16 Ağustos 2026 Pazar

Şehir Merdivenleri-3-

 

Şehir merdivenlerinin peşinde dolaşırken, bazan merdivenin kendisinden çok üzerinde olup bitenlere takılıyorum.

Bu kez merdivende bir çocuk var.

Elinde bir hortum. Hortumu kendine oyuncak yapmış. Ne oynadığını tam olarak göremiyorum ama belli ki merdiven onun için yalnızca inip çıkılacak bir yer olmaktan çıkmış.

Ben fotoğrafı çekerken merdivene bakıyorum... Eski beton basamaklar, yan yana dizilmiş evler, balkonlar, bahçeden sarkan dallar, duvarlar, kablolar görüyorum.

Onun dünyasında hortum, sadece su taşımaya yarayan bir plastik değil, belki bir ejderha, belki  bir kılıç, belki de benim aklıma gelmeyecek başka bir şeydir.

Merdiven de yalnızca merdiven değil. Belki aşılması gereken bir kale, belki bir hazine yolu, belki  ejderhanın mağarasıdır, kim bilebilir?

Çocukken hepimiz böyle değil miydik? 

Bir sopa bazan at, bazan kılıç, bazan mikrofon olurdu. Bir karton kutu ise, ev, araba ya da uzay gemisi… Nesnelerin ne olduğu pek önemli değildi, neye dönüşebileceklerini hayal etmek  önemliydi.

Büyüyünce değişiyoruz...  Merdiven, merdiven oluyor. Hortum, hortum. Duvar, duvar. 

Her ne şart altında olunursa olsun, o saf çocukluk haliyle kendine bir oyuncak ve bir oyun sahası bulan bir varoluş bu. 

Ve anlıyorum ki, şehir merdivenleri sadece yolları birbirine bağlamakla kalmıyor,  bu eşsiz çocukluk hikayesiyle,  unuttuğum o hayal gücünü cömertçe önüme seriyor.

Belki de şehir merdivenlerinin peşine düşmek bu yüzden hoşuma gitti.

İnsan bir merdiveni fotoğraflamak için duruyor, sonra merdivenin üzerinde oynayan bir çocuğa rastlıyor. Elindeki hortuma bakıyor. Çocukluğunu hatırlıyor.

Ve yıllardır görmediği bir şeyi, bir anlığına yeniden görüyor... Bir hortumun ejderha olabileceğini. Bir merdivenin kaleye dönüşebileceğini.

Bir şehrin, bütün ciddiyetine rağmen, hâlâ oyun oynanacak bir yer olduğunu.


Şehir Merdivenleri - 2 -

 

Şehir merdivenlerinin peşine düştüğümden beri, onlara biraz fazla anlam yüklediğimin farkındayım. Ama ne yapayım? İnsan bir şeye takılmaya görsün, basamak bile hikâye anlatmaya başlıyor.

Bu kez karşıma çıkan merdiven, iki sokak arasındaki bir geçitten çok daha fazlası.

Asansörlerin bizi birkaç saniyede katlarca yukarı taşıdığı, yürüyen merdivenlerin hayatımızın sıradan bir parçası olduğu bir zamanda burada insanlar evlerine ulaşmak için bu basamakları tek tek çıkıyor.

Fotoğraftaki kırmızı giysili kadın da onlardan biri. 

Merdivenleri çıkarken bir kediye rastlıyor. Eğiliyor, onunla konuşuyor. Sonra yoluna devam ediyor. Fakat merdivenin karşısında başka bir hikâye daha var.

Şehir değişiyor.

Kentsel dönüşüm bu mahalleye de gelmiş. Kadının her gün çıktığı basamakların karşısındaki evler yıkılmış, yerlerine yeni binalar yükseliyor. Bir zamanlar o evlerde nasıl bir hayat vardı bilmiyorum. Şimdi yerlerine birbirine benzeyen büyük ve yeni yapılar dikiliyor.

Bir tarafta yıllardır kullanılan basamaklar, evler, bahçeler, kediler, akşam sefaları, çiçekler ve gündelik hayat...

