26 Şubat 2026 Perşembe

Invader'in Peşinde İstanbul'da Sanat Dedektifliği Maceram:)

Yıllar sonra yeniden üniversite sınavına girip Seramik ve Cam Tasarımı’nı kazandığımda, kendimi çamurun, sırların, camın içinde buldum. Önümde bilmediğim yepyeni, renkli bir evren açıldı. Ama asıl sürpriz şuydu: Bu malzemeler sadece atölyede yaşamıyordu. Sokakta da vardı.

Tam o sırada karşıma, adını 1978 tarihli arcade oyunu Space Invaders’dan alan anonim sanatçı Invader (istilacı) çıktı.  Kimliği bilinmiyordu. Tokyo’dan New York’a, Katmandu'dan Marakeş'e  binlerce noktaya pikselli figürlerden oluşan   kare seramik mozaikleri  dijital dünyadan çıkarıp duvarlara yerleştirilmişti. Bu bence geçici sanata karşı kalıcı bir hamle, sessiz ama zekice bir şehir oyunuydu. Vee oyunlara bayılırım:)


Sonra öğrendim ki Invader İstanbul’un da  beş duvarına gizlice mozaiklerini yerleştirmişti. İstanbul ve Invader mozaikleri... Durur muyum?

O an teori bitti, pratik başladı. Haritaları açtım. Sokak görüntülerinde saatler harcandım. Tabelalara zoom yaptım. Esnafa sordum. Cepheleri karşılaştırdım. Kısacası, sanat tarihinden çok, sanat dedektifliğine kayan araştırmalarım başladı.

İşin en çarpıcı kısmı şuydu: Bu mozaikler 2003’te bırakılmıştı. İstanbul gibi her gün kabuk değiştiren bir şehirde, 23 yıl boyunca hayatta kalmış olabilirler miydi? Yoksa çoktan silinip gitmişler miydi?

Elimde adres notları, içimde çocuksu bir heyecanla sokaklara fırladım. Bu, sadece mozaik aramak değildi. Şehrin duvarlarına saklanmış bir sırrı bulma oyunuydu. 

Çünkü şehir, gerçekten bakmayı bilenler için dev bir oyun alanı. Ve bazan en büyük macera, başını kaldırıp duvara bakmakla başlıyor.

İçimi kemiren bu "acaba hâlâ oradalar mı?" merakıyla, elimde bilgiler ve kalbimde kocaman bir heyecanla sokaklara fırladım. Adeta 2003 yılından bana kalan gizli bir emaneti arıyor gibiydim!


1-VEZNECİLER
Invader'ın kişisel web sayfasından alıntıladım.2003 yılında çekilmiş bu fotoğraf.

Buldum ve fotoğrafladım. 2025

Araştırmamın en heyecan verici duraklarından ilki Vezneciler oldu. Düşünsenize, bir yanda Osmanlı’nın o vakur tarihi dokusu, diğer yanda 80’lerin dijital oyun estetiği... Tam bir zıtlıkların uyumu!

Invader, 2003 yılında İstanbul’u ziyaret ettiğinde rotasını Fatih’in kalbine, Tarihi Vezneciler Hamamı’na kırmış. İstanbul Üniversitesi’nin o bitmek bilmeyen dinamizmi ve ticaret hayatının ortasında, hamamın tabelasının hemen yakına kendi imzasını, o meşhur seramik mozaiğini bırakmış. Hamam da duruyor, mozaikte:)

2-KAPALI ÇARŞI2003

2025. 

2003’te çekilmiş karelerden birinde, Invader’ın mozaiği Kapalıçarşı’nın Nuriosmaniye kapısında,  girişte gözüküyordu. Dünyanın en eski ve en büyük çarşılarından birinin kapısında minicik pikselli bir “istila” var:) 

Ve düşünün… 23 yıl sonra aynı noktaya gidip baktığımda o mozaik hâlâ orada. Hiç kıpırdatılmamış. Hiç  bozulmamış. Ne güzel..  O an içim sevinçle doldu, sanki İstanbul bana göz kırptı. Tarihin ortasında saklanan küçük bir sır bulmuş  gibi kalbim pır pır etti.

3-BEYOĞLU- KALYONCU KULLUĞU CADDESİ

2003
2025

Beyoğlu, eski adıyla Pera, İstanbul’un en canlı, en sürprizli semtlerinden biri. Bir köşede Galata Kulesi, biraz ileride Çiçek Pasajı, tarihi dokusuyla Pera Palas… Ve tabii ki hiç durmayan İstiklal CaddesiTarih ve modern hayat burada iç içe... Yürürken her an karşına bir hikâye çıkabilir. Invader bunu bilmiş olmalı ki üç mozaiğini bu bölgeye yerleştirmiş. 

Beyoğlu Kalyoncu Kulluğu Caddesi’ne gidilince, 23 yıl önce Invader’in fotoğrafındaki merdivenlerin yerini buldum, seramik mozaiklerin ilk günkü güzelliğiyle yerinde olduğu gördüm. Çok sevindim.

4- BEYOĞLU - SAHNE SOKAK
 2003

2025
2003 tarihli fotoğrafı araştırırken bu konumun Beyoğlu Sahne Sokak olduğunu netleştirmiştim. Kalyoncu Kulluğu mahallesinden yürüme mesafesinde olan Sahne Sokak’a doğru yürümeye başladım. 

Sahne Sokak’a vardığımda fotoğraftaki manavın hâlâ orada olduğunu görmek beni inanılmaz heyecanlandırdı. Bina değişmişti ama manav dükkanı duruyordu. İçeride Ali’yle konuştum. Bu binanın zamanında dedesi tarafından bir Rum aileden alındığını, yapının yıllar içinde yenilendiğini anlattı. Hatta eski taşlardan bazılarını sakladıklarını söyledi.

Ne yazık ki mozaiğe dair hiçbir iz yoktu. Bir anlık hayal kırıklığı yaşadım mı? Evet. Aynı zamanda şunu hissettim: Bu iş sadece bulmak değil, aramakla da ilgili. Ve ararken  İstanbul  bana  bambaşka hikâyeler fısıldıyordu.

5- BEYOĞLU - GAZETECİ EROL DERNEK SOKAĞI 

2003

2025

2003 tarihli fotoğrafta “Gazeteci Erol Dernek Sokağı” tabelası o kadar net görünüyordu ki bu kez işim kolaydı. Navigasyona yazdım ve doğru noktaya yürüdüm. Bina hâlâ yerindeydi. Duvar aynı duvardı. Ama… mozaik yoktu. Sökülmüştü.

İşte o an insan hem üzülüyor hem de tuhaf bir şekilde heyecanlanıyor. Çünkü sokak sanatı tam da böyle bir şey... Bir gün orada, ertesi gün yok. Yerinde sadece bir boşluk ve senin bildiğin bir hikaye kalıyor.


2003’te Invader’ın İstanbul’a bıraktığı o küçük seramik mozaikler, bence duvarlara kondurulmuş  küçük ama güçlü izler... Pikselli video oyun estetiği geleneksel seramikle birleşmiş. Teknoloji dili sokağa karışmış.  

Tarih katmanlarıyla dolu bu şehirde, geçmişle bugünü ince bir çizgide buluşturuyor. Dikkatli bakana kendini gösteren bir oyun gibi… Hafızaya sessizce yerleşiyor.

Sokak sanatı geçici sanılır ama bu mozaikler kalıcı bir merak bırakıyor. Sanat müzelerden galerilerden çıkıp günlük hayatın  içine karışıyor.  Bizi bakmaya, aramaya, insanlarla konuşmaya ikna ediyor.

Ben de o merakın peşine düştüm. İz sürdüm, heyecanlandım, üzüldüm, sevindim. Çok yürüdüm. 

 Ve bir kez daha öğrendim:  İstanbul'un oyunları ve gizemi  hiç bitmiyor:)

NOT: İncelemek isteyene burada: https://www.space-invaders.com/world/

25 Şubat 2026 Çarşamba

Banksy: Duvara Yazılmış İtiraz

Sokak sanatı benim için hep ani bir karşılaşma demek. Bir köşeyi dönüyorsun ve bam! 
Koca bir duvar sana bir şey söylüyor. Bilet yok, davetiye yok. Direkt temas. 
Ve bu alanın en çarpıcı isimlerinden biri: BANKSY

Banksy, kimliği bilinmeyen bir sokak sanatçısı. Ama işleri? Dünya çapında.

