket fırlatması geliyor. Hiç düşünmeden kendi kendine “5-4-3-2-1” diyor ve roket gibi yataktan fırlıyor.

İşte o meşhur 5 Saniye Kuralı böyle doğuyor. Mantığı inanılmaz basit: Bir şeyi yapman gerektiğini fark ettiğin an, beynin sana binbir türlü bahane fısıldamaya başlamadan önce 5’ten geriye sayıp hemen harekete geçmek.

Mel bunu önce yataktan çıkmak için, sonra borç zarflarını açmak, iş aramak, spor yapmak için kullanıyor. Ve tam olarak şu fikre ulaşıyor: Sorunlar üzerine düşünmek onları çözmüyor, sadece eyleme geçmek çözüyor.

Biz genelde “Önce bir hevesim, motivasyonum gelsin de yapayım” diyoruz ya, Mel tam tersini söylüyor. Motivasyon eylemden önce gelmez, eylem motivasyonu yaratır. Zaten ilk TEDx konuşmasında sahnede heyecandan ne diyeceğini unuttuğunu anlattığında anlıyorsun ki; bize "korkuyu yok ettim" demiyor, "korkarken de adım atabilirsin" diyor.

Aslında tam da bugün bu kitabı düşünmem tesadüf değil. Kaç saattir içimde ciddi bir "dışarı çıkıp yürüme" isteği var. Ama ne yapıyorum? Evde hiçbir aciliyeti olmayan işlerle uğraşıyorum, eşyaların yerini değiştiriyorum, çay tazeliyorum, "az sonra çıkarım" diye erteleyip duruyorum. Yani ne yapmam gerektiğini biliyorum ama zihnim bana sürekli oyalanacak yeni küçük işler çıkarıyor.

Sonra birden Mel’in bu hikâyesi ve 5 saniye kuralı geldi aklıma. Kendi kendimi kandırmayı kesip o ritmi yakalamam lazım.

Tam şu an, bu cümleyi bitirdiğim gibi bilgisayarın kapağını kapatıyorum.

5... 4... 3... 2... 1...

Heyoooo!.. Ben yürüyüşe kaçar:))

24 Ağustos 2026 Pazartesi

Müzeleri Dolaşmayı Çok Severim...

 

Uzun zamandır İstanbul Modern’deki "Tüm Renklerin Aryası" sergisini gezmek istiyordum... 

Müzenin bu salonunda kulaklarıma çalınan o hafif arya sesiyle tablolara bakarak ilerlerliyordum. Gözüm kenardaki daktilo metinlerine kaydı. İyice yaklaştım...

Mektuptu bunlar. Satırları okudukça yüzümde tatlı bir tebessüm yayıldığını hissettim. Yıl 1929... Bir baba,  gencecik kızına bakınız neler yazıyordu... 

Semiha Evladım

Babanın şu mektubunu dalgınlığı bir tarafa bırakarak kemali ciddiyetle oku. Kızım ben senin hem baban hem de ananım. 37 yaşında Allah’ın cilvesi olarak her hukuku bana intikal eden seni bu yaşa kadar nasıl düşündüğümü bilemezsin... Ben bıyıklarım çıkıncaya kadar ezandan sonra sokakta kalmazdım. Babamdan ağabeyimden ödüm patlardı. Senin baba ve ana silsilenin kanında ve senin meziyetinde namussuzluk olmadığı için o hiçbir zaman aklına gelmez, lakin tuttuğun yol yarı ağlatacak agyari güldürecek şekildedir.

Sen cahilsin bilemiyorsun, gece vakti Feriha'lardan geliyorsun. Kapı açılmıyor, bağırıyorsun, komşular işitiyor. Senin nereden geldiğini ne bilecekler? Sabahleyin erkenden fırlayıp gidiyorsun gece 9.30'da geliyorsun. Sen ev hayatını bütün bütün terk ettin... Şu mektubumu okuduğun dakikadan itibaren... biraz ev hanımı olursun. Sen takdirlere layık bir kızsın fakat kendini berbat ediyorsun. İşte sana (inşallah son olur) ihtarım.

1929 yılına ait bu mektubun sahibi, şair ve maliye memuru olan babası Ziya Cenap Bey. "Biraz ev hanımı ol" diye sitem ettiği o tarihte 19 yaşında olan  kızı ise Cumhuriyet tarihinin ilk kadın opera sanatçısı, oyuncu ve ressam  Semiha Berksoy...

