19 Eylül 2026 Cumartesi

Merak Edip Akordeon'un Peşine Düşünce...

Ordu’daki bir binanın cephesindeki bu akordeonlu kızın fotoğrafına denk gelince, “Niye akordeonlu bir kız çizmiş?” diye merak edip çizeri Emir Aktunç’un röportajlarını okumaya başladım.

Emir Aktunç, Ünye Kent Gazetesi’ndeki röportajında, Ordu’da eskiden kutlama ve benzeri etkinliklerde akordeon çalan çocuklardan söz ediyor. Bu eski görüntülerden yola çıkarak, kendi üslubuyla nostaljik bir hatırlatıcı olarak bu murali yaptığını söylüyor.

Biraz daha araştırınca, karşıma Emre Solmaz’ın “Akordeon Ailesine Mensup Çalgıların Türk Halk Oyunları Müzikleri İcrasında Kullanım Durumu” başlıklı, 2024 tarihli akademik makalesi çıktı.

Akordeonun hikâyesi Avrupa’dan başlayıp Balkanlar ve Kafkaslar üzerinden Anadolu’ya uzanıyormuş. Özellikle 19. yüzyılın sonlarında yaşanan göçler akordeonu Karadeniz’e de ulaşmış. Doğu Karadeniz Kültür Envanteri de bölgeye girişini 1877–1878 Osmanlı-Rus Savaşı yıllarındaki kültürel etkileşimle ilişkilendiriyor.

Yani Ordu’nun duvarındaki o akordeonlu kız, aslında yüz yılı aşan bir kültür yolculuğunun küçük bir hatırlatıcısı. Ne hoş, değil mi?

Akordeonun hikayesi yalnızca sokaklarda ve kutlamalarda değil, okullarda da devam etmiş. Solmaz’ın makalesinde, özellikle Köy Enstitüleri dönemindeki müzik eğitiminde akordeon, mandolin ve başka çalgıların kullanıldığını okudum.  Öğrenciler yalnızca derslerde değil, türküler, halk oyunları ve çeşitli etkinliklerle müziğin içinde yetişiyorlarmış.

Makaledeki eski fotoğraflara bakarken de bunu görmek mümkün. Cılavuz (Kars) ve Akçadağ(Malatya) Köy Enstitülerine ait fotoğraflarda öğrencilerin ellerinde akordeon, mandolin gibi çalgılar var. 

Fotoğraflar Ordu’dan değil, Türkiye’nin farklı bölgelerindeki Köy Enstitülerinden. Ama bu görüntüler, akordeonun bir dönem çocukların okul ve günlük yaşamındaki yerini çok güzel gösteriyor.

Benim hoşuma giden de tam olarak bu oldu. Bir duvar resminde gördüğüm küçücük bir ayrıntı, beni akordeonun Avrupa’dan Anadolu’ya uzanan hikâyesine, oradan da memleketimdeki,  müziğin okulun ve günlük hayatın bir parçası olduğu başka bir döneme götürdü.

Şimdi o hikâyenin küçücük bir parçası, Ordu’da kocaman bir duvarın üzerinde yaşamaya devam ediyor. Sanat sen ne şahane bir şeysin!

Çizimiyle beni bu hikâyenin peşine düşüren Emir Aktunç’a, araştırmasıyla akordeonun geçmişine dair yeni şeyler öğrenmemi sağlayan Emre Solmaz’a minnet duyuyorum. Sağolsunlar.

Memleketimin Görmediğim Bir Şahane Şehri Daha Var Orada... Ordu

İnanılır şey değil! 

Ordu’yu hep Karadeniz’in dereleri, fındığı, denizi ve yeşil yaylalarıyla bilirdim. Meğer bu şehir, sokak duvarlarında bambaşka hikâyeler de fısıldıyormuş.

İlk karşıma akordeon çalan o renkli kız çıktı. Derken başka duvarlarda, başka Ordu hikâyeleri... İşin aslını araştırırken bu kez karşıma Ordu Fikir Bandosu çıktı. Adı bando ama ortada ne askeri bir nizam ne de sıradan bir sanat projesi var. Bu oluşum, Ordu sevdalısı gönüllülerin farklı seslerini tek bir ahenkte buluşturmuş. Amaçları net: Sanatla şehir hayatına dokunmak, Ordu’nun kimliğini güçlendirmek ve kenti kültür-sanatla çok daha görünür kılmak.