Diğer tarafta ise yükselen yeni binalar, birbirine benzeyen cepheler, büyüyen yapılar ve hızla değişen bir şehir.

Sanki bir tarafta yılların biriktirdiği hayat, diğer tarafta o hayatın yerini almaya hazırlanan yeni bir şehir var.

Şehir bazan büyük meydanlarda, caddelerde değil, bir merdiven basamağında durup karşıya baktığınızda ele veriyor değişimini. Üstelik biliyorum ki çok geçmeden bu merdivenin çevresi de dönüşecek. Belki bugün çektiğim bu manzara, yarın belleğimizden bile silinecek.

Acaba tam da bu yüzden mi aceleyle çektim fotoğrafını? Değişen şehrin içinde kaybolup giden bir anı, yaşamları, silinmeden hemen önce durdurmak için.

15 Ağustos 2026 Cumartesi

Şehir Merdivenleri-1

 

Üzerinize afiyet, merakı çok, ilgisi dağınık biriyim. Son günlerde de “şehir merdivenleri”ne takmış vaziyetteyim. Ayrıca en iyi yaptığım sanat, abartma sanatı:) 

Şimdi ben memleketi gezer, bilumum merdivenleri arar, bulduklarımın fotoğraflarını çeker,  abarta abarta hikaye ederim. İşte buyrunuz...  İlk bulduğum şehir merdivenini arz ederim:))

Bugün yolum İzmit’e düşünce, denk geldiğim şehir merdivenlerini hemen fotoğraflamaya başladım.

Şehir merdivenleri ilk bakışta yalnızca bir sokaktan diğerine ulaşmanın kısa yolu gibi görünüyor. Oysa biraz durup bakınca iş değişiyor. Çünkü bu merdivenlerin çoğu yalnızca iki sokağı birbirine bağlamıyor... Evlerin, yaşamların arasından geçiyor.

Kimi yerde bir evin kapısı doğrudan merdivene açılıyor, kimi yerde pencereler basamaklara bakıyor. Balkonlar sokağa, sokak evlere taşıyor. Birinin kapısının önü, ötekinin geçiş yolu oluyor. 

Duvarlardan kablolar geçiyor, klimalar cephelere sonradan ekleniyor, basamaklar yılların ayak izleriyle aşınıyor. Market torbalarıyla eve dönenler, okula gidip gelen çocuklar, komşusuyla merdiven başında laflayanlar... Bütün o küçük gündelik hayat, bu basamakların üzerine seriliyor.

Çünkü burada merdiven yalnızca insanların üzerinden inip çıktığı bir yol değil de,  insanların hayatlarının içinden geçtiği bir yer sanki... 

Belki de bu yüzden şehir merdivenlerine bakarken yalnızca basamakları değil, o basamakların çevresinde kurulmuş hayatı da görmem gerekiyor.

Galiba  bazı şehirlerde sokak dediğimiz şey dümdüz uzanmıyor. 

Yaşamın taa içinden basamak basamak çıkıyor... İniyor...



14 Ağustos 2026 Cuma

Kendimi Eylediğim Zamanlar...

Yine yeni yeniden seyrettim. 


Soldaki kitabı okudum, sağdaki kitabı dinledim.


Galataport'ta Müzeverse'e gittim.

Son günlerde "Merdiven" ilgimi çekiyor....
Merdiven okuyorum. Merdiven dinliyorum. Merdiven çıkıyorum. Merdiven iniyorum:)

10 Ağustos 2026 Pazartesi

Geçmişten Bugüne Postalanmış Mektuplar

 
Seramik yapımını öğrendikçe, eskiden sıradan bir taş ya da toprak parçası gibi görünen şeyler bir anda binlerce yıl öncesinden kalmış bir söze, bir hikâyeye, hatta bir ruha dönüşüyor.