1990’lardan beri özellikle stencil tekniğiyle üretiyor. Hızlı, net ve direkt. 

Çünkü sokakta uzun uzun çalışamıyor. Hemen çizip kaçması lazım.... Mesajı çakıyor ve... Vııınn!

Onun işlerinde savaş karşıtlığı, çevre duyarlılığı ve kapitalizm eleştirisi sık sık karşımıza çıkıyor. 

Ama bunu parmak sallayarak değil, ince bir mizahla yapıyor.

En bilinen işlerinden biri “Kırmızı Balonlu Kız”.
Bir çocuğun elinden kaçan kalp şeklindeki balon…

Çok sade ama aşırı güçlü.
Umut mu gidiyor?
Yoksa halen umut var mı?

Banksy’nin olayı tam bu... Yorumu bize bırakıyor. O sadece kıvılcımı ateşliyor.

2010’da yönettiği Exit Through the Gift Shop ile sanat dünyasını ve tüketim kültürünü ti’ye almış Sokakta doğan bir işin müzayede salonlarında milyonlara satılması…İnanılmaz ironik bir olay. 

Hatta bir eserinin açık artırmada satıldıktan sonra kendi kendini parçalaması olayı var. Sistemle dalga geçmenin daha ikonik bir yolu olabilir mi? Zor.

Banksy gizemli bir santçı. Gerçek adını ve yüzünü kimse bilmiyor.  Ve bence bu bilinmezlik işin ruhu.

Anonimlik burada kaçış değil, tavır.

Çünkü sokak sanatı çoğu zaman sistemle ters düşer.
İzin almaz.
Onay beklemez.
Kurallara göre üretmez.

İsim büyüdükçe mesaj küçülebilir. O yüzden yüzünü değil, sözünü bırakıyor duvara. Çok ilgimi çekiyor.

Sanatçı Banksy, Port Talbot'taki 'Sezon Tebrikleri' adlı eserin kendisinin olduğunu doğruladı. 2018

Banksy, İngiltere’deki ilk eserini Güney Galler’deki Port Talbot kasabasına bıraktığında, ilk bakışta masum bir kış sahnesi görünüyor.

Kızaklı bir çocuk, yağan “kar”ı diliyle yakalamaya çalışıyor. Ancak iki duvar birlikte okunduğunda, o beyaz tanelerin aslında yakılan bir çöp konteynerinden yükselen kül olduğu anlaşılıyor. 

Bölgenin bir dönem “İngiltere’nin en kirli topluluğu” olarak anılmasına gönderme yapan bu iş, nostaljik bir görüntünün altına sert bir çevre eleştirisi yerleştiriyor. 

Tatlı görünen sahne, bir anda boğazda hafif bir yanma hissine dönüşüyor.

Müthiş değil mi?

19 Şubat 2026 Perşembe

Sokak Sanatına İlgim Katmerleniyor...

Aslında her şey, son zamanlarda kendimi sokak sanatının o gizemli ve bazan afacan dünyasına kaptırmamla başladı. Sokaklarda yürürken önünden geçip gittiğimiz o gri duvarların ardındaki hikayeleri, sprey boya kokusunun altındaki felsefeyi merak edince kendimi derin bir araştırmanın içinde buldum. Sanatın sadece steril müze salonlarına hapsedilemeyecek kadar büyük bir ruhu olduğunu fark etmek, bakış açımı tamamen değiştirdi.


Gombrich’in o meşhur "Sanat diye bir şey yoktur, aslında sadece sanatçılar vardır" sözü kulağımda çınlıyor. Araştırdıkça görüyorum ki, binlerce yıl önce mağara duvarına bizon çizen o el ile bugün bir çıkmaz sokağı renklendiren el aslında aynı şeyi fısıldıyor: "Buradayım ve dünyaya bir iz bırakmak istiyorum." Kant’ın dediği gibi, sanat aslında "amaçsız bir amaçlılık"; yani hayatımızdaki o gereksiz şeylerin en gereklisi!

Görünür olma, iz bırakma, mekanı dönüştürme. 
Müze yerine sokak, kömür yerine sprey boya. Ama mesele aynı.
Mağara duvarlarından sokak duvarlarına... 
Aradan binlerce yıl geçti... Değişen teknik, değişmeyen ihtiyaç.

