
Sabah tarım ve hasatın tanrısı Demeter’in o doymak bilmez kralından korkup tereyağlı ekmeği bırakmıştım, öğlen güneş tanrısı Helios’un kutsal sığırlarına dönüşeceğini hayal ettiğim makarnalardan kaçıp salataya sığınmıştım...
Derken... İş saati bitti. Zaman aktı gitti. Gümüşi bir alacakaranlık salona çöküverdi. Ve o en masum, en kırılgan saat çabucak geliverdi: 10.00!
Akşam yemeğinde karbonhidratsız, şekersiz diyet yemeğimi yedim. Bitki çayım fincanımda tütüyor. Salonun ışıklarını hafifletip koltuğuma çekildim. Beklediğim bir filmi tüm merakımla seyredeceğim... Kumandayı elime aldım... Taammm tuşuna basacaktım ki...
O esnada, evin derin sessizliğinin içinden fısıltılar yükselmeye başladı... Zihnimin tam ortasında çınlayan, sanki kulağımın dibinde nefes alan baştan çıkarıcı, kadife gibi bir ses... Sanırsınız görünmez bir efsun odanın havasını bir anda ağırlaştırdı... Bilincimi tül gibi hafif bir sis perdesi kapladı.
“Fısır fısır... Fısır fısır...”
O büyülü ses “Sadece küçücük bir dilim keeekkk…” diye mırıldanıyor... Şeffaf bir büyü gibi zihnimi şıkır şıkır cilalıyor... “Ya da yumuşacık, dilde eriyip giden bir çikolataaaa? Bütün gün ne kadar iradeliydin... Şahaaaanesin. Haaarikasın. Ne duruyorsuuuun? Küçük bir ödülü kesinlikle hak ettin...” deyip duruyor.
Fısıltı o kadar yakınımda, o kadar efsunlu ki... Bir an için gözlerim hafifçe süzülüyor, nerede olduğumu unutuyorum. Büyüleyici bir illüzyonun tam ortasındayım... Zihnim o tatlı sese teslim olmak, ellerim benden bağımsız mutfağa doğru süzülmek istiyor.
Yooo! İşte tam o büyülü anda birden silkeleniyorum, hemen imdadıma yarayacak bir hikâyeyi hatırlıyorum: Sirenler!
Hani şu Homeros’un efsanesindeki tekinsiz deniz kızları... Issız kayalıkların üzerine oturup öyle büyüleyici şarkılar söylerlermiş ki, oradan geçen gemiciler o sese kapılıp akıllarını yitirir, dümeni gözü kapalı ölümcül kayalıklara sürerlermiş.
Odiseus o sulara girmeden önce tehlikeyi sezmiş. Adamlarının kulaklarını erimiş sıcak balmumuyla tıkamış. Kendisini de "Şarkıları duyduğumda ne kadar yalvarırsam yalvarayım, beni sakın ama sakın çözmeyin!" diyerek geminin devasa direğine sımsıkı bağlatmış. Sirenler o efsunlu şarkılarını söylemeye başladığında Odiseus çıldırmış, bağırıp çağırmış, iplerini koparmak için çırpınmış... Ama adamları duymamış. Kimse iplerini çözmemiş... Ve gemi, o baştan çıkarıcı felaketin kıyısından süzülüp geçmiş.
Koltukta doğruldum. Fincan elimde öylece kalakaldım.
"Aha," dedim, "Şu an tam olarak Sirenlerin adasından geçiyorum!"
O içimden yükselen çikolata kokulu fısıltı, beni kayalıklara bindirmek, gitmek bilmeyen 5 kiloyu bedenime sonsuza dek perçinlemek isteyen bir Siren şarkısından başka ne ki?
Derhal kendi ritüelimi başlattım: Kendimi ruhumla, irademle o koltuğa sımsıkı bağladım. "Mutfak yönüne giden hiçbir emre uymuyorsun kızım, ipleri çözmek yok!"
O efsunlu fısıltı bir süre daha odanın içinde, çayın buharında dolandı durdu. Yerimden kıpırdamadım. Çikolataya çarpmadan, abur cubura dalmadan kumandanın düğmesine bastım. Elimdeki çayın keyfini çıkararak filmin mecrasına aktım:)
Hikâye: 3 – Karbonhidrat: 0.