Daha önce İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ne gitmiştim. Bu hafta yeniden gitmeye karar verdiğimde içimde bambaşka bir heyecan oluştu. Çünkü iki yıldır ellerimle çamura şekil vermeyi öğrendikçe, müzedeki o eski seramik parçalarını artık cansız eserler gibi değil, geçmişten bugüne postalanmış en samimi, en derin mektuplar gibi görüyorum:)

Kendimi bu yolculuğa hazırlıyorum. Toprağın ve tarihin izini sürmeye yeniden niyetlenmişken, seramiğin benim için ne ifade ettiğini ve geçmişin bu sessiz tanıklarının bana neler fısıldadığını yazmak istiyorum.

Çamur ilk bakışta sadece ayaklarımızın altındaki toprak gibi. Ama onu ellerimizin arasında yoğurup şekillendirdiğimiz ve ateşle buluşturduğumuz anda hikâye başlıyor.

Tarih boyunca insanlar yalnızca kap kacak yapmamışlar... Duygularını, korkularını, inançlarını ve hayallerini de çamura emanet etmişler.



Yüzyıllar sonra bir kazıda ortaya çıkan küçücük, kırık bir seramik parçasına baktığımızda acaba neler görebiliriz?



O kabı kim yaptı?
Kimin elleri şekillendirdi?
Evinde kimler yemek yedi?
Hangi tanrılara dua etti?
Neden o hayvanı ya da o sembolü çizdi?
Bereket mi diledi, korunmak mı istedi?
O günlerde insanlar neye güldü, neden korktu, neyi özledi?

Belki de bütün bu soruların küçük cevapları, çamurun üzerindeki bir çizgide, bir parmak izinde, bir renk değişiminde saklıdır. İşte bu yüzden seramik bana, geçmişten günümüze postalanmış mektup gibi geliyor.

Bu kez İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde sadece objelere bakmayacağım, onları  okumaya çalışacağım. Bakalım binlerce yıl önceki çamur bana neler fısıldayacak:)

19 Temmuz 2026 Pazar

Kendimi Eylediğim Zamanlar

 
Sinemaya gittim.

Odysseia destanını eski Yunanca aslından çevirenlerden biri olan Azra Erhat ı merak ettim.


Kitaplarıma bakarken, 
Orhan Pamuk'un Yeni Hayat romanı elime geldi. 
Hafıza tuhaf kutu, kitap elimdeyken, 
niyeyse Marlene Dietrich'in  Mavi Melek filmi  aklıma geldi. 


12 Temmuz 2026 Pazar

"Ve O Güzel İnsanlar O Güzel Atlara Binip Gittiler."


Son zamanlarda Homeros’un o kadim dünyasında, İlyada ve Odysseia’nın zamansız sayfaları arasındaki keşif yolculuğunda dört nala koşturuyorum. Çok ilginç...

Efsaneye göre Antik Yunanlılar ile Truvalılar arasındaki savaş on yıldır sürmektedir.  Truva'nın aşılmaz surları düşman için bir türlü geçilemeyen dev bir engeldir. Ancak Odysseus'un kurnaz zekası, kaba kuvvetin çözemediği bu düğümü tarihin en ünlü hilesiyle çözmeye karar verir: İçine en seçkin savaşçıları gizledikleri devasa bir tahta at yapmak. 

Truvalılar, at terbiyecisi kimlikleriyle özdeşleştirdikleri bu görkemli at heykelini, tanrılara adanmış kutsal bir barış armağanı sanarak büyük bir coşkuyla surların içine yani şehrin kalbine kabul ediyorlar. Ancak gece herkes derin bir uykudayken, atın karnında gizlenen o sessiz ordu şehri içeriden fethederek tarihin akışını değiştiriyorlar. 

Bu savaşı konu alan 2004 yapımı Troy filmi için özel olarak tasarlanan Truva Atı, çekimlerin ardından efsanenin gerçek coğrafi merkezi olan Çanakkale’ye hediye edilmiş.

