6 Ekim 2026 Salı

Diyete Başladım. Hikâyelerle Bilinçaltımı Korkutup 5 Kilo Vermeye Niyetlendim:) - Öğle Yemeği

Sabah kahvaltısındaki  ilk büyük savaşı, antik dünyadan çağırdığım o tekinsiz açlık hikayesi sayesinde kazanmış olmanın verdiği mağrur bir özgüvenle öğlene kadar geldim. İşe yaramıştı! Elim o tereyağlı çıtır ekmeğe uzandığı an zihnimde canlanan mitolojik hikaye frenlerime basmış, ilk raundu bana kazandırmıştı. "Tamam," dedim kendi kendime, "o doymak bilmez kralı dize getirdim, demek ki niyetlendiğim kilo verme meselesini çabucak halledivereceğim."

Fakat saat 13.00 oldu...

Bir sigortalımla öğle yemeğindeyiz. Kendisi yemeyi içmeyi, ortamı güzelleştirmeyi pek seven biri. Kısa sürede masayı bilimum lezzetlerle donattı. Sabahki celalli iradem yavaşça gevşemeye, içimdeki iştah canavarı uykusundan uyanıp kıpırdanmaya başladı. Üstelik yalnız değildi... Dumanı üstünde makarnalar, fırından yeni çıkmış çıtır çıtır börekler masada resmi geçitteydi. Burnumda  tüten  baştan çıkarıcı kokular bütün masayı sarınca, çatalı elime aldım. Tam o karbonhidrat cümbüşüne gözüm dönmüşçesine dalacakken...

Şak!  Odiseus'un o açgözlü adamlarını hatırladım...

Odiseus ve tayfası, bitmek bilmeyen fırtınalı yolculukları sırasında Güneş Tanrısı Helios'un kutsal sığırlarının otladığı tekinsiz adaya düşerler. Odiesus tayfasını defalarca, üstüne basa basa:  "Bu hayvanlara sakın dokunmayın, sonumuz olur!" diye uyarır.

Günler geçer, rüzgar dinmez, erzak tükenir... Odiseus bir kenarda uykudayken adamların gözü döner.  "Birazcık kessek ne olur ki?" derler. O kutsal sığırları kesip iştahla yerler.

Sonrası tam bir felaket!!

Güneş tanrısı Helios gazapla gürler, Zeus’tan intikam ister. Göklerin ve şimşeklerin tanrısı Zeus’un cevabı gecikmez... Devasa bir yıldırım gönderir, gemiyi ortadan ikiye böler. Vee... Odiseus dışındaki bütün tayfa karanlık sulara gömülüp gider.

Elimde çatal makarnanın üzerinde öylece donup kalıyorum.

"Bak," diyorum kendi kendime, "adamlar da 'birazcık kessek, azıcık yesek ne olacak' demişlerdi. Unutma!.. Yediler... Veee... Dehşetli felaketlerine sürüklendiler."

Bu hikayeyi hatırlayınca, masadaki makarnalar, börekler, bir anda hamur işi olmaktan çıkıp Helios'un cızırdayan tekinsiz sığırlarına dönüştüler.. 

Aaa!.. İmdaat!..  Yıldırım çarpmışa dönüşmek istemiyorum.  

Elimi karbonhidrattan çekip zeytinyağlı, limonlu salataya uzatıyorum. Hımlaya humlaya yiyiyorum. Valla şahane!

Nanananooom!... 

İşte buyrunuz... Öğle yemeği savaşını, geçen ay  sinemada seyrettiğim  bir Homeros hikâyesiyle atlatıveriyorum:)

Hikâye 2 – Karbonhidrat 0.

5 Ekim 2026 Pazartesi

Diyete Başladım. Hikâyelerle Bilinçaltımı Korkutup 5 Kilo Vermeye Niyetlendim:) - Kahvaltı

Her şey bu sabah başladı. Aslında kararımı hafta sonu vermiştim... Kararım karardı, geri dönüşü yoktu. Yaz boyunca üzerime sinsice yerleşen, her kıyafette kendini hissettiren 5 kilo tıpış tıpış gidecekti.

