Ama günün bu saatinde
Anıt gibi dururlar...."
Cemal Süreya/8.10 Vapuru
Yıllar sonra yeniden üniversite sınavına girip Seramik ve Cam Tasarımı’nı kazandığımda, kendimi çamurun, sırların, camın içinde buldum. Önümde bilmediğim yepyeni, renkli bir evren açıldı. Ama asıl sürpriz şuydu: Bu malzemeler sadece atölyede yaşamıyordu. Sokakta da vardı.
O an teori bitti, pratik başladı. Haritaları açtım. Sokak görüntülerinde saatler harcandım. Tabelalara zoom yaptım. Esnafa sordum. Cepheleri karşılaştırdım. Kısacası, sanat tarihinden çok, sanat dedektifliğine kayan araştırmalarım başladı.
İşin en çarpıcı kısmı şuydu: Bu mozaikler 2003’te bırakılmıştı. İstanbul gibi her gün kabuk değiştiren bir şehirde, 23 yıl boyunca hayatta kalmış olabilirler miydi? Yoksa çoktan silinip gitmişler miydi?
Elimde adres notları, içimde çocuksu bir heyecanla sokaklara fırladım. Bu, sadece mozaik aramak değildi. Şehrin duvarlarına saklanmış bir sırrı bulma oyunuydu.
Çünkü şehir, gerçekten bakmayı bilenler için dev bir oyun alanı. Ve bazan en büyük macera, başını kaldırıp duvara bakmakla başlıyor.
İçimi kemiren bu "acaba hâlâ oradalar mı?" merakıyla, elimde bilgiler ve kalbimde kocaman bir heyecanla sokaklara fırladım. Adeta 2003 yılından bana kalan gizli bir emaneti arıyor gibiydim!
Invader, 2003 yılında İstanbul’u ziyaret ettiğinde rotasını Fatih’in kalbine, Tarihi Vezneciler Hamamı’na kırmış. İstanbul Üniversitesi’nin o bitmek bilmeyen dinamizmi ve ticaret hayatının ortasında, hamamın tabelasının hemen yakına kendi imzasını, o meşhur seramik mozaiğini bırakmış. Hamam da duruyor, mozaikte:)
2003’te çekilmiş karelerden birinde, Invader’ın mozaiği Kapalıçarşı’nın Nuriosmaniye kapısında, girişte gözüküyordu. Dünyanın en eski ve en büyük çarşılarından birinin kapısında minicik pikselli bir “istila” var:)
Ve düşünün… 23 yıl sonra aynı noktaya gidip baktığımda o mozaik hâlâ orada. Hiç kıpırdatılmamış. Hiç bozulmamış. Ne güzel.. O an içim sevinçle doldu, sanki İstanbul bana göz kırptı. Tarihin ortasında saklanan küçük bir sır bulmuş gibi kalbim pır pır etti.
3-BEYOĞLU- KALYONCU KULLUĞU CADDESİ
2003 tarihli fotoğrafta “Gazeteci Erol Dernek Sokağı” tabelası o kadar net görünüyordu ki bu kez işim kolaydı. Navigasyona yazdım ve doğru noktaya yürüdüm. Bina hâlâ yerindeydi. Duvar aynı duvardı. Ama… mozaik yoktu. Sökülmüştü.
İşte o an insan hem üzülüyor hem de tuhaf bir şekilde heyecanlanıyor. Çünkü sokak sanatı tam da böyle bir şey... Bir gün orada, ertesi gün yok. Yerinde sadece bir boşluk ve senin bildiğin bir hikaye kalıyor.
Tarih katmanlarıyla dolu bu şehirde, geçmişle bugünü ince bir çizgide buluşturuyor. Dikkatli bakana kendini gösteren bir oyun gibi… Hafızaya sessizce yerleşiyor.
Sokak sanatı geçici sanılır ama bu mozaikler kalıcı bir merak bırakıyor. Sanat müzelerden galerilerden çıkıp günlük hayatın içine karışıyor. Bizi bakmaya, aramaya, insanlarla konuşmaya ikna ediyor.
Ben de o merakın peşine düştüm. İz sürdüm, heyecanlandım, üzüldüm, sevindim. Çok yürüdüm.
Ve bir kez daha öğrendim: İstanbul'un oyunları ve gizemi hiç bitmiyor:)
NOT: İncelemek isteyene burada: https://www.space-invaders.com/world/
Banksy, kimliği bilinmeyen bir sokak sanatçısı. Ama işleri? Dünya çapında.
1990’lardan beri özellikle stencil tekniğiyle üretiyor. Hızlı, net ve direkt.
Çünkü sokakta uzun uzun çalışamıyor. Hemen çizip kaçması lazım.... Mesajı çakıyor ve... Vııınn!