O renkli duvar resimleri de bu vizyonun en güzel meyvesi olmuş. Kötü görünen atıl duvarları dev tuvallere dönüştürmüşler. Üstelik belediyenin desteğiyle çocukları da işin içine katıp köylerde çocuklarla birlikte duvar boyamaya başlamışlar. Şahane değil mi?

Meğer memleketimin henüz ayak basmadığım bir köşesinde, böyle ilham veren bir şehir hikâyesi yazılıyormuş.

O zaman karar kesin: İlk fırsatta marş marş Ordu’ya!

Turgay Sarıgöl
Eski ve metruk bir binanın dümdüz cephesi, resimle bambaşka bir dünyaya dönüşmüş. Balkonda duran insanlar, evlerin pencereleri ve eski Ordu’dan sahneler… İlk bakışta gerçekten binaya insanlar yerleştirilmiş sanıyorsunuz. Oysa hepsi duvarın üzerine çizilmiş! İşte muralın büyüsü. 

Emrullah Örünklü (Reach Geblo)
Ordu’nun yayla kültürünü, insanını ve doğayla ilişkisini anlatan rengârenk bir duvar resmi.

Emir Aktunç (Max on Duty)
Eski Ordu’nun çocuk bandolarından esinlenen bu mural, şehrin geçmişinden neşeli bir anı gibi duvara taşınmış.



13 Eylül 2026 Pazar

Ve Hayal Ve Portofino Ve Kardeş

 

*Aşkı Portofino'da buldum
Çünkü hâlâ hayallere inanıyorum."
Love in Portofino


"Yok artık!" diye bağırdım. Akabinde kocamaaan bi "Pes!" diye ekledim. Neydi bu olan biten? "Yuf  yani!" Abartmanın da bir endamı, bir ölçüsü olur, öyle değil mi?"  

Eve gelip, kendime geldiğimde  hemen bilgisayar başına oturdum. Acele acele gugıla "Portofino nere bizim köy nere?" diye sordum. Gugıl sorumu ikiletmedi...  "Rengarenk evleri, romantik atmosferi ve dünya çapında ün kazanan şarkıları sayesinde dünyaca tanınan lüks bir tatil beldesidir." diye cevap verdi.

İyi de güzelim... Portofino'yla benim ne işim olur?  Köyde yaşayan biriyim... Bizim köy nere...  Taaaa.... İtalya'nın Akdeniz kıyı şeridinde bulunan  Portofino nere, öyle değil mi? Onu bunu bilmem... Resmen Portofino'daydım işte. Rengarenk evlerin dört bir köşesi ışıklarla aydınlatılarak büyüleyici  bir ortam yaratılmıştı... Nasıl ummanlar dolusu şımşıkırdak insan topluluğu vardı anlatamam. Üstelik şahane bir geceydi. Gökyüzünde muhteşem bir dolunay, kocaman sahne üstünde ise dünyaca  tanınmış müzisyenler vardı.  

Ya elinde mikrofonuyla ayakta duran o adama ne demeli... Hey!...  Yoksa Andrea Bocelli mi?   Evet, kesinlikle oydu. Harikulade sesiyle şarkı söylemeye başlamıştı bile. Adeta bir varmış bir yokmuş'la başlayan... Masal gibi bir geceydi yeminle..




Vay canına sayın seyirciler!.. Dünyanın en ünlü tenoru Andrea Bocelli, İtalya'nın en güzel beldelerinden biri olan Portofino'da konser veriyorsa, seyirci olmak için kimbilir kaç papel verip bilet almak  gerektiğini, müsadeniz le benim şu küçük aklım bile hesap edebilirdi elbette. 

İyi de, nereden bulacaktım o kadar parayı? Bilet alamayınca, sevdiğimiz şarkıcıyı, sahildeki sandallardan birinden kaçak seyrediyorduk belki de. Çünkü yan gözle baktım. Bu şık seyirci gurubu içinde değil, denizin açığındaki sandaldan birinde iki kişiydik. Yanımda  balık burcu kardeşim romantik müziğin ritminde  oturduğu yerde salınmaktaydı.

 
  

Sessizce "Ne işimiz var bizim burada?" diye fısıldadım. Duymadı. İllüzyonda gibiydi. Günahını almak istemem ama... Belki de duymuyormuş ayağına yattı. Pirelendim. "Hey, sana söylüyorum. Ne işimiz var burada bizim? Bana bak, bu güzelim konseri kaçak seyrettiğimizi bi anlarlarsa var ya, sadece İtalyan sosyetesine rüsva olmakla kalmayız,  popüler dünyaya da kapak oluruz valla." dedim. 