Gencecik bir sanat öğrencisiyken tiyatro provalarından, arkadaş toplantılarından eve geç döndüğü için babasından bu yazılı azarı yiyen Semiha, hemen yanındaki çerçevede duran cevabıyla beni bir kez daha gülümsetti. Babasının "ev hanımı ol" çağrısına, o yaşta çelik gibi bir kararlılıkla yanıt veriyordu:


Sevgili babacığım,

Sana bu mektubu yazarken gözlerimden şıpır şıpır yaşlar akıyor.

Söylediklerin izzetinefsime çok dokundu. Belki beni henüz gıyaben tanıdığından olacak. Dalgınlığı bir kenara bırakarak bütün hislerimi, düşüncelerimi bir mantık dairesinde anlatacağım. Fakat ilk ve ciddi anlatışım olacak. Şu dakikadan itibaren kızını tamamen görmüş ve tanımış olacaksın... Ciddi ve güzel konuşmak istiyorum baba. Bende sanata, sanat hayatına, sanatkârlığa karşı büyük bir istidat ve büyük bir meyil var. Bunu sen de tasdik ediyorsun çünkü hiçbir kuvvetin beni korkutmadığının farkındasın... Benim ruhumu sürükleyen, bende alev haline geçen bir şey var; o da sanat aşkıdır. Bunu biliniz babacığım.

Bunu yapamadan ölsem bile mezarımda biten selvi ağaçları söyler. Ben bunu dünyada yaşadığım müddetçe idame ettireceğim. Gözlerim daima sanat âleminde onun yaşayan muhitlerinden katiyen ayrılmayacak, belki ilerde her şeyi feda edip o âleme gideceğim, her zaman bana bu ruhi meziyetleri aşılayan kadına rahmet yaşayan erkeğe dua edeceğim.

Sesimi ve resim yapmak hislerini o ölen zavallı kadından, zekâmı babamdan kaptığımı inkâr etmeyeceğim... Belki yakında bir film çevirme ihtimalim yüzde yüz vardır, sizi Ertuğrul Muhsin Bey'e götüreceğim, tanıştıracağım. Saatlerimi tayin edeceksiniz ve ben muntazam bir surette çalışma hayatına gireceğim. Bunları benimle her zaman yanınıza çağırıp konuşmalısınız.

Bir tarafta komşular ne der diye endişelenip kızını korumak isteyen geleneksel bir baba, diğer tarafta ruhundaki sanatsal alevi söndürmeyi reddeden tutkulu bir genç kadın... Babası onun "biraz ev hanımı" olmasını istemişti ama Semiha Berksoy, mezarındaki selvi ağaçlarına bile şarkı söyletecek devasa bir efsane oldu.

Arka planda süzülen o şahane arya sesi eşliğinde, 97 yıl önceden gelen bu mektupları okuyabildiğim için ne şanslı bir kadınım. Bahtiyarım. 




23 Ağustos 2026 Pazar

Tatile Çıkamayan Bir Hayalcinin Hayalleri, Güneşle İlgili Olmayacaktır Tabii..


Ey sıcak sevenler! 
Ey güneşseverler! 
Ey memleketime denk gelen en sıcak aylar ve günler! 
Ey Haziran! Ey Temmuz! Ey Ağustos! 
Ey beni bitiren mevsim! 
Ey yaz! 
Ey günebakan çiçekleri gibi enerjiyi güneşten alan insanlar! 
Bense bir yeldeğirmeni misali enerjimi rüzgârdan, yağmurdan alan biriysem eğer…
Güneşe, sıcağa, bu durgun, esintisiz havalara asla uygun değildir benim bünyem! 

Ben iflah ve islah olmaz derecede rüzgar ve yağmursever biriyim. 
Eğer dışardaysam ve yağmur başlamışsa aniden, hani ahmak ıslatan cinsten... 
Yağmur yağacağı varken bile tedbirsizsem üstelik... Zaten tedbir nedir bilmem... 
Asla saçak altına girmem... 
Koşturmam kaçmam yağmurdan... 
Yürürüm yavaş yavaş koşuşan insanların arasından... 
Islanırım sırılsıklam... 
Zaten kanıtlamışlar. 
Koşsa da yürüse de fark etmiyormuş biliyor musunuz?  
Yağmurda aynı miktarda ıslanıyormuş insan...  

Ey Yaz! Üzülme… Kırılma bana e mi? Merak etme… Kış gelince hakkını vereceğim. 


Gizli Not: 
Size bir şey söyleyeyim mi, tatile bir türlü çıkamıyorum. 
Şööyle güneşli, denizli, şıpıdık terlikli, tiril tiril entarili, üfür üfür etekli tatil yapamayınca 
ne yapayım?  
Oturup dertleneyim mi yani? 

