Şehir merdivenlerinin peşinde dolaşırken, bazan merdivenin kendisinden çok üzerinde olup bitenlere takılıyorum.
Bu kez merdivende bir çocuk var.
Elinde bir hortum. Hortumu kendine oyuncak yapmış. Ne oynadığını tam olarak göremiyorum ama belli ki merdiven onun için yalnızca inip çıkılacak bir yer olmaktan çıkmış.
Ben fotoğrafı çekerken merdivene bakıyorum... Eski beton basamaklar, yan yana dizilmiş evler, balkonlar, bahçeden sarkan dallar, duvarlar, kablolar görüyorum.
Onun dünyasında hortum, sadece su taşımaya yarayan bir plastik değil, belki bir ejderha, belki bir kılıç, belki de benim aklıma gelmeyecek başka bir şeydir.
Merdiven de yalnızca merdiven değil. Belki aşılması gereken bir kale, belki bir hazine yolu, belki ejderhanın mağarasıdır, kim bilebilir?
Çocukken hepimiz böyle değil miydik?
Bir sopa bazan at, bazan kılıç, bazan mikrofon olurdu. Bir karton kutu ise, ev, araba ya da uzay gemisi… Nesnelerin ne olduğu pek önemli değildi, neye dönüşebileceklerini hayal etmek önemliydi.
Büyüyünce değişiyoruz... Merdiven, merdiven oluyor. Hortum, hortum. Duvar, duvar.
Her ne şart altında olunursa olsun, o saf çocukluk haliyle kendine bir oyuncak ve bir oyun sahası bulan bir varoluş bu.
Ve anlıyorum ki, şehir merdivenleri sadece yolları birbirine bağlamakla kalmıyor, bu eşsiz çocukluk hikayesiyle, unuttuğum o hayal gücünü cömertçe önüme seriyor.
Belki de şehir merdivenlerinin peşine düşmek bu yüzden hoşuma gitti.
İnsan bir merdiveni fotoğraflamak için duruyor, sonra merdivenin üzerinde oynayan bir çocuğa rastlıyor. Elindeki hortuma bakıyor. Çocukluğunu hatırlıyor.
Ve yıllardır görmediği bir şeyi, bir anlığına yeniden görüyor... Bir hortumun ejderha olabileceğini. Bir merdivenin kaleye dönüşebileceğini.
Bir şehrin, bütün ciddiyetine rağmen, hâlâ oyun oynanacak bir yer olduğunu.