Merakları muhtelif, ilgisi dağınık biri olarak, ben destanlarından  koptum, sözlü ya da yazılı anlatılardaki  atları merak ettim:)


Ksantos ve Balios - Yaklaşık MÖ 8. yüzyıl (Homeros'un İlyada destanı)

Homeros'un destanlarında Akhilleus'un ölümsüz atlarıdır. Tanrısal bir soydan geldiklerine inanılır. Ksanthos, destanın en çarpıcı sahnelerinden birinde konuşarak Akhilleus'a yaklaşan ölümünü haber verir. Bu yönüyle yalnızca savaş arabasını çeken atlar değil, kahramanın kaderine tanıklık eden varlıklardır. (Tablo Giorgio de Chirico)

Pegasus -  MÖ 8.-7. yüzyıllarda yazıya geçirilen Yunan mitolojisi 

Medusa'nın kanından doğan kanatlı beyaz at... Özgürlüğün, ilhamın ve gökyüzüne yükselmenin simgesidir. Kahraman Bellerophontes'in yoldaşı olarak birçok maceraya katılır. Yüzyıllardır sanatın, şiirin ve hayal gücünün en güçlü sembollerinden biridir.

Sleipnir-  Kökeni İskandinav sözlü geleneğine dayanır, yazılı kaynakları 13. yüzyıl )

Tanrı Odin'in sekiz bacaklı atıdır. Olağanüstü hızı sayesinde gökyüzü, yeryüzü ve ölüler diyarı arasında yolculuk edebilir. İskandinav mitolojisinde bilgeliğin, gücün ve sınır tanımayan yolculuğun simgesidir.

Bukefalos - MÖ 4. yüzyıl (MÖ 356-323)

Bukefalos Büyük İskender'in en ünlü savaş atıdır. Cesareti, sadakati ve savaşlardaki başarısıyla ün kazanmış, tarih boyunca adı bilinen en meşhur atlardan biri olmuştur. Rivayete göre İskender onu genç yaşta evcilleştirmiş ve uzun yıllar birlikte savaşmıştır. (Tablo-  Nicolas-Andre Monsiau)

Düldül - M.S 7. yüzyıl (miladi 600 lü yıllar)

İslam geleneğinde Hz. Muhammed'in, daha sonra Hz. Ali'ye verdiği rivayet edilen attır. Tarih boyunca cesaretin, sadakatin ve adalet uğruna verilen mücadelenin sembolü olarak yüzyıllardır anlatılır.


Kırat (Halk Edebiyatı) – (16. ve 17. yüzyıl)

Köroğlu'nun "Benden selam olsun Bolu Beyi'ne..." diyen yiğitliği ile Kırat'ın hızı birleşir. O artık yalnızca bir at değildir. Halkın vicdanını, özgürlük arzusunu ve haksızlığa karşı direnişi sırtında taşır.



Rocinante – 17. yüzyıl (1605-1615)

Ve sonra... modern romanın atı çıkar karşımıza. Mitolojinin tanrısal atları, destanların olağanüstü binekleri ve halk anlatılarının efsaneleşmiş yoldaşlarından sonra sahneye yaşlı, sıska ve yorgun bir at gelir. Rocinante, kas gücüyle değil, Don Kişot'un imkânsız görünen hayallerini yılmadan sırtında taşımasıyla unutulmaz olur. (Tablo - Picasso)

Belki de Yaşar Kemal'in dediği gibi, "O güzel insanlar o güzel atlara binip gittiler". 

Geriye ise hikâyeleri kaldı.

10 Temmuz 2026 Cuma

Akademisyenlerin Takibindeyim - Prof. Dr. Erman Gören

 
Christopher Nolan'ın merakla beklediğim The Odyssey filmi vizyona girmek üzereyken, ben kendimi çoktan bir zaman makinesinin içine yerleştirdim bile.

Yaklaşık bir buçuk aydır kendi "Homeros Okulumu" kurdum. Odysseia'nın o kadim satırları arasında kaybolurken, yolum paha biçilemez bir rehberle kesişti: Prof. Dr. Erman Gören.

İstanbul Üniversitesi Klasik Filoloji Bölümü’nden Erman Hoca’nın youtube’daki 65 bölümlük "Homeros Okumaları" serisini keşfettiğim an, odamın sınırları kalktı ve kendimi bir üniversite amfisinin en ön sırasında buldum. Hoca sadece destan anlatmıyor ki...  Homeros’un o tozlu dünyasını, sözlü geleneğin ruhunu ve kahramanların insanüstü ama bir o kadar da insani taraflarını ilmek ilmek işliyor.

