oktay akbal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
oktay akbal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Mayıs 2026 Pazar

ve Sait Faik ve Orhan Veli ve İstanbul

 

Düşünüyorum da, sevdiğim kitapların yazarlarıyla tanışmaktan, karşılıklı muhabbet etmekten pek hoşlanacağımı sanmıyorum. Onları sadece yazdıklarıyla sevmek istiyorum. 

Amaa... Sait Faik ve Orhan Veli aklıma gelince var ya, keşke tanısaydım demekten kendimi alamıyorum. Çünkü uzun zamandır neyin hayalini kuruyorum biliyor musunuz? Şeyy… Sait Faik ve Orhan Veli ile  İstanbul’da yürümenin hayalini kuruyorum.

Düşünsenize… Sait Faik ve Orhan Veli ile  birlikte  önce Cağaloğlu’ndan yürümeye başlıyormuşuz. Hoop Sirkeci'ye iniyormuşuz, tamam mı? Eminönü karışıklığıyla köprüden geçiyormuşuz. Yüksekkaldırım’a tırmanıyormuşuz… Efendime söyleyeyim… Sonra… Ver elini Tünel… İstiklal Caddesi… Taksim… Bir dakika... Acaba bu yoldan Beyoğlu’na çıkmak bizi yorar mı yoksa  dinlendirir mi? Aaa! Ya taşıtlar, işsiz güçsüzler, gezginci satıcılar kalabalığı tadımızı kaçırırsa? Hımm… Yoo! Keyfimiz kaçmaz asla:)

Ah! Peki… Ya çok koşmadan, sadece hızlı adımlarla, tatlı tatlı söyleşerek, ta Şişli’den  geçerek Boğaz’a kadar Sait Faik ve Orhan Veli ile  yarış yapmayı hayal etsem mesela… Ben öne geçince Sait Faik beni kazağımdan yakalasa… Hahha!.. Ne hoş bir hayal!.. 


Ah! Ben en çok ne yapmak isterdim biliyor musunuz? Sait Faik ve Orhan Veli’yle İstinye İskelesi’nde bir akşam yemeği yemek… 

Ah! Sonra İstiye’den Bebek’e kadar onlarla beraber gene yürümek... Sağımda Orhan Veli, solumda Sait Faik olurdu. Ben ortalarındayım düşünebiliyor musunuz? Ellerimi arkamda birleştirir, saçlarımı attıra attıra yürürken ben... Kâh Sait Faik’e kâh Orhan Veli’ye göz ucumla bakardım. Eteklerim nasıl zil çalardı kim bilir? Beraberiz diye hoplaya zıplaya mutlulukla yürürdüm. Eminim. 

Of!.. Bilirim sonra dayanamazdım. Memleketimin en değerli öykücüsü ve şairiyle yürüyorum demez illa mızmızlık ederdim. Ne fenayım! Yapardım vallahi. Yolun ortasında dururdum. Alt dudağımı sarkıtır, omuzlarımı silkeler, sağ ayağımı yere hızla vururdum. Uzata uzata kelimeyi… Söylenirdim... “Yorulllduuummm!” Ah! Belki birbirlerine bakıp muzip muzip gülerlerdi... Sait Faik bana: “Ne yorulması yahu! Yürüüüsene!” derdi… 


Ben de gözlerimi buğulandırır, “Bir insanı sevmekle başlamaz mı herşey?” derdim. Belki o anda yanımızdan üç vagonlu Bebek-Eminönü tramvayı geçerdi. Orhan Veli bana “Çok şanslısın, haydi atla bakalım tramvaya!” derdi. Ben dayanamaz ikisini de yanaklarından öperdim. 

Sonraaa... Üçümüz coşkuyla tramvaya binerdik. Evet, bunu kesinlikle  gene şimdi hayal ettim. Hayali bile çok güzeldi. Yüreğimin sevinçle dolduğunu hissettim. 

Hayatımızı eşsiz kılan tüm ustalar, yattıkları yerde nur ve huzur içinde uyusunlar.

29 Ağustos 2015 Cumartesi

Ve Hayat Ve Rüya Ve Ölüm


“Gel bu akşam misafirim ol. İki şiir atalım. Ben de ayıptır söylemesi klarnetle bir hicaz geçerim. Ah!.. Vapurlar iskeleye yanaşıp kalkar. Bööyle motör sesleri dinleyelim. Balıklar ağlarken bir of ülen offf çekelim.”

İster inanın ister inanmayın… Hiç duraksamadan… Ve takır takır… Bu Sadri Alışık tadında lakırtılar eden bendim. Yooo… Bakmayın böyle çatır çatır yazdığıma. Misal sizinle karşı karşıya gelsek var ya… İki lafı bir hizaya getiremeyeceğim gibi, mahcubiyetimden ya dilim tutulur ya da kekeleyebilirim. Öyle heyecanlı ve utangaç bir bünyeye sahibim.

İyi ama ne diyordum ben Allahaşkına? Mühimi kiminle muhabbet ediyor, kimi ikna etmeye debeleniyordum. Ortada sebebini bilmediğim bir matem havası vardı. Ben ise hüzünlü ama sakin görünüyordum. İyi de neler oluyordu? Vaziyetime anlam veremiyordum. Buraya üç soru yazdım ama… Ohooo… Kendimi onlarca gerekli gereksiz sorularla fiştekliyordum. Hayır, eğer bir Türk filmi çekimi varsa, kamera niