Akordiyonla Unutamadım'ı çalmaya başladım. Amelie'nin notalarını yazdım:)
Bazan bir "merhaba" insanın hayatını değiştirir, bazan da bir şiir...
1941 yılında, Attila İlhan henüz 16 yaşındayken, İzmir Atatürk Lisesi’nde bir kıza yazdığı mektubun içine Nazım Hikmet şiirleri iliştirdiği için tutuklanmış. İki ay hapis yatmakla kalmamış, eline Türkiye’nin hiçbir yerinde okuyamayacağına dair ağır bir belge tutuşturmuşlar.
Genç Attila şiirler yüzünden eğitiminden koparıldığında, o tarihte 39 yaşında olan Nazım Hikmet, toplamda 16 yıl sürecek mahkûmiyetinin farklı duraklarından biri olan Bursa Cezaevi’ndeymiş.
Üstelik aynı yılda aynı koğuşta 27 yaşında bir isim daha varmış: Orhan Kemal.
Nazım Hikmet’in yönlendirmesiyle şiiri bırakıp öyküye yönelen büyük yazar, o günlerde henüz yolun başındaymış.
Bir mektup İzmir’de bir gencin hayatını zorlaştırırken, Bursa’daki o hapishane koğuşu aslında Türk edebiyatının en güçlü damarlarından birini inşa ediyormuş.
Bütün bunları hatırlıyorum ve aklıma hangi sorular üşüşüyor bilin bakalım?
Acaba Attila İlhan o mektuba Nazım Hikmet'in hangi dizelerini yazmış?
Acaba o kız kimdi?
Acaba o kız, bir şairin hayatının kendisine yazılan o mektup yüzünden nasıl altüst olduğunu sonradan öğrenmiş mi?
Bilmiyorum.
Ancak bildiğim bir şey var. Zamanı ve özgürlüğü ellerinden alsalar da kalemlerini susturamamışlar.
Onları cezalandıranlar tarihin tozlu sayfalarında çoktan kaybolurken, bu üç isim, o tuhaf kader ortaklıklarıyla bugün hâlâ içimizi titretmeye devam ediyorlar.
Huzur içinde uyusunlar.
"Sanat, tiyatro bize, bir kere yaşadığımız, çok anlayamadan, çok çözemeden, çok bilemeden, geçirdiğimiz yılları unutarak, yaşamadığımız yılları göremeyerek, bir kaza yaşar gibi bazan, bilemeden yaşadığımız, şaşırdığımız, hayatı anlamamızı sağlıyor.
Onu, hayattan çok daha derin bir araçla, iyi bir tiyatro oyunu aracılığıyla yapıyor. Ve biz onu yaşarken gerçekten hayatın anlamını, bir karakterin kendi yaşamını nasıl bir kadere dönüştürdüğünü, bir dünya görüşünün insanı nasıl bir doğruda tuttuğunu, kalbindeki pusulayla nasıl daima doğruyu gösterdiğini, ve insanların, kadınların, erkeklerin, çocukların, aşkın, korkuların, yaşamdaki dönüşümlerin, kimseye itiraf edilemeyen acıların, kaygıların nasıl yaşandığını bize anlatıyor.
Ve biz bunu yaşayarak, kendi vücudumuzda yaşayarak, her gece seyirciyle paylaşıyoruz. Hayatı anlamak için oluyor bütün bunlar ve insan denen bulmacanın içinden çıkmaya çalışıyoruz."
Celal Kadri Kınoğlu
Bazı filmler vardır, hikâyesinden çok bir sahnesi kalır insanın içinde. Charlie Chaplin’in Sahne Işıkları filmi tam olarak böyle.
— Eğer korkmazsan yaşam harikadır.
— Bir daha dans edemiyeceğim, ben sakat bir kızım.
— Bunu kendin uydurdun. Sonra da inandın. Yoksa savaşırdın.
— Doğru değil... Hayatta savaşmaya değer ne var ki?
