19 Şubat 2026 Perşembe

Sokak Sanatına İlgim Katmerleniyor...

Aslında her şey, son zamanlarda kendimi sokak sanatının o gizemli ve bazan afacan dünyasına kaptırmamla başladı. Sokaklarda yürürken önünden geçip gittiğimiz o gri duvarların ardındaki hikayeleri, sprey boya kokusunun altındaki felsefeyi merak edince kendimi derin bir araştırmanın içinde buldum. Sanatın sadece steril müze salonlarına hapsedilemeyecek kadar büyük bir ruhu olduğunu fark etmek, bakış açımı tamamen değiştirdi.


Gombrich’in o meşhur "Sanat diye bir şey yoktur, aslında sadece sanatçılar vardır" sözü kulağımda çınlıyor. Araştırdıkça görüyorum ki, binlerce yıl önce mağara duvarına bizon çizen o el ile bugün bir çıkmaz sokağı renklendiren el aslında aynı şeyi fısıldıyor: "Buradayım ve dünyaya bir iz bırakmak istiyorum." Kant’ın dediği gibi, sanat aslında "amaçsız bir amaçlılık"; yani hayatımızdaki o gereksiz şeylerin en gereklisi!

Görünür olma, iz bırakma, mekanı dönüştürme. 
Müze yerine sokak, kömür yerine sprey boya. Ama mesele aynı.
Mağaradan sokaklara... 
Aradan binlerce yıl geçti... Değişen teknik, değişmeyen ihtiyaç.


Bu yolculukta beni en çok heyecanlandıran, sanatın bir nesneden ziyade bir eylem oluşu. Mesela Marcel Duchamp’ın bir pisuarı alıp Çeşme adıyla sergi salonuna koyarak başlattığı o kafa tutuş, bugün sokak sanatçılarının elinde dev bir direnişe dönüşmüş durumda.

Banksy Flower Thrower mural, yapay zekayla üretilmiş

Sokak sanatı, sadece estetik bir tercih değil; şehri ve kamusal alanı reklam panolarından geri alma mücadelesi. Düşünsenize, Banksy’nin duvarlara çizdiği o çiçek atan maskeli protestocu figürü olmasaydı, sokaklar sadece soğuk beton yığınlarından ibaret kalmaz mıydı?



Ya da Shepard Fairey’in  ikonik tasarımları ve Invader’ın dünyanın dört bir yanındaki binaların köşelerine gizlediği o küçük pikselli mozaikleri... Bu sanatçılar neden anonim kalmakta direniyor, neden bu işi bir suç ile sanat arasındaki o ince çizgide yürütüyorlar? İşte son aylarda tam olarak bu soruların peşindeyim.


Sanatın sadece bir sonuç değil, izleyiciyle tamamlanan canlı bir süreç olduğunu keşfettikçe, artık sokaktaki her stencil veya grafiti bana bir çizimden fazlasını anlatıyor. O sokağın ruhuna bırakılmış bir itirazı görüyorum. Araştırmalarım derinleştikçe bulduğum bu yeni hikayeleri sizinle paylaşmak için sabırsızlanıyorum. 

Kim bilir, belki bir sonraki köşe başında karşımıza çıkacak o renkli çizim, bize dünyanın sandığımızdan daha özgür olduğunu fısıldar.

18 Şubat 2026 Çarşamba

Bazan...

 

Bazan Füsun'un  hayallere daldığını yüzünden anlar, 
onun hayal ettiği ülkeye gitmek ister, 
ama kendimi, hayatımı, ağırlığımı, masada oturuşumu çok umutsuz bulurdum.

Bazan orada olduğumu unutur, 
sanki baş başaymışız  gibi kendimden geçer, 
Füsun'a bütün aşkımı göstererek, uzun uzun, aşkla bakardım.


Cümleler/ Orhan Pamuk Masumiyet Müzesi / 444-445

Film/ When Harry Met Sally 
2024

Bazan...

 

" bazan hiç kıpırdamadan
ve başka hiçbir şey de konuşmadan,
açık kapıdan esen rüzgârla hafif hafif kıpırdanan tül perdeye bakıyorduk."

masumiyet müzesi/orhan pamuk/iletişim/113. sayfa cümlesi

kelly stuart tarafından bir flickr fotoğrafı


17 Şubat 2026 Salı

Bazan ve Kemal ve Füsun

Bazan hiçbir şey yapmaz, sessizce otururduk.

 Bazan Zaman'ı bütünüyle unutur, "şimdi"nin içine yumuşacık bir yatağa yatar gibi yayılırdım.

Bazan orada olduğumu unutur, sanki baş başaymışız gibi kendimden geçer, Füsun'a bütün aşkımı göstererek, uzun uzun, aşkla bakardım.

Bazan ona "Seni seviyorum!" demek için dayanılmaz bir istek duyar, ama yalnızca çakmağımla sigarasını yakabilirdim.


Bazan "Resmine bakalım mı Füsun?" derdim ben ve bazan bakardık ve o zaman Füsun'la yaptığı resme bakarken, her zaman mutlu olduğumu anlardım.

Bazan Füsun öyle güzel esnerdi ki, bütün dünyayı unuttuğunu ve kendi ruhunun derinliklerinden daha huzurlu bir hayatı, tıpkı sıcak yaz günü soğuk bir kuyudan kovayla su çeker gibi çektiğini düşünürdüm.



NOT : Orhan Pamuk'un - Masumiyet Müzesi romanının bazanla başlayan bazı cümleleriyle Jim Jarmusch'un  - Stranger Than Paradise adlı filminin bazı karelerini eşleştirdim. (2012)

16 Şubat 2026 Pazartesi

Yürüyordum ki Bir Baktım O Ne? Çiçek Açmış:) Sen Ağaçların Aptalı... Ben....

 

Sen ağaçların aptalı 

Ben insanların 

Seni kandırır havalar 

Beni sevdalar

Bir ılıman hava esmeye görsün

Düşünmeden gelecek karakış.. 

Açarsın çiçeklerini .. 

Bense hayra yorarım gördüğüm düşü... 

Bir güler yüz bir tatlı söz.. 

Açarım yüreğimi hemen 

Yemişe durmadan çarpar seni karayel 

Beni karasevda 

Hem de bilerek kandırıldığımızı 

Kaçıncı kez bağlanmışız bir olmaza 

Koo desinler bize şaşkın 

Sonu gelmesede hiç bir aşkın 

Açalım yinede çiçeklerimizi 

Senden yanayım arkadaşım 

Havanı bulunca aç çiçeklerini 

Nasıl açıyorsam yüreğimi 

Belki bu kez kış olmaz 

Bakarsın sevdan düş olmaz 

Nasıl vermişsem kendimi son sevdama 

Vur kendini sen de bu güzel havaya 

Aziz NESİN

14 Şubat 2026 Cumartesi

Masumiyet Müzesi Ritüelimiz...

 

"Ablam, Masumiyet Müzesi dizisi yayına başladı. Birlikte seyredelim mi?" diye sordu kardeşim. 

"Balık burcu, romantiklerin prensesi ile seyretmeyeceğim de kiminle seyredeceğim?" dedim gülerek... 

Bekliyorum az sonra gelecek. Kitapları yanımıza dizeceğiz. Kahvelerimizi içerken kitap üzerine dedikodu edeceğiz. Sonraaa.... Televizyonun karşısına geçeceğiz.  Tüm merakımızla seyredeceğiz. 

"Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum."


11 Şubat 2026 Çarşamba

İçinden Sigortacı Geçen Filmler 4 - ADA

 
2005 yapımı Ada filmi, Michael Bay’in ellerinde Ewan McGregor ve Scarlett Johansson’ın başrolleriyle bir bilim kurgu klasiği gibi başlasa da, aslında içine bolca etik kriz ve insan nedir, sorgusu serpiştirilmiş bir bilim kurgu senaryosu.

Dış dünyanın kirli, zehirli ve yaşanmaz olduğu yalanıyla steril bir tesise hapsedilmiş insanlar… Tek umutları, cennet gibi anlatılan ve yalnızca çekilişle gidilebilen “Ada”. Her gün o büyük kurtuluş anını bekliyorlar. Ta ki klonlardan biri gerçeğin çatlağını fark edene kadar. O steril duvarların ardında saklanan hakikat ise sarsıcı... Dış dünya sandıkları gibi değil. Hayat  şıkır şıkır akıyor, insanlar olanlardan habersiz yaşıyor. Asıl yalan olan Ada’nın kendisi. Umut diye sunulan şey, aslında kusursuz paketlenmiş bir trajedi.

Benim için asıl sarsıcı gerçek ise nedir biliyor musunuz? Bu tesisin   hayat sigortası yapan dev bir şirkete ait olması. 

Zenginlerin hastalandıklarında organ nakli ya da taşıyıcı annelik için sipariş ettikleri klonlar, birer yedek parça niyetiyle burada  hazırda bekletiliyor. Yani o insanların hayatlarını garanti altına almak için imzaladıkları hayat poliçesi, aslında etten kemikten, düşünen ve hisseden başka bir insan. 

Bir sigorta acentesi olarak, filmin bu gerçeği yüzüme çarpmasıyla ne yalan söyleyeyim tüylerim diken diken oldu. Kendi mesleğimden baktığımda, risk yönetimi ve finansal garantilerin, korkunç bir mekanikleşmeye evrilerek  vicdanı denklem dışı bıraktığında, insanlığın nasıl tamamen yok sayılabileceğini görmek beni çok korkuttu. 

Hasar anında ikame araç yerine, hasar anında ikame organ fikri her sigortacının uykusunu kaçıracak cinsten bir distopya. Çok para kazanma hırsıyla insanın bir demirbaşa indirgendiği bu sistem, sadece bir film senaryosu değil, etiği kaybettiğimizde ne kadar ileri gidebileceğimizin en karanlık aynası.  PES!

4 Şubat 2026 Çarşamba

Hasbihal



Bazan bloğa yazı yazıyorken, senle oturmuşuz da karşılıklı muhabbet ediyormuşuz gibi hissediyorum. Mis gibi kokan kahveler ellerimizde mesela. Ben büyük battal koltukta oturmuşum, ayaklarımı toplamışım altıma... Bilirsin ayaklarımı toplamadan duramam. Muhabbet ederken bile ayaklarımın yerden kesilmesi gerekir illa. 

Sen ise tekli koltukta, her zamanki gibi anlattıklarıma şaşıra şaşıra beni dinliyorsun. Bu kez, eski günlerden bahsetmiyorum. Hele çocukluktan hiç başlamıyorum.  Derin bir iç çekiyorum. Hiç konusu yokken...  Diyorum ki:


- Biliyor musun, bazan mozaik atölyesinde, örneğin bir çiçek üzerinde çalışırken... nasıl anlatsam...  elimde renkli  camlar, önümde yarım kalmış  desen… zaman yavaşlıyor...  o an...  yaptığım şeye dışarıdan bakıyorum... zihnimin tamtamları  çalıyor...  düşüncelerim birbirinin peşi sıra yuvarlanıyor,  diye söze başlıyorum.

Mesela, mozaik bir nergis çiçeği yapıyorum, tamam mı, diyorum. Düşünsene, aslı orada bir yerde, canlı, kokulu, kendi halinde. Ben ise camla onun görüntüsünü kurmaya çalışıyorum. Gerçeği varken, bir benzerini üretmek… Tam bu noktada içime bir tuhaflık çöküyor.

Şaşırıyorsun söylediklerime. Kahve fincanını sehpaya koyuyorsun. Tekinsiz gözlerle yüzüme bakıyorsun.

- Hakikisi dururken, ben niye bunun kopyasıyla uğraşıyorum?  Üstelik dünyanın her yerinde gerçek acılar, kayıplar, salgınlar, savaşlar, sürgünler, ölümler, sıkıntılar varken...  üstelik kişisel ve toplumsal kayıplar  bu kadar yakıcıyken...  Niye kitap okuyorum, film seyrediyorum? Niye  konserlere, tiyatrolara gidiyorum? Sence niye mozaik yapmayı, akordiyon çalmayı öğrenmekle uğraşıyorum? Hayal Kahvem'e niye yazıyorum? 

Bazan adlandırmada zorluk çektiğim hislerim olduğunu düşünüyorum. Fakat adını sonra koyuyorum... Nedir biliyor musun, diye soruyorum.  Hafif bir mahcubiyet, hatta bazan utanç, diye ekliyorum.