Ve fakat... Günün ilk ışıklarıyla birlikte o celalli irade, yerini bambaşka bir ruha bıraktı. Sabah gözümü açar açmaz kendimi bir büyüye kapılmış gibi mutfakta buldum. Çayı demledim. Mutfak taze çayın buharıyla hafifçe ısındı. Sanki daha dün o kararlı niyete giren ben değilmişim gibi, ellerim benden bağımsız çalışmaya başladı... Ekmekleri kızartma makinesine dizdim. O baştan çıkarıcı koku saniyeler içinde bütün evi sardı. Masadaki diğer güzelliklerle birlikte kahvaltım tastamamdı.

Ah, masadaki o çıtır çıtır ekmekler... Yanında sıcağı görünce erimeye dünden razı mis gibi tereyağı... Elimdeki bıçak tereyağına gömülüyor, oradan sıcacık ekmeğe doğru ağır çekimde, adeta bir film sahnesi gibi ilerliyor.

Çünkü AÇIM!

Ama öyle normal, makul bir sabah acıkması değil bu. Zihnim "vermen gereken bir 5 kilo var" dedikçe, içimde uyuyan dev uyanıyor. Ben "yasak" kelimesini zikrettikçe, evrendeki bütün karbonhidratlar sözleşmiş gibi gözümün önünde resmi geçit yapiyor. Gözlerimi kapatsam bile önümden hayali börekler, dumanı üstünde mantılar geçiyor... Kendimi dehşetli aç hissediyorum. AÇ!

Tam tereyağlı bıçağı ekmeğe sürmek üzereyken, zihnimdeki acil durum alarmını çalıştırdım... Antik dünyadan bir tekinsiz hikayeyi, kurtarıcı gibi imdadıma çağırdım.

Bir zamanlar kibirden gözü dönmüş bir kral varmış. O kadar had bilmezmiş ki, tarımın, bereketin ve hasadın tanrıçası Demeter’e adanmış kutsal koruya dalmış. Yanındaki adamlara, korudaki ağaçların hepsini kesmelerini emretmiş. Ağaçlar birer birer devrilirken, kralın gözü korunun ortasındaki devasa meşe ağacına takılmış.

Bu ağaç sıradan bir ağaç değilmiş. Demeter’in kutsadığı özel bir ağaçmış. Periler ona dokunmaması için kralı uyarmışlar. Ama kral dinlememiş.Baltasını kaldırıp devasa meşe ağacına vurmuş. Ağaçtan kan süzülmüş. Kral ise olup bitenlere aldırmadan ağacı devirmiş.

İşte o anda Bereket Tanrıçası’nın gazabı başlamış. Derhal şimşek ve gök gürültüsü tanrısı Zeus’a seslenmiş. Zeus da Açlık İblisi’ni tanrıçanın hizmetine göndermiş. Gece yarısı saraya süzülen Açlık İblisi, kralın uykusunda başucuna eğilmiş… Onun damarlarına, ruhuna, içine tekinsiz bir nefes üflemiş:

«Doyurulmaz bir AÇLIK hissi.»

Kral sabah uyandığında feci bir iştahla gözlerini açmış.

Masadaki her şeyi yemiş, bitirmiş ama bir türlü doymamış. Günler geçtikçe sarayın bütün erzağını tüketmiş, servetini yiyeceğe harcamış, yine de açlığı dinmemiş. Ülkesindeki tüm hayvanları yemiş, doymamış.

Sonunda ülkede yiyecek namına hiçbir şey kalmayınca, çaresizlikten kendi kollarını kemirmeye başlamış. Sonunda kendisini de yiyip bitirmiş

Hahaha! İşte tam böyle hayal ettim kendimi... Açlıktan masadaki, evdeki her şeyi yiyip bitirmişim de... Doymamışım... Kendi parmaklarımı kemirmeye başlamışım, iyi mi? :)

Derhal elimdeki ekmeği bıraktım. Salata, birazcık peynir, üç-dört zeytin yiyip masadan fırlayıp kalktım.

Hikâye 1 – Tereyağlı Ekmek 0.

Kendimi Eylediğim Zamanlar

 

Film seyrettim.

Mozaik tablo yapmaya başladım. Vazoyu yapınca daha çok ortaya çıkacak:)

Sinemaya gittim ve bu absürt filmi çok beğendim.

Prens'i yeniden okumaya başladım.

2 Ekim 2026 Cuma

Kırmızıyı Hep Sevdim

  

Filmekimi

 


"Sana Maydanoz Tarlası Hikâyesini Anlattım mı? Dostluk Üstüne Söylenmiş En Güzel Hikâyeyi ?"