— Bak itiraf ettin işte! Yaşamaya değer ne varmış? Her şey! Yaşamın kendisi! Bu yetmez mi? Yaşamak... Acı çekmek... Zevk almak... Uğruna yaşanacak ne mi var? Yaşmın kendisi tek başına muhteşemdir. Hayat muhteşem bir şeydir... Bunu denizanaları bile birlir.... Savaşacak ne varmış? Hıh! Üstelik senin bir sanatın var.
— Bacaklarım olmadan dans edemem...
— Bak, kolsuz bir adam tanıyorum. Sadece ayak parmaklarını kullanarak kemanla sonat çalıyordu bu adam. Sorun şu ki sen savaşmıyorsun, pes ediyorsun! Sürekli olatak hastalık ve ölümü düşünüyorsun.
Anla! Anla! Ölüm kadar kaçınılmaz bir şey daha var. O da yaşam! Yaşam! Yaşamın ta kendisi. Evrendeki gücü düşünsene... Dünyayı hareket ettiriyor... Ağaçları büyütüyor. Senin içinde de aynı güçten var. Sadece kullanma cesaretin ve onu kullanma isteğin olmalı."
Belki de mesele hiçbir zaman başımıza gelenler değildir.Mesele, onlara ne kadar inandığımızdır.
Çünkü insan bazan yürüyemediği için değil, vazgeçtiği için durur. Kritik soru şu... Gerçekten yapamıyor muyuz, yoksa çoktan vaz mı geçtik?
Sanırım hayat… ısrar edeni sever.
Bazan bir kitap beni tek cümleyle tavlar.
Şebnem İşigüzel’in Hanene Ay Doğacak kitabını, arka kapaktaki şu cümle sebebiyle satın almıştım:
“Bu kitapta tuhaf öyküler bulacaksınız.” Tuhaf olan her şeyi severim :)
Kitabı aldım. Önce kokladım. “Seveceğim ben bunu,” dedim. Okumaya başladım.
İlk öykü... Sevgili Bayan Arvadak.
Laboratuvar deneylerini bitiren doktor, kadavra üzerinde çalışmaya geçecekken ayağını kırar. Hastaneye gidemeyince, üzerinde çalışacağı kadavrayı kendi laboratuvarına getirmelerini ister.
Bir yandan da sekreter aramaktadır. Gazeteye ilan verir. Adayları laboratuvarında bekler.
Kapı çalar. Kapıyı kimin açtığını hatırlamaz. Kendisi mi asistanı mı?
Öykü şu cümleyle başlar... “Seni ilk gördüğümde…”
Sonrası… tuhaf bir tedirginlikle ilerler. Gelen kadının yüzünü, bedenini anlatır. Hiç tanımadığı halde hayatına dair varsayımlar kurar. Geçmişini, alışkanlıklarını, hatta eski sevgilisini…
Bir yandan da, neredeyse alışıldık bir soğukkanlılıkla, kadavralar üzerinde çalışmanın insanda açtığı çatlaklardan söz eder.
Ve tam o esnada... Metnin içinden ince bir tuhaflık sızmaya başlar. Okur bunu fark eder. Adını koyamaz. Sanki bir şey yerinden kaymıştır. Sanki anlatılanla gerçeklik arasında görünmeyen bir yarık açılmıştır.
Cümleler ilerledikçe o yarık genişler. Gerçeklik eğilir, bükülür… ve bir noktada kırılır.
Ve sen…
Tam her şeyi anladığını sandığın anda, öykü seni ters köşeye yatırır.
“Heyy! Yok artık,” dersin. Durup tekrar okumak istersin.
Bazı öyküler okununca... Çarpar.
Normalde sıkı bir okurum ama konu dinlemeye gelince seçiciyim. Her kitap dile yakışmıyor.
Schmid’in kitapları ise tam tersi… Tanıl Bora’nın leziz çevirisi ve Murat Eken’in duru sesiyle, insanı dinlemeye çağıran metinlere dönüşüyor.
Arabaya bindiğimde, resmen Schmid yan koltuğa oturup, bana hayatı anlatıyor.
Kitaplar kısa. Çoğu zaman yol bitmeden kitap tamamlanıyor.