Senin o  hayret dolu bakışların hoşuma gidiyor. Tam dudaklarının kıpırdadığını anladığım an, seni konuşturmuyorum. Kaldığım yerden   sözlerime devam ediyorum.

- İyi ama insanlık tarihi boyunca bu hep böyle olmadı mı, diyorum sana. Sanat tarihiyle insanlık tarihi neredeyse paralel ilerlemedi mi? Mağara resimlerinden bugüne, insan ne yaşadıysa bir şekilde yeniden anlatmış, yeniden kurmuş, yeniden paylaşmış.  Üstelik en zor zamanlarda, savaşta, salgında, yıkımda… Dünya iyi bir yer olmadığında bile. Hatta belki özellikle o zamanlarda. Diyeceksin ki, dünya ne zaman topyekün iyi bir yer oldu ki?


Bence sanat rahat zamanların işi değil, diyorum. 

Bombalar düşerken konserlerin devam etmesi, acılara şahit olurken  romanların yazılması, filmlerin çekilmesi, bir başkasının duvara bir iz bırakması… Bunlar kaçış değil sadece. Bunlar iyiliği, umudu hatırlama biçimleri. 

Mozaikte bir nergis yaparken aslında onu kopyalamıyorum. Onun bende bıraktığı hissi tutmaya çalışıyorum. Roman okurken, müzik dinlerken, bir filme dalarken de aynı şey oluyor.  Sanata  muhtaç olduğumu hissediyorum.

Evet, yaptığım şey aslı değil. Zaten aslına benzemek zorunda da değil. 

O mahcubiyet halim... Hani ne gerek var yeteneğin yokken sanat öğrenmeye çabalamak, o kadar güzelleri yapılmışken, üstelik dünyada acılar varken diye fısıldayan ses... Bilmiyorum.  Belki de bu ses  işin  tam kendisi.

Gözlerinin içine bakıyorum...

- Söyler misin,  dünyanın bu kadar sert olduğu bir zamanda halen bir şey üretmeye çalışmak, başlı başına kırılgan bir cesaret işi  değil mi, diye soruyorum. 

31 Ocak 2026 Cumartesi

Bir Fotoğraf Çekilebilir miyiz?

 
Dün gece benim kardeş arayıp "Ablam, yarın tiyatroya gidelim mi?" diye sorunca  daha cümlesini bitirmeden, "Tamam!" dedim. 

Kardeşim  öğretmendir. Sadece okulda değil, hayatın içinde de öyledir. Dinibütün, olgun, sohbeti ballı bir kardeştir. Edebiyatı, tiyatroyu,sinemayı, müzeleri, sanatın her dalını dört bir koldan takip eder. 

İki hafta okulu tatildi. Sadece bir  sabah birlikte kalvaltı yapabildik, o kadar. Çıkma teklifini kabul etmez miyim? Çok özledim.

Bugün tiyatro öncesi buluşacağız. Kararlıyım, kardeşimin üzerine titreyeceğim. "Gel kardeş, sen böyle otur, arkandan soğuk gelmesin" diye ihtimam göstereceğim. "Yavrum sen yaş aldıkça daha da güzelleşiyorsun. Nedir sırrın? Ablana anlatsana" diyeceğim. 


"Amaan abla, abartma!" diyecek. Gene de sözlerim hoşuma gidecek. 


Gülecek. Güleceğim.  Beraber güleceğiz


Tiyatroya giderken,  sarılarak yürüyeceğiz. Cep telefonlarımıza değil,  hayata fiyakalı bir fotoğraf vereceğiz.


30 Ocak 2026 Cuma

Kasap Havası Nedir?

 

Akordiyonda siyah tuşlara parmaklarım alışsın diye kasap havası çalmaya çalışıyorum. Hani bilirsiniz özellikle düğünlerin baş müziğidir. 

Kasap havası başlayınca, hevesli olanlar hemen sahneye fırlar. Kimi nazlanır oynamak istemez, zorla çekersin oturmak bilmez... Müzik güzeldir. Topyekün tatlıya bağlar hayatı. 

Şimdi ben öğrenmeye çalışıyorum ya ağır ağır çalıyorum elbette. İyice öğrenince, yani durmaksızın hızlı hızlı çalmayı becerince,  çağıracağım arkadaşlarımı ben çalacağım onlar oynayacak. Akordiyonla kasap havası çalarken hayal penceremin kepenklerini aralıyorum. Ne olacak yani? Hayalini kurarken bile seviniyorum.

Peki nedir bu kasap havası değil mi? Neden kasap havası denmiş.

Rivayete göre Balkanlar’dan Trakya’ya uzanan bu oyun, kasapların dükkan önlerinde, işten güçten sonra oynadığı hareketli bir halk havasıymış. Sert, hızlı, ritmik… Biraz meydan okur gibi deniyor. 

Başka bir yerde bu müziğin hikayesinin  Bizans dönemine, hatta İstanbul’un eski loncalarına kadar uzandığı söyleniyordu. Eskiden kasaplar loncasının kendine has bir dansı varmış. Hatta bu dansın, kurban kesimi öncesi bir tür ritüel ya da güç gösterisi olduğu söylenirmiş. Yüzyıllar içinde bu sert ve ritmik hareketler evrilerek bugünkü, hepimizi yerinden zıplatan o kolektif neşeye dönüşmüş. Balkanlar'dan Anadolu'ya uzanan bu köprüde, akordiyonun o gür sesi de bu havaya en çok yakışan enstrümanlardan biri olmuş.

Öğrendiğim bir diğer rivayet ise beni gerçekten duygulandırdı: Eskiden kasaplar, canını aldıkları hayvanların ruhuna saygı göstermek ve onlardan bir nevi özür dilemek için bu oyunu oynarlarmış. O yere sağlam basan, vakur adımlar aslında doğayla bir barışma ve helalleşme biçimiymiş. Mesleklerinin getirdiği o sert enerjiyi, müzikle ve dansla yumuşatıyorlarmış. Saftoriğin tekiyim.  Bu son rivayete hemen inandım.


Başladım... Bırakamadım....

 

Yarın sabah bir kurumsal sigortalımla toplantım var. Saat gece yarısını geçti. Uyuyacağıma film seyrettim. 

Ne yalan söyleyeyim, hiç pişman değilim. Sinemanın bilumum klişeleri gözümün önünden aktığı halde, film hem tedirgin etti hem de tuhaf bir şekilde büyüledi... 

Sene 1932... Mississippi'deyiz..

Filmi seyrederseniz bitti deyip kapatmayın. İki kez daha başlıyor:)

29 Ocak 2026 Perşembe

Nota Okuyamayanlar İçin Akordiyonla Hayatta Kalma Rehberi:)

 
Müzik enstrümanı çalabilen insanlara hep imrendim. Bazı aletleri çalmayı öğrenmeyi ara ara denedim. İlerletemedim. Epeyce çabalayarak ilk kez ukuleleyi geliştirdim.

Geçen ay elime ikinci el akordiyon düştü. Çok sevdim. Ve.... Niyetine girdim... Akordiyon çalmayı öğreneceğim. Üstelik tellerle falan uğraşmıyorsun. Ritim tut, tel kaçtı, parmak acıdı derdi yok. Direkt tuş. Bam. Oh! Telli sazlardan sonra ne kadar kolay geldi, anlatamam.

Ve fakat... Gene aynı duvara çarptım. Nota okumayı bilmiyorum. Çok ama çook  denedim, olmadı. Şiir ezberleyen biri nota neden ezberleyemesin di mi? Bilmiyorum. Belki tıpta bunun bir karşılığı vardır. Araştırmak istemiyorum:) 

Nota okuyamıyorsam nasıl çalışıyorum peki?

Mesela şu yukarıda gördüğünüz şarkının sadece giriş müziği... Kalbimi titretir. Acaba youtube'da öğreten var mıdır diye baktım. Bulamadım. 

Neyse ki, Cevdet Koç şarkının notalarıyla birlikte altına okunuşlarını da yazmış. Minnettarım.

Akordiyonumun  her bir tuşunun üstüne birden onaltıya kadar sıra sayılarını ve her tuşun hangi nota olduğunu yazdım. Notaları  tuş sayılarına çevirdim.  Deftere yazdım. Sayfayı ChatGPT’ye ekledim.  Dururumu anlatıp hazırladığımı excel tablo yapmasını istedim. Nananoom! Hazırdı. Bir bu tabloya bir tuşlara baka baka çalıştım.