"Adamın biri, «dostum kimdir» bileyim istemiş.

Bir koyun mu kesmiş ne? Koymuş bir çuvalın içine...
İçinde bir insan olabileceği sanısını uyandıracak biçime 
getirip bağlamış, vurmuş oğlunun sırtına.
Yollamış komşusu bakkala:

«Babam'ın elinden bir iş çıktı; kendisi zorda. Selâmı var.
Bu çuvalı saklayıvereciksiniz.»

Bakkal (ık) demiş (mık) demiş, savmış oğlanı...
Oradan kasaba; o da (ık, mık), oradan diyelim kunduracıya...

Gene savılan oğlan, gelmiş manava... Manav, almış çuvalı, dükkânının hemen ardındaki bahçeye gömmüş, üzerine de maydanoz dikmiş...

Aradan bir iki gün geçmiş; gerçek mi bu dostluk, ya da süresi, ağırlığı ne? Bilmek istiyor adam. Oğlunu gene yollamış manava.

Çocuk, babasından, manav için söylenmiş bir kaç kötü sözü aktarıp, bir tokat patlatmış... Manav yüzünü oğuştururken:

"Git söyle babana, bir tokat için maydanoz tarlasının yerini değiştireceğimi sanıyorsa aldanıyor."


Bu hikâyeyi Cengiz Bektaş’ın Bedri Rahmi – Nakışlı Bir Deneme kitabında okudum. Cengiz Bektaş, can dostu Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun bir zamanlar kendisine anlattığı bu küçük hikâyeyi kitabına almış.

İlk okuduğumda tam ne demek istediğini kavrayamadım.

Sonra epeyce düşündüm... 

Belki de Bedri Rahmi Eyüpoğlu'nun bir önceki sayfadaki mektubunda dediği “Ne güç şey bu dostluk! Ne nazlı, ne Allah’ın belası bir alışveriş bu” sözü tam da bu yüzden çıkıyordu ağzından.

Dostluk denilen şey, insanın kırıldığında, haksızlığa uğradığında ne yapacağıyla ilgili olduğu kadar, dostunun niyetine gözü kapalı güvenebilmesiydi. Çuvalda ne olduğuna bakmadan bahçeye gömmek, onun  yamuk yapmayacağını bilmekti.

Kötü söz işittin, tokat yedin diye o maydanoz tarlasını söküp atmamak... Ne yaşanırsa yaşansın dostundan gelene, onun teslim ettiğine ve aradaki o sarsılmaz güvene siper olmak demekti. 

Hoş değil mi? Çok sevdim. 

30 Eylül 2026 Çarşamba

Kendimi Eylediğim Zamanlar

 
Memleketimin yönetmenlerinin elinden çıkma  iki şahane film seyrettim.

Kitap okuyorum
.

Seramik kalemlikler yaptım. Unutmamışım:)

Şehir taşları arasında doğanın keşfine çıktım.

Sashiko diye bir tür  Japon el dikiş tekniği öğrenmeye niyetlendim.
İyi ama bu büyükannemin yama tekniğinin aynısı dedim:)
Du bakalım. 
Valla, zaman yama zamanı. Her şey çok pahalı.
Öğrenebilsem iyi ederim.😆

 (nakış fotoğrafı google'dan)

29 Eylül 2026 Salı

Talaşlı Şemsiye...


İçim ne zaman daralsa, bir şeylere incinip hayal kırıklığıyla baş başa kalsam ya da hani şu hayattan hepten bezdiğim anlar gelse, soluğu hemen Attila Atalay’ın öykülerinde alırım. 

Onun öykülerinde insanı sessizce sarıp sarmalayan, eski bir dostun sıcaklığı vardır. Ahşap kokan eski bir dükkân, genzi yakan keskin bir limon kolonyası, bardağından taze tüten çay buğusu, muhtelif insanlık hâlleri ve ilk gençliğin o kırılgan duyguları... Tüm bunların arasından sızıp gelen incecik bir hüzünle karşılar sizi. Güldürürken kalbinize usulca dokunur... Öyle ki, tam bir kahkahanın ortasındayken bir bakarsınız, içinizde bir yer ansızın sessizleşiverir.

“Talaşlı Şemsiye” de tam böyle bir öyküsüdür işte.