Banksy Flower Thrower mural, yapay zekayla üretilmiş

Sokak sanatı, sadece estetik bir tercih değil, şehri ve kamusal alanı reklam panolarından geri alma mücadelesi. Düşünsenize, Banksy’nin duvarlara çizdiği o çiçek atan maskeli protestocu figürü olmasaydı, sokaklar sadece soğuk beton yığınlarından ibaret kalmaz mıydı?



Ya da Shepard Fairey’in  ikonik tasarımları ve Invader’ın dünyanın dört bir yanındaki binaların köşelerine gizlediği o küçük pikselli mozaikleri... Bu sanatçılar neden anonim kalmakta direniyor, neden bu işi bir suç ile sanat arasındaki o ince çizgide yürütüyorlar? İşte son aylarda tam olarak bu soruların peşindeyim.


Sanatın sadece bir sonuç değil, izleyiciyle tamamlanan canlı bir süreç olduğunu keşfettikçe, artık sokaktaki her stencil veya grafiti bana bir çizimden fazlasını anlatıyor. O sokağın ruhuna bırakılmış bir itirazı görüyorum. Araştırmalarım derinleştikçe bulduğum bu yeni hikayeleri sizinle paylaşmak için sabırsızlanıyorum. 

Kim bilir, belki bir sonraki köşe başında karşımıza çıkacak o renkli çizim, bize dünyanın sandığımızdan daha özgür olduğunu fısıldar.

18 Şubat 2026 Çarşamba

Bazan...

 

Bazan Füsun'un  hayallere daldığını yüzünden anlar, 
onun hayal ettiği ülkeye gitmek ister, 
ama kendimi, hayatımı, ağırlığımı, masada oturuşumu çok umutsuz bulurdum.

Bazan orada olduğumu unutur, 
sanki baş başaymışız  gibi kendimden geçer, 
Füsun'a bütün aşkımı göstererek, uzun uzun, aşkla bakardım.


Cümleler/ Orhan Pamuk Masumiyet Müzesi / 444-445

Film/ When Harry Met Sally 
2024

Bazan...

 

" bazan hiç kıpırdamadan
ve başka hiçbir şey de konuşmadan,
açık kapıdan esen rüzgârla hafif hafif kıpırdanan tül perdeye bakıyorduk."

masumiyet müzesi/orhan pamuk/iletişim/113. sayfa cümlesi

kelly stuart tarafından bir flickr fotoğrafı


17 Şubat 2026 Salı

Bazan ve Kemal ve Füsun

Bazan hiçbir şey yapmaz, sessizce otururduk.

 Bazan Zaman'ı bütünüyle unutur, "şimdi"nin içine yumuşacık bir yatağa yatar gibi yayılırdım.

Bazan orada olduğumu unutur, sanki baş başaymışız gibi kendimden geçer, Füsun'a bütün aşkımı göstererek, uzun uzun, aşkla bakardım.

Bazan ona "Seni seviyorum!" demek için dayanılmaz bir istek duyar, ama yalnızca çakmağımla sigarasını yakabilirdim.


Bazan "Resmine bakalım mı Füsun?" derdim ben ve bazan bakardık ve o zaman Füsun'la yaptığı resme bakarken, her zaman mutlu olduğumu anlardım.

Bazan Füsun öyle güzel esnerdi ki, bütün dünyayı unuttuğunu ve kendi ruhunun derinliklerinden daha huzurlu bir hayatı, tıpkı sıcak yaz günü soğuk bir kuyudan kovayla su çeker gibi çektiğini düşünürdüm.



NOT : Orhan Pamuk'un - Masumiyet Müzesi romanının bazanla başlayan bazı cümleleriyle Jim Jarmusch'un  - Stranger Than Paradise adlı filminin bazı karelerini eşleştirdim. (2012)

16 Şubat 2026 Pazartesi

Yürüyordum ki Bir Baktım O Ne? Çiçek Açmış:) Sen Ağaçların Aptalı... Ben....

 

Sen ağaçların aptalı 

Ben insanların 

Seni kandırır havalar 

Beni sevdalar

Bir ılıman hava esmeye görsün

Düşünmeden gelecek karakış.. 

Açarsın çiçeklerini .. 

Bense hayra yorarım gördüğüm düşü... 

Bir güler yüz bir tatlı söz.. 