Zaten bir süre çaldıktan sonra adlarını ezberleyemediğim notaların tuş yerlerini ezberleyiverdim:)


Baktığınızda size anlamsız gelebilir. Ben anlıyorum:) Ve inanmazsınız akordiyonda bu şarkının girişini  tuşlara bakmadan  çalabiliyorum.😅


28 Ocak 2026 Çarşamba

Yara Kabuğu...


Rıfat- Gidiyorum.
Asiye- Biliyorum.
Rıfat- Beni bekleyeceksin di mi?
Asiye- Bekleyecem.

Asiye- Nedir bu?
Rıfat- İçinde yaramın kabuğu var.

Asiye- Yaranın kabuğu mu?
Rıfat- Seninle ilk buluştuğum gün düşmüştüm hani, kanamıştı.
Sonra yara kurudu, ben de kabuğunu sakladım. İkimizin yarasıdır diye.
Esasen çok saçmadır değil mi? Ama olsun...
Düşündüm ki fotoğraf vermekten iyidir. Fotoğrafa bakar bakar alışırsın.
Ama yara öyle değildir. Etimden bir parçadır.
Ne zaman baksan acırsın.
Ne o? Yoksa taş kalpli Asiye ağlıyor mu?

Asiye- Yoo! Niye ağlayayım? Hem bence de saçma bişey...
İnsan sevdiğine yarasını verir mi?

NOT
Bu muhabbet Vizontele filminde Rıfat’ın sevgilisi Asiye’ye, askerlik için köyden ayrılacağı sırada yaptığı vedalaşma konuşmasında geçiyor. Rıfat bir muskanın içine yarasından parça koymuş Asiye'nin boynuna asıyor.


27 Ocak 2026 Salı

Bu Bir Yemek Tarifidir!

Şşşth! Kafamın tasını attırma!
Bardağı taşırma!

Lokma lokma doğrarım.
Un ufak ederim.
Pestilini çıkarırım.
Kendi suyunda pişiririm!

Limon gibi sıkarım.
Turşunu kurarım.
Süzme yoğurt gibi süzer,
Pazar filesine çeviririm!

Ayvayı yediririm.
Kabak tadı verirsin!
Ağzına bir parmak bal çalarım,
Süt dökmüş kediye dönersin!

Alacalı soyarım!
Önlü arkalı  kızarttığım gibi…
Kısık ateşte demlendiririm!!

Şşşth!
Helvanı okuturum!!
Eveet!
Yaparım!

25 Ocak 2026 Pazar

Bilbao Etkisi

 

Bazan bir şehrin kaderini değiştirmek için devasa fabrikalara veya karmaşık ekonomi paketlerine değil, sadece cesur bir hayale ve birkaç ton titanyuma ihtiyaç duyulabilir.

1990’ların başında Bilbao, emekli olmaya hazırlanan yorgun bir sanayi kenti gibiymiş. İşsizlik kol geziyor, limanlar eski canlılığını yitiriyornuş. Şehir sanki üzerine çöken o gri bulutlardan hiç kurtulamayacak gibiymiş. 

Ancak tam o sırada, kimsenin beklemediği bir şey olmuş. Şehir yönetimi, cebindeki son kurşunu çok riskli ama bir o kadar da heyecan verici bir projeye, Frank Gehry adındaki çılgın bir mimara, nehir kenarında daha önce hiç görülmemiş bir müze tasarlatmaya karar vermiş.

Guggenheim Müzesi açıldığında, dünya şaşkınlıktan küçük dilini yutmuş. Nehir kenarında dev bir metalik çiçek gibi açan o titanyum yapı, sadece sanat eserlerini barındıran bir bina değil, adeta şehrin yeniden doğuşunun ilanıymış. 

Güneş vurduğunda parlayan o kıvrımlı duvarlar, Bilbao’nun o meşhur gri havasını dağıtıvermiş. Birdenbire tüm dünya bu garip ama büyüleyici binayı görmek için biletlerini kesmeye başlamışlar. Milyonlarca turist şehre akmış. Oteller dolmuş,  restoranlar şenlenmiş ve en önemlisi, Bilbao halkının yüzündeki o umutsuz ifade yerini gurura bırakmış.

