26 Nisan 2026 Pazar

Ve Homo Economicus Ve Tuhaflıklarım Ve Homo Romanticus

Arabamın camında yüzümü gördüğüm anda kalakaldım. Başımda her zamanki gibi şapka vardı. Yanaklarım pancar gibi kızarmış, suratımdan şıpır şıpır terler akıyordu. Neydi bu hâlim? İnanamıyordum. Arabamı evin kapısının önüne çekmiş, içini elektrik süpürgesiyle temizliyordum.

En son arabamı iç dış temizlettiğimde, adam kallavi bir para istemişti. Gözlerimi pörtletip “Sahi mi?” diye bağırdığımı bugün gibi hatırlıyorum. Adam büyük bir pişkinlikle “Sahi!” demiş, elimdeki parayı alıp sırtını dönmüş ve işine devam etmişti. Donakalmıştım. İçimden sunturlu bir cümle sarf etmiş, ardından “İnsaf!” diye seslenmiştim

Elim kolum armut mu topluyordu kuzum benim? Arabamı neden kendim yıkamıyordum ki? Verdiğim para fena hâlde içime oturmuştu ya, “Arabamı artık kendim yıkayıp temizleyeceğim!” diye tüm gün söylenmiştim. Akabinde o günkü kazığı çooktan unutmuştum tabii.

İyi ama şimdi ne yapıyordum peki? Bütün gün evde, ofiste çalış babam çalışıyordum. Akşam eve döndüğümde… Artık kaç ara kabloyu birbirine bağlayıp elektrik süpürgesini taktıysam… Resmen arabamın içini elektrik süpürgesiyle süpürüyordum.

Tamam, üzerinize afiyet, az buçuk cimriliğimle şöhret sahibiyimdir ama… Yooo… “Yuf!” derler bu kadarına! Arabanı da kendin temizleyip yıkama yani, öyle değil mi? Pes! Pes vallahi!



İşte o anda, iktisat profesörü Şiir Erkök Yılmaz’ın Homo Ekonomicus adlı öyküsünün kahramanı Bay X aklıma geldi. Bay X’i düşünür düşünmez, elektrik süpürgesinin borusunu yere fırlattım. Kendimi arabanın şoför koltuğuna attım. İki elimle yanaklarımı avuçladım. Korkuyla dikiz aynasına baktım. Allah’ım… Ben Homo Ekonomicus’un kadın versiyonuna mı dönüşüyordum yoksa?

Bilirsiniz değil mi? Bay X, Homo Ekonomicus’un ta kendisiydi. Elini yüzünü yıkarken sabun kullanmazdı sözgelimi… Nedeni basitti. Hesaplamıştı: Yüzüne harcayacağı bir birimlik sabunun marjinal faydası, erken kirlenen havlulara harcanacak bir birimlik sabunun marjinal faydasından düşüktü.

Sonra… Dişlerini macunsuz fırçalardı. Çünkü yaptığı hesaplara göre, ömür boyu diş macununa yatıracağı para, dişlerinin amortismanı için gereken maliyeti aşıyordu. Günlük yemeklerini bile, o günkü performansının zahmet katsayısına göre seçerdi.

Evleneceği kadını seçerken de aynı özeni göstermişti. (Burada anlatmak istemiyorum; öykü illa okunmalı. Sahiden ibretliktir.)

Ayrıca Bay X, faktör alışkanlığı yüksek, emek yoğun çalışan bir seyyar köfteciydi. Bisikletinin arkasına bağladığı arabaya küçük kızını yerleştirir, yavrunun önüne kıymayı koyar; böylece çocuğun karıştırma ve mıncıklama yeteneğini gayet “üretken” bir alana yönlendirmiş olurdu…

Falan… filan…

Anlaşılan o ki, gün be gün Homo Ekonomicus olma yolunda ilerliyordum. Tanrı bilir, yarın öbür gün en ucuza basanını bulduğum gazeteye kendi ölüm ilanımı kendi ellerimle verebilirdim. Sonra, aynı Bay X gibi, içinde soğutma aygıtı olan camdan bir tabut edinirdim belki…

