25 Haziran 2026 Perşembe

"Var Olmayan Çocuklar"

 

Fotoğraf: Kiana Hayeri /   Yer:  Kenya- Afrika

Fotoğrafta, Kenya'ya döndükten sonra evlerinde görüntülenen Edith Magomere Ingasiani ile dokuz yaşındaki kızı Blessings Iminza yer alıyor. 

 Edith,  on binlerce Kenyalı kadın gibi ev işçisi olarak çalışmak üzere  Suudi Arabistan'a göç etmiş. Edith  ülkedeki  evlilik dışı ilişkilere yönelik katı yasalar nedeniyle hamileliğini gizlemek zorunda kalmış.     2016 yılında kızını tek başına dünyaya getirmiş. 

Evli olmayan annelerin çocuklarına doğum belgesi verilmemesi nedeniyle Blessings resmî kimlik kazanamamış. Bu yüzden okula gidememiş, sağlık ve vatandaşlık gibi temel haklardan yararlanamamış, hatta annesiyle birlikte ülkeyi terk etmesine bile izin verilmemiş. Edith, yıllarca bürokratik engellerle mücadele etmiş. Anne ve kızı, sekiz yıl süren çabanın ardından ancak 2024 yılında Kenya'ya dönebilmişler.

Fotoğraf, Körfez ülkelerine çalışmaya giden göçmen ev işçilerinin yaşadığı sömürüyü ve resmî kimliği olmadığı için en temel haklarından mahrum bırakılan çocukların görünmeyen dramını gözler önüne serdiği için ödüle değer görülmüş. 

***************

2026 World Press Photo Sergisi'ndeki bu fotoğraf bana Aziz Nesin'in 1977 yılında yayımlanan Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz romanını hatırlattı. Yazar, Osmanlı'nın son döneminden Cumhuriyet'in ilk yıllarına uzanan süreçte, nüfus kayıtlarındaki bir hata nedeniyle resmî kayıtlarda  bir ölü  bir diri görünen Yaşar Yaşamaz'ın trajikomik hikâyesini anlatır.



Yaşar, nüfus kayıtlarındaki çelişkiler nedeniyle resmî kayıtlarda "ölü" kabul edilir. Yaşadığını kanıtlamaya çalıştıkça bürokrasi onu yeni çıkmazlara sürükler. Okula gidemez, iş bulamaz, evlenemez, mirasını alamaz ve en temel haklarını kullanamaz. Devlet, yükümlülük söz konusu olduğunda onu "var",  haklarını kullanacağı zaman ise "yok" sayar. Aziz Nesin, mizahın diliyle aslında çok ciddi bir gerçeği anlatır: Kimliği resmen tanınmayan bir insan, haklarını da kullanamaz.

Kiana Hayeri'nin fotoğrafındaki Blessings'in hikâyesi, beni bu yüzden Yaşar'a götürdü. Annesi Edith, Suudi Arabistan'da çalışırken onu dünyaya getirmiş. Ancak evlilik dışı doğduğu için Blessings'e doğum belgesi çıkaramamış. Resmî kayıtlarda var olmayan bir çocuk olarak büyümüş. Okula gidememiş, ülkeyi terk edememiş ve en temel haklardan mahrum bırakılmış.

Aziz Nesin'in romanının yayımlanmasının üzerinden yaklaşık elli yıl geçmiş. Onun hiciv yoluyla anlattığı sorun, bu kez günümüzde dünyanın başka bir köşesinde, gerçek bir yaşam öyküsü olarak karşıma çıktı.

Bu benzerlik beni küçük bir okuma yolculuğuna çıkardı. İnternette dolaşırken, Avukat Sezen Malik Abuy'un "Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz Romanı Ekseninde Türkiye'de Devlet-Vatandaş İlişkileri" başlıklı makalesine rastladım. Bir edebiyat eserini hukuk penceresinden okuyabilen insanların varlığını fark etmek bana iyi geldi. Bazan bir roman, hukuk kitaplarının anlatamadığını anlatabiliyor, bazan da hukuk, bir romanın satır aralarındaki gerçeği görünür kılıyor.

Abuy, Aziz Nesin'in romanını yalnızca bir bürokrasi hicvi olarak değil, devletin vatandaşını doğru biçimde tanıma yükümlülüğü ve temel haklar açısından değerlendiriyor. Kimlik kaydındaki tek bir hata, Yaşar'ın eğitimden mirasa, çalışmadan adalete erişime kadar bütün yaşamını etkiliyor. Makalenin en güçlü mesajı ise şu: Devletin en temel görevlerinden biri, vatandaşın kimliğini doğru biçimde tanımak ve haklarını güvence altına almaktır.

Kiana Hayeri'nin fotoğrafı da tam olarak bunu anlatmıyor mu? Bakınca anne ve kızını görüyoruz, gerçekte ise kimliği tanınmadığı için eğitim, sağlık ve vatandaşlık gibi en temel haklardan mahrum bırakılan bir çocuğun hikâyesine tanıklık ediyoruz. Fotoğrafın gücü, istatistiklere dönüşmüş bir sorunu tek bir insan hikâyesi üzerinden görünür kılmasında yatıyor.

