spor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
spor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Temmuz 2023 Cumartesi

Kürek Çekmeye Devam Ederken Kürekle İlgili Her Şeyi Tarıyorum...

 


ARKA KAPAK YAZISI:

"Kürek muhteşem bir sanattır. Yeryüzündeki en güzel sanattır. Bir hareketler senfonisidir ve iyi kürek çektiğiniz zaman kusursuzluğa yaklaşırsınız. Kusursuzluğa yaklaştığınızdaysa, Tanrı'yı, ona dokunacak kadar yakınınızda hissedersiniz. O içinizdeki en derin benliğe dokunur. Yani ruhunuza..."

                                                                             -George Yeoman Pocock

Tarihi sporların en eskisi sayılan kürek, insan dayanıklılığının sınırlarını zorlamasıyla belki de sporların en zorlarından biridir. Çünkü bu dayanıklılık zihin, kalp ve bedenden gelir ve istenilen hızı sağlamak hiç kolay değildir. 

Dostluk, tevazu, güven, ekip olma ve birbirini kollama...

Bunlar gelmiş geçmiş en iyi kürek takımını oluşturan özelliklerdir. Hiçbir özel imkana, imtiyaza sahip olmayan, yoksulluk ve yokluktan gelen dokuz sıra dışı Amerikalı çocuk ve onların hikayesi...

Kürek Çocukları, bir kürek takımının ülke kürek şampiyonluğundan 1936 Brrlin Olimpiyatları'na uzanan mücadelesi..."


26 Mart 2020 Perşembe

Korona Günlüğüm - 4 - SPOR


Eve kapanmadan önce hemen her gün yürürdüm.  Bazan  bizim  kızlara mesaj atardım.  Ofisten fırlarlardı. Sahilde hem yürür hem konuşurduk. İş toplantılarımızı bile yürüyerek yapmaya başlamıştık.  Ayrıca  yıllardır pilates yapıyoruz. Yani yapardık. Haftada iki gün spor salonuna  pilatese giderdik. 

Yooo... Şimdi hiç birini yapamıyoruz diye enseyi karartmadık. Madem evlerde çalışıyor, evlerden çıkmıyoruz, hemen bir çözüm bulduk. Yukarıda fotoğrafını gördüğünüz Leslie ile evde yürüyüşle spor yapıyoruz. İnanın çok iyi geliyor. Vatsuptan  "Spor saatiiii" diye yazıyorum. Ve  aşağıdaki linki açıp, bilgisayardaki görüntüleri izleyerek  sporumuzu yapıyoruz. 

Leslie'ye şimdilik inanıyoruz. 

Çünkü sloganı şöyle:  Sağlıklı yürümeniz için evden daha iyi bir yer yoktur:)


20 Eylül 2019 Cuma

Göz'lü Deyimlerle Deneme Yazısı - Hangi Tarkan?


Abim,  haftada beş gün spor salonuna gittiğini söyleyince çok sevindim. Yeminle, mahcubiyet hissetmesem sevinçten göz yaşı dökebilirdim. "Harika bir karar vermişsin abim. Bilirsin seni gözüm gibi severim. Hep çalış çalış, nereye kadar, di mi? Bak çalışmaktan gözlerinin feri gitti. Biliyorsun çok üzülüyordum senin için.  Gözünü seveyim, bu kez fikrini değiştirmeyesin" dedim.

Lakırtılarımı duyunca, gözleri dolu dolu oluverdi. Sadece gözlerimin içine değil, yüreğimin o mütena semtine en abi tavrıyla bakıverdi. "Bir kere daha gözüme girdin kardeş. İyi ki varsın. Nasıl da sever gözetirsin abini" dedi.  "Hiiçç merak etmeyesin. Bu kez kararım karar! Yeminle,  gözümden uyku aksa bile, mümkünatı yok vazgeçmiyorum, illa ki spor yapmaya gidiyorum." diye sözlerine devam etti. 

Abim... Ah! Abim...  
Gözüm daldı, geçmiş günlere gittim. Evet abim...  Zaman zaman...  Tıpkı şimdi olduğu gibi...  Hep aynı iştahla spora başlar... Tez sıkılır...  Muntazaman devam etmeyi  gözü yemez... Nafile çaba der...  Bırakıverir. 

Oysa kaç kez konuştuk.  Çoktan elli yaşını deviren bir adamın fabrika ayarlarına dönmesi için ilk kural neydi? Kendisi söylüyor... Spor yapmak tabii. 

Buraya kadar abi-kardeş  muhabbetimiz  pek bi iyiydi.  Lakin mühendistir kendisi. Gözünden bişeycik kaçmaz. Zihnimde horon tepen şüphe tohumlarını şıppadanak fark etti.  "Yoo,  dert etme kardeşcim, gözüm açıldı. Bu kez Tarkan'ın vücudu gibi olana kadar sporu es geçemeyeceğim. Bak göreceksin, göz yumup açana kadar Tarkan gibi olmayı  becereceğim." dedi.

Gözlerim tepsi kadar açıldı. "Tarkan mı? Hangi Tarkan?" diye inledim. Abimi omuzlarını titreterek  "Oynama şıkıdım şıkıdım" şarkısını söylerken hayal ettim.  Aman Allahım! Yoksa abim erkeklerin girdiği.. Neydi adı... Hah Tamam... Antropoz döneminde miydi?

Endişemi anladı. Sol kaşını kaldırdı. Gözünü gözüme dikti. Vee... Gözümü kaçırmayayım diye, beni resmen göz hapsine aldı. 

"Gönderdiğin  Tarkan dergileri  aklımı başıma getirdi. Şarkıcı Tarkan olmaya niyetim yok  matmazel.  Elbette Sezgin Burak'ın Tarkan'ı:) dedi. 



12 Şubat 2018 Pazartesi

Ve Yoga Ve Kesik Baş


Eski pilates  hocamın, son aylarda yoga yaptırdığını duyunca çok sevindim. Durur muyum?  Hemen kayıt oldum. Artık  bir buçuk saatten haftada iki  akşam  yoga yapıyorum.  Ohh! Çok memnunum. Aramızda kalsın, sanırım gün be gün uzuyorum.

Bu akşam işten erken çıktım. Marş marş spor salonuna gittim. Salonunun kafesinin en mutena köşesine kuruldum. Çantamdaki kitabı usulca çıkardım. Okumaya başladım. Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın Kesik Baş (Polisiye Roman) adlı eseri. Bu kitabı uzun zamandır arıyordum. Taaa Hatay'daki bir sahafta buldum. Kargoyla gönderdiler. Bugün elime geldi. Hazır yogaya daha zaman var dedim, hem kahvemi hüpletip hem kitabı okumaya karar verdim. Kitabın basım tarihi 1963...  Lakin dili nasıl taze, nasıl merak uyandırıcı, nasıl matrak anlatamam... Bayıldım.  Allahım yarabbim... Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın anlatımını çok özlemişim:)


5 Aralık 2017 Salı

Çigong'a Giriş Yaptım...


-  Haydi kızlar, Çigong yapalım mı? diye seslendiğimde, 
- Çigong mu? O ne? diye fısıltılar işittim.
Kıkırdayarak  yanlarına gittim. 
- Yaşam enerjisi egzersizleri yapacağız. Bilirsiniz ağaçları ne çok severim. Ağaç duruşları ve hareketleriyle sağlığımızı güçlendireceğiz, dayanıklılığımızı arttıracağız, yorgunluklarımızı azaltacağız, çok daha iyi olacağız, dedim.
Dizlerimi hafifçe büktüm, kollarımı ve bedenimi kastım,  hafif hafif burnumdan nefes alıp vermeye başladım. Ah! Keşke beni görebilseydiniz! Adeta köklenmekte olan bir ağaçtım.
-  Aaa! Haberimiz yok. Hangi ara  başladınız  ki Çigong'a? diye sordular. 
Bu soruyu duyunca konsantrasyonum bozuldu. Dün gece başladım diyemedim.  Zaten oldum bittim  merakı çok, ilgisi dağınık, bilgisi yarım yamalak biriyim.  Çigong hareketlerini,  Kill Bill 2 deki döğüş ustası Pai Mei'den öğrendiğim hareketlerle karıştırdım.  Çevredekilerin şaşkın bakışları arasında aniden  bir ayağımı başımın üstüne kaldırdım. Ağaç gibi  kökleneceğime,  pervane gibi tek ayağımın üstünde  dönmeye başladım.


gizli not - siz bana bakmayın...işte burada çigong.... https://tariktekman.com/cigong/

16 Mart 2013 Cumartesi

Ruh İklimine Ayar Çekmek...


Bu akşam ofisten en son ben çıktım. Kötü bir gün geçirmiştim. Öyle asabım bozuktu ki anlatamam. Kambur üstüne  kambur, denir ya... O hesap... Gün boyu, ezilmiş, büzülmüş, iki duvara dizilmiştim. Niye acaba bütün insanları kardeşim, arkadaşım sanıyordum? Niye bütün kötülüklere şappadanak kanıyordum? Egom yer bezinden beterdi yani, öyle söyliyim... Kızgındım. Öfkeliydim. Kendimi yorgun, bitkin, beceriksiz, çaresiz, tam manasıyla zavallı hissediyordum. Feci! Tek kelimeyle feciydim. Ofisten çıkarken hem homur homur  homurdanarak, hem  ağlama hissiyle dopdolu olarak spora gittim. Evet...  Kimseye belli etmemeye çalışıyordum ama... Biri  dokunsa hemen hüngürdeyebilirdim. Aslında... Bakma... Her an spora gitmekten vazgeçecekmişim gibi bir halim vardı. Spora gideceğime... Arabanın vitesini boşa alsam... Şöölee, yokuş aşağı denize yuvarlansam... Vaziyetime direkman, damardan şifa olur, diye aklımdan geçirdim. Niyeyse aklımdan geçeni denemedim. Onun yerine arabamı spor salonunun önüne park ettim. Bir süre direksiyon başında bekledim. Sonra ne düşündüm bilmiyorum, hışımla yan koltuktaki spor çantamı kaptım. Arabadan çıktım. Yürümeye başladım. Yürürken kumandayı omuzumun üzerinden  geriye doğru uzattım. Kapıları bir düğme basımıyla kilitledim. Başımı ve gövdemi geri çevirmedim. Zira spora gitmekten her an vazgeçebilirdim. Azmettim. Kendimi spor salonunun kapısından içeriye zorla attım. 

Tam girdiğimde Tarkan’ın sesi geliyordu.  “Sen aşkı çiçek, böcek, güneş, bulut sanmışsıııın… Mevsimlerine göre uyuyup uyanmışsıııın… Sen artık benden sonra sevemezsin yanmışsıııın… Yüreğimden çıkardım, attığın kör kurşunuuuu.”  Gene geç kalmıştım. Üstelik üzerimde iş giysilerim vardı. Of! Müziğin hızlı ritmi daha kapıdan girişte yakalamıştı beni… Merdivenlerden alt salona inerken dans çoktan başlamıştı. Hemen üzerimdekileri çıkarıp, spor giysilerimi giydim. Ayağıma spor ayakkabılarımı geçirirken Tarkan’ın şarkısı devam ediyordu. Isınma hareketleri daima  bu şarkıyla yapılıyordu. Her seferinde, tam bu bölüme geldiğimizde, kendimi kaybedip, hem dans ediyor, hem de avaz avaz şarkıyı söylüyordum. Sanki az önceki bezgin bekir ben değildim. Hemen yerime geçtim. Hey! Büyük bir umursamazlıkla, minicik bile mahcubiyet hissetmeksizin, kendimi attım müziğin ve dansın kollarına…  Hemen… Anında… “Seni karanlıklara bırakmaaaak istemezdiiimmm… Anılarımı solmuş çiçeklerleeee süslemezdiiiim. Sen artık benden sonra sevemezsin yanmışsıııın… Yüreğimden çıkardım, attığın kör kurşunuuuu.” Şöyle gözucumla etrafıma baktım. “Köyümden insan manzaraları,” dedim kendi kendime. Kimimiz eczacı.. Kimimiz mühendis… Kimimiz sigortacı… Şinanay da yavrum şinanay…  İnan hilafım yok, yolda beni görsen var ya,  böyle dans ettiğime asla ihtimal veremezsin. Öyle süklüm püklüm biriyim. Diğerleri ise mazbut, kendi hallerinde kadınlarken,  ne oluyorsa oluyor müziğin illüzyonu  mu desem, gruptakilerin birbirlerine verdiği pozitif enerji sebebiyle mi bilmem, müthiş bir coşkuyla dans ediyoruz. Müzik bitince hatta, uuuuuvvv’lamalar, ıslıklar gırla gidiyor. Bir neşe bir neşe… Dünya mı batıyor? Ne gam! Ben var ya... O bir saat dünyanın gelmişini geçmişini boşveren bir hal üzerinde oluyorum. İyi de, spora gelirken dokunsan ağlayacak vaziyetteydim hani... Eee... Ne oldu şimdi? Halimi düşünebiliyor musun?  Tuhaf biri olduğumu hep söylüyorum. İyi amaa... Sürekli gamlı baykuş durumunda dolaşamam ya... Mümkünatı yok!.. İçim daralır. Kendimden sıkılırım valla... Derhal iç coğrafyamın meteorolojik vaziyetine sporla ve müzikle bir ayar çekip, anında müdahale ediyorum... "Sağlıklıysan, kafaya başka bir şey takmaya gerek yok," diye yüreğimi kaneviçe işler  gibi işliyorum. Ruhumun iklimini keyfime göre  hemen düzenliyorum. Egom tavan yapıyor. Gene kendimin baş artizi oluyorum. Spor salonundan çıkarken... "Bilimum zalimler, haydutlar, üçkağıtçılar, vicdansızlar, merhametsizler ve kötüler artık  gölgemden bile  titresinler!" diye bas bas bağırmak istiyorum. Arabaya binince kendime gülüyorum. Kendime çook gülüyorum.





NOT: Cennetteki Yabancılar adlı çizgi romanın karelerini kullandım.  

13 Ağustos 2012 Pazartesi

Yalanım Yok... Hayalim Çok:)

 

Senelerdir haftada üç gün  bizim köydeki aynı spor salonuna gidiyorum. Geçen hafta işten geç çıkınca,  spora da geç kalmıştım. Heyecanla arabamı kullanıyordum. Bu sırada aklımdan ne geçiyordu bil bakalım? Murathan Mungan'ın o muhteşem dizeleri... Der ya hani...  "Daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını.. Takvim tutmazlığını... Aramızda bir düşman gibi duran... Zaman'ı... Daha o gün anlamalıydım... Benim sana erken... Senin bana geç kaldığını..." Hoppala ne ilgisi var şimdi bu güzelim şiirle benim spor dersimin değil mi? İyi de ben hafızama  ya da hayallerime hakim olabiliyor muyum ki? Bu dizeler  kendiliğinden düşüyorlar belleğime. Geç kalınca spora... Şair de sevgilisinin  buluşalım şu saatte notunu geç alıyor ya şiirde...  Buluşacakları yere gidemeyince sevgilisini kaçırıyor hani.. Ne bileyim? Sanki ben de elimde not varmış da kaçırmayayım diye koşturuyormuşum gibi hissettim. Kimi mi kaçırmayayım diye? Of, ne fesatsın? Spor kursunu tabii. O gün nedense, artık bu şiirin etkisiyle mi bilmiyorum spora geç kaldım diye nasıl heyecan yaptım anlatamam. Köyde yaşıyorum diye,  rahat rahat araba park edecek yer bulurum sanıryorsun değil mi? Nerdeee? Arabamı park etmek için spor salonun etrafında  iki tur attım yeminle. Park eder etmez indim arabamdan aceleyle... Spor çantamı kaptığım gibi, spor salonunun kapısından içeriye daldım. Üst katta bisiklete binen, yürüme bandında koşan, ağırlık kaldıranlara  elimle bir  Sadri Alışık selamı çakıp, hemen alt kata inmek için merdivenlere saptım. Merdivenin ikinci basamağına sağ adımımı indirmiştim ki kalakaldım.


Bir taş misali durdum olduğum yerde. Müziği dinledim. O gün pilates günüydü. İyi de kulağıma gelen ezgiler pilates müziği değildi... Allahım Yarabbim! Bu bir Latin  müziğiydi... Sanıyorum o gün hayal kepenklerim sonuna kadar açık olmalıydı ki bu müziği duyunca bir heykel misali merdivende öylecee kalakaldım. Neden biliyor musun? Of, gene bana gülmeni istemiyorum. Şeyyy? En büyük hayalim şeyy benim...  Ben Ernesto Che Guevera gibi motorsikletle Güney Amerika'yı dolaşmak istiyorum. Biliyorum, bana "Yok artık bu kadar da hayallerde yaşanmaz! Hele bu yaşta!" diyorsundur.. Hatta ardından koca bir "Pes!" ünlemesi ekliyorsundur... Ne var? Yapamasam bile hayal ediyorum...  Gözlerimi kıstım. Kulaklarımı açtım. Usul adımlarla alt kata indim.  Gözlerime inanamadım. Pilates yapmıyorlardı da dans yapıyorlardı spor salonundaki arkadaşlarım. Başka bir spor hocası vardı. Şaşırdım kaldım. "Ne oluyor?" diye etrafıma baktım. Artık haftada bir gün latin dansları yapacakmışız. Heyy! Ben bunu duydum ya hangi ara üstümdekileri çıkardım. Nasıl becerdim bilmiyorum. Saniyeler içinde spor giysilerimi giydim. Büyük bir hevesle ve nefes nefese yerime geçtim. Keşke jüri falan olaydı orada. Guiness rekoru kırardım gene valla. Efendime söyleyeyim  sonra ben bir başladım latin dansları  yapmaya... Görseydin beni, kesinlikle  "Nenen mi İspanyol yoksa?" derdin bana... Şimdi her hafta ben bir Güney Amerika ülkesindeyim biliyor musun? Bu akşam Meksika'daydım mesela... Kendimi bir bırakıyorum hayallerimin peşisıra...  Oluyor muyum sana Che Guevera'nın kadın versiyonu sonra...  Atladığım gibi motorsiklete, müziğin ezgisine takılıyorum... Küba senin... Arjantin benim dolaşıyorum. O memleketlere gidemiyorum diye niye üzüleyim ki... Bak şahane bir fırsat ayağıma geldi. Spor yaparken hayalimin  akordunu kuruyorum, marş marş Latin Amerika'ya... Ve Latin müziği eşliğinde memleket memleket dolaşıyorum. Oleeee!

27 Ağustos 2011 Cumartesi

Taraftarlığın Masum Ruhunu Sevmek...


Elimde 1990 basımı bir kitap var.  Kitabın bir bölümünde Oktay Akbal,  Otuzlu Yılların Çocuğu diye başlık atmış. Hayata dair düşüncelerini anlatıyor. Bir bakmış ki penceresinde Fenerbahçe bayrağı asılı... Evde kendisinden başka kimse yokmuş. Kim takmış bu bayrağı acaba diye merak ediyor. Sabahın erken saatleriymiş. Uyku sersemi kalkmış çayını içiyormuş. Sabah gazeteleri yedibuçukta gelirmiş. Gazetenin içinde bir de ne görsün? Sarı Lacivertli plastik bayrak yok muymuş? Ondan başka kimse bu bayrağı pencereye yapıştıramazmış tabii...  Anladın değil mi durumunu?  İnsan kimi zaman çocukluğuna döner ya... Yazar da anlaşılan çocukluğuna dönmüş. İlkokul günlerini hatırlıyor. Düşünebiliyor musun? Taaa 1930'lı yıllar. Dile kolay 80 yıl öncesi... Ne hoş! İlkokula giderken babası Fenerbahçe renklerini taşıyan bir forma bir de futbol topu almış. O zaman Fenerbahçe yine şampiyonmuş. Fenerbahçe'den başka, Galatasaray, Beşiktaş ön sıralardaymış. Vefa, İstanbulspor, Beykoz, Anadolu, Süleymaniye, Hilal de 30'lu yılların takımlarıymış. Ama en başta Fenerbahçe ve Galatasaray gelirmiş.  Daha sonra da Beşiktaş, Vefa, İstanbulspor...  1935 yılların günlerinde,  babası illa Galatasaray Lisesi'ne yazdırmak istemiş. Ama Oktay Akbal sırtında Sarı-Lacivet forması, elinde Fenerbahçe bayrağıyla, gitmem de gitmem diye direndikçe diretmiş.


Aradan yıllar geçmiş. Yıl 1989 olmuş. İşte bu yazıyı yazdığı o tarihte, 30'ların o çocuğu anlaşılan tekrar çıka gelmiş ve Fenerbahçe bayrağını astırmış çalışma odasının balkon kapısının camına... Sonra çekip gitmiş. Yoldan geçen arabalar "en büyük Fener başka büyük yok" diye yeri göğü inletiyorlarmış. "Bir insan hangi yaşta olursa olsun çocukluğunun, gençliğinin bir parçasını koruyabilir mi yılların karmaşasında?" diye kendi kendine soruyor. Eski günleri hatırlıyor. Fener'in gene birinci yerdeki zamanlarını... Ben bilmem... Zeki, Alaattin, Fikret'iyle olan Fenerbahçe dönemlerini.. 1989 da olan bitenlere, yoldaki gürültü ve klaksiyon seslerine anlam veremiyor. Çünkü onun çocukluğunda ve gençliğinde lig birincisi olan takımın taraftarları asla böyle yollara dökülmezlermiş.  Otomobiller, kamyonlar, minübüsler, otobüsler dolusu insan kent sokaklarını alt üst etmezlermiş. Yarım yüz yılda ne büyük değişme oldu diye düşünüyor. 30'ların çocuğu 89'ların coşkusuna şaşkınlıkla baktığını söylüyor. Üstelik artık takım tutmanın anlamsız olduğunu da düşünüyor. Çünkü 30'lı yıllarda Aslan Nihat vardı misal, Galatasaray'ın simgesiydi diyor. Zeki Rıza varmış, Fenerbahçe'nin değişmez kaptanıymış. Öyle 1989'lardaki gibi onlar para pul hesabı yapmazlarmış. Bugün Fenerli yarın Galatasaraylı, öteki gün Beşiktaş'lı olmazlarmış. Sırtlarına giydikleri formaları iki üç yılda değiştirmezlermiş. Böyle bir şeyi zaten akıllarına getirmez, eskaza gelse, onurlarına sürülmüş bir leke sayarlarmış. 


 !989 yılında "Çok şey değişti." diyor Oktay Akbal... 30'ların Fenerbahçeli çocuğun bunları zor da olsa  kabullendiğini düşünüyor. Ama zor alışmış ne yalan söyleyeyim... Elli yıldır Fenerbahçeliymiş.  Şampiyon da olsa, lig sonuncu da olsa Sarı-Lacivert'li olduğunu söylüyor. 89 yılında lig şampiyonu olan Fenerbahçe bayrağını odasının camına yapıştıran o uzak çocukluk günlerinde sanmış ya kendini bir an... Sonra zamanın acı oyununu sezivermiş tabii.. Ama bu yazıyı yazarken gene bayrak camda duruyormuş. Çıkarmamış. O, 30'ların çocuğunun, o, bir anda canlanıp bugünlere koşuveren Fenerbahçe formalı çocuğun bayrağı bir kaç gün daha penceresinin önünde asılsın istiyor. Çok sevdim bu yazıyı.


Sorarsan bana lafta Kocaelispor'u tutuyorum. Kocaelispor'un adı  kaldı mı? Ben takımımın son durumlarına çok üzülüyorum. Futbol'dan ne anlıyorsun diye sorsan bana...  Futbol'un F'sinden anlamıyorum. Ben taraftarlığın sadece, sanırım  çocuksu, masum ruhunu seviyorum.


24 Mart 2011 Perşembe

Kahve Molası - Ağlamak ve Gülmek Kardeş Mi?


Dün akşam iş çıkışı nedensiz bir ağlama hissiyle spora gittim. Biri  dokunsa hemen ağlayabilirdim. Her an spora gitmekten vazgeçecekmişim gibi bir halim vardı. Arabamı spor salonunun önüne park ettim. Bir süre direksiyon başında bekledim. Sonra ne düşündüm bilmiyorum, hışımla yan koltuktaki spor çantamı kaptım. Arabadan çıktım. Yürümeye başladım. Yürürken kumandayı omuzumun üzerinden  geriye doğru uzatıp arabamın kapılarını kilitledim. Tam spor salonuna  girdiğimde Tarkan’ın sesi geliyordu.  “Sen aşkı çiçek, böcek, güneş, bulut sanmışsıııın… Mevsimlerine göre uyuyup uyanmışsıııın… Sen artık benden sonra sevemezsin yanmışsıııın… Yüreğimden çıkardım, attığın kör kurşunuuuu.”  Gene geç kalmıştım. Üstelik üzerimde iş giysilerim vardı. Of! Müziğin hızlı ritmi daha kapıdan girişte yakalamıştı beni… Merdivenlerden alt salona inerken dansa çoktan başlamıştım. Hemen üzerimdekileri çıkarıp, spor giysilerimi giydim. Ayağıma spor ayakkabılarımı geçirirken Tarkan’ın şarkısı devam ediyordu. Isınma hareketleri daima  bu şarkıyla yapılıyordu. Her seferinde, tam bu bölüme geldiğimizde, kendimizi kaybedip, hem dans ediyor, hem de avaz avaz hepbirlikte  şarkıyı söylüyorduk. Hemen yerime geçtim. Hey! Büyük bir umursamazlıkla, minicik  bile mahçubiyet hissetmeksizin, kendimi attım müziğin ve dansın kollarına…  Hemen hem de… Anında… “Seni karanlıklara bırakmaaaak istemezdiiimmm… Anılarımı solmuş çiçeklerleeee süslemezdiiiim.” Şöyle gözucumla etrafıma baktım. “Köyümden insan manzaraları,” dedim kendi kendime. Kimimiz eczacı.. Kimimiz mühendis… Kimimiz sigortacı… Şinanay da yavrum şinanay…  İnan hilafım yok, kendimi de dahil ederek söylüyorum, yolda görsem bu kadınların böyle şahane dans ettiklerine asla ihtimal vermem. Mazbut, kendi hallerinde çalışan kadınlarken ne oluyorsa oluyor dansın illüzyonu  mu desem, gruptakilerin birbirlerine verdiği pozitif enerji sebebiyle mi desem, müthiş bir coşkuyla dans ediyoruz. Müzik bitince hatta, uuuuuvvv’lamalar, ıslıklar gırla gidiyor. Bir neşe bir  neşe… Dünya mı batıyor? Ne gam! O bir saat dünyanın gelmişini geçmişini boşveren bir hal üzerinde oluyoruz. Hatta spora gelirken dokunsan ağlayacak vaziyetteydim, düşünebiliyor musun?  Şu insan bünyesi çok tuhaf! Ağlamakla gülmek kardeş derler ya… Gerçekten ne  doğru bir söz.


Nerden geldim ben buraya? Acaba ne anlatmak istiyordum? Hımm…  Dün sabah işe erken başlamıştım. Poliçeler önümde dizim dizimdi. İmzalama, açıklamaları, ayrıntıları kontrol etme derken başım önde epeyce çalışmıştım. Öğlen yemeğimi masamda yemiştim. Tam kahveye sıra gelmişti ki msn’den arkadaşım Dilek “Ne haber?” diye laf attı. “İyilik” diye cevapladım. “Sinemaya gidelim mi?” diye yazdı. Hiç tereddüt etmeden “Tamam” dedim. Şaşırdı. Normalde bu teklif benden gelirdi. Dilek evde alt kat komşum ve çok yakın arkadaşım. Eskiden arada sinema kaçamağı yapardık. Ama alzheimer hastası annesine evinde baktığından beri, son günlerde sinemaya gidemiyorduk . “Ne film var ?” dedim. Baktım saate 13.30 du.. En yakın filme baktım 14.15 de  ve İzmit Ncity’de… Özcan Deniz’in filmi. Adı "Ya Sonra"… Romantik komedi öyle mi? Tamam. “Ben gelip alayım seni ofisten” dedi Dilek. “Yooo.” Dedim. “Olmaz!” Sen gelirsen anlarlar… Ben gizlice kaçarım işten, gelir seni alırım. Gideriz. Hemen hazırlan.” Anında çıktı msn’den. Ben de parmaklarımın ucuna basa basa ofisten kaçtım. Sanki söylesem biri bana  bir söz mü edecekti? Yoo.. Böyle kendimce masum gizli işler çevirmek, hele hele kaçmak kelimesinin bizatihi kendisi acayip adrenalimi yükseltmeye sebeptir. Çünkü onu yitirirsem diye ödüm kopuyor. Yüreğim sızlıyor. Uykularım kaçıyor. Aman diyorum Müjdat Gezen gibi aman… Sakın beni terk etme.. Terk etme çocuk yanım… Anlatmak istediğim  arada bu kendimce oyunlarla çocuk yanımı şımartıyorum. Neyse… Aldım Dilek’i. Zaten çoktan evden fırlamış, sokakta bekliyordu. Şaşırmış sinema teklifine hemen evet dememe. “Şaşırtmayı severim.” dedim gülerek. Müzik çaları açtım. Timur Selçuk söylüyordu. “Yollarımız burada ayrılıyor… Artık birbirimize iki yabancıyız… “  Dilekle baktık birbirimize… Başladık Timur Selçuk’la bu şarkıyı söylemeye… “Ne kadar acı olsaaaaa… Ne kadar güç olsaaaa… Her şeyi evet her şeyiiii…  İşte tam burada avaz avaz bağırıyorduk… “Unutmalıyıııııızzzz!” Devam… “Hiç yaşanmamışcasınaaaaa! Hiç sevmemişcesineeeeee!” Çok güldük… Çoookk! O kadar güldük ki gözlerimizden yaşlar aktı. Şu insan bünyesi  ne tuhaf! Ağlamakla gülmek kardeş derler ya… Gerçekten  doğru!


Şeey… Ben aslında başka bir şey anlatacaktım. Ama neydi? Acaba Özcan Deniz’in filmini mi anlatacaktım? Allahım, o filmdeki saçları hangi kuaför yaptı çok merak ediyorum. Affedersin, telefonum çalıyor. Konuşmalıyım.  Tam kahve molası vermiştim. Sana bir şey anlatmaktı niyetim. Ama bunlar döküldü parmaklarımın ucundan, ne yapabilirim? Kusura bakma e mi? Kahve molam bitti. İşe dönmeliyim… “Alo… Evet, buyrun benim…”

NOT: Cennetteki Yabancılar adlı çizgi romanın karelerini kullandım.   

14 Ocak 2011 Cuma

Full Metal Jacket'le Spor Dersi

Stanley Kubrick'in 1987 yapımı  Full Metal Jacket adlı filmini seyretmiş miydin? Eğer seyrettiysen mutlaka hatırlacaksındır. Filmde sürekli tekrar edilen bir söz vardır.. "Sir yes sir!"  Hatırladın mı? Nasıl hafızamda yer etmiş anlatamam... Of! Ne filmdir ama... Bilirsin Stanley Kubrick'in 2001 adlı filmi uzayda , Otomatik Portakal ise gelecekte bir zamanda ve sanki bilinmez bir mekanda geçer...  Full Metal Jacket'te ise  dünyada ve tarihin mühim bir zamanındayız. Vietnam Savaşı öncesi Amerikan ordusunun eğitim sahasındayız.


Diyeceksin ki "şimdi bu film gündemde değilken nerden aklına düştü?" Yoo.. Benim için her pazartesi gündemdedir bu film. Her pazartesi illa hatırlarım. Kesin! Neden biliyor musun? Haftada üç akşam iş çıkışı spora gidiyorum. Aslında sürünerek gittiğimi işte sana  açıkça itiraf ediyorum. Ne yapabilirim ama? Bütün gün konuş.. konuş.. konuş.. Koştur.. koştur... koştur... Akşam nasıl pilim bitiyor anlatamam. Biliyorum " Ee, zorlayan mı var gitme!"  diyeceksin. Yooo, çözüyorum galiba yavaş yavaş kendimi. Sanıyorum bende eziyetten zevk alan bir bünye var. Git evine yat aşağıya değil mi? Yapamam...  Bünye alışmış bir kere... Gideceğim... Bulgar göçmeni o güzeller güzeli spor hocamız Zatiye'nin emri altına gireceğim. Of.. Ne eziyet ediyor anlatamam sana.. Hiç acımıyor yaa!


Hani Full Metal Jacket'te Çavuş Hartman vardır hatırlar mısın? Hani  Amerikan ordusuna gönüllü  katılan gençler Çavuş Hartman’ın sıkı disiplini altında eğitime girerler. Sıkı disiplin demek aslında hafif kalır. İnsanlık dışı her türlü uygulama, aşağılama ve ceza yöntemlerini acımasızca acemi askerlerine uygulamaktadır. Askerler sürekli "Sir Yes Sir! Sir Yes Sir!" demektedirler. Of, aklıma gelince gene   tüylerim diken diken oldu. Pazartesi akşamları hafta sonu sporsuz kaldık diye, bize yüklendikce yüklenir Zatiye... Öyle böyle değil ama... Hiç ara vermeden spor yapılır mı Allahaşkına? Aynı hareketleri tekrar tekrar yaptırır.. Hiç acımaz... Hiiiç... Bilakis bağırır o billur sesiyle... "Acıdan zevk alın! Acıdan zevk alınnn!"diye...   Of! İşte tam o anda  ben de bu bed sesimle bağırmak isterim: "Allahım Amerikan ordusunda gönüllü bir er miyim ben? Nedir bu çilem?"

Kendimi filmdeki Er Pyle gibi hissederim. "Şimdi şuradan çıkıp gideceğim. Nedir bu çektiğim? Bu kadar baskı, eziyet yapılır mı?" diye içimden söylenirim. 500 mekik çekilir mi sorarım sana? Normalde 200 mekik çektirir çektirmesine de bir keresinde hızını alamadı, biz de kaptırdık kendimizi Allah seni inandırsın o akşam 500 mekik çektik iyi mi? İşte o dersten sonra şu yukarıda fotoğrafını koyduğum Er Pyle'in hali gibiydim.

Bakma sen benim böyle yazdığıma... Gene abartıyorum. Of, ne yapayım abartmayı seviyorum. Ama inan bana spor yaparken ben bunları hep düşünüyorum. Zatiye var ya  hani bizim bizim köyün spor öğretmeni... Hey, acaba var mıdır  onun kadar tatlı, zarif biri... Hani diyor ya: "acıdan zevvkk alıınn! acıdan zeeevvkk alıın!" diye.. O kadar tatlı söylüyor ki... "Bin mekik çekeceksiniz!" dese çekeriz inan ki... Biliyorum  gerçekten spora sürünerek gidiyorum. Ayaklarım iki adım ileri bir adım geri gidiyor mehter marşı adımı gibi... Haftada iki gün ayrobik bir gün pilates yapıyorum. Tamam.. yalan değil, spora başladığımda "Of ya, Çavuş Hartman'ın emrindeki  Amerikan gönüllü erlerden biri miyim?" diye düşünüyorum. Sonraaa... Var ya ben bir kaptırıyorum kendimi müziğin ritmine ve bir başlıyorum elimi ayağımı savurmaya... Off!  Gerçekten kas acılarımdan  zevk almaya başlıyorum.  Spordan sonra yenilmedim ya tembelliğe... Nasıl bir mutluluksa o... Kalbim çılgınca çarpıyor. Nefes almak kıymete biniyor. Heyy! Hayatımın gelmişini geçmişini boşveriyorum... Duşumu alıp, kendimi tatlı bir yorgunlukla koltuğa atıyorum. En güzel şey spor sonrası  tembellik! "Ah! Tembellik sen ne şahane bir şeysin! " diyorum.

Allahım, ben ne yaptım gene? Koskoca yönetmen Stanley Kubrick'in o güzelim filmi Full Metal Jacket'i spor dersime malzeme ettim iyi mi? Ama  inan ki spor yaparken bunlar  hep aklıma geldi. Ne yapayım  böyleyken böyle diye anlatmasa mıydım yani?

1 Kasım 2010 Pazartesi

Full Metal Jacket'le Spor Dersi

Stanley Kubrick'in 1987 yapımı  Full Metal Jacket adlı filmini seyretmiş miydin? Eğer seyrettiysen mutlaka hatırlacaksındır. Filmde sürekli tekrar edilen bir söz vardır.. "Sir yes sir!"  Hatırladın mı? Nasıl hafızamda yer etmiş anlatamam... Of! Ne filmdir ama... Bilirsin Stanley Kubrick'in 2001 adlı filmi uzayda , Otomatik Portakal ise gelecekte bir zamanda ve sanki bilinmez bir mekanda geçer...  Full Metal Jacket'te ise  dünyada ve tarihin mühim bir zamanındayız. Vietnam Savaşı öncesi Amerikan ordusunun eğitim sahasındayız.


Diyeceksin ki "şimdi bu film gündemde değilken nerden aklına düştü?" Yoo.. Benim için her pazartesi gündemdedir bu film. Her pazartesi illa hatırlarım. Kesin! Neden biliyor musun? Haftada üç akşam iş çıkışı spora gidiyorum. Aslında sürünerek gittiğimi işte sana  açıkça itiraf ediyorum. Ne yapabilirim ama? Bütün gün konuş.. konuş.. konuş.. Koştur.. koştur... koştur... Akşam nasıl pilim bitiyor anlatamam. Biliyorum " Ee, zorlayan mı var gitme!"  diyeceksin. Yooo, çözüyorum galiba yavaş yavaş kendimi. Sanıyorum bende eziyetten zevk alan bir bünye var. Git evine yat aşağıya değil mi? Yapamam...  Bünye alışmış bir kere... Gideceğim... Bulgar göçmeni o güzeller güzeli spor hocamız Zatiye'nin emri altına gireceğim. Of.. Ne eziyet ediyor anlatamam sana.. Hiç acımıyor yaa!


Hani Full Metal Jacket'te Çavuş Hartman vardır hatırlar mısın? Hani  Amerikan ordusuna gönüllü  katılan gençler Çavuş Hartman’ın sıkı disiplini altında eğitime girerler. Sıkı disiplin demek aslında hafif kalır. İnsanlık dışı her türlü uygulama, aşağılama ve ceza yöntemlerini acımasızca acemi askerlerine uygulamaktadır. Askerler sürekli "Sir Yes Sir! Sir Yes Sir!" demektedirler. Of, aklıma gelince gene   tüylerim diken diken oldu. Pazartesi akşamları hafta sonu sporsuz kaldık diye, bize yüklendikce yüklenir Zatiye... Öyle böyle değil ama... Hiç ara vermeden spor yapılır mı Allahaşkına? Aynı hareketleri tekrar tekrar yaptırır.. Hiç acımaz... Hiiiç... Bilakis bağırır o billur sesiyle... "Acıdan zevk alın! Acıdan zevk alınnn!"diye...   Of! İşte tam o anda  ben de bu bed sesimle bağırmak isterim: "Allahım Amerikan ordusunda gönüllü bir er miyim ben? Nedir bu çilem?"

Kendimi filmdeki Er Pyle gibi hissederim. "Şimdi şuradan çıkıp gideceğim. Nedir bu çektiğim? Bu kadar baskı, eziyet yapılır mı?" diye içimden söylenirim. 500 mekik çekilir mi sorarım sana? Normalde 200 mekik çektirir çektirmesine de bir keresinde hızını alamadı, biz de kaptırdık kendimizi Allah seni inandırsın o akşam 500 mekik çektik iyi mi? İşte o dersten sonra şu yukarıda fotoğrafını koyduğum Er Pyle'in hali gibiydim.

Bakma sen benim böyle yazdığıma... Gene abartıyorum. Of, ne yapayım abartmayı seviyorum. Ama inan bana spor yaparken ben bunları hep düşünüyorum. Zatiye var ya  hani bizim bizim köyün spor öğretmeni... Hey, acaba var mıdır  onun kadar tatlı, zarif biri... Hani diyor ya: "acıdan zevvkk alıınn! acıdan zeeevvkk alıın!" diye.. O kadar tatlı söylüyor ki... "Bin mekik çekeceksiniz!" dese çekeriz inan ki... Biliyorum  gerçekten spora sürünerek gidiyorum. Ayaklarım iki adım ileri bir adım geri gidiyor mehter marşı adımı gibi... Haftada iki gün ayrobik bir gün pilates yapıyorum. Tamam.. yalan değil, spora başladığımda "Of ya, Çavuş Hartman'ın emrindeki  Amerikan gönüllü erlerden biri miyim?" diye düşünüyorum. Sonraaa... Var ya ben bir kaptırıyorum kendimi müziğin ritmine ve bir başlıyorum elimi ayağımı savurmaya... Off!  Gerçekten kas acılarımdan  zevk almaya başlıyorum.  Spordan sonra yenilmedim ya tembelliğe... Nasıl bir mutluluksa o... Kalbim çılgınca çarpıyor. Nefes almak kıymete biniyor. Heyy! Hayatımın gelmişini geçmişini boşveriyorum... Duşumu alıp, kendimi tatlı bir yorgunlukla koltuğa atıyorum. En güzel şey spor sonrası  tembellik! "Ah! Tembellik sen ne şahane bir şeysin! " diyorum.

Allahım, ben ne yaptım gene? Koskoca yönetmen Stanley Kubrick'in o güzelim filmi Full Metal Jacket'i spor dersime malzeme ettim iyi mi? Ama  inan ki spor yaparken bunlar  hep aklıma geldi. Ne yapayım  böyleyken böyle diye anlatmasa mıydım yani?

20 Ekim 2010 Çarşamba

Çok Şey Bilen Adam Mı? Çok Şey Bildiğini Sanan Kadın Mı?

Yılın son ayları... İşimin en debdebeli zamanları. Diğer aylara göre daha fazla çalışıyorum. Kafa dağıtmanın en iyi yöntemi sinema... Sinema hayatı eşsiz kılmaz mı? Kılar tabi… Film seyretmek bünyeme daima iyi gelir. Şifa verir bile diyebilirim. İnsanın hayatta bazı bağımlılıklarının olması hoş bir şey. Hele benim gibi hayal alemi geniş birinin, sinemanın engin büyüsünden etkilenmemesi ve sinemaya bağımlı olmaması mümkün değil. Neyse… Son günlerde, bir film vardı aklımın köşesinde. Merak kurdu kemirip durmaktaydı beni. Bulup buluşturup seyretmek istiyordum. Alfred Hitchcock’un İp adlı efsanevi bir filmi olduğunu okumuştum bir yerlerde. Çok merak ediyordum.. 1948 yapımı bu filmde hiç makas kullanılmamış. Tek bir mekanda, kameranın düğmesine basıldıktan sonra, film başından sonuna kadar hiç kesintisiz çekilmiş. Aynı zamanda ünlü yönetmenin ilk renkli filmiymiş falan.. Bu filmi seyretmek isterken, isterken… Gene bir Hitchcock filmi olan, 1934 yapımı Çok Şey Bilen Adam adlı film elime gelmedi mi? Ne yapayım? Oturdum seyrettim tabi.. Siyah beyaz bir filmdi. Filmin başlangıç sahneleri İsviçre’de bir kayak merkezinde geçmekteydi. Hatta kaymakta olan bir kayakçı, dengesini kaybediyor, yuvarlanıyor, yuvarlanıyor… Seyircilerin arasına düşüyordu.

Hava soğusa diye bekliyorum. Kaç zamandır dağların tepelerine bakıp bakıp duruyorum. Aslında tam gözüm karlı dağları arıyor ki,  hoop hemen yüzümü çevirmeye çalışıyorum. Fark ediyorum. İçimdeki kayak hevesi kendi kendini dürtmeye başladı gene. Kayak da başka bir bağımlılık durumu bende. Mevsimsel. Hatta yılda bir kerelik bir heves bile diyebilirim. Olsun. Yılda bir kez bile olsa, kayak yapmaktan büyük bir keyif alıyorum. Lütfen, "olur mu?" deme...  Şarkıda bile “Yeter ki gel bana, senede bir gün” denmiyor mu? Deniyor… Hatta “Senede Bir Gün” diye, hani Hülya Koçyiğit ve Kartal Tibet’li bir film vardır ya… İki sevgili şimdi hatırlamadığım bir sebepten ayrılırlar da hani.. Aradan uzun yıllar geçtikten sonra birbirlerini bulurlar. Ama kız evlenmiştir ne yazıktır ki… Ve ölümsüz aşklarını yadetmek için senede bir gün hep aynı kır kahvesinde buluşurlar hani… Yılda bir kez yapılmasının yeterli olabildiği keyifler, bağımlıklar olabiliyor demek ki. Peki ben neden lafı bu kadar dolandırıyorum. Kaymayı severim. Ama senede ancak bir kez kayabiliyorum, desem yeterli olmayacak mıydı? Olacaktı tabi.. Neden uzatıyorum? Çok şey bildiğimi mi sanıyorum?
Aslında şunu diyecektim.. Hitchcock'un Çok Şey Bilen Adam adlı filminde, hani kayakçı yuvarlanarak düşüyor demiştim ya filmin ilk sahnelerinde... Tam o sahneleri seyredince, film dondu biliyor musun benim beynimde. Bir süre koptum filmden. Daldım eski günlere... Geçen yıl, ben, arkadaşlarım Banu ve Mualla günü birlik Kartepê'ye çıkmaya karar vermiştik. Ve çıktık. İkisi cadı gibi kayıyorlar. O zirve benim bu tepe senin cayır cayır dolanıyorlar. Ben işin keyfindeyim ya kendi kendime kayıyorum. Liftle yukarıya çıkarken yanıma kim denk gelirse muhabbet ediyorum. Kayarken, aynı bisiklete binerken olduğu gibi, arada sırada ellerimi iki yana açıp rüzgarı kucaklıyorum. "Heyyy!" diye hayata bağırıyorum... Kafama göre takılıyorum işte... Bir ara bizim kızlar "böyle kısa pistlerde dolanma, bir kere de gel en zirveye... Şöylee uzunn bir pistte kay. Bak nasıl keyif alacaksın" diyerek başımın etini yediler. İnandım arkadaşlarıma. Dinledim. Kartepe'nin en uzun pisti ne kadar olacak ki dedim. En uzun yani en yüksek piste çıkmak için lifte bindim... Çıkıyoruz güya... Nerdeee? Çık çık çık bitmiyor... İnanamıyorum yaaa... Nasıl kayacağım bu kadar zirveden aşağıya? Bu iki tatlı cadı bir süre benimle kaydılar. Baktılar ki ben ağır kayıyorum. Onlara uymuyorum. "Siz gidin!" dedim. "Zaten size uydum zirveye geldim. Şimdi mümkün değil size uyup kayamam. Kafama göre takılacam.. Yürüyüünn!" Resmen korku filmi gibiydi vallahi. Bazen nasıl dik oluyordu pist. Bir de dar mı dar...  Öyle böyle değil. Her yerden bir kayakçı fırlıyor. İnanılmazdı. Şimdi yazarken bile tüylerim diken diken oldu. Ama o korkuyu hissetmek de çok keyifliydi ya... Valla... Asıl korkutucu tarafı Kartepe, Uludağ gibi bakımlı değildi. Karlar düzeltilmiyordu. Sanki dağ "gel bende düş!" diyordu yani, öyle diyeyim. Çok dik yerlerde kaç kere kayakları çıkardım da popomun üzerinde kaydım yemin ederim. Bana ne? Düşeceğime... Utanmadım hiç kimseden. Aldım kiraladığım kayakları koltuğumun altına. Oturdum kara... Başladım oturarak kaymaya... Bir ara tam  kayaklarla kayıyordum ki Banu aradı beni. Düşmüş. Biraz beklemiş. Kalkamamış. Yardım istiyor. Hemen yardım çağırdık tabi. Kar ambulansı ile indirdiler Banu'yu. Dizde ve bacakta iki kırık. Ameliyat oldu. Korkuttu bizi. Ama çok şükür iyi şimdi... Nerden geldim kuzum ben buraya? Hitchcock'un filmini anlatmak için başladığım yazımdan, senede bir gün kayak yapmaya geçmiştim... Eee! Sonra... Ben bitirmedikçe lafı... Yazı uzadıkça uzadı... Ben var ya en iyisi Ölü Ozanlar Derneği ile son vereyim bu yazıma. Şöyle toparlasam.... Desem ki sana...  Ölü Ozanlar Derneği'n deki Robin Williams'ın oynadığı Edebiyat öğretmeninin öğrencilerine fısıldadıkları gibi: "Carpe Diem!" desem mesela... Nerdeysen şu anda... Hangi şehirde... Hangi bölgede... Hangi memleketteysen... Unutma!.. Ağlamak için değil gülmek için sebep ara.. Anı yakala!... Yoo.. Çok şey bildiğimi sanma... Ölü Ozanlar Derneği'nde Edebiyat öğretmeni demişti de çocuklara... Ordan kalmış aklımda.

8 Ekim 2010 Cuma

Yooo, Bugün Başıma Gelenleri Anlatmak Niyetinde Hiç Değilim...

Yooo, bugün başıma gelenleri anlatmak niyetinde hiç değilim. Bugün Filmekimi Haftası başladı ya... Yooo, sabahın köründe nasıl İstanbul'a gitmek için yollara düştüğümden hiç bahsetmeyeceğim. Yağmur yağmur derim... Yağmuru canımdan çok  severim değil mi? Yooo, bugün yağmurun bana neler çektirdiğini, sakın ısrar etme söylemem, kendime gizleyeceğim... Filmekimi'ne gittim güya değil mi, nasıl  Filmekimi yerine  Nergisekimi yaşadığımı  anlatmak istesem de anlatamam inan bana.. Bugün anlatılmaz yaşanırsa anlaşılır anca... O nedenle bugün yaşadıklarımı bırakalım  bir başka zamana olur mu? Ben şimdi ne yapacağım biliyor musun? Bu akşam Türkiye Almanya milli maçı var ya...  Güya futbolun F'sinden anlamam ama... Dayanamayacağım. Gene futbolla ilgili birşeyler yazacağım.


Geçtiğimiz haftasonu Sahaflar Festivali'ne gitmiştim ya, ucuz bulup toparladığım eski kitaplar arasında ne vardı biliyor musun? "Hekim Gözüyle Futbol" adlı  1946 yılında yayımlanmış bir kitap. Düşünebiliyor musun, 64 yıllık kitap. Görür göremez kitabın kapağına bayılmıştım. Yazan Dr. Reşit Serdengeçti'ydi. Doğal olarak tanımıyordum tabii...  Kitabı elime alınca doktorun önsözünü ayaküstü okumuştum. O kadar tatlı bir  üslupla  yazmıştı ki, futbolla ilgim olmadığı halde dayanamayıp bu kitabı satın almıştım. Şimdi şöyle bir araştırdım Dr. Reşit Serdengeçti kimdir diye... 1940 lı yıllarda memleketimizde "spor hekimliği"ni kurumsallaşmasını sağlayan kişiymiş. Ondan önce Gençlik ve Spor Müdürlüğü'nde böyle bir birim yokmuş. Benim satın aldığım kitap, doktor Reşit Serdengeçti'nin ikinci kitabıymış. "Hekim gözüyle spor" başlığı altında hazırladığı seri kitaplarından  ilkinin  konusu neymiş biliyor musun? İnanamadım. 1940'lı yıllarda hazırlanan bu serinin ilk kitabı tenis hakkındaymış. Ne hoş! Şimdi futbol hakkında hazırladığı bu kitabı okuyunca  hem  memleketimizde o yıllarda tenis oynandığını hem de  tenisin "Hekim gözüyle spor" serisinin ilk kitabı olacak ehemmiyete olduğunu öğrenmiş oldum... Bunları öğrenmek hoşuma gitti ne yalan söyleyeyim.  Doktor önsözde şöyle diyor.. Bak şimdi çok şeker... "Hekim gözüyle spor seri kitaplarından ilki olarak tenisi yayınlarken; maksadımı şöyle açıklamıştım:  Eğer bu kitap umduğum faydayı sağlarsa; kardaşları da olacaktır." Ben var ya tam bu cümleleri okuduğumda, kitabı yüzüme yaklaştırıp koklamıştım biliyor musun?  Satıcı, "Sanırım kitap kokusunu seviyorsunuz." deyip gülmüştü... Koklanmaz mı bu kitap? 64 yıl önce spora katkı  için yapılmış ne kadar iyi niyetli bir  hizmet... Doktor Reşit Serdengeçti'nin adını  günümüzde  kaç sporcu biliyor acaba merak ediyorum. Oysa memleketimizdeher konuda olduğu gibi spor konusunda da  ilkleri başlatan kişiler bilinmeli. Ayrıca "Spor hekimliği"ni o yıllardan başlatmak sence de çok önemli değil mi? Neyse, Beden Eğitimi Umum Müdürlüğü doktorumuza hakkını verip  ilk kitabına çok ilgi gösterince, Dr. Reşit Serdengeçti bundan aldığı cesaretle futbol hakkındaki ikinci kitabını hazırlamış işte. Amacı futbolun tekniğine ve kurallarına ilişmeden futbol nasıl bir spordur, ne faydalar sağlar, kimler oynar ya da kimler oynamalıdır, futbolcu besisinde nelere dikkat edilmelidir, tedavileri nasıl olur  gibi konularda açıklamalar getirmekmiş. Önsözünün sonunu şu cümlelerle ile bitiriyor: "Bununla; hiç olmazsa bizde şimdiye kadar yapılmamış bir işe el koymuş olmamın tadını tatmaktayım. Bu kadarı da bana, yeter.. Ankara 29-11-1946 Dr. Reşit Serdengeçti) Ne hoş değil mi? Memleketimizde yayımlanan "Hekim gözüyle  spor" serisinin ikincisi.. Acaba ilkini ve varsa diğerlerini de bulabilir miyim? Hani Sahaflar Festivali'nde ne işin var, eski kitaplarla işin ne, diye soruyorsun ya bana... Ne bileyim, mutlu oluyorum işte böyle şeylerle...  Bak şimdi belki bir başkası için hiç mana ifade etmez... Saçma bile gelebilir.. Ama bu kitap benim için o kadar değerli ki... Bu serinin ilk kitabını,  hani tenis hakkında olanı da bulabilsem sözgelimi... Off! Sevinçten çıldırırım inan ki.. Bak işte, bu kitabı bulurum belki hevesiyle seneye Sahaflar Festival'ine gitmeden durabilir miyim? Duramam... Hey, artık burada yazmayı kesmeliyim. Bugün  sahiden çok tuhaf bir gün geçirdim. Merak etme  bir ara anlatırım...  Aslında şimdi yazmaya gayret ediyorum ama, inan parmağımı oynatacak halim yok,  sahiden çok perişanım...

4 Temmuz 2010 Pazar

Madem Zamanında "Futbolun Şairi" Demişler Ona... Kim mi? Tabii ki Maradona!



Futboldan hiç anlamadığım defalarca Hayal Kahvem'e yazdım.Misal, burada veya burada. Fakat müsaadenle Pele'yi, Maradona'yı, Metin Oktay'ı da biliyorum artık. O kadar uzun boylu değil. Bugün gazetelerde Dünya Kupası çeyrek finalinde Almanya'ya 4-0 yenilerek kupaya veda eden Arjantin Milli Takımı'nın Teknik Direktörü Diego Maradona, maç için, ''Suratıma yumruk yemiş gibiyim. Bugün hayatımın en acı günü'' ifadesini kullandı." diye bir yazı okuyunca, Maradona için üzüldüm ne yalan söyleyeyim.

Uzun zamandır şunu kabul ediyorum, futbol severler için futbol sadece futbol değil. Resmen futbolseverlerin afyonu. Nasıl gözlerini ayırmadan, tek nefes seyrediyorlar? İnanılacak gibi değil! Misal, kendi memleketlerinin maçı var değil mi, yıllık izinlerinden kullanıp işe gitmeyip maçları seyrediyorlarmış. Pes vallahi demiyeceğim. Çoktan kabullendim. Türkiye Dünya Kupası'na katılamadığı halde, farklı bir durum var mı? Yookk! Valla aynı... Bizim evdekiler de dahil.

Maradono için futbolu aşkla seven, aşkla oynayan, meşin topla şiir yazan biri, futbolun şairi diye bir yerlerde okuyunca, hiç unutabilir miyim Maradona'yı? Mümkün değil. Futbol görsel bir şenlik. Dolayısıyla futbol oynarken Maradona'nın hareketlerinin estetik olması, şiirsel bir görüntü veriyordu demek ki. Ne hoş! Bu yazının üstüne Maradona'nın bir fotoğrafını eklemek istedim. Sanal ansiklopedide pek çok yeni fotoğrafı olmasına rağmen, ben yukarıdaki halini tercih ettim. Omuzunda Che dövmesiyle muzaffer bir kaptan gibi. Madem zamanında futbolu şiir gibi oynuyordu, madem zamanında futbol oynarken insanlara şiirsel keyifler sundu, şimdi Teknik Direktörlüğünü yaptığı Arjantin Milli Takımının Dünya Kupası'ndan elenmesi umrumda değil. Benim gözümde Maradona, yukarıdaki muzaffer kaptan. Bana göre böyle. Maradona'yı ben hep böyle hatırlayacağım.

27 Haziran 2010 Pazar

Ben Afrikalıyım...


Cemal Süreya'nın bir şiiri vardır. Bilirsin... Afrika adlı şiirinde şöyle der:

Afrika dediğin bir garip kıta
El bilir alem bilir
Ki şekli bozulmasın diye Akdeniz’in
Hala eskisi gibi çizilir

Haritalarda.

Ya da Nazım Hikmet Asya-Afrika Yazarlarına adlı şiirinde Afrika'dan bahseder:

"Kardeşlerim bakmayın sarı saçlı olduğuma / ben Asyalıyım / bakmayın mavi gözlü olduğuma / ben Afrikalıyım / ağaçlar kendi dibine gölge vermez / benim orda sizin ordakiler gibi /tıpkı benim orda arslanın ağzındadır ekmek / ejderler yatar başında çeşmelerin / ve ölünür benim orda ellisine basılmadan sizin ordaki gibi tıpkı "

Futbolla uzaktan yakından ilgim olmadığını yazmıştım bir keresinde bir yazımda.. İşte
burada.. Bu kez ufakcık bir alaka yaptım futbola.. Neden? Dünya Kupası Güney Afrika Cumhuriyeti'nde yapılıyordu. İlk kez bir Afrika ülkesinde kupa heyecanının yaşanması hoşuma gitti ne yalan söyleyeyim. Mandela ve Obama aynı memlekette yanyana anılacaktı yani mesela. Bir zamanlar Hollanda kolonisiydi Güney Afrika. Sonra Biritanya'nın eline geçiyordu. 1994 de ise bildiğin gibi Mandela sayesinde, demokrasiye adım atılıyordu. Günümüzde Güney Afrika'dakilerin %10 nun beyazlar olduğu ve halen ülkedeki tarım arazilerinin %80 nin beyazların ellerinde olduğu söyleniyor. Dünyanın en zengin ülkeleri arasında 32. sırada ve BM daimi üyesi olması için aday ülkelerden biri olarak görülüyor.



Nazım Hikmet Afrika ile ilgili şiiri 1962 yılında yazmış. O günden bu güne ne değişmiş acaba diye düşünmeden edemiyor insan.. Mesela ortalama yaşam süresi şairin şiirinde dediği gibiymiş halen.. 50 sine basmadan ölünüyormuş anlayacağın buralarda hala... Bizim memlekette ölüm yaşı 70 oldu çok şükür. Çocuklarda ölüm durumu ise feci.. Yüz çocuktan 45'i ölmekteymiş... Ne kötü... Bir vahim durum daha var elbet.. Güney Afrika'da 15-45 yaş arası insanların %20 si AIDS'li... Dünya Kupa'sının Güney Afrika Cumhuriyeti'nde yapılması faydalı bir şey mi acaba? Güney Afrikaya ekonomik ve sosyal katkı sağlayacak mı? Yoksa başkalarının ekmeğine mi yağ sürecek? Güney Afrika ile birlikte, gene Afrika kıtasından Fildişi Sahilleri, Nijerya, Cezayir, Kamerun ve Gana Dünya Kupasına katılıyorken, şimdi bu yazıyı yazarken öğrendim ki elene elene Afrika kıtasından bir tek Gana kalmış. Zaten Dünya Kupasında şimdiye kadar, Brezilya dışında hiç bir ülke kendi kıtası dışında kupayı kazanamamış. Bu Dünya Kupasında evsahibi takım olan Güney Afrika, zaten ilk turda elenmiş. Şimdi ben bu yazıyı yazarken aklıma bir şey geldi.. Hani Güney Afrika Cumhuriyeti'ni sömüren iki ülke var ya. Biri Hollanda, diğeri İngiltere... Acaba ikisi Güney Afrika'da yapılan Dünya Kupasında karşı karşıya gelecekler mi? Dünya Kupası Afrika'da denince, futbolla uzaktan yakından ilgim olmadığı için böyle şeyler aklımdan geçiyor işte. "Hayat fena halde futbola benzer... Futbol şahsi beceri gerektirir... Aynı zamanda da toplu oynanan yani insanların bir takım halinde oynadığı bir oyundur... Sen ne kadar iyi oyuncu olursan ol, takımın kötüyse kaybetmeye mahkumsun" der ya hani Savaş Dinçel Dar Alanda Kısa Paslaşmalar adlı filmde.. Futbol ve hayat... Benzerler mi sahiden? Nerden geldim ben şimdi bilmediğim bu konulara? Allah Allah... Sana bir şey söyleyeyim mi? Ben o kadar farklı bir yazı yazacaktım ki... İnanmayacaksın gene bana... Hayal Kahvem'e yazı yazmak için oturuyorum ya... İnanmıyorum ya... Haddimi aşarak neler neler yazıyorum... Yuf bana!

26 Şubat 2010 Cuma

Sigortalı Futbolculara Bakalım Mı?

Eee! Madem sigortacıyım. Arada Hayal Kahvem'e sigorta ile ilgili yazılar yazmaya karar verdim. İlk olarak memleketimin ve dünyanın ünlü futbolcularının herhangi bir kaza ya da sakatlanma durumlarına karşı nasıl sigortalandıklarına bir bakalım istedim.

Memleketimizdeki sağlık sigortaları içerisinde en pahalı sigorta ürünü olan spor sigortalarında Galatasaraylı Arda Turan 1 milyon euroluk poliçesiyle ilk sırada yer alıyor.

Türkiye'de 1 milyon dolarlık sigorta poliçesiyle 2. sıradaki futbolcu Fenerbahçeli Selçuk Şahin.



İngiltere milli futbol takım oyuncusu David Beckham'ın tüm vücüdu 100 milyon euroya, ayrıca sadece bacakları 70 milyon euroya sigortalı.

Real Madrid'in Portekizli oyuncusu Cristiano Ronaldo' nun bacakları 144 milyon dolara sigortalı.


BİLGİ- Sigortacı Gazetesi