İşte buna "Bilbao Etkisi" deniyormuş:)

Bir yapının, bir şehrin sadece silüetini değil, ruhunu ve ekonomisini de nasıl iyileştirebileceğinin en somut kanıtı olmuş bu. Ama işin sırrı sadece görkemli bir binada değil, o binanın etrafında şekillenen vizyondaymış elbette. Parklar temizlenmiş, ulaşım modernize edilmiş ve şehir, ben buradayım ve hala gencim demeye başlamış.

Tabii ki her şehre bir müze dikmek aynı etkiyi yaratmaz. Bu işin içinde tutku, doğru zamanlama ve biraz da delilik var. Ancak Bilbao  şunu öğretmiş:

En umutsuz anlarda bile sanat ve vizyon, paslanmış bir şehri küresel bir yıldıza dönüştürebilir.

Bilbao’ya bilet aldım. Kalacak yer ayarladım. Bilbao'da Nervion nehri kenarında yürürken, o parıltılı titanyum panellere çarpan güneş ışığında sadece bir müzeyi değil, bir şehrin yeniden doğuş masalını izleyeceğimi hayal ediyorum.

MERAKLISINA NOT:

Guggenheim, servetini madencilikten kazanan ancak mirasını modern sanata adayan efsanevi bir ailenin soyadıymış. Bugün bu isim, New York (1959), Venedik (1951) ve Bilbao (1997) gibi şehirlerde bulunan, hem içindeki eserlerle hem de aykırı mimarileriyle dünyayı değiştiren müze imparatorluğunu temsil etmekteymiş.


Venedik Müzesi 1951 yılında kapılarını açmış. 
Peggy Guggenheim, kendi kişisel serveti ve hayatı boyunca topladığı sanat koleksiyonuyla finansmanı sağlamış. Büyük Kanal üzerindeki tamamlanmamış bir sarayı satın alarak burayı hem evi hem de galerisi haline getirmiş. 


New York Guggenheim Müzesi 1959 yılında kapılarını açmış. 
İnşaat maliyeti ve sanat koleksiyonu, vakfın kurucusu . Guggenheimlar tarafından karşılanmış. Kendi adlarını taşıyan vakıf aracılığıyla modern sanatı sergileyecek benzersiz bir mekan vizyonuyla kurulmuş. Mimarı ise spiral tasarımıyla devrim yaratan Frank Lloyd Wright imi


Bilbao Guggenheim Müzesi  1997 yılında kapılarını açmış.. 
İnşaat maliyetini Bask  Hükümeti (İspanya) karşılamış. 
 Guggenheim Vakfı ise ismini, yönetim tecrübesini ve dev sanat koleksiyonunu getirmiş. 
Mimarı ise yine bir dahi olan Frank Gehry imiş.

Ç'ye Çengel Taktım:)



Murathan Mungan Hamamname adlı kitabında, Türkçede ç harfiyle başlayan kelimelerin ekseriyetinin  Farsçadan geldiğini söylüyor. 

Çeşme, çerağ, çadır, çoban, çıra, çırak, çare, haliyle biçare… Çile… 

Dayanamadım, sözlüğe baktım... Meğer ç ile başlayan ne çok Farsça  kelime varmış.

Çamaşır, çakal, çakı, çabuk, çarşaf, çarşamba, çorba, çengel vs... 

Hey!... Çörek Türkçe:)

Şu çok ilginç...

Çile kelimesi Farsçada kırk gün demekmiş. 

Çilenin anlamını öğrenince, kırk gün çile çekti derse biri,  tamamı seksen ediyor diye düşünüp, gülesim gelmez mi, gelir elbette:)


24 Ocak 2026 Cumartesi

Kendimi Eylediğim Zamanlar...

 

Filmler seyrediyorum.

Kitap okuyorum.

Bilbao'ya gideceğim. Araştırıyorum.


Tuhaf mozaikler yapıyorum.


Seramik dersinde yaptığım vazoyu, ebru dersinde  ebru kabına daldırıp,  şeffaf sırla sırladım.  1050 derecede fırınlayınca, ortaya işte böyle  ebruli bir çalışma çıktı:)

Akordiyona tüm iştahımla devam ediyorum. Ukuleleden çok daha kolay:)