Sanırım Kiana Hayeri'nin bu fotoğrafı bu yüzden ödüle değer görüldü. Çünkü bize, bir insanın görünmez olmasının her zaman gözle ilgili olmadığını,  bazan tek bir resmî kaydın yokluğunun bile bir insanı toplumun dışında bırakabildiğini hatırlatıyor.

Bir Dünya Basın Fotoğrafı beni yarım yüzyıl önce yazılmış bir romana, o roman ise bir hukuk makalesine götürdü. 

Sanatın en güzel yanı da bu galiba... Tek bir kare, bazan benim gibi bir fani için uzun bir düşünce yolculuğunun başlangıcı olabiliyor.



FOTOĞRAFÇI - Kiana Hayeri -  1988 doğumlu.  İran'ın Tahran şehrinde büyümüş. Genç yaşta Kanada'nın Toronto şehrine taşınmış. Kültürel ve dilsel engelleri aşmak için fotoğrafçılığa yönelen Hayeri'nin çalışmaları, savaşın harap ettiği ülkelerde göç, ergenlik, kimlik ve cinsellik gibi konuları sıklıkla ele alıyormuş ve şu anda Saraybosna'da yaşıyormuş.

AVUKAT - Sezen Malik Abuy- 1978 Kırklareli doğumlu. 13 yıl serbest avukat olarak çalıştıktan sonra, 2013 yılında kamuda çalışmaya başlamış. 2020 yılında yazdığı makalenin altındaki bilgilere göre 1Kırklareli İl Özel İdaresinde Hukuk Müşaviri pozisyonunda çalışmaya devam ediyor.  Kırklareli Üniversitesi Hukuk Fakültesi Kamu Hukuku dalında yüksek lisansa devam etmekteymiş. 

Acaba şimdi ne yapıyor:) Acaba memleketinin bir yerinde makalesinden nasiplenen birinin olduğunu biliyor mu:)    makale

2026 World Press Photo Sergisini Gezdim.


2026 World Press Photo sergisi, 2025 yılında dünyanın farklı köşelerinde çekilen ödüllü fotoğrafları bir araya getiriyor. 2025 yılına gelmiş olmamıza rağmen insanların hâlâ savaşlar, göçler, yoksulluk ve felaketler nedeniyle büyük acılar yaşıyor olması düşündürücü. 

Bu olaylara çoğu zaman telefon ekranlarımızdan ya da haber akışları arasında birkaç saniyeliğine tanıklık ediyoruz. Oysa bu fotoğraflar, hızla tüketilen görüntüler olmaktan çıkıp bizi durmaya, bakmaya ve düşünmeye davet ediyor. Her kare, dünyanın bir yerinde yaşanmış gerçek bir hayatın sessiz tanıklığını taşıyor.

Fotoğraf: Alex Kent
Yer: New York, ABD

"Columbia Üniversitesi Filistin'e Destek Protestoları"
 Filistin yanlısı protestolar nedeniyle gözaltına alınan bir öğrenci. 
Columbia Üniversitesi'ndeki bir mezuniyet gününde yaşanan bu olay, kampüslerdeki ifade özgürlüğü tartışmalarının sembollerinden biri hâline gelmiş.


Fotoğraf: Zohra Bensemra
Yer: Kandahar, Afganistan

Dünyanın en zor coğrafyalarından birinde, 
bir kara tahtanın önünde sessizce kurulan gelecekler.


Fotoğraf: Omar Al-Qattaa
Yer: Gazze, Filistin

Yardım malzemelerine ulaşmaya çalışan binlerce insanın yaşadığı kaotik anlardan biri. 
Açlık, yoksunluk ve hayatta kalma mücadelesinin yarattığı çaresizlik, kalabalığın hareketlerinde ve beden dilinde açıkça görülüyor.

Fotoğraf: Carol Guzy
Yer: New York, ABD

 Göçmen bir ailenin babasının, göçmenlik duruşmasının ardından ICE tarafından gözaltına alınmasından hemen sonra çekilmiş bir kare. Çocukların ve annenin yaşadığı çaresizlik, göç politikalarının insan hayatındaki etkisini çarpıcı biçimde gözler önüne seriyor.

Fotoğraf: Chantal Pinzi
Yer: Sidi Rahal, Fas

 UNESCO tarafından tanınan geleneksel Tbourida gösterilerinde yer alan kadın biniciler.
 Bu kare, yalnızca bir gösteriyi değil, kadınların kültürel bir geleneğin içinde görünür olma mücadelesini de belgeliyor.

Fotoğraf: Victor J. Blue
Eser: The Trials of the Achi Women
Yer: Guatemala

 Guatemala İç Savaşı sırasında cinsel şiddete maruz kalan Maya Achi kadınları, 
onlarca yıl süren sessizliğin ardından adalet mücadelesi vermiş.
 Fotoğraf, insanlığa karşı işlenen suçlardan hüküm giyen failler karşısında elde edilen tarihi bir hukuk zaferini ve kadınların direncini belgeliyor.

Fotoğraf: Nanna Heitmann
Yer: Kiev, Ukrayna

Rus füze saldırısının ardından yaralanan bir kadın, ağır hasar gören evinin yakınında oturuyor. Fotoğraf, savaşın cephe hattından çok uzakta bile sivillerin hayatında bıraktığı fiziksel ve psikolojik yıkımı gözler önüne seriyor.

Fotoğraf: Brais Lorenzo
Yer: Galiçya, İspanya

Kontrolden çıkan orman yangınları yolları kapatırken 
bir sivil muhafız aracı ilerleyen alevlerden geri çekiliyor. 
Fotoğraf, iklim krizinin etkileriyle giderek daha sık ve yıkıcı hale gelen yangınların yarattığı tehdidi gözler önüne seriyor.

Fotoğraf: Paula Hornickel
Eser: Sosyal Robot Emma
Yer: Almanya

 Karşı karşıya duran iki yalnızlık; biri insan, diğeri makine. 
Fotoğraf, geleceğin bakım anlayışına dair sessiz ama güçlü sorular soruyor.

Fotoğraf: İhsaan Haffejee

Yer: Soweto, Güney Afrika

Yıl sonu gösterisi öncesinde Soweto Tiyatrosu'nun kulisinde sahneye çıkmayı bekleyen genç bale öğrencileri.

Apartheid (1948–1994 yılları arasında Güney Afrika'da uygulanan ırk ayrımcılığı rejimi) döneminde bale eğitimi büyük ölçüde yalnızca beyazların erişebildiği bir sanat dalıymış. Bugün ise Joburg Bale Okulu, Soweto gibi tarihsel olarak dezavantajlı bölgelerde yaşayan çocuklara bale eğitimi sunarak bu eşitsizliği değiştirmeye çalışıyormuş.

Fotoğraf, yalnızca çocukların sahneye çıkışını değil, sanatın fırsat eşitliği yaratma gücünü, umut ve toplumsal dönüşümü görünür kıldığı için ödüle değer görülmüş.


23 Haziran 2026 Salı

Hayat - Tık... Tık... Tık...

Dehşetli yoğun bir gündü.

Ekranımda sigorta teklifleri, revizeler, mukayeseli tablolar...

Telefon aramalarıyla yapılan hasar ihbarları, telaşlı insan sesleri, durmaksızın akan mesajlar, e-postalar... Görüşmeler... Konuşmalar...

Bir yandan yenileme teklifleri, diğer yandan fiyat pazarlıkları. Eksik evraklar, yetişmesi gereken poliçeler, cevap bekleyen müşteriler, dönüş yapılacak telefonlar...

Daha bir işi bitiremeden başka bir işin içinde buldum kendimi. Bir dosyadan çıkıp diğerine girdim. Bir ekranı kapatmadan başka bir ekran açıldı. Telefon sustuğunda e-posta düştü, e-posta bittiğinde mesaj geldi, mesajı yanıtlarken telefon yeniden çaldı.

Gün boyunca zihnim onlarca farklı konunun arasında mekik dokudu. Rakamlar, tarihler, teminatlar, primler, hasarlar, talepler...

İş çıkışı kendimi sokağa attım. Elimde liste var. Evin eksiklerini tamamlayacağım. .Her köşe başında olan o bilindik mağaza zincirlerinden  birine daldım.  İçeride benden başka kimsecikler yoktu. 

Salına salına dolandım. Raflardan şampuan, duş jeli, diş macunu, askı, deterjan, yumuşatıcı, saç tokası, temizlik ürünleri, sıvı sabun, klozet kokusu, ıslak temizlik bezleri, tuvalet kâğıdı, kâğıt havlu, bitki çayları, kırtasiye gereçleri, daha şu anda aklıma gelmeyen epeyce bir şey toparladım. Üstelik taşımak için sepet bulamadım.  Gücüm yoktu. "Sepet nerede?" diye soramadım. Usul usul gittim geldim, aldıklarımı kasaya bıraktım.

Elimdekileri kasanın önüne parça parça taşıdıktan sonra, arkalardan bir kasiyer geldi. Benim durduğum kasaya değil, üç kasa ileridekine geçti. 

"Buradan alayım," dedi.

"Bu kadar şeyi sepet olmadan oraya taşımam zor olacak..." dedim.

Sağ elinin işaret parmağıyla önünde duran tezgâha üç kere vurdu. Tık... Tık... Tık...

"Buraya," dedi.

........................................

Her şeyi olduğu gibi bıraktım.

Mağazadan çıktım.

En sakin ritmimde yürümeye başladım.


21 Haziran 2026 Pazar

Çizgi Roman Deneme:)

 


NOT- 2011 yılında yazdığım küçük bir öykü deneme  yazısını, hiç düzeltme yapmadan,  chatcpt ile çizgi romana çevirmeyi denedim:)

15 Haziran 2026 Pazartesi

Bugün Kendimle İlgili Bir Şey Öğrendim.


Bugün yeni bir kelime öğrendim: Glossofobi.

Topluluk önünde konuşma korkusu.

Kelimeyi okuduğum anda gülümsedim. Çünkü yıllardır tanıdığım bir korkunun adıyla ilk kez karşılaşıyordum.

Kalabalığın önüne çıkacağımı düşündüğüm anda kalbimin hızlanması, söyleyeceklerimi unutmaktan korkmam, herkesin gözünün üzerimde olduğunu hissetme hâlim... 


Bu kelimeyle bugün, Can Gedik'in "Korku Değil, Cesaret: Özgüven ve Temel Konuşma Yapısı" başlıklı eğitiminde tanıştım.

Kelimeyi duyar duymaz dikkat kesildim. Çünkü anlatılanlar bana hiç yabancı gelmedi. O an fark ettim ki yeni bir korku öğrenmiyordum. Yıllardır benimle olan bir korkunun adını öğreniyordum.

Can Gedik'in eğlenceli eğitiminde konuşulan bir başka konu daha hoşuma gitti. Mesele korkusuz olmak değildi. Asıl mesele, korku oradayken de adım atabilmekti.

Belki  konuşurken hâlâ heyecanlanacağım. Belki sesim bazan titreyecek. Belki bazı cümleleri karıştıracağım. Ama artık biliyorum ki cesaret, korkunun yokluğu değil, korku oradayken devam edebilmek:)

Evet... Bugün yeni bir kelime öğrendim. Ve galiba o kelime bana, kendim hakkında da yeni bir şey öğretti. 

Glossofobi.

Yıllardır tanıdığım, ama adını bilmediğim bir yol arkadaşım:)

14 Haziran 2026 Pazar

Tentürdiyot

 
zaman aksın
ömrümüzün 
önünden 
efendi efendi
tentürdiyod misali
yetişir

"ben mutlu muyum"
cümlesi hangi zaman
formundadır
-"şimdiki zaman"
- hayır
-"gelecek zaman"
- hayır
-"geniş zaman"
- hayır
- "zaman zaman" 
- belki

şu an'ı bir daha
yaşayamayacağız
aynı hiç

şu an'ı da şu an'ı da
şu an'ı da şu an'ı da
şu an'ı da şu an'ı da
şu an'ı da şu an'ı da
şu an'ı da şu an'ı da

şu an'ı da şu an'ı da
yaşayamayacağız aynı hiç

dün dündür bugün bugündür
ya sev ya terk et

sen gittin ya
vakitsiz bir vakitte
bende kalan fotoğraflarına
bıyık yaptım

NOT
yazılar - metin üstündağ/tentürdiyot
film kareleri - frankie ve johnny

13 Haziran 2026 Cumartesi

Düş Yapımı

 

"Düşlerin yapıldığı maddeden yapılmayız biz ve uykuyla çevrilidir küçücük hayatımız."


Söz - William Shakespeare - The Tempest (Fırtına)

Film Kareleri - Paprica 



11 Haziran 2026 Perşembe

Eller

 
"Sen

Öğretirsin

Ellerine öğretirsin

Sen ellerine öğretirsin

Öğretirsin ellerine

Uyumayı"

Paul Celan


9 Haziran 2026 Salı

Markaların Kökenine Dalış...


Bazı insanlar vardır, bir kelimenin sadece sözlük anlamıyla yetinmez, arkasındaki hikayenin izini sürerler. Tıpkı ince belli bardaktaki çayımız  eşliğinde etimoloji maceralarına dalmayı çok sevdiğim o güzel arkadaşım gibi. 

Bugün yine gözlerini muzipçe kısarak, "Her gün tabelasını gördüğün o dev şirketlerin isimleri nereden geliyor, hiç düşündün mü?" diye sordu. 

İtiraf edeyim, çoğu markanın nerden geldiğini bilmeden olduğu gibi kabullenmişim..  

Anlatmaya başlayınca meğer her gün tıkladığımız Google’ın aslında, matematikte 1'in yanında 100 sıfır bulunan sayıyı ifade eden googol kelimesinin bir yazım hatasından doğduğunu öğrenip şaşkınlığımı gizleyemedim. 

Sohbet derinleştikçe hikayeler bizim topraklara, tanıdık tabelalara kadar uzandı ve her biri adeta birer bulmacaya dönüştü.

İlk ipucumuz ortaklıktan geldi...  Beko, kurucuları Leon Bejerano ve Vehbi Koç’un soyadlarının ilk iki harfinden doğmuş. 

Dünyanın en ünlü kot markalarından olan Mavi ise ismini herkes havalı yabancı isimler seçerken kot pantolonun o ikonik mavi rengine (blue jeans) yapılan çok şık bir Türkçe itirazdan ve yerli kimliğe sahip çıkma arzusundan alıyormuş.

Hemen ardından gelen üçüncü ipucu ise akrabalıktan fırladı... Dev şantiyeleriyle bildiğimiz ENKA, kurucuları Sadi Gülçelik ve Şarık Tara’nın arasındaki aile bağından, yani "ENişte" ve "KAyınbirader" kelimelerinin ilk iki harfinden süzülen bir kısaltmaymış. 

Dünyanın öbür ucunda ise bambaşka bir felsefe varmış... Korece'de "üç yıldız" anlamına gelen Samsung, ismindeki  sam (üç) sayısı ile gücü ve büyüklüğü, sung (yıldız) ile de gökyüzündeki gibi sonsuza dek parlamayı simgeliyormuş.

Biz böyle markadan markaya  konup anlatırken, yazın sıcak çay harareti alır diye koyduğumuz çaylar bile masada buz gibi olmuş, muhabbetin koyuluğundan bardağa dokunmayı unutmuşuz

Bir dahaki sefere elime bir Lego parçası aldığımda arkasında Danca "iyi oyna" anlamına gelen bir dilek olduğunu ya da bir sonraki yudumda Pepsi'nin isminin aslında tıpta "sindirim / sindirim enzimi" anlamına gelen Latince "pepsis" kelimesinden (yani mideye iyi gelsin diye üretilen bir formülden) türediğini düşüneceğim.


O değil de, Bluetooth’un isminin yaban mersini sevdiği için dişleri moraran bir Viking kralından geldiği doğru olabilir mi:)  Meğer kabileleri birleştiren bu kralın misyonu, cihazları birleştiren teknolojiye isim olmuş... Logosu bile adamın Viking alfabesindeki baş harflerinden çizilmiş.

Arkadaşım kelimelerin köklerinde define aramaya devam ediyor. Beni de  görüşmelerimizde nasiplendiriyor:)

Peki sizin duyduğunuzda şaşırdığınız, arkasında  bir hikaye barındıran bildiğiniz başka markalar var mı? 

8 Haziran 2026 Pazartesi

"Çaldımsa Miri Malı Çaldım."

 

Bugün zor bir gündü.

Kurumsal işlerimin yenileme dönemi... Sigortalılarla görüşüyor, yeni değerleri konuşuyorum. Zoom toplantıları yapıyorum. Her yenilemede genel şartları yeniden gözden geçiriyor, poliçeler için hazırlanmış özel notlarla karşılaştırıyorum. Ofisteki arkadaşlarla genel durumlarını, hasar dosyalarını değerlendiriyoruz. 

Çalış babam çalış...

Elbette her günüm bu yoğunlukta  geçmiyor. Ama işimin hakkını vermek gerektiğine inanıyorum. 

"Hayal ettiğim sigortacılığın ima ettiği sigortacı" olmaya niyetleniyorum.😎

Üstüne bir de online dersim vardı.  Saat 21.30'da bitti. 

Sonraa... "Şöyle bir sanal dünyada dolaşayım," derken... 

O ne? 

Aslı Şafak'ın İşin Aslı programında Orhan Pamuk'a denk gelmedim mi? 

Üstelik tazecik... Dumanı tütüyor!

 Orhan Pamul'un yeni kitabı çıkmış. Aslı Şafak Orhan Pamuk'la sohbet ediyor. 

Heyoo! 

Nasıl sevindim anlatamam. Oturup dinleyecek halim yoktu valla. Taktım kulaklıklarımı, açtım İşin Aslı'nı... Fırladım sokağa...

Aaa! Dışarısı zifiri karaklık olmuş iyi mi? 

Ne gam! Hem yürüdüm... Hem dinledim. 

Üstelik program  bitmedi. Yaşasııın!

Devamı yarına😆


NOT-  Orhan Pamuk'un "Hayal ettiğin romanın ima ettiği yazar olmak" sözünü çaldım, kendime uyarladım. "Çaldımsa miri malı çaldım":)  Bu söz de Şeyh Galib'in iyi mi:) 

Program işte  BURADA

7 Haziran 2026 Pazar

Mutluluk Neydi ki?

 

Bugün bir çılgınlık yaptım... Kıt parama kıyıp bir suşi matı aldım. Evet, adına suşi matı deniyormuş. Ben de birkaç gün öncesine kadar bilmiyordum!

Suşi pirinci, pirinç sirkesi, nori denen o gizemli yosun yaprakları ve bir avokado... Evdeki ton balığı ve salatalık da ekibe katılınca kadro tamamlandı.

Açıkçası ilk başta gözüm çok korkmuştu. Suşi yapmak bana hep Uzak Doğulu şeflerin yıllarca süren eğitimlerle icra ettiği bir sanat gibi gelirdi. Oysa işin sırrı biraz merak, doğru malzemeler ve o meşhur mat yardımıyla dikkatlice sarmaktan ibaretmiş.

Pişirdiğim pirinci soğuttum, pirinç sirkesiyle tatlandırdım. Nori yaprağının üzerine itinayla yaydım. Malzemeleri dizdim, sardım ve...  Nanananoom!... Oldu! Hem de beklediğimden çok daha kolay oldu.

Yemek yapmanın en büyülü tarafı da bu galiba. Dünyanın bambaşka bir köşesinde doğmuş bir kültürü kendi mutfağımda misafir edebiliyorum.

Bu arada küçük bir bilgi: Suşi aslında çiğ balık değil, eski Japoncada sirkeli pirinç anlamına geliyormuş. Hikâyesi de çok ilginç... Yüzyıllar önce balıkları bozulmadan saklamak için ekşitilmiş pirincin içine gömerlermiş. Eskiden o pirinç çöpe atılır, sadece balık yenirmiş... Zamanla pirinci sirkeyle tatlandırıp balıkla birlikte yemeyi akıl etmişler ve asıl kahraman o emektar pirinç olmuş. 