Onun işlerinde savaş karşıtlığı, çevre duyarlılığı ve kapitalizm eleştirisi sık sık karşımıza çıkıyor.
Ama bunu parmak sallayarak değil, ince bir mizahla yapıyor.
En bilinen işlerinden biri “Kırmızı Balonlu Kız”.
Bir çocuğun elinden kaçan kalp şeklindeki balon…
Çok sade ama aşırı güçlü.
Umut mu gidiyor?
Yoksa halen umut var mı?
Banksy’nin olayı tam bu... Yorumu bize bırakıyor. O sadece kıvılcımı ateşliyor.
2010’da yönettiği Exit Through the Gift Shop ile sanat dünyasını ve tüketim kültürünü ti’ye almış Sokakta doğan bir işin müzayede salonlarında milyonlara satılması…İnanılmaz ironik bir olay.
Hatta bir eserinin açık artırmada satıldıktan sonra kendi kendini parçalaması olayı var. Sistemle dalga geçmenin daha ikonik bir yolu olabilir mi? Zor.
Banksy gizemli bir santçı. Gerçek adını ve yüzünü kimse bilmiyor. Ve bence bu bilinmezlik işin ruhu.
Anonimlik burada kaçış değil, tavır.
Çünkü sokak sanatı çoğu zaman sistemle ters düşer.
İzin almaz.
Onay beklemez.
Kurallara göre üretmez.
İsim büyüdükçe mesaj küçülebilir. O yüzden yüzünü değil, sözünü bırakıyor duvara. Çok ilgimi çekiyor.
Müthiş değil mi?
Aslında her şey, son zamanlarda kendimi sokak sanatının o gizemli ve bazan afacan dünyasına kaptırmamla başladı. Sokaklarda yürürken önünden geçip gittiğimiz o gri duvarların ardındaki hikayeleri, sprey boya kokusunun altındaki felsefeyi merak edince kendimi derin bir araştırmanın içinde buldum. Sanatın sadece steril müze salonlarına hapsedilemeyecek kadar büyük bir ruhu olduğunu fark etmek, bakış açımı tamamen değiştirdi.
Kim bilir, belki bir sonraki köşe başında karşımıza çıkacak o renkli çizim, bize dünyanın sandığımızdan daha özgür olduğunu fısıldar.
masumiyet müzesi/orhan pamuk/iletişim/113. sayfa cümlesi
kelly stuart tarafından bir flickr fotoğrafı
Sen ağaçların aptalı
Ben insanların
Seni kandırır havalar
Beni sevdalar
Bir ılıman hava esmeye görsün
Düşünmeden gelecek karakış..
Açarsın çiçeklerini ..
Bense hayra yorarım gördüğüm düşü...
Bir güler yüz bir tatlı söz..
Açarım yüreğimi hemen
Yemişe durmadan çarpar seni karayel
Beni karasevda
Hem de bilerek kandırıldığımızı
Kaçıncı kez bağlanmışız bir olmaza
Koo desinler bize şaşkın
Sonu gelmesede hiç bir aşkın
Açalım yinede çiçeklerimizi
Senden yanayım arkadaşım
Havanı bulunca aç çiçeklerini
Nasıl açıyorsam yüreğimi
Belki bu kez kış olmaz
Bakarsın sevdan düş olmaz
Nasıl vermişsem kendimi son sevdama
Vur kendini sen de bu güzel havaya
Aziz NESİN
Benim için asıl sarsıcı gerçek ise nedir biliyor musunuz? Bu tesisin hayat sigortası yapan dev bir şirkete ait olması.
Zenginlerin hastalandıklarında organ nakli ya da taşıyıcı annelik için sipariş ettikleri klonlar, birer yedek parça niyetiyle burada hazırda bekletiliyor. Yani o insanların hayatlarını garanti altına almak için imzaladıkları hayat poliçesi, aslında etten kemikten, düşünen ve hisseden başka bir insan.
Bir sigorta acentesi olarak, filmin bu gerçeği yüzüme çarpmasıyla ne yalan söyleyeyim tüylerim diken diken oldu. Kendi mesleğimden baktığımda, risk yönetimi ve finansal garantilerin, korkunç bir mekanikleşmeye evrilerek vicdanı denklem dışı bıraktığında, insanlığın nasıl tamamen yok sayılabileceğini görmek beni çok korkuttu.
Hasar anında ikame araç yerine, hasar anında ikame organ fikri her sigortacının uykusunu kaçıracak cinsten bir distopya. Çok para kazanma hırsıyla insanın bir demirbaşa indirgendiği bu sistem, sadece bir film senaryosu değil, etiği kaybettiğimizde ne kadar ileri gidebileceğimizin en karanlık aynası. PES!