Bazan bloğa yazı yazıyorken, senle oturmuşuz da karşılıklı muhabbet ediyormuşuz gibi hissediyorum. Mis gibi kokan kahveler ellerimizde mesela. Ben büyük battal koltukta oturmuşum, ayaklarımı toplamışım altıma... Bilirsin ayaklarımı toplamadan duramam. Muhabbet ederken bile ayaklarımın yerden kesilmesi gerekir illa.
Sen ise tekli koltukta, her zamanki gibi anlattıklarıma şaşıra şaşıra beni dinliyorsun. Bu kez, eski günlerden bahsetmiyorum. Hele çocukluktan hiç başlamıyorum. Derin bir iç çekiyorum. Hiç konusu yokken... Diyorum ki:
- Biliyor musun, bazan mozaik atölyesinde, örneğin bir çiçek üzerinde çalışırken... nasıl anlatsam... elimde renkli camlar, önümde yarım kalmış desen… zaman yavaşlıyor... o an... yaptığım şeye dışarıdan bakıyorum... zihnimin tamtamları çalıyor... düşüncelerim birbirinin peşi sıra yuvarlanıyor, diye söze başlıyorum.
Mesela, mozaik bir nergis çiçeği yapıyorum, tamam mı, diyorum. Düşünsene, aslı orada bir yerde, canlı, kokulu, kendi halinde. Ben ise camla onun görüntüsünü kurmaya çalışıyorum. Gerçeği varken, bir benzerini üretmek… Tam bu noktada içime bir tuhaflık çöküyor.
Şaşırıyorsun söylediklerime. Kahve fincanını sehpaya koyuyorsun. Tekinsiz gözlerle yüzüme bakıyorsun.
- Hakikisi dururken, ben niye bunun kopyasıyla uğraşıyorum? Üstelik dünyanın her yerinde gerçek acılar, kayıplar, salgınlar, savaşlar, sürgünler, ölümler, sıkıntılar varken... üstelik kişisel ve toplumsal kayıplar bu kadar yakıcıyken... Niye kitap okuyorum, film seyrediyorum? Niye konserlere, tiyatrolara gidiyorum? Sence niye mozaik yapmayı, akordiyon çalmayı öğrenmekle uğraşıyorum? Hayal Kahvem'e niye yazıyorum?
Bazan adlandırmada zorluk çektiğim hislerim olduğunu düşünüyorum. Fakat adını sonra koyuyorum... Nedir biliyor musun, diye soruyorum. Hafif bir mahcubiyet, hatta bazan utanç, diye ekliyorum.
Senin o hayret dolu bakışların hoşuma gidiyor. Tam dudaklarının kıpırdadığını anladığım an, seni konuşturmuyorum. Kaldığım yerden sözlerime devam ediyorum.
- İyi ama insanlık tarihi boyunca bu hep böyle olmadı mı, diyorum sana. Sanat tarihiyle insanlık tarihi neredeyse paralel ilerlemedi mi? Mağara resimlerinden bugüne, insan ne yaşadıysa bir şekilde yeniden anlatmış, yeniden kurmuş, yeniden paylaşmış. Üstelik en zor zamanlarda, savaşta, salgında, yıkımda… Dünya iyi bir yer olmadığında bile. Hatta belki özellikle o zamanlarda. Diyeceksin ki, dünya ne zaman topyekün iyi bir yer oldu ki?
Bence sanat rahat zamanların işi değil, diyorum.
Bombalar düşerken konserlerin devam etmesi, acılara şahit olurken romanların yazılması, filmlerin çekilmesi, bir başkasının duvara bir iz bırakması… Bunlar kaçış değil sadece. Bunlar iyiliği, umudu hatırlama biçimleri.
Mozaikte bir nergis yaparken aslında onu kopyalamıyorum. Onun bende bıraktığı hissi tutmaya çalışıyorum. Roman okurken, müzik dinlerken, bir filme dalarken de aynı şey oluyor. Sanata muhtaç olduğumu hissediyorum.
Evet, yaptığım şey aslı değil. Zaten aslına benzemek zorunda da değil.
O mahcubiyet halim... Hani ne gerek var yeteneğin yokken sanat öğrenmeye çabalamak, o kadar güzelleri yapılmışken, üstelik dünyada acılar varken diye fısıldayan ses... Bilmiyorum. Belki de bu ses işin tam kendisi.
Gözlerinin içine bakıyorum...
- Söyler misin, dünyanın bu kadar sert olduğu bir zamanda halen bir şey üretmeye çalışmak, başlı başına kırılgan bir cesaret işi değil mi, diye soruyorum.