Şu devingen yaşamda bir durağan denge tutturmak niyetiyle tabutun içine girip ölü numarası yaparken uyuyakalabilirdim. Benim varlığım, insanlara düzeni hatırlatabilir, rasyonel davranmayı öğretebilirdi. Hatta ben, hiç bozulmamış kalıbımla aralarında yaşamaya devam edebilirdim…

Soğutma aygıtlı tabutumun elektrik masrafına gelince… Yaşasaydım daha mı az harcardım sanki? Pöh! Varsın yaşadığımı sansınlar… Önce gazetedeki ilanı, sonra tabuttaki kıpırtısız hâlimi gören yakınlarım… Bir yaygara, bir bağırış… Derken kabullenirlerdi elbette öldüğümü.

Önce bizim şehirden, sonra memleketin dört bir yanından insanlar cam tabutun içindeki beni görmeye akın ederdi. Gece kimsecikler yokken tuvalete, mutfağa süzülürdüm. Eskaza beni ayakta gören biri çıkarsa… “Yatır bu!” diye hükmedip hâlimi cümle âleme yayabilirdi.

O günden sonra evim… pekâlâ bir türbeye dönüşebilirdi.

Yok artık!

Size bir şey söyleyeyim mi, bütün bunlar belki bir an içinde aklımdan geçti. Sadece cimrilikte değil, hayalcilikte ve abartmakta da şöhret sahibiyimdir. Görüyorsunuz işte… Yine veri koşullarda, veri fiyatlar ve veri getirilerle riskleri minimize edip belirsizlikleri tutarlılığa dönüştüreceğime, hayallerimde abartma sanatı icra ediyordum. Ne vardı yani?

Yıllardır bana hizmette kusur etmeyen emektar arabamın koltuğunu sevgiyle okşadım. Canım istediğinde elbette arabamı kendim temizleyip yıkayacaktım. Ayrıca anlamıştım ki araba temizlemek sahiden eğlenceli bir işti.

Dikiz aynasına usulca baktım. Kendimdim. Homo Ekonomicus olsaydım, sevinmek gibi verimsiz bulacağı bir davranışı sergilemezdim. Ben sevindim.

Homo Ekonomicus değil, Homo Romanticus olmaya karar verdim. Arabamın radyosunun düğmesine bastım. Pinhani en sevdiğim şarkısını söylüyordu:
“Asla vazgeçmeee…
Kalkıp da pencerenden bir bak.
Güneş açmış mı? Yağmur düşmüş mü?
Dön bak dünyaya!”

Hafıza ne tuhaf bir kutuydu. Yoo… En tuhafı bendim tabii. Araba yıkamak bu kadar abartılacak bir şey miydi? Kendimi olduğum gibi kabul ettim. Şarkıya eşlik ederek arabamı temizlemeye devam ettim.



2013

25 Nisan 2026 Cumartesi

Liken



Yürüyüş yolunda ilerlerken ağaçların gövdelerini saran o sarımsı, turuncuya çalan dokular hep içimi burkardı. Gözüme bir hastalık gibi görünür, sanki doğa yavaş yavaş kirleniyor da ağaçlar bundan payını alıyormuş gibi hisseder, efkârlanırdım.

Oysa bazan bilmediğim şeyler, beni gereksiz yere üzebiliyor. 

Sonra öğrendim. Bunların adı likenmiş. Ve işin en güzel kısmı şu... Likenler ağaçlara zarar vermiyormuş. Hatta tam tersine, onların orada olması temiz havanın işaretiymiş.  Yani aslında ben üzülürken, doğa bana “merak etme, burası iyi” diyormuş. Bayıldım bu bilgiye. Bilmemek değil öğrenmemek ayıp diye başladım yürümeye:)

Artık aynı yoldan geçerken gözüm başka bakıyor. O sarı dokular artık bana hastalığı değil, yaşamın sessiz devamlılığını hatırlatıyor. Gürültüsüz, iddiasız ama çok net bir mesajla...  “Her şey olması gerektiği gibi.”


Bir de yakından bakınca…

İşte orası bambaşka bir hikâye. 
Uzaktan tek bir katman gibi görünen o yüzeyler, aslında inanılmaz detaylı. Sanki minik mercan resifleri gibi... Çok güzeller.

Kendi içinde katman katman, küçük boşluklar, kıvrımlar, minik oluşumlar… Adeta başka bir evren. Dokunsam içine düşecekmişim gibi.

Şimdi yürürken sadece yürümüyorum. Bakıyorum. Gerçekten bakıyorum. Ağaçlara, kabuklara, renk değişimlerine… Önceden “bozulmuş” sandığım şeylerin aslında ne kadar kusursuz bir düzenin parçası olduğunu görüyorum.

Belki de mesele şu... Doğa hiçbir zaman acele etmiyor ama her şeyi tam zamanında anlatıyor.

Yeter ki ben biraz yavaşlayayım... Ve gerçekten bakayım. Veee... Merak edip... Araştırayım.

 Tabiat bilgisini seviyorum.😊

24 Nisan 2026 Cuma

Kendimi Eylediğim Zamanlar...

 
Kitaplar okudum.

Çigong yapıyorum.


Arkadaşlarıma evde mozaik yapımını gösterdim.


İlk leyleği gördüm. Neşe doldum.

Akordiyon  çalışmaya devam ediyorum. 

Sinemaya gittim.

Öteki

 

Biz
Aykırıya
Ayrıntıya
Ayrıksıya
Azınlığa tutkunuz.

Edip Cansever


17 Nisan 2026 Cuma

Hâl Dili Bilmek...

 

"Öğrenilmesi en zor dil hâl dili olsa gerek. Hem konuşması, hem anlaması çok zor. Konuşmadan konuşmak, dinlemeden dinlemek hâl dili. Konuşanı, bağıranı, söveni, sayanı, haykıranı, tane tane anlatanı, tatlı tatlı anlatanı, usul usul anlatanı anlamak nispeten kolay. Konuşmayanı anlamak en zoru. 

On dil bil istersen, onunu da sular seller gibi konuş; en iyi senin gözlerin görsün hadi, en iyi senin kulakların işitsin, en zeki de sen ol aramızdaki; hâl dilini bilmiyorsan hâlden anlamıyorsun. 

Bir de hiç dinlemeden, görmeden, duymadan, arada hiç söz, hiçbir anlatı olmadan anlamak var; “malum olmak. Hani Yunus Emre “hâlimi arz etmeye geldim” dediğinde ona diyorlardı ya “hâlin bize malum oldu” diye. Öyle müthiş bir an. Arz etme, anlatma, biliyoruz biz… Nasıl rahatlamıştır kim bilir, nasıl hafiflemiştir.

Biz bu kadarını alamayız, gözümüz bu kadarında değil, biz bu hâlin zerresine muhtacız. Birinin gözlerimizin içine derinden bakıp gözlerini kapatıp açmasına, bir küçük anlaşılma anına, birbirimizin sırtına usulca dokunmaya, birlikte yutkunmaya, bir sıcak tebessüme de muhtacız.

Bu dili kimden öğreneceğiz? Öğretmeni yok, kursu yok, kitabı yok, bilenler ortada yok.

Ama bilenler varmış bir zamanlar. Belki bin yıl önce şuralardan geçmişler, şurada soluklanmışlar, belki bize bir iz bırakmışlardır, belki hiçbir yere gitmemişlerdir."

   Karikatür/ Metin Üstündağ
   Yazı / Şermin Yaşar

15 Nisan 2026 Çarşamba

"Farkındalık Duadır."