Havalı bir  kafa  hareketiyle, yüzüne düşen  saçlarını arkasına doğru attı. Tepeden tırnağa endamıma küçümser nazarla baktı.  Dudaklarını alay edercesine kıpırdattı. "Şaka mı yapıyorsun?" diye fısıldadı.

Afalladım.  Aşağılandığımı hissettim. Ne yapayım yani? Bu vaziyetlerde hüngürdemeye meyyal bir bünyeye sahibim.  Neyse ki, kendime mukayyet oldum. Göz pınarlarıma hücum eden gözyaşlarımı tuttuğum gibi, anında gerisingeri içime gönderdim. Akabinde epeyce çaba sarfederek, gülümsemeyi becerdim.  

Rüzgar saçlarımızı usul usul dalgalandırıyordu.  İnanılır gibi değildi. Resmen sahnede Andrea Bocelli, yüreğime tesir eden o muhteşem  sesiyle Besame Mucho'yu  söylüyordu. 

Parmaklarımı heyecanlı heyecanlı çıtlattım. Portofino'ya hangi ara gelmiştik? Manzaranın kenar köşeşinden de olsa bu konser alanına nasıl girebilmiştik? 

Şaşkın bir ifadeyle kardeşimin suratına baktım. Parmağını dudağının üstüne koyarak, hastane duvarlarındaki hemşire pozu verdi. Her zamanki bilmiş öğretmen gözleriyle  bakarak."Şıııhht! Sinemadayız. Seyirciler rahatsız olacaklar." dedi. 

Sarsıldım. Sanırım o sarsıntıyla kendime geldim. Etrafıma tekrar baktım. Portofino'da Aşk adlı konser filmi gösterisi sebebiyle, tıklım tıklım dolu bir sinema salonunun ortasında oturmaktaydık.


9 Eylül 2026 Çarşamba

Kendimi Eylediğim Zamanlar...

Bizim kızlar gene Avrupa şampiyonu olunca, başım yukarıda gururla dolaştım.

 


Filmler seyrettim.


Amasya ve Çorum müzelerine gitmiştim. 
Dönünce hemen İstanbul Arkeoloji Müzeleri akşam gezi turuna katıldım. 

Kitaplar okuyorum.

Pegasus Slovenya'nın başkenti Lubliyana'ya direk uçuş koymuş. 
Gitsem mi, diye araştırıyorum.

7 Eylül 2026 Pazartesi

"Acıyı Bal Eyledik"


Bazan hevesle bir gezi yazısı yazmaya niyetleniyorum. Sonra birden, “Dünyada bu kadar savaş, bu kadar keder varken ben ne anlatıyorum?” diyen o ağır düşünce, yüreğime bağdaş kurup oturuyor.

Bir yanım, dünyanın  acılarına tanıklık ederken, alışıp kayıtsızlaşmaktan korkuyor, öteki yanım ise gezmek, görmek, okumak, seyretmek ve  kelimelere dökmek istiyor.

Hani diyor ya şair: “Yaprak döker bir yanımız, bir yanımız bahar bahçe.”

Aksu Bora ve Gökçe Zeybek Kabakcı’nın derlediği Zamanın Duyguları, ben tam da bu hislerle cebelleşirken elime geldi. Kitap, içinde yaşadığımız bu çağda hepimizin yakından tanıdığı korku, kayıtsızlık, haset, nefret,  tiksinti gibi duyguların peşine düşüyor. Ama bizi sadece o karanlıkta bırakmıyor, "el üstünde tutulması gereken duygularımıza", cesarete, meraka, şefkate ve  neşeye yer açıyor. 

Diyor ki: " Şükür ki, yalnızca korku, öfke, nefret değil bulaşıcı olan; cesaret de heves de merak da bulaşıcı. "

Kitabı okumaya devam ederken şunu fark ettim: Bir şehri anlatmak ya da bir binanın cephesindeki  seramik panonun peşine düşmek, dünyanın acılarına sırt çevirmek, kayıtsız kalmak  demek değil. 

Neşelenmek, merak etmek, gezmek, okumak, seyretmek, bunları yazarak paylaşmak bir kaçış değil çünkü... Aksine, bu çağda hayata ve birbirimize tutunmanın en güzel yolu.

Gene Düştüm Yollara ve Merzifon'dan Sonra Amasya :)

Meğer yanı başımda... Evet, altı üstü 5 saatlik yol neticede... Zamandan zamana sızan öyle bir şehir varmış ki orada… Ve ben onun  sadece elmasını biliyormuşum. 