Açarım yüreğimi hemen 

Yemişe durmadan çarpar seni karayel 

Beni karasevda 

Hem de bilerek kandırıldığımızı 

Kaçıncı kez bağlanmışız bir olmaza 

Koo desinler bize şaşkın 

Sonu gelmesede hiç bir aşkın 

Açalım yinede çiçeklerimizi 

Senden yanayım arkadaşım 

Havanı bulunca aç çiçeklerini 

Nasıl açıyorsam yüreğimi 

Belki bu kez kış olmaz 

Bakarsın sevdan düş olmaz 

Nasıl vermişsem kendimi son sevdama 

Vur kendini sen de bu güzel havaya 

Aziz NESİN

14 Şubat 2026 Cumartesi

Masumiyet Müzesi Ritüelimiz...

 

"Ablam, Masumiyet Müzesi dizisi yayına başladı. Birlikte seyredelim mi?" diye sordu kardeşim. 

"Balık burcu, romantiklerin prensesi ile seyretmeyeceğim de kiminle seyredeceğim?" dedim gülerek... 

Bekliyorum az sonra gelecek. Kitapları yanımıza dizeceğiz. Kahvelerimizi içerken kitap üzerine dedikodu edeceğiz. Sonraaa.... Televizyonun karşısına geçeceğiz.  Tüm merakımızla seyredeceğiz. 

"Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum."


11 Şubat 2026 Çarşamba

İçinden Sigortacı Geçen Filmler 4 - ADA

 
2005 yapımı Ada filmi, Michael Bay’in ellerinde Ewan McGregor ve Scarlett Johansson’ın başrolleriyle bir bilim kurgu klasiği gibi başlasa da, aslında içine bolca etik kriz ve insan nedir, sorgusu serpiştirilmiş bir bilim kurgu senaryosu.

Dış dünyanın kirli, zehirli ve yaşanmaz olduğu yalanıyla steril bir tesise hapsedilmiş insanlar… Tek umutları, cennet gibi anlatılan ve yalnızca çekilişle gidilebilen “Ada”. Her gün o büyük kurtuluş anını bekliyorlar. Ta ki klonlardan biri gerçeğin çatlağını fark edene kadar. O steril duvarların ardında saklanan hakikat ise sarsıcı... Dış dünya sandıkları gibi değil. Hayat  şıkır şıkır akıyor, insanlar olanlardan habersiz yaşıyor. Asıl yalan olan Ada’nın kendisi. Umut diye sunulan şey, aslında kusursuz paketlenmiş bir trajedi.

Benim için asıl sarsıcı gerçek ise nedir biliyor musunuz? Bu tesisin   hayat sigortası yapan dev bir şirkete ait olması. 

Zenginlerin hastalandıklarında organ nakli ya da taşıyıcı annelik için sipariş ettikleri klonlar, birer yedek parça niyetiyle burada  hazırda bekletiliyor. Yani o insanların hayatlarını garanti altına almak için imzaladıkları hayat poliçesi, aslında etten kemikten, düşünen ve hisseden başka bir insan. 

Bir sigorta acentesi olarak, filmin bu gerçeği yüzüme çarpmasıyla ne yalan söyleyeyim tüylerim diken diken oldu. Kendi mesleğimden baktığımda, risk yönetimi ve finansal garantilerin, korkunç bir mekanikleşmeye evrilerek  vicdanı denklem dışı bıraktığında, insanlığın nasıl tamamen yok sayılabileceğini görmek beni çok korkuttu. 

Hasar anında ikame araç yerine, hasar anında ikame organ fikri her sigortacının uykusunu kaçıracak cinsten bir distopya. Çok para kazanma hırsıyla insanın bir demirbaşa indirgendiği bu sistem, sadece bir film senaryosu değil, etiği kaybettiğimizde ne kadar ileri gidebileceğimizin en karanlık aynası.  PES!

4 Şubat 2026 Çarşamba

Hasbihal



Bazan bloğa yazı yazıyorken, senle oturmuşuz da karşılıklı muhabbet ediyormuşuz gibi hissediyorum. Mis gibi kokan kahveler ellerimizde mesela. Ben büyük battal koltukta oturmuşum, ayaklarımı toplamışım altıma... Bilirsin ayaklarımı toplamadan duramam. Muhabbet ederken bile ayaklarımın yerden kesilmesi gerekir illa. 