Bu kez, emlakçıda çıraklık yapan bir lise öğrencisinin dünyasına gireriz. Okul çıkışları koşarak geldiği o dükkânda, patronun oğluyla birlikte koşturur, irili ufaklı ayak işlerine bakarlar. Dükkânın  direği de,  altmış yaşındaki ustaları Ziya Amca’dır. Müşterilere gösterdiği o abartılı, ezici nezaketi, her daim şık kıyafetleri, bembeyaz saçları ve elinden düşürmediği baston saplı siyah otomatik şemsiyesiyle... O yıllarda televizyonda fırtınalar estiren Aşağıdakiler Yukarıdakiler dizisinin uşağı Hudson’a benzetirler onu... Kendi aralarında adı çoktan “Hadsın” olmuştur bile.

Sonrası, iki çocuğun büyüklerin o ciddi, kasvetli dünyası ortasında kurduğu gizli bir oyun alanıdır. Ziya Amca’nın hiç ruhu duymuyor sandıkları küçük muzipliklerden, göz göze gelip kıkırdamaktan, tam yakalanacakken son anda sıyrılmaktan tuhaf bir haz duyarlar. Büyüklerin dünyasını hafifleten, yalnızca ikisine ait sevimli sırlardır bunlar.

Derken, akıllarına çok daha afacan, muzip bir fikir gelir... Hadsın’ın  siyah otomatik baston şemsiyesinin içine, gizlice kucak dolusu talaş doldururlar. Şimdi tek yaptıkları, sokağa ilk damlaların düşeceği o yağmurlu günü ve şemsiyenin açılacağı o anı beklemektir.

Fakat Hadsın, yağmur yağsa da,  o şemsiyeyi bir daha hiç açmaz...

Bir keresinde ise hiç aklına gelmeyecek, taşınması güç bir durum yaşar bizim genç. Haksız yere ağır bir iftiraya uğrar. Çocuktur daha, böylesi bir yükün karşısında ne diyeceğini, kendini nasıl savunacağını bilecek yaşta değildir henüz. Hatta o dakika, büyümekten bile vazgeçmeyi geçirir içinden...

Neler olup bittiğini bilmeyen ustası, çocuğun yüzündeki o kapkara bulutu fark eder. Bir şeylerin fena halde ters gittiğini anlar, yanına sokulup vaziyeti öğrenir. Teskin etmeye çalışır.  Fakat çocuk, son on dakikadır sinema perdesindeki o boynu bükük Küçük Emrah hallerine bürünmüş, dünyası kararmış halde öylece oturmaktadır.

İşte o an, ustası birden ayağa fırlar... Dükkan kapısının arkasına yaslı duran şemsiyesini  kapar. Çocuğun gözlerinin içine bakarak, krallara layık bir reverans yapar ve şemsiyeyi tam başının üzerinde döküm döküm açar! Konfeti gibi yağar talaşlar ustasının bembeyaz saçlarına, şık ceketine... Hadsın, bir anlığına talaşların altında kalmış zamansız bir heykel gibi öylece duruverir.

Çocuk öyle bir gülmeye başlar ki... Sanki ruhundaki bütün zemberekler birden boşalır, o ağır yük göğsünden uçup gider. Dünyaya ve insanlara dair sarsılan güveni, ustasının şemsiyesinden dökülen talaşlarla yeniden onarılır. Ve bu şefkatli iyilik, bir çocuğun hafızasına ömrü boyunca unutamayacağı sıcacık bir mühür gibi kazınır.

Şahane bir öyküdür bu, hepsini anlatmadım elbette, illa ki satır satır kitabından okunmalıdır.

Bilirsiniz,  insan bazan koca koca nasihatler dinlemek değil, sadece birinin yanında durup onunla birlikte gülmek ister. “Boş ver” denmesini değil,  “Dur, az daha dayan, sesini yutma, gül ve hatta meydan oku!” diyen sıcacık bir varlığı hissetmek ister.

Attila Atalay’ın öyküleri bunu yapıyor bana. Yüreğime dokunuyor, hafifçe acıtıyor hatta. Ama sanırım o acı, insan olduğumu yeniden hatırlatıyor. 

Ben bu öyküyü tam da daraldığım bir anda okudum ve bana çok iyi geldi. Bir zamanlar ustasının çocuğa uzattığı o şefkat, yıllar sonra bir yazarın kelimelerine, oradan da benim yüreğime sızdı.