Trafiğin gürültüsü yerini, eski bir dostla edilen o sakin sohbetin sıcaklığına bırakıyor.
Ben yeni yol arkadaşımı sevdim.
Dinlemeye devam edeceğim.
Abim ve kardeşim, babam hayattayken bayram sabahları bana gelirler, birlikte kahvaltı yapardık. Babamı toprağa verdikten sonra aynı geleneği sürdürmeye devam ettik. Bu, babamsız geçirdiğimiz üçüncü bayram.
Bir süre cevap gelmedi. Sonra… “Bilmem, düşüneyim,” dedi. Keyifsiz olduğu belliydi. Ben de son kozumu oynadım... “Hey! Geliyorsun diye pırasa yaptım sana… Valla enfes oldu. Benden söylemesi, kaçırma!” diye yazdım. Rüzgar hızında cevap geldi. Önce bir gülücük… Ardından: “Aa, gelirim o zaman.” dedi.
Önce abim geldi. Yemeğini yedi. Pırasayı hımlaya humlaya bitirdi. Kalanı kavanoza koydum. “Eve götürürsün,” dedim. “Tamam,” dedi. Kardeşim geldiğinde, göz kırptım. “Sana pırasa yok,” dedim, “abiye koydum.” Gülümsedi. Onaylayıp göz kırptı.
Çay içtik. Sohbet ettik. Abim çayı çok sever. Niyeyse ilk bardağı yarım bıraktı. “Başka istemem,” dedi. Üstelemedim. Bol bol muhabbet ettik. Sonra herkes evine gitti.
Gece yatmadan önce telefona baktım. Abim mesaj atmış...
“Pırasan çok güzel. Çay demlemeyi öğren.”
Hahha! Yeminle sesli güldüm. Bir de çay demleme tarifi göndermiş. Üstelik aynı benim demleme usulüm.
Abimin yazdığı çok hoşuma gitmişti. Beğendiğine “beğendim” diyen, beğenmediğine “öğren” diyebilen insanların hayatımda olması şahane!
Hayat bana bayram:)
Son günlerde Raymond Carver’ın yazdığı her şeyi okuyorum.
Onun öykülerinde büyük olaylar yok, çarpıcı kırılmalar yok. Gene de çoğu öyküsünde bir yerden, insanın en savunmasız noktasına dokunmayı beceriyor. Anlattığı her şey tuhaf bir şekilde tanıdık geliyor. Sıradan hayatlar, görünmeyen yorgunluklar, kimsenin açık açık dile getirmediği o sessiz yükler.
Carver’ın öykülerinde kahraman da yok.Sadece hayatı idare etmeye çalışan, bir günü daha sağ salim atlatmanın peşindeki insanlar var.
Belki de bu yüzden, geçenlerde bir arkadaşımla konuşurken onu hatırladım. Hani bazı insanlar vardır, kendini bir anda sorumlulukların ortasında bulur. O da onlardan biri.
Her ay düzenli olarak nafaka ödüyor. Çocukları var, istekleri bitmiyor. Annesi, kardeşi… Birinin borcu bitmeden diğerininki başlıyor. Telefonu çaldığında genelde iyi bir haber gelmiyor.
Dışarıdan bakınca, hayat işte, denebilir. Ama bilirsiniz… Bazı hayatlar gürültü çıkarmadan, sessizce ağırlaşabilir.
Onu dinlerken Carver’ın “Fil” adlı öyküsü geldi aklıma. Oradaki adam gibi… sürekli veren, sürekli taşıyan.
Carver’ın hikâyesindeki fil elbette gerçek değil. İnsanın omzuna çöken, görünmeyen, ama her adımda kendini hissettiren bir ağırlık.
Arkadaşıma baktım. Onun da fili var. Belki kimse görmüyor. Belki o da pek dillendirmiyor.
En tuhafı ne biliyor musunuz? Bazan o yükün, onun kimliğine dönüştüğünü hissediyorum. Şikayet bile etmiyor çoğu zaman. Sanki sırtındaki fili indirse, geriye anlatacak bir hikayesi kalmayacak.