Yüzyıllar önce Japonya'da balıkları saklama yöntemi olarak başlayan bu yolculuk, bugün benim mutfağımda mütevazı bir lezzet şölenine dönüştü.

Tam ruloları dilimleyip masaya dizmiştim ki telefonum çaldı. Arayan kardeşimdi.

"Abla, geliyorum."

Bugünkü planımda ne misafir vardı ne de suşi ziyafeti paylaşmak... Kardeşim eve girer girmez masadaki tabağa baktı... Sonra bana... Sonra tekrar tabağa... 

"Sen mi yaptın bunları?"

Benim öğretmen kardeş, en öğretmen edasıyla gözlerimin içine bakıp ayak üstü sözlü sorusu sorunca, bir an kendimden şüphe ettim. Harbiden ben mi yapmıştım bu şahane suşileri?

Kardeşimin sesiyle kendime geldim:

"Ablam, vallahi çok açım. Ayrıca bilirsin, suşiye bayılırım!"

Birer ikişer derken suşileri soya sosuna bandırarak, büyük bir iştahla silip süpürdü.

Ben de karşısında oturup onu seyrettim.

Mutluluk neydi ki?

Bazan mutluluk, pahalı restoranlarda değil, mutfakta kendi ellerinle, bütün acemiliğinle hazırladığın bir yemeği sevdiğin birinin iştahla yemesini seyretmekti.

6 Haziran 2026 Cumartesi

Hüzün Deli Dalgalar Gibi Gelir...


Uzun zamandır kitaplarımın arasında beni bekleyen Georgi Gospodinov'un Hüznün Fiziği adlı romanına bugün nihayet başladım. Sayfalar ilerledikçe "Ben bu yazarı niye daha önce okumadım?" diye hayıflandım.

İnsanın zihninde dönüp duran o bitmek bizmez düşünceler, geçmiş, gelecek, hatıralar, melankoli...  Gospodinov,  güzel ve sürükleyici anlatıyor.

Ben postmodern romanı seviyorum. Hani dümdüz hikâye anlatmak yerine, biraz oyun oynayan romanlar vardır ya... Zamanın ileri geri sıçradığı, anlatıcının bazan güven vermediği, gerçeklerle hayallerin birbirine karıştığı kitaplar. Okurken bazan kayboluyorum belki ama o kaybolmanın emsalsiz lezzeti vardır.

Jorge Luis Borges'in gizemli labirentlerinde dolaşırken, Italo Calvino'nun hayal gücünün sınırlarında gezinirken,  Oğuz Atay'ın cümleleri peşinden tutkuyla giderken, İhsan Oktay Anar'ın masalsı rüyalarında dolaşırken, Orhan Pamuk'un katman katman kurduğu dünyaları adımlarken de  aynı büyülü hissi yaşarım. Hikâyeden çok zihnin içinde dolaşıyormuşum gibi gelir. Hepsi zamanı biraz eğip büken, okuru da hikâyenin içine ortak eden yazarlar.  Nefistir.

Bir ara kitabı okumayı bıraktım. Gospodinov'un bir öyküsünden uyarlandığını öğrendiğim Kör Vaysha adlı  8 dakikalık animasyona takıldım.


Kör Vaysha'nın sol gözü yalnızca geçmişi, sağ gözü ise yalnızca geleceği görüyor. Şimdiki zamanı asla göremiyor. İnsanlara bakınca, ya çocukluklarını ve yaşlılıklarını, olmuş ya da olacak şeyleri görüyor ama içinde bulunduğu an için körlük yaşıyor.

Film boyunca Vaysha'nın hangi gözünden vazgeçmesi gerektiğini düşündüm. Geçmiş mi daha önemli, gelecek mi? 

Ama animasyonun sonunda asıl sorunun bu olmadığını fark ettim.

Ya dünyaya Kör Vaysha'nın gözleriyle bakan bensem?

Evet... Kimi zaman yıllar önce yaşanmış bir olayın içinde kayboluyorum. Kimi zaman ise henüz gelmemiş günler için endişeleniyorum. Geçmişle gelecek arasında gidip gelirken kimi zaman elimdeki tek şeyi, yani şu anı kaçırdığımı hissediyorum.

Belki de bu yüzden Kör Vaysha birkaç dakikalık bir animasyondan çok daha fazlası. 

Sanırım Gospodinov'un elimdeki romanında olduğu gibi burada da zaman sadece bir fon değil. Hikâyenin tam merkezinde duruyor. Ve film bittikten sonra insanın aklında şu soru kalıyor:

Acaba gerçekten şimdiyi yaşayabiliyor muyum?

Seyretmek isterseniz, animasyon BURADA.

Hayal

Uçmayı, yüzmeyi, havlamayı, böğürmeyi, ulumayı arzuluyorum. 

Kanatlarımın, kabuğumun, zarımın olmasını istiyorum, duman yaymak istiyorum, üzerimde bir fil hortumu taşımak, bedenimi kıvırmak, her yere saçılmak, her yerde olmak, kokularla birlikte dağılmak, bitki gibi yeşermek, su gibi akmak... 

her atoma nüfuz etmek, maddenin ta derinliklerine kadar inmek, madde olmak.

GUSTAVE FLAUBERT, Ermiş Antonius ve Şeytan

5 Haziran 2026 Cuma

Mühürlenmiş Gözlerime İnsafsız Uzaklar:)

 


Bıraktım ofisin işlerini... Açtım müziği... 

Gökyüzünün üzerinde, bulutların arasında dans ettiğimi hayal ediyorum. 

Ne yapılacak işler var, ne yetişecek mailler... Ne dünyanın gelmişi geçmişi...

Sadece ben, rüzgâr ve Nilüfer'in sesi. 

Sanki bütün haftanın yorgunluğunu bulutların arasına bırakmışım gibi... 

Bazan mutluluk çok büyük şeyler istemiyor. 

Bazan sadece sevdiğin bir şarkıyı açıp, kimse bakmıyormuş gibi dans etmek yetiyor. 

Haydi fırlayın! Dans edelim! Haydi!... Neşelenmek, devrimci bir eylemdir. 

Ve... Bulaşıcıdır:) 

O şarkı:)

4 Haziran 2026 Perşembe

Gerçek Serçe Hikayesi...

Geçenlerde izlediğim bir videoda çok ilginç bir şey öğrendim. Tarihte bazan iyi niyetle alınan kararların ne kadar büyük sonuçlar doğurabileceğini biliyordum ama bu örnek gerçekten şaşırttı beni. Birkaç gramlık küçücük bir kuşun, milyonlarca insanın hayatını etkilemiş olabileceği hiç aklıma gelmezdi.

1958 yılında Çin’de Mao Zedong yönetimi tarafından başlatılan “Dört Zararlı Kampanyası” kapsamında fareler, sinekler, sivrisinekler ve serçeler ülkenin düşmanı ilan edilmiş. Neden?  Hastalıkları azaltmak, tarımsal üretimi artırmak ve ülkeyi daha verimli hale getirmek... Yetkililere göre özellikle serçeler tarlalardaki tahılları yiyerek büyük ekonomik kayıplara neden oluyormuş. 

Bait bir hesap yapmışlar...  Daha az serçe, daha fazla ürün!

Kararın ardından milyonlarca insan seferber edilmiş. İnsanlar günlerce davul, tencere ve teneke çalarak serçelerin yere konmasını engellemişler. Kuşlar bitkin düşene kadar havada kalmaya zorlanmış. Yuvalar dağıtılmış... Yumurtalar ezilmiş... Ve kısa süre içinde yüz milyonlarca serçe öldürülmüş.

Başlangıçta bu büyük bir başarı gibi görünüyormuş. Ve fakat bilirsiniz, doğanın kimsenin hesaba katmadığı bir tarafı vardır. 

Serçeler yalnızca tahıl yemiyormuş ki,  aynı zamanda çekirge, tırtıl ve yaprak bitleri gibi tarıma zarar veren böceklerle de besleniyormuş. Serçeler ortadan kalkınca böcek popülasyonları kontrolden çıkmış. Dev çekirge sürüleri tarlaları istila etmiş.  

Sonuç korkunç olmuş. Tarımsal üretim çökmüş. Kıtlık yayılmış. Ve milyonlarca insan açlık nedeniyle hayatını kaybetmiş.

Elbette yaşanan trajedinin tek bir nedene indirgenemeyeceği söyleniyormuş.  Ancak serçelere karşı yürütülen kampanya, felaketi büyüten en önemli hatalardan biri olarak kabul ediliyormuş.

Bu hikâyede beni en çok etkileyen şey, insanların doğayı ne kadar kolay kontrol edebileceklerini düşündükleri anda aslında ne kadar büyük hatalar yapabileceklerini bir kez daha görmek oldu. Bazan küçücük, önemsiz  gibi görünen bir canlının, minicik serçegillerin koca bir ekosistemin dengesini ayakta tuttuğunu anlıyorum. 

Kendimi Eylediğim Zamanlar...

 

Gülerek duygulanmak istedim. Eski bir film seyrettim. Çok sevdim.
Vee... Bir dizi seyretmeye başladım. Şimdilik iyi gidiyor...

Okuyabilir miyim acaba diye düşünüyordum, bayıldım. 98. sayfaya geldim bile. Filmine hazırlanıyorum:)

Cam mozaikle kuş yapmaya devam ediyorum.

             İki günlüğüne Roma'ya gittim. Çok yürüdüm. Sadece bir adet Invader mozaiği avlayabildim.

Bebek roka ile tanıştım. Bakar misiniz? Ne güzeller!

30 Mayıs 2026 Cumartesi

Dikey Şehirler, Gökyüzüne Uzanan Kuleler, Hava Köprüleri, Uçan Araçlar...


Geçenlerde geleceğin şehirleriyle ilgili fütüristik bir yazıya denk geldim. Yazanlar almış sazı eline, yüzen şehirler, dikey çiftlikler derken işi uzay asansörüyle 10.000’inci kata çıkacağız, demeye kadar getirmişler. 

Şöyle bir durup düşündüm: Yafu, insanlık olarak mimaride henüz zar zor 163’üncü kattayız (kulakları çınlasın Dubai’deki Burj Khalifa’nın), ne ara on binlere fırladık:)

Ama asıl kafamı kurcalayan, o hepimizin aklından geçen o muzır soru oldu... Biz neden sürekli yukarı doğru gidiyoruz ki? 

Haritayı açıp baksanıza, gözün alabildiğine uzanan uçsuz bucaksız ovalar, bomboş araziler var. Dünyada yer mi kıt? Neden hepimiz konserve kutu gibi apartman dairelerinde üst üste yığılıp kalıyoruz? Şöööyle yayla gibi topraklara yataylamasına yayılmak varken bu gökyüzü sevdası niye?

İşin aslı, arkasında tamamen lojistik bir mecburiyet varmış. Bir kere o boş alan çok dediğimiz yerlerin büyük kısmı ya çöl ya da yaşanmaz buz kütlesiymiş. Hadi diyelim düzgün bir ova bulduk... Eee buraları da evlerle doldurursak yarın öbür gün ne yiyip ne içecekmişiz? Tarım arazilerini ve ormanları korumak için mecburen kapladığımız alanı küçültüp yukarı tırmanıyormuşuz.

Üstelik sadece başımızı sokacak bir çatı yetmiyormuş bize... İşe yakın olalım, hastane iki adım ötede olsun, canımız sıkılınca hemen bir konsere, kafeye kaçabilelim istiyormuşuz. 

Diyelim ki fütüristleri dinlemedik ve tüm şehirleri tek katlı evlerle yatay olarak alabildiğine yaydık. Ne olurmuş biliyor musunuz? Tam bir altyapı ve ulaşım kabusu! Evinizle işiniz arasında her gün 100-150 kilometre mesafe olurmuş. Bitmek bilmeyen yollar, saatler süren trafik ve tüketilen devasa yakıt... Dahası, milyonlarca insana yatay düzlemde su borusu döşemek, elektrik hattı çekmek, internet götürmek, dikey bir binaya bu tesisatı kurmaktan kat kat daha pahalıymış ve doğaya çok daha zararlıymış. Hay canına sayın seyirciler:)

Yani anlayacağınız sevgili okur, yukarı doğru gidiyormuşuz çünkü hem bir arada olmanın hem de dünyayı tamamen talan etmemenin en mantıklı yolu (en azından şimdilik) buymuş.

Geleceğin o çılgın dikey şehir tasarımları da aslında, biz binalara sıkışalım ama geri kalan tüm doğayı tamamen rahat bırakalım felsefesine dayanıyormuş. 

10.000’inci kata çıkar mıyız bilmem ama bir süre daha asansörde yukarı okuna basmaya devam edeceğiz gibi görünüyormuş.

Böyleyken böyleymiş:)

20 Mayıs 2026 Çarşamba

Sirkler ve Hayaller

 

Çocukken sirk kapısından içeri adım attığım an dünya değişirdi. İp üstünde yerçekimine meydan okuyan cambazlar, havada lobutları dans ettiren jonglörler,  ağzından ateşler saçan o büyüleyici insanlar... Hatırlasanıza, daha neler vardı! Tek tekerlekli bisiklet üstünde akılalmaz dengeler, uçan akrobatlar, şapkadan çıkan dünyalar...

Gösteri bittiğinde benim için eve dönme vakti değil, hayaller kurma vakti başlardı. İçimden yükselen o afacan sesi dün gibi hatırlıyorum... 

"Evden kaçıp bu karavanlardan birinin içine atlayacağım, onlarla şehir şehir, ülke ülke dolaşacağım!" 

Çünkü sirk, o yaşta bana tek bir gerçeği fısıldardı...

Hayat sadece benim yaşadığım o güvenli ama tekdüze odalardan ibaret değildi. Filmlerde gördüğüm, kitaplarda okuduğum  o rengarenk, farklı farklı insanların bambaşka hayatları vardı. "Neden tek  ömürde hep aynı hayatı yaşamak zorundayız ki?" diye düşünür, o sıradanlığa fena halde sıkılırdım.  Gülmeyin lütfen, bugün de  aynı fikirdeyim:)

Yıllar geçti.

Hiçbir karavanın peşinden gidemedim belki ama o her şeyi merak eden, sınırları reddeden çocuğu da hiç büyütmedim. 

İşte tam da bu yüzden, tam üç ay önce  o büyülü dünyaya geri dönüş biletimi aldım. 

Nanananoom! Vakit geldi! 

Bu hafta sonu  Cirque du Soleil – OVO ile doğanın o gizemli, rengarenk evrenine dalacağım. İçimdeki o heyecanlı çocuğun elinden tutup, birkaç saatliğine de olsa o tekdüze hayata tatlı bir mola vereceğim. 

Acaba bu kez gerçekten kaçsam mı? 

Üstelik üç top çevirebiliyorum... Jonglörlük yapabilirim mesela... 

Aaah! Keşke kaçsam, gitsem,  karışsam aralarına:)