Onun yerine sonbahara, kışa, kara, soğuğa... 
Ne bileyim? 
Rüzgâra, yağmura.... Güzelleme yapıyorum... 
Böyleyken böyle:)


2012

22 Ağustos 2026 Cumartesi

Kendimi Eylediğim Zamanlar...

 
Oy başıma! Bu filmleri mi seyrettim:))

Canım ukulelem ve akordiyonum:)
Nota öğrenemediğim için zor ilerliyorum. Vazgeçmiyorum.
Kendi kendime çok çalışıyorum.
Her ikisiyle de bir şarkıyı tam olarak çalabiliyorum:) Seviniyorum.
Bazı şarkıların nakaratlarını çıkarabiliyorum. Ve... Onlarla çok eğleniyorum:)


Yüzyıllık Yalnızlık'ın 2. sezonu başladı. Kitabı elimin altında. 
Arada karıştırıp tekrar okuyorum. 
İlk sezonu tekrar seyrettim. İkinci sezona hazırlanıyorum:)


Eskiden Amasya deyince aklıma sadece elması gelirdi:)
Fotoğraflarına denk geldim. Hiç bilmiyormuşum.
Canik Dağları’nın güneyine saklanmış bir şehir... 
 Dik ve sarp dağların  arasından geçen  Yeşilırmak'ın  
yüzlerce yılda kayaları oya oya oluşturduğu derin bir kanyon vadi... 
Kaya mezarları... 
Ferhat ve Şirin'in hikayesi...
Çok merak ettim. 
Eylül ayında gitmeye niyet ettim:)
Amasya'yı inceliyorum.
(Fotoğrafları kim çektiyse çok teşekkür ediyorum)

21 Ağustos 2026 Cuma

İzmit'te "Seramik Pano Dedektifliği" Günlerim:) - 4

 



Geçen yıl İzmit’te seramik panoların peşine düşmek, hiç planlamadığım halde kendimi kaptırdığım en tatlı meraklarımdan biri olmuştu. Oldum bittim devran olmaya, seyran olmaya, hayran olmaya meyyal bünyeme şifa gibi gelmişti. Ne şahane heyecanlar yaşamıştım. Ne çok yürümüş, ne çok insanla tanışmış, ne çok hikâyenin peşine düşmüş, ne çok şaşırmıştım.

Bir seferinde sıradan bir ara sokakta dolaşırken kafamı kaldırmıştım ki, o ne! Ani bir görsel patlama hissetmiştim: Booom! Binanın altı katına yerleştirilmiş  koca koca çiçekler! Öylece bakakalmıştım.

Seramik çamuruyla az çok ilgilenen herkes, bu panolara bakarken arkasındaki o emeği hemen fark eder. Önce çamura dokunmak, yoğurmak, yapraklara o kıvrımı, bükeyliği vermek, orta tomurcukların pütürlü dokusunu sabırla tek tek işlemek… Ve ardından o devasa, ağır parçaları fırında çatlatmadan çıkarabilmek... 

Üstelik o kütleli seramik panoları metrelerce yüksekte binanın cephesine yıllarca düşmeyecek şekilde monte edebilmek ve o canlı sır renklerinin zamanın, güneşin, yağmurun yıpratıcılığına meydan okuyup ilk günkü gibi kalmasını sağlamak müthiş bir işçilik gerektiriyor.

Barselona'nın, Lizbon'un sokaklarında karşımıza çıkan o  sürprizli seramik cepheleri görüp hayran kalıyoruz ya... Neden bizim sokaklarımızda  böyle cesur denemeler olmasın ki?

Burası da kendi içinde Pop-Art ile kitsch sınırında gezinen, ezber bozan harika bir kent deneyimine dönüşmüş işte. Seramik sanatçısı Semra Uğur, İzmit'in bir ara sokağındaki apartmanın altı katı için hayalindeki o koca çiçekleri çamura üflemiş, bina sahibi de hiç tereddüt etmeden bu fikri kucaklayıp cephesini sanatçının kullanımına vermiş.

Bence İzmit'teki bu bina, o küresel sokak sanatları geleneğiyle tatlı bir akrabalık kuran, şehre neşe ve cesaret katan ender örneklerden biri. 

İzmit'te "Seramik Pano Dedektifliği" Günlerim:) - 3

(Her şey, öteden beri İstanbul’daki binaların cephesinde gördüğüm o renkli seramik panolara imrenip “Acaba İzmit’te hiç yok mudur?” sorusunu kendime sormamla başladı. İzmit sokaklarında bir dedektif gibi iz sürdükçe karşıma çıkan ilk iki seramik panonun altından aynı isim çıkmıştı: Semra Uğur. İşte bu yazı, tek bir sorunun peşinde başlayan,  sokak sanatı keşfinin hikâyesidir.)