Son günlerde her fırsatta kendimi bu derslerin akışına bıraktım. Bir bölüm biter bitmez diğeri için sabırsızlanıyorum... Vee... Bu keşif heyecanımı seviyorum:)

Bu hazırlık sürecinde Troy filmini yıllar sonra tekrar izledim. Eskiden Akhilleus’un öfkesine veya Hektor’un trajedisine odaklanırken, bu kez gözlerim sadece Odysseus’u aradı. Ekrana her gelişinde, kurduğu planları, zekasının pırıltılarını bir dedektif gibi izledim. Artık biliyorum ki, Truva’nın düşüşü sadece bir son değil, Odysseus için asıl büyük maceranın, o çetin dönüş yolunun başlangıcı...

Şimdi tüm odağım Christopher Nolan’ın bu efsaneyi nasıl bir beyazperde büyüsüne dönüştüreceğinde. Bir filme hazırlanmak, onun ruhuna ortak olmak o kadar şahane ki, anlatamam...

Homeros’a ve mitolojinin derin sularına dalmaya devam ediyorum. Prof. Dr. Erman Gören’in dersleri, bu heyecanlı yolculukta benim için eşsiz bir pusula oldu. Kendisine bu paha biçilmez rehberliği için minnettarım.


                                    2004                                                                2026

9 Temmuz 2026 Perşembe

Kitapla Dünyayı Gezmek

 

Sonbahar için küçük bir hayalim var: Japonya!

Hep şöyle derim: "Hayal et, olur elbet !":)

Önce hayal ederim. Bir nevi niyet etmek gibi... Toprağa küçücük bir tohum bırakmak gibi... Nasrettin Hoca pirimdir. Göle bir kaşık maya çalmak gibi... 

Gerisini zamana, emeğe, kısmete bırakırım. Ya tutarsa:)

Belki bu yüzden yolculuklarım, bavul hazırlamadan çok önce başlıyor. Bir kitabın kapağına takılan gözle, bir cümleyi merak etmekle, hiç tanımadığım bir yazarın peşine düşmekle...

Benim son keşfim Mieko Kawakami oldu.

İtiraf edeyim, önce kitap kapaklarına vuruldum. Sade ama çarpıcı... Tıpkı Japon estetiğinin kendisi gibi. Sonra yazarı araştırmaya başladım. Öğrendikçe merakım daha da katmerlendi. Kadınları, yalnızlığı, sınıfsal eşitsizlikleri, bedenle kurduğumuz ilişkiyi, gündelik hayatın görünmeyen çatlaklarını anlatan çağdaş Japon edebiyatının en güçlü kalemlerinden biri olduğu söyleniyor.

Henüz okumadım.

Bazan iyi bir kitabı, ilk cümlesini okumadan önce hissetme misiniz?

Şimdi masamda Cennet, Memeler ve Yumurtalar, Sarı Ev ve Gece Yarısı Tüm Aşıklar duruyor. Ve... İlk sayfayı açmak için sabırsızlanıyorum.

Sanırım Japonya yolculuğum az sonra başlayacak... Heyooo!


8 Temmuz 2026 Çarşamba

Hayalet Uzuv Sendromu'ndan Sisler Bulvarına Yolculuk

Dün sabah çok erken saatlerde yürürken, yıllardır görmediğim bir arkadaşımla karşılaştım. Hasretle kucaklaştıktan sonra sohbete dalıp yola devam ettik. Daha çok ben sordum, o cevapladı... Çünkü hikâyesi büyüleyiciydi.

Uzun yıllar yurt dışında genetik mühendisi olarak çalıştıktan sonra, yaşadığı ülkede yepyeni bir sayfa açmış, ikinci üniversitesine başlayıp ergoterapi okumaya karar vermişti.

"Şahane bir cesaret!" dedim. "Peki tam olarak nedir bu ergoterapi?"

