Sabah kahvaltısındaki ilk büyük savaşı, antik dünyadan çağırdığım o tekinsiz açlık hikayesi sayesinde kazanmış olmanın verdiği mağrur bir özgüvenle öğlene kadar geldim. İşe yaramıştı! Elim o tereyağlı çıtır ekmeğe uzandığı an zihnimde canlanan mitolojik hikaye frenlerime basmış, ilk raundu bana kazandırmıştı. "Tamam," dedim kendi kendime, "o doymak bilmez kralı dize getirdim, demek ki niyetlendiğim kilo verme meselesini çabucak halledivereceğim."
Fakat saat 13.00 oldu...
Bir sigortalımla öğle yemeğindeyiz. Kendisi yemeyi içmeyi, ortamı güzelleştirmeyi pek seven biri. Kısa sürede masayı bilimum lezzetlerle donattı. Sabahki celalli iradem yavaşça gevşemeye, içimdeki iştah canavarı uykusundan uyanıp kıpırdanmaya başladı. Üstelik yalnız değildi... Dumanı üstünde makarnalar, fırından yeni çıkmış çıtır çıtır börekler masada resmi geçitteydi. Burnumda tüten baştan çıkarıcı kokular bütün masayı sarınca, çatalı elime aldım. Tam o karbonhidrat cümbüşüne gözüm dönmüşçesine dalacakken...
Şak! Odiseus'un o açgözlü adamlarını hatırladım...
Odiseus ve tayfası, bitmek bilmeyen fırtınalı yolculukları sırasında Güneş Tanrısı Helios'un kutsal sığırlarının otladığı tekinsiz adaya düşerler. Odiesus tayfasını defalarca, üstüne basa basa: "Bu hayvanlara sakın dokunmayın, sonumuz olur!" diye uyarır.
Günler geçer, rüzgar dinmez, erzak tükenir... Odiseus bir kenarda uykudayken adamların gözü döner. "Birazcık kessek ne olur ki?" derler. O kutsal sığırları kesip iştahla yerler.
Sonrası tam bir felaket!!
Güneş tanrısı Helios gazapla gürler, Zeus’tan intikam ister. Göklerin ve şimşeklerin tanrısı Zeus’un cevabı gecikmez... Devasa bir yıldırım gönderir, gemiyi ortadan ikiye böler. Vee... Odiseus dışındaki bütün tayfa karanlık sulara gömülüp gider.
Elimde çatal makarnanın üzerinde öylece donup kalıyorum.
"Bak," diyorum kendi kendime, "adamlar da 'birazcık kessek, azıcık yesek ne olacak' demişlerdi. Unutma!.. Yediler... Veee... Dehşetli felaketlerine sürüklendiler."
Bu hikayeyi hatırlayınca, masadaki makarnalar, börekler, bir anda hamur işi olmaktan çıkıp Helios'un cızırdayan tekinsiz sığırlarına dönüştüler..
Aaa!.. İmdaat!.. Yıldırım çarpmışa dönüşmek istemiyorum.
Elimi karbonhidrattan çekip zeytinyağlı, limonlu salataya uzatıyorum. Hımlaya humlaya yiyiyorum. Valla şahane!
Nanananooom!...
İşte buyrunuz... Öğle yemeği savaşını, geçen ay sinemada seyrettiğim bir Homeros hikâyesiyle atlatıveriyorum:)
Hikâye 2 – Karbonhidrat 0.