Düşünüyorum da… kimlerin sırtında fil var? Yoksa bazı insanlar bu yükü taşımak için mi seçiliyor?
Cevabı bilmiyorum. Ama şunu görüyorum... Bazı insanlar kendi hayatını yaşamıyor, başkalarının hayatını sırtında taşıyor.
Ve belki mesele o fili indirmek değildir. Belki mesele, o ağırlıkla devrilmeden yürümeyi öğrenmektir.
Hatta belki… Bazı insanları ayakta tutan şey, sırtlandıkları o yüktür.
İşte böyle kendimi gazlaya gazlaya yürüyüp gitmiştim. Efendime söyleyeyim… Nihayet Fatma Hanım’ın evine varmıştım ki… Resmen kapı duvar... Kimse yok. Tam o esnada komşusu camdan başını uzatıp: “Fatma Hanım kızına gitti,” demesin mi? Bir an öylece kalakaldım. E tabii… Haber vermeden gidersem olacağı buydu 😄 Aman neyse... Moralimi bozmadım gene. “Sağlık olsun” deyip döndüm gerisingeriye.
Mutlu bayramlar olsun, e mi:)
Akşam eve dönüyordum. Dar bir sokakta, sıkışmış trafikte ilerliyorduk, klaksonlar sabırsızdı.
Sonra araba gitti. Ben durdum, camı açtım.
“Ne oldu?” diye sordum.
“Top oynarken kolum kırıldı,” dedi.
Cümle o kadar sakindi ki… Sanki kırılan kolu değil de oyuncağıydı.
“Gel, bırakayım seni,” dedim. Benden önce duran sürücünün niyeti de muhtemelen benim gibiydi.
Aklımda sorular uçuşmaya başladı. Arabaya almam doğru mu? Ailesi ne der? Güvenli mi? Yanlış anlaşılır mı? Arkamdaki trafik sabırsızdı; klaksonlar kararımı hızlandırıyordu.
Belki de bütün mesele, korkuya rağmen yardım etmeyi unutmamaktı.
Sigortacılıkta bazen dosyalar değil, hikayeler açılır. Bazı dosyalar vardır, kapatırsın. Bazıları vardır... Kafanın içinde açık kalır.
Ali abiyle yıllardır çalışırım. Öyle sigortalı değil, aile gibi. Gözüm kapalı kefil olacağım adamlardandır.
Bir gün aradı. Gece evine gelmiş, site otoparkı doluymuş. Arabayı dışarı bırakmış. Sabah geldiğinde sağ ayna ve ön sağ çamurluk hasarlıymış. Klasik: hasar... Park halinde çarpıp kaçmışlar. Geçmiş olsun, dedilk.
Dosyayı açtık. Anlaşmalı servis, beyan, eksper… süreç ilerledi. Sonra red geldi.
Sigorta şirketinin red gerekçesi neydi? Bu hasar park halinde olamaz.
İtiraz ettik. Uzun uzun anlattık. Hatta işi büyüttüm. Olay yerine gittim. Ali abiyi çağırdım. Geldi. Arabayı aynı şekilde park ettik. Bir baktım… Ayna tamam. Ama çamurluk… bir tuhaf. İçime sinmedi. Arabayı çok iyi bildiğim bir servise götürdük.
Cevap netti... Bu hasar park halinde olmaz! Şaştım kaldım.
İçeri girdim. Ali abi oturuyor. Abi, dedim, hiç beklemedenTahkim’e gideriz diye düşünüyordum ama baksana bizim ustalar da sigorta şirketiyle aynı şeyi söylüyor… Emin misin sen abi? dedim.
Sakindi... Kılını kıpırdatmadı... Kapının önünde çarpılmış buldum, dedi.
Utandım ne yalan söyleyeyim... Koskoca Ali abi... Yıllardır görmemiştim. Çok yaşlanmış.
Başka bir yere sürtmüş olabilir misin abi? dedim. Yok, dedi. Eşiniz kullanmış olabilir mi? Belki sürtmüştür bir yere. Siz de hasarlı halde park yerinde görmüşsünüzdür mesela, dedim. Çok sakin... . Yok, dedi.