Sen ise tekli koltukta, her zamanki gibi anlattıklarıma şaşıra şaşıra beni dinliyorsun. Bu kez, eski günlerden bahsetmiyorum. Hele çocukluktan hiç başlamıyorum.  Derin bir iç çekiyorum. Hiç konusu yokken...  Diyorum ki:


- Biliyor musun, bazan mozaik atölyesinde, örneğin bir çiçek üzerinde çalışırken... nasıl anlatsam...  elimde renkli  camlar, önümde yarım kalmış  desen… zaman yavaşlıyor...  o an...  yaptığım şeye dışarıdan bakıyorum... zihnimin tamtamları  çalıyor...  düşüncelerim birbirinin peşi sıra yuvarlanıyor,  diye söze başlıyorum.

Mesela, mozaik bir nergis çiçeği yapıyorum, tamam mı, diyorum. Düşünsene, aslı orada bir yerde, canlı, kokulu, kendi halinde. Ben ise camla onun görüntüsünü kurmaya çalışıyorum. Gerçeği varken, bir benzerini üretmek… Tam bu noktada içime bir tuhaflık çöküyor.

Şaşırıyorsun söylediklerime. Kahve fincanını sehpaya koyuyorsun. Tekinsiz gözlerle yüzüme bakıyorsun.

- Hakikisi dururken, ben niye bunun kopyasıyla uğraşıyorum?  Üstelik dünyanın her yerinde gerçek acılar, kayıplar, salgınlar, savaşlar, sürgünler, ölümler, sıkıntılar varken...  üstelik kişisel ve toplumsal kayıplar  bu kadar yakıcıyken...  Niye kitap okuyorum, film seyrediyorum? Niye  konserlere, tiyatrolara gidiyorum? Sence niye mozaik yapmayı, akordiyon çalmayı öğrenmekle uğraşıyorum? Hayal Kahvem'e niye yazıyorum? 

Bazan adlandırmada zorluk çektiğim hislerim olduğunu düşünüyorum. Fakat adını sonra koyuyorum... Nedir biliyor musun, diye soruyorum.  Hafif bir mahcubiyet, hatta bazan utanç, diye ekliyorum.

Senin o  hayret dolu bakışların hoşuma gidiyor. Tam dudaklarının kıpırdadığını anladığım an, seni konuşturmuyorum. Kaldığım yerden   sözlerime devam ediyorum.

- İyi ama insanlık tarihi boyunca bu hep böyle olmadı mı, diyorum sana. Sanat tarihiyle insanlık tarihi neredeyse paralel ilerlemedi mi? Mağara resimlerinden bugüne, insan ne yaşadıysa bir şekilde yeniden anlatmış, yeniden kurmuş, yeniden paylaşmış.  Üstelik en zor zamanlarda, savaşta, salgında, yıkımda… Dünya iyi bir yer olmadığında bile. Hatta belki özellikle o zamanlarda. Diyeceksin ki, dünya ne zaman topyekün iyi bir yer oldu ki?


Bence sanat rahat zamanların işi değil, diyorum. 

Bombalar düşerken konserlerin devam etmesi, acılara şahit olurken  romanların yazılması, filmlerin çekilmesi, bir başkasının duvara bir iz bırakması… Bunlar kaçış değil sadece. Bunlar iyiliği, umudu hatırlama biçimleri. 

Mozaikte bir nergis yaparken aslında onu kopyalamıyorum. Onun bende bıraktığı hissi tutmaya çalışıyorum. Roman okurken, müzik dinlerken, bir filme dalarken de aynı şey oluyor.  Sanata  muhtaç olduğumu hissediyorum.

Evet, yaptığım şey aslı değil. Zaten aslına benzemek zorunda da değil. 

O mahcubiyet halim... Hani ne gerek var yeteneğin yokken sanat öğrenmeye çabalamak, o kadar güzelleri yapılmışken, üstelik dünyada acılar varken diye fısıldayan ses... Bilmiyorum.  Belki de bu ses  işin  tam kendisi.

Gözlerinin içine bakıyorum...

- Söyler misin,  dünyanın bu kadar sert olduğu bir zamanda halen bir şey üretmeye çalışmak, başlı başına kırılgan bir cesaret işi  değil mi, diye soruyorum.