İki yanında göğe doğru dimdik yükselen devasa dağlar arasında Yeşilırmak süzüle süzüle akıyor. Başımı kaldırıyorum, dağların bağrına nakış gibi oyulmuş Pontus Kral Kaya Mezarları duruyor. Derin bir nefes alıyorum, o dağların, nehrin ve yalıların arasında katman katman tarih fısıldıyor. Kralların kehanetleri, şehzadelerin ayak izleri… Her taşın altında, her sokak başında ayrı bir çağın hafızası gizli. Burası bir şehir değil, zamanın üst üste biriktiği kıymetli bir hazine sandığı sanki.

Beni asıl sarsan, o tarihin üzerine titreyen o müthiş özen ve saygı oldu. Şehir öyle bakımlı, öyle ince bir ruhla korunmuş ki… Sokak lambalarından yerdeki taş kaplamalarına, çöp kutularından dükkanların o tek renk, ahşap tabelalarına kadar her detayda özen var. Yalıboyu Evleri’nin suya düşen aksinde yürürken, insanın içi bir kentin bu kadar sevilip kayrılmasına saygıyla doluyor. 

Sonra o katmanlı tarihe bir lezzet katmanı ekleniyor. Yöresel tatları tam da o toprağın koynunda denemenin hazzı bambaşka… Anadolu Mantı Evi’nde önünüze gelen o leziz mantı çeşitleri, kurutulmuş çiçek bamya çorbasının ekşimsi aroması, ağır ağır pişmiş baklalı dolma… Keşkek yatağında pamuk gibi eriyen o incik kebabı, sabah kahvaltısında ekmeğe sürülen o mis kokulu kuşburnu marmelatı ve kokusu havada asılı kalan o meşhur elması…

Başka ülkelerde içinden nehir geçen o bakımlı şehirleri gezerken imrenir, 'Bizde niye yok?' derdim. Meğer buradaymış, hem de şahanesi...  Amasya orada öylece duruyor. Bütün kıymetiyle, estetiğiyle, lezzetiyle ve sessiz gururuyla. 


6 Eylül 2026 Pazar

İşte Düştüm Yollara ve Merzifon:)

 


Nanananooom!  Haybeye, insan evladı kuş misali dememişler. Gittim geldim bile! :) 

Geçtim direksiyonun başına, açtım müziği, podcasti, sesli kitabı… İzmit, Sakarya, Düzce, Bolu, Gerede, Çerkeş, Ilgaz, Tosya, Osmancık, Merzifon…  Heyooo! Yollar şahaneydi. İki kez mola verdim, bir de baktım ki o ne, Merzifon’da değil miyim! :)

Doğrusu, asıl amacım öteden beri merak ettiğim Amasya’yı görmekti. Ama hazır yola çıkmışken Merzifon’u Amasya’nın önüne, Çorum’u da arkasına katıvereyim dedim.

İyi ki de öyle yapmışım!

Merzifon’a girer girmez tuhaf bir hisse kapıldım. Sanki hayat burada başka türlü akıyor, şehir evvel zamanda bir yerde usulca duruyordu.  Berberler, terziler, demirciler, bıçakçılar, sobacılar, kalaycılar, semerciler, yorgancılar… Hepsi dükkânlarıyla, sokaklarıyla birlikte yıllardır orada, tam olarak aynı hikâyenin içinde yaşamaya devam ediyor gibiydiler. Dükkânların önündeki minik  sandalyelerde çayını yudumlayan esnaf, komşusuna laf atan amcalar, sokaktan geçen kadınlar, erkekler… Kimsenin bir yere yetişme telaşı yok... O an böyle bir ortamın içinde olmak hoşuma gitti. Sevindim.

Bu zamansız yolculuğun üzerine midem de bayram etti elbette:) Merzifon'un meşhur keşkeği ve baklalı dolması zaten efsane! Üstüne bir de fırından yeni çıkmış mis gibi nohut mayalı Merzifon çöreği ile çıtır çıtır haşhaşlı katmeri eklenince, değmeyin keyfime!

Sonra ben de oturdum o alçak taburelerden birine ve seslendim:

“Demli bir çay lütfen! Yandan çarklı olsun!" :)

Çay bardağı satan seyyar satıcı. 
 



31 Ağustos 2026 Pazartesi

Kendimi Eylediğim Zamanlar...

 


Filmler seyrettim

Bağ bahçe dolaştım.

Ukulelemle bir şarkı çalıştım.

Madem Amasya'ya gitmeye niyet ettim, Çorum'a da gideyim, dedim, 
araştırmalarıma devam ettim.