"Burada lâtife söz konusu, üzerinize alınmayın.
Bir Türk doktora gitmiş ve 
"Doktor Bey, vücuduma parmağımla dokunduğumda acıyor. 
Başıma dokunsam, acıyor. Bacaklarıma  dokunsam, acıyor.
 Karnıma dokunsam, acıyor." demiş.

Doktor muayene etmiş ve sonra ona demiş ki: 
"Vücudun sağlam ama parmağın kırık.’"

Muhterem, siz hasta değilsiniz, 
hasta olan sizin düşünceleriniz. Fakat sizle ilgili bir sorun yok.
Bakış açınızı değiştirin. 
 
Bütün umutlarınızı mı kaybettiniz? 
Sabah uyandığınızda gökyüzüne baktınız mı hiç? 
Şafakta güneşin doğuşunu görmek istemez misiniz?
Gün batımında güneşin kırmızısını ve sarısını artık daha fazla görmek istemiyor musunuz? 
Ay'ı gördünüz mü? 
Yıldızları görmeyi istemiyor musunuz? 
Dolunaylı geceyi yeniden görmek istemez misiniz? 
Gözlerinizi kapatmak mı istiyorsunuz?

Kirazların lezzetinden  vaz geçmek mi istiyorsunuz?”



-NOT-  
 Abbas Kiyarüstemi’nin Kirazın Tadı adlı filminden...
Başlık- Simone Weil'den

14 Nisan 2026 Salı

Kirpi Zerafeti


Nerede okudum acaba? İnanın hatırlayamadım.

Kirpiler üşüdüklerinde birbirlerine yaklaşırlarmış. Ama çok yaklaşınca, dikenleri birbirine batarmış. Uzaklaşırlarsa, bu kez üşürlermiş.  

Kirpiler zamanla aralarına öyle bir mesafe koymayı öğrenirlermiş ki, ne soğuktan üşürler ne de birbirlerinin dikenleriyle canlarını yakarlarmış.  Bu mesafeye ne denirmiş  biliyor musunuz?  Kirpi zerafeti...  Hoş değil mi? 

Şimdi düşünüyorum da, durup dururken neden acaba bu yazı aklıma geldi? Son günlerde içime çöken o ağır hüzünden belki… Dünyada olup bitenlerin insanın içini daraltmasından olabilir sözgelimi… Ya da… Kimsenin canının yanmadığı ama ilişkilerin hâlâ sıcacık kaldığı bir dünya özlediğimden olabilir mi?

Hafıza tuhaf kutu... Nerden çıkardıysa çıkardı...  Yıllardır görmediğim kirpileri aklıma getirdi...  İyi de en son ne zaman  kirpi gördüm acaba?  İnanın hatırlayamadım ki.

13 Nisan 2026 Pazartesi

Hasbihal - "Kapıldım Gidiyorum Bahtımın Rüzgârınaa"


Bazan bloğa yazı yazıyorken, senle oturmuşuz, karşılıklı muhabbet ediyormuşuz gibi hissediyorum. Mis gibi kokan çaylarımız  ellerimizde mesela. Ben büyük battal koltukta oturmuşum, ayaklarımı toplamışım altıma... Bilirsin ayaklarımı toplamadan duramam. Muhabbet ederken bile ayaklarımın yerden kesilmesi gerekir illa. Sen ise tekli koltukta, her zamanki gibi anlattıklarıma şaşıra şaşıra beni dinliyorsun. 

Bu kez, eski günlerden bahsetmiyorum. Hele çocukluktan hiç başlamıyorum. Bu kez, paşa çayları, pötibör bisküviler gelmiyor aklıma. Gözlerimi dikmişim gözlerinin ortasına. Derin bir iç çekiyorum. Hiç konusu yokken... Hani nasıl denir?  Ansızın... Öylesine durup dururken... "Gitsem mi buralardan?" diyorum. 

Sen ise gözlerini kısıyorsun. Tabiatıyla şaşırıyorsun. Yoo, biliyorsun arada dellendiğimi. Dellenince, omuzlarımı silkip "Gideceğim uzaklara" dediğimi. Böyle lafın girizgahında ilk kez söylediğim için şaşırmış olmalısın. Senin o  komik, hayret dolu bakışların hoşuma gidiyor. Gülümseyerek "Niye gitmeye, yollara bu denli sevdalıyım. Bebekken benim göbeğimi ailem yola mı düşürmüş acaba, ne dersin?" diyorum. 

Şaşkınlık bir anda siliniyor,  çocuk masumiyeti gelip yüzüne yerleşiyor. Sıcacık tebessüm ediyorsun. Tam dudaklarının kıpırdadığını anladığım an, seni konuşturmuyorum gene. Kaldığım yerden devam ediyorum sözlerime... 


"Şimdi nereye gittiğini sormadan ilk trene atlasam mesela... " diyorum. "Düşünsene, yanımda sadece sırt çantam, telefonum, cüzdanım, bir yedek tişört, bir iki çamaşır. Ve kitap tabii.. Dur, bir şiir kitabı olsun sözgelimi. 

Yol tıkır tıkır su gibi akmalı.  Hatta arada tren çufçuflamalı. İlkinde değil de üçüncü istasyonda inmeliyim. Bir kır kahvesinin eskimiş tahta sandalyesine ilişmeliyim. Tepemde kocaman bir çınar ağacı varmış. Güzün son günlerindeymişiz de... Yaprakları iyice sararmış. Tenimi gıdıklayıcı, şööle deli deli rüzgâr esmeli. Rüzgâr estikçe yapraklar başıma konfeti gibi dökülmeli.  


Acıkmışım. Kahvaltı yapmalıyım. Tıpkı Cemal Süreya'nın dediği gibi, "Kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı." Gizliden Müzeyyen Senar'ın sesini duymalıyım. "Kapıdım gidiyorum bahtımın rüzgârınaaa" diye bir nakarat tutturmalıyım. 

İçime tatlı bir hüzün çöreklenmeli. Efkarlı efkarlı derinden "ahh!" çekmeliyim. Sonra farketmeliyim ki çayım bitmiş. Kır kahvesindeki çilli çocuğa, "Tazeler misin, benimki demli olsun lütfen." diye seslenmeliyim.

Kız belli bardakta çayım gelmeli. Avucumla bardağı kavramalıyım.. Diğer yuduma kadar tabağa koymamalıyım. Ama kokusu da aklımı almalı.. "Metin Üstündağ'ın  dediği gibi  bir çay marş'ımız niye yok, diye söylenmeliyim. Çay, bir çok şeyden daha mühim bir sıvı, oysa," demeliyim. Bir süre iç çekerek kendimden geçmeliyim." diye anlatıyorum sana. 

Susuyorum. Bu hayalim hoşuna gidiyor olmalı ki, sadece dudakların değil, gözlerinin kenarları da gülümsüyor. 


Sonra yüzünde puslu  bir bulut geziniyor...  "Sahi, gidermiyim?" diye endişeye mi kapılıyorsun yoksa? "Yooo..." diyorum... "Korkma"... "Bir nilüfer çiçeğinden farkım yok ki benim. Tamam, köksüzüm. Özgürüm. Ama sınırlarım belli. Nereye gidebilirim ki? Sadece hayallerle yaşamayı severim. Mesele gitmek, gidilecek  yer değil... Gitmek düşüncesi ve bütün bunları yaşıyormuşum gibi hayal etmek en güzeli..." Yerimden kalıyorum. Boş çay bardağını elinden  alıyorum. 

İçimi ılık bir yorgunluk sarmış. Sanki o kır kahvesine gidip de dönmüş gibi.


2012

12 Nisan 2026 Pazar

"Sana Bir Matrak Didişten Fısgeçeyim mi?"

 
"Durmam ey ağalar gelin meydana"

"Fotojenik değiliz hiçbirimiz civanım.
Şikayet sahte bir yedek parça
gibi bozuyor şıklığını jestlerimizin."

    "Bir nevi süblimasyon, hızla değişen imaj:
Frene bassan da çatar o varoluşsal deşarj.
Ey tarihsel gocunma, ey kamusal kamuflaj!"

"Sonuç sportmence motifler içermelidir:
Gel canım kurbağa koluma gir
herşeydeki aktüel kıpırtılardan 
bir an evvel beni karşıya geçir!"


*NOT-
Fotoğraflar/ Şahane Mrs.Maisel adlı dizisinden

Başlık ve tüm cümleler/ Murat Menteş'in Garanti Karantina adlı şiir kitabından

2 Nisan 2026 Perşembe

Kendimi Eylediğim Zamanlar

 


Sevdiğim filmleri tekrar seyrettim

Sevdiğim kitabı tekrar gözden geçirdim

Paris'e gidiyorum. Arz ederim:)


Akordiyonla Unutamadım'ı çalmaya başladım. Amelie'nin notalarını yazdım:)

Arkadaşım Nergis'e nergis mozaiği yaptım.

30 Mart 2026 Pazartesi

Ne Güzel Şey Hatırlamak Sizi

Bazan bir "merhaba"  insanın hayatını değiştirir, bazan da bir şiir...  

1941 yılında, Attila İlhan henüz 16 yaşındayken, İzmir Atatürk Lisesi’nde bir kıza yazdığı mektubun içine Nazım Hikmet şiirleri iliştirdiği için tutuklanmış. İki ay hapis yatmakla kalmamış, eline Türkiye’nin hiçbir yerinde okuyamayacağına dair  ağır bir belge tutuşturmuşlar.

Genç Attila şiirler yüzünden eğitiminden koparıldığında, o tarihte 39 yaşında olan Nazım Hikmet, toplamda 16 yıl sürecek mahkûmiyetinin farklı duraklarından biri olan Bursa Cezaevi’ndeymiş.

Üstelik aynı yılda aynı koğuşta  27 yaşında bir isim daha varmış: Orhan Kemal.
Nazım Hikmet’in yönlendirmesiyle şiiri bırakıp öyküye yönelen  büyük yazar, o günlerde henüz yolun başındaymış.

Bir mektup İzmir’de bir gencin hayatını zorlaştırırken, Bursa’daki o hapishane koğuşu aslında Türk edebiyatının en güçlü damarlarından birini inşa ediyormuş.

Bütün bunları hatırlıyorum ve aklıma hangi sorular üşüşüyor bilin bakalım? 

Acaba Attila İlhan o mektuba Nazım Hikmet'in hangi dizelerini yazmış?

Acaba o kız kimdi?

Acaba o kız, bir şairin hayatının  kendisine yazılan o mektup yüzünden nasıl altüst olduğunu sonradan öğrenmiş mi?

Bilmiyorum. 

Ancak bildiğim bir şey var. Zamanı ve özgürlüğü ellerinden alsalar da kalemlerini susturamamışlar. 

Onları cezalandıranlar tarihin tozlu sayfalarında çoktan kaybolurken, bu üç isim, o tuhaf kader ortaklıklarıyla bugün hâlâ içimizi titretmeye devam ediyorlar. 

Huzur içinde uyusunlar.


29 Mart 2026 Pazar

büyüyünce "ne" oluucaan?.

 
*"büyüyünce ne oluucaan?", (büyümek,  şart mı.. büyümeden, ne, olunmuyor mu)

*"büyüyünce ne oluucaan?"(ne bir eksik, ne bir fazla.. üç aşşağı, beş yukarı, oluucaam)

*"büyüyünce ne oluucaan?", (akrep ve kirpi sever,oluucaam.. sevdikçe, elim-kolum, kanayacak.. sevdikçe, boynum-büküm tutulacak)

*"büyüyünce ne oluucaan?"(menü'nüzde büyüyünce ne oluucaan'lardan neler var.. ustanın tavsiyesi nedir)

*"büyüyünce ne oluucaan?"( ne olsam, memnun olmıycaam.. kim büyüyünce, olduğundan, memnun, olmuş ki)

*"büyüyünce ne oluucaan?", (sizin olduğunuz hiçbir şeyi, olmuycaam.. başka türlü bir şey oluucaam.. ne ağaca benziyceem, ne de buluta.. burası gibi olmuycak, gideceğim memleket.. ağacı, ayrı ağaç.. denizi, başka deniz..)


NOT
çizimler- akademisyen dr.senem timuroğlu
metinler- metin üstündağ/ömür törpüsü/s.24-25-26

27 Mart 2026 Cuma

ve Hayat ve Sanat ve Tiyatro

 

"Sanat, tiyatro bize, bir kere yaşadığımız, çok anlayamadan, çok çözemeden, çok bilemeden, geçirdiğimiz yılları unutarak, yaşamadığımız yılları göremeyerek, bir kaza yaşar gibi bazan, bilemeden yaşadığımız, şaşırdığımız, hayatı anlamamızı sağlıyor. 

Onu, hayattan çok daha derin bir araçla, iyi bir tiyatro oyunu aracılığıyla yapıyor.  Ve biz onu yaşarken gerçekten  hayatın anlamını, bir karakterin kendi yaşamını nasıl bir kadere dönüştürdüğünü,  bir dünya görüşünün insanı nasıl bir doğruda tuttuğunu, kalbindeki pusulayla nasıl daima  doğruyu gösterdiğini, ve insanların, kadınların, erkeklerin, çocukların, aşkın, korkuların, yaşamdaki dönüşümlerin, kimseye itiraf edilemeyen acıların, kaygıların nasıl yaşandığını bize anlatıyor. 

Ve biz bunu yaşayarak,  kendi vücudumuzda yaşayarak, her gece seyirciyle paylaşıyoruz.  Hayatı anlamak için oluyor bütün bunlar ve insan denen  bulmacanın içinden çıkmaya çalışıyoruz." 

Celal Kadri Kınoğlu

"Mesele esir düşmekte değil / Teslim olmamakta bütün mesele "

 


"Birincil hayal gücünün
Yaşama Gücü olduğuna inanıyorum" 
Samuel Taylor Coleridge

Bazı filmler vardır, hikâyesinden çok bir sahnesi kalır insanın içinde. Charlie Chaplin’in Sahne Işıkları filmi tam olarak böyle.

Yaşama tutunmaktan vazgeçen bir genç kadın… Ve ona, neredeyse unuttuğumuz bir şeyi hatırlatan bir adam.

— Eğer korkmazsan yaşam harikadır.

— Bir daha dans edemiyeceğim, ben sakat bir kızım.

— Bunu kendin uydurdun. Sonra da inandın. Yoksa savaşırdın.

— Doğru değil...  Hayatta savaşmaya değer ne var ki?

— Bak itiraf ettin işte! Yaşamaya değer ne varmış? Her şey! Yaşamın kendisi! Bu yetmez mi? Yaşamak... Acı çekmek... Zevk almak... Uğruna yaşanacak ne mi var? Yaşmın kendisi tek başına muhteşemdir. Hayat muhteşem bir şeydir... Bunu denizanaları bile birlir.... Savaşacak ne varmış? Hıh! Üstelik senin bir sanatın var.

— Bacaklarım olmadan dans edemem...

— Bak, kolsuz bir adam tanıyorum. Sadece ayak parmaklarını kullanarak kemanla sonat çalıyordu bu adam.  Sorun şu ki sen savaşmıyorsun, pes ediyorsun! Sürekli olatak hastalık ve ölümü düşünüyorsun. 

Anla! Anla! Ölüm kadar kaçınılmaz bir şey daha var. O da yaşam! Yaşam! Yaşamın ta kendisi. Evrendeki gücü düşünsene... Dünyayı hareket ettiriyor... Ağaçları büyütüyor. Senin içinde de aynı güçten var. Sadece kullanma cesaretin ve onu kullanma isteğin olmalı."

Belki de mesele hiçbir zaman başımıza gelenler değildir.Mesele, onlara ne kadar inandığımızdır.

Çünkü insan bazan yürüyemediği için değil, vazgeçtiği için durur. Kritik soru şu... Gerçekten yapamıyor muyuz, yoksa çoktan vaz mı geçtik?

Sanırım  hayat… ısrar edeni sever.

25 Mart 2026 Çarşamba

Tuhaf Olan Her Şeyi Severim:)

 

Bazan bir kitap beni tek cümleyle tavlar.

Şebnem İşigüzel’in Hanene Ay Doğacak kitabını, arka kapaktaki şu cümle sebebiyle satın almıştım:

“Bu kitapta tuhaf öyküler bulacaksınız.” Tuhaf olan her şeyi severim :)

Kitabı aldım. Önce kokladım. “Seveceğim ben bunu,” dedim.  Okumaya başladım.

İlk öykü...  Sevgili Bayan Arvadak.

Laboratuvar deneylerini bitiren doktor, kadavra üzerinde çalışmaya geçecekken ayağını kırar. Hastaneye gidemeyince, üzerinde çalışacağı kadavrayı kendi laboratuvarına getirmelerini ister.

Bir yandan da sekreter aramaktadır. Gazeteye ilan verir. Adayları laboratuvarında bekler.

Kapı çalar. Kapıyı kimin açtığını hatırlamaz. Kendisi mi asistanı mı? 

Öykü şu cümleyle başlar...  “Seni ilk gördüğümde…”

Sonrası… tuhaf bir tedirginlikle ilerler. Gelen kadının yüzünü, bedenini anlatır. Hiç tanımadığı halde hayatına dair varsayımlar kurar. Geçmişini, alışkanlıklarını, hatta eski sevgilisini…

Bir yandan da, neredeyse alışıldık bir soğukkanlılıkla, kadavralar üzerinde çalışmanın insanda açtığı çatlaklardan söz eder.

Ve tam o esnada... Metnin içinden ince bir tuhaflık sızmaya başlar. Okur bunu fark eder. Adını koyamaz. Sanki bir şey yerinden kaymıştır. Sanki anlatılanla gerçeklik arasında görünmeyen bir yarık açılmıştır.

Cümleler ilerledikçe o yarık genişler. Gerçeklik eğilir, bükülür… ve bir noktada kırılır.

Ve sen…
Tam her şeyi anladığını sandığın anda, öykü seni ters köşeye yatırır.

“Heyy! Yok artık,” dersin. Durup tekrar okumak istersin. 

Bazı öyküler okununca...   Çarpar.

24 Mart 2026 Salı

Bir Filozofla Yol Almak...


Son zamanlarda direksiyon başındaki en sadık yoldaşım, tesadüfen tanıştığım filozof Wilhelm Schmid.

Normalde sıkı bir okurum ama konu dinlemeye gelince seçiciyim. Her kitap dile yakışmıyor. 

Schmid’in kitapları ise tam tersi… Tanıl Bora’nın leziz çevirisi ve Murat Eken’in duru sesiyle, insanı dinlemeye çağıran metinlere dönüşüyor.

Arabaya bindiğimde, resmen Schmid yan koltuğa oturup, bana hayatı anlatıyor. 

Kitaplar kısa. Çoğu zaman yol bitmeden kitap tamamlanıyor. 

Trafiğin gürültüsü yerini, eski bir dostla edilen o sakin sohbetin sıcaklığına bırakıyor.

Ben yeni yol arkadaşımı sevdim.

Dinlemeye devam edeceğim.