Adımlarını yavaşlatıp anlatmaya başladı:

"Diyelim ki bir kazada kolunu kaybeden biri var. Tıp bu insanı yaşatır, yarasını iyileştirir. Ama ertesi sabah tek elle gömleğinin düğmelerini nasıl ilikleyeceğini ya da ayakkabısını nasıl giyeceğini öğretmez. 

Bir de işin görünmeyen tarafı var. Buna hayalet uzuv sendromu deriz. Artık orada olmayan kolunu hâlâ hissedebilir, parmaklarını oynattığını sanabilir, kaşındığını ya da sızladığını söyleyebilir.  İşte ergoterapi, insanın hem bu yeni bedene hem de yeni hayata uyum sağlamasına eşlik eder."

Arkadaşım, "olmayan kolun varlığı ve sızısı"ndan söz ettiği anda zihnimde bir şimşek çaktı.

"Attilâ İlhan'ın Sisler Bulvarı'ndaki o dize gibi..." dedim.

Merakla bana döndü.

"Hangi dize?" diye sordu.

"'Kesik birer kol gibi yalnızdık...'"

"Çok ilginç! Merak ettim şiiri." dedi.

"sisler bulvarı'na akşam çökmüştü / omuzlarımıza çoktan çökmüştü / kesik birer kol gibi yalnızdık / dağlarda ateşler yanmıyordu / deniz fenerleri sönmüştü / birbirimizin gözlerini arıyorduk"

Bir süre sessizce yürüdük.

Sonra dedim ki: "Keşke bu şiiri bir ergoterapist yorumlasa...

Bu dize çok çarpar beni.  Neden "kesik bir kol"? Neden başka bir benzetme değil de tam olarak bu?"

Sonra ekledim:

"Sen bunu bilimin diliyle anlatıyorsun. Attilâ İlhan ise şiirin diliyle anlatıyor. Fiziksel ya da ruhsal... İnsanın hayatından kopan bir parçanın yokluğu bazan varlığından daha ağır gelebiliyor.

Belki bir ergoterapist, o imgenin neden bu kadar sarsıcı olduğunu bizden daha iyi anlatabilir. Bazı kayıplar yalnızca gittikleri yerde kalmıyor...  İnsanda yaşamaya devam ediyor. Tıpkı artık orada olmayan bir uzvun, hâlâ oradaymışcasına hissedilmesi gibi..."

Sanırım  Attilâ İlhan'ın o tek dizesi, bir şiir olmanın ötesinde, insanın eksilme hâline yazılmış en güçlü anlatımlardan biri... Üstelik iki taraf için de...

"Kesik birer kol gibi yalnızdık..."

Müthiş!

5 Temmuz 2026 Pazar

"-son bir söyleyeceğin var mı?"

*"-son bir söyleyeceğin var mı?", 
(-pardon.. konu nedir.. hangi konuda, ne söylemem gerekmektedir)


 
*"-son bir söyleyeceğin var mı?", 
(-yok.. benden selam söyleyin, anadolu'ya)

*"-son bir söyleyeceğin var mı?", 
(-yok.. ama laz olsaydım: uy bu bana ders olsun der idum)

*"-son bir söyleyeceğin var mı?", 
(-benim yok da, eğer sizin bu yaptığınız konusunda söyleyecek mantıklı bir kaç sözünüz varsa, dinlemek için size biraz vakit ayırabilirim.. buyrun dinliyorum)

*"-son bir söyleyeceğin var mı?", 
(-var.. yaşasın, insanların kardeşliği.. siz.. siz.. araya karışmış olmalısınız)

*"-son bir söyleyeceğin var mı?", 
(-yok.. benim yok da.. tarih sizin için ne söyleyecek çok merak ediyorum doğrusu)

*"-son bir söyleyeceğin var mı?", 
(-bu biraz, merhumu nasıl bilirdiniz sorusuna benziyor.. valla kendimi iyi bilirdim.. 
melek gibi adamdım, diyorum ben)


NOT-
Resimler- One Piece'den
Sözler- Metin Üstündağ'ın Ömür Törpüsü'nden