Belki de benim de yapmam gereken bu... Birilerinin fırtınalı gününde, içinden sadece neşe ve iyilik dökülecek o talaşlı şemsiyeyi açabilmek.

26 Eylül 2026 Cumartesi

Sadece Arkadaşız

sadece arkadaşız : “hey dünyalı biz dostuz” deseniz, daha hoş olur halbuki


 sadece arkadaşız:  güzel, biz de karışık ızgara’yız



sadece arkadaşız : biz sadece arkadaş değiliz, dostuz, ahbabız, kankayız, 
içtiğimiz su ayrı gitmez, yani size havada, karada, denizde, uzayda beş basarız

sadece arkadaşız : biz de komedi dans üçlüsü sanmıştık sizi


sadece arkadaşız : no women, no cry be annem


sadece arkadaşız; hadi ya, nasıl becerdiniz



Cümleler:  Metin Üstündağ'ın Yankı Vadisi kitabından

Filmler:  Thelma & Louise / Cebimdeki Yabancı / Yan Yana/ Organize İşler / 

Çiçek Abbas / Vay Arkadaş

24 Eylül 2026 Perşembe

"Gelip Geçen Zamanları Bir Yerlerde Bulsam"

 

"Gelmiş geçmiş en iyi zamanlardı, gelmiş geçmiş en kötü zamanlardı; 

hem bilgelik çağıydı hem aptallık; 

hem inanç çağıydı hem şüpheciliğin çağıydı; 

hem aydınlık mevsimiydi,  hem karanlık  mevsimiydi; 

umutların baharıydı,  umutsuzluğun kışıydı; 

hem her şeyimiz vardı hem hiçbir şeyimiz yoktu; 

hepimiz ya doğruca Cennete gidecektik ya da tam aksi istikamete "

Charles Dickens - İki Şehrin Hikâyesi-  1859


Olmaz mı? Olabilir...

 

Bir gün, Anadolu yollarında dolaşan yoksul bir gezgin kadın, küçük bir hana gelir. Karnı açtır, cebinde hiç parası yoktur. Han sahibi onun halini anlar ve karşılık beklemeden karnını doyurur.

Gezgin kadın bu iyiliği karşılıksız bırakmak istemez. Hanın duvarına küçük renkli taşlarla güzel bir turna mozaiği yapar ve hancıya şöyle der:

“Ne zaman insanlar el çırpıp şarkı söylerse, bu turna duvardan çıkıp dans edecek.”

Gerçekten de öyle olur. İnsanlar el çırpıp şarkı söylediğinde turna duvardan çıkar, kanatlarını açar ve zarifçe dans eder. Bu mucizeyi duyanlar hana akın eder. Hancı zamanla büyük bir servete kavuşur.

Yıllar sonra gezgin kadın yeniden hana gelir. Flütünü çalar. Turna son kez duvardan çıkar, kadını sırtına alır ve gökyüzüne doğru uçup gözden kaybolur.

Geriye, duvarda dans eden turnanın mozaiği kalır.

Belki de bazı mozaikler yalnızca bakılmak için değil, bir gün hikayesini anlatmak için yapılır.

Niye yazdım bu masalı biliyor musunuz? 

Öncelikle, Çin, Japon vs.  pek versiyonu olan bu masalı  çok seviyorum. 

Sonra mozaik dersleri Ekim ayında başlayacak. Böyle bir turna yapsam mı diye hayal ediyorum...

Belki müzik eşliğinde dans eden bir turna oluverir, etrafında oturanların dünyasını şenliğe çevirebilir. 

Şair ne diyor: "Hiçbir neden yokken, ya da biz bilmezken... Aynı düşü görmüşüzdür... Olmaz mı olabilir..." 

22 Eylül 2026 Salı

Kendimi Eylediğim Zamanlar

 

Filmler seyrettim.

Galataport'ta Müzeverse'ye gittim.



Lubliyana'da Invaders avcılığı yaptım.

Elif Şafak'ın Mahrem'ini yıllar önce okuyup çok sevmiştim.
İlüstrasyonlu versiyonunu bulunca aldım, tekrar okumaya başladım.

Bu bir çam ağacının bebe kozalağı ve iğne yaprakları...
Büyüleyici değil mi? 
Harbiden, "Cahildim, dünyanın rengine kandım" demiş ya şair.
Çok haklı.