Bulduğum ikinci seramik panoda da Semra Uğur imzasını görünce, o karmaşanın ortasında tüm sadeliğiyle duran eser bana doğrudan Füreya Koral’ın şu sözlerini hatırlattı:

“Sanat eserlerinin müzelerde hapsolmaması gerek. Bu eserler toplumun her kesimi tarafından benimsenmeli, insanlarla birlikte yaşamalı, nefes almalı, onların bir parçası olmalı ki sanatçılar ve sanatseverler çoğalsın.” 

Kamu yönetimi okurken kentlerin bürokratik imar planlarını ve ruhsuz binalarını, sosyoloji okurken insanın bu binaların arasında nasıl yalnızlaşacağını düşündüm durdum. Sonra rotamı seramik ve camın o dokunulabilir, sıcak dünyasına kırınca resmi tamamladım... Bir şehri “şehir” yapan şey sadece haritalar, beton kütleler, fabrikalar ya da ticaret değilmiş. Tam da seramik sanatçısı Füreya Koral’ın dediği gibi, sanatın sokaklara taşması, insanla birlikte nefes almasıymış.


Gelinlikçilerin, güzellik salonlarının ve o boğucu reklam tabelalarının istilasına uğramış gri binaların ortasında kente sessizce güzellik üfleyen Semra Uğur kimdi peki? Sanatçının peşine düşmek, İzmit’in unuttuğu estetik hafızasının ve sokak müzesinin peşine düşmekti benim için...

Arşivleri kurcalayıp iz sürünce karşıma bu kentin sokaklarını güzelleştiren, duvarlarına zarif izler bırakan muazzam bir kadın hikâyesi çıktı.

1967 yılında İstanbul Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksekokulu Seramik Bölümü’nden mezun olduktan sonra kurduğu atölyesinde yıllarca çamura şekil, fırının sıcağında renklere hayat vermiş. Hikâyenin İzmit ile kesiştiği an ise 1990 yılı... İstanbul’dan sonra atölyesini İzmit merkeze taşıyan Semra Uğur, uzun yıllar çalışmalarını burada sürdürmüş, ardından Bahçecik’teki yerine geçmiş.

Tahmin edeceğinizi düşünüyorum, elbette telefon numarasını buldum ve aradım :) Telefonda karşıma çıkan o inanılmaz canlı, dinamik ve cıvıl cıvıl sesi duymak içimi ısıttı. Bugün artık aktif olarak çamura dokunmuyordu belki ama sesindeki o sanatçı heyecanı şahaneydi.

En güzeli, Semra Uğur’un, sanatı atölyelerin ya da galerilerin steril duvarlarına hapsetmeyip binaların dış cephelerine, yani kamusal alana, yani hepimizin her gün aceleyle önünden geçtiği  İzmit sokaklarına taşımış olmasıydı...

İşte benim “seramik pano  dedektifliği” dediğim şey tam da burada anlam kazanıyor.

Sabah koşturmacasıyla işe yetişmeye çalışırken, sigorta poliçelerinin, telefon trafiğinin ve gündelik telaşın içinde kaybolurken, başımı kaldırıp bakmadığım o duvarlarda bir sanatçının emeği ve kentin ruhu saklı duruyordu. Seramik, doğası gereği zamana ve vicdansız müdahalelere direnmekle kalmıyor, kentin ruhuna bekçilik ediyordu.

Tabelalar değişiyor, dükkânlar el değiştiriyor, binaların boyası soluyor... Ama o pişmiş toprak, üstündeki sırla birlikte kentin gerçek kimliğini korumaya devam ediyor.

İzmit’in gürültülü ve yorgun sokaklarında gezerken bu panolara rastlamak bana şunu hissettirdi: Şehre sahip çıkmak, sadece onu koruma kararlarıyla değil, öncelikle onu görmekle ve fark etmekle başlıyor. Baktığımız ama görmediğimiz o sokaklar, aslında biletsiz, kapısız, kesintisiz birer açık hava müzesi. Ve bir kentin sokakları müzeleştiği kadar insanileşiyor.

Peki, İzmit’teki seramik pano maceram sadece iki panoyla mı sınırlı kaldı sanıyorsunuz?

Yooo!.. Tahmin edersiniz ki, Semra Uğur’la konuşunca işin seyri tamamen değişti. Yıllar sonra panolarını soran biriyle karşılaşmak onu da heyecanlandırmıştı. Bana panoların olduğu binaları tek tek söyledi. Elime o adresi alıp sokaklara düştüm; gittim, nokta atışı yapıp hepsini buldum:)