Sonra ekledi: Ben aslında hasarsızlığı bozmak istememiştim.
O an anladım.
Biz dosyayı kapattık. Ali abi ertesi gün konut sigortası için telefon etti.
Kendime bir not düştüm:
Sigortacılıkta en zor şey hasarı anlamak değil.
İnsanı anlamak.
Sinema dünyasının en büyük gecesi geride kalırken, herkesin dilinde yine aynı kelime var: Oscar. Peki, dünyanın en prestijli sinema ödülüne neden bir insan ismiyle hitap ediliyor? Ve neden bu ödül hep bir altın adam? Aslında bu parıltılı heykelciğin hikayesi, en az kazanan filmler kadar ilginç.
Her şey 1929 yılında, Hollywood’da düzenlenen oldukça mütevazı bir akşam yemeğiyle başlamış. O günlerde ödülün adı yalnızca Akademi Liyakat Ödülü'ymüş. Zamanla bu tören Akademi Ödülleri olarak anılmaya başlamış.
Heykelciğin tasarımı ise 1929'ların ruhunu net bir şekilde yansıtmıyor mu? Elinde kılıç tutan, bir film makarasının üzerinde duran kaslı bir erkek figürü. Bu detay sadece estetik bir tercih değil besbelli... Sinemanın o yıllarda büyük ölçüde erkek egemen bir bakış açısıyla şekillendiğinin de bir göstergesi. Altın adam, dönemin güç ve başarı algısını temsil ederken, kadınların ve farklı kimliklerin çoğu zaman arka planda bırakıldığı bir dünyanın sessiz tanığı gibi duruyor.
Peki Oscar ismi nereden geliyormuş biliyor musunuz? Hikaye inanılır gibi değil...
En bilinen rivayete göre, Akademi’nin kütüphanecisi Margaret Herrick, heykelciği ilk gördüğünde “Bu benim Oscar amcama benziyor!” diyor. Bu yorum zamanla yayılıyor ve 1939’da resmen kabul ediliyor. Böylece Akademi Ödülü, bir anda herkesin diline daha kolay dolanan Oscar”a dönüşüyor.
Ama bu hikayenin sadece tatlı bir lakaptan ibaret olmadığını da unutmamak gerekiyor.
Bu altın adamın gerçekten herkesi temsil etmeye başlaması uzun ve zorlu bir süreç. 1940 yılında Hattie McDaniel, Rüzgar Gibi Geçti filmindeki performansıyla Oscar kazanan ilk siyahi sanatçı oluyor. Ancak ironik bir şekilde, kendi ödül töreninde bile ırk ayrımcılığı nedeniyle salonun en arkasındaki ayrı bir masada oturtuluyor. Erkek siyahi oyuncular için bu duvar ancak 1963’te Sidney Poitier ile aşılabiliyor.
Yani aslında bugün milyonlarca insanın izlediği bu devasa tören, hem bir kütüphanecinin bir benzetmesiyle markalaşmış hem de Hattie gibi cesur kadınların o kalın duvarları tırnaklarıyla kazıyarak açtığı yolla bugünlere ulaşmış.
Bu ev bir açık sinemanın bahçesindeydi.
“Yok canım daha neler!” demeyin sakın. Gerçekten öyleydi.
Bizim taşındığımız apartman, sinemaya bitişik bir binaydı. Birinci katta oturuyorduk. Üst katların değil, yalnızca bizim katın sinema salonuna doğru uzanan kocaman bir balkon çıkıntısı vardı. Adeta bir loca…
Gözlerim o zamanlar fena halde bozuktu, tam beş numara. Bu durum film seyretme hevesimi zerre azaltmazdı. Sinemada haftada iki kez film değişirdi. Her akşam aynı filmi seyretmekten bıkmazdım.
Annem gözlerimin bozukluğunu her gece film seyretmeme bağlardı. Çok kızardı.
Ben de hemen seyrettiğim filmlerden ezberlediğim birkaç repliği taklit ederdim:
Mesela bir anda Türkan Şoray oluverirdim. Elimi dramatik bir hareketle gözlerimin üzerine götürür, başımı yana eğer ve keder dolu sesle haykırırdım:
Ya da Aysecik olurdum. Annemin önünde diz çöker:
Yatar gibi yapardım. Sonra gizlice balkona kaçardım. Görünmez bir köşeye tüner, gizli gizli, sanki ilk kez seyreder gibi büyük bir iştahla, o geceki filmi seyrederdim..
Annemden saklı yapıyorum ya Yarabbim o ne şahane bir histi!..
Neden anneden gizli çevrilen işler, insana bu denli haz verirdi ki?
Heyy! Çocukluk ne güzeldi:)
Aslında Nick Hornby’ın kendisi de tam bir taraftar. Resmen bir Arsenal delisi. Kitabında şöyle diyor:
“Sonraları kadınlara nasıl aşık olduysam, futbola da öyle aşık oldum: Ansızın, açıklanamaz bir şekilde, üzerine kafa yormadan, getireceği acı ve kafa karışıklığını bir nebze bile düşünmeden.”
İnsan kendini futbola nasıl bu kadar kaptırabilir? İnanın, anlamaya çalışıyorum. Kitabı okuyorum, filmi izliyorum... Bu tutkuya şahit oluyorum. Şaşırıyorum. Hayrete düşüyorum.
Futbol sevgisini bu kadar iyi anlatan başka bir yazar var mı, bilmiyorum.
Kitabı okuyup ardından filmini izleyince şunu çok net anlıyorum: Futbol bazı insanlar için gerçekten aşk gibi. Ama bu aşkın içinde epeyce hüzün de var.
Hani insanlar bazan iki ellerini yanaklarına dayayıp, “Ne olacak bu takımın hâli?” derler ya… İşte tam o hâl.
Bir de bazı futbolcuların maç sırasında ağladığını görmüş müydünüz? Fotoğraflara bakınca insanın içi burkuluyor. Ne yalan söyleyeyim, onları öyle görünce ben de çok üzülüyorum. Hatta bazen ağlamamak için kendimi zor tutuyorum.
Aaa! Şaka yapmıyorum. Gerçekten:)
Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu!
Düşüncemizin katlanması mı güzel
Zalim kaderin yumruklarına, oklarına,
Yoksa diretip bela denizlerine karşı
“Dur, yeter!” demesi mi?
Ölmek, uyumak sadece.
Düşünün ki uyumakla yalnız
Bitebilir bütün acıları yüreğin,
Çektiği bütün kahırlar insanın.
Uyumak… Ama düş görebilirsin uykuda, o kötü!
Çünkü o ölüm uykularında,
Sıyrıldığımız zaman yaşamak kaygısından,
Ne düşler görebilir insan — düşünmeli bunu.
Bu düşüncedir uzun yaşamayı cehennem eden.
Kim dayanabilir zamanın kırbacına?
Zorbanın kahrına, gururunun çiğnenmesine,
Sevgisinin kepaze edilmesine,
Kanunların bu kadar yavaş,
Yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine,
Kötülere kul olmasına iyi insanın…
Bir hançer saplayıp göğsüne, kim ister
Bütün bunlara katlanmak?
Ağır bir hayatın altında inleyip terlemek,
Ölümden sonraki bir şeyden korkmasa
O kimsenin gidip de dönmediği bilinmez dünya
Ürkütmese yüreğini?
Bilmediğimiz belalara atılmaktansa
Çektiklerine razı etmez mi insanı?
Bilinç böyle korkak ediyor hepimizi;
Düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor
Yürekten gelen doğal rengini.
Ve nice büyük, yiğitçe atılışlar
Yollarını değiştirip bu yüzden
Bir iş, bir eylem olma gücünü yitiriyorlar.
Ama sus… Güzel Ophelia geliyor.
Peri kızı, dualarında unutma beni
Ve bütün günahlarımı.
— W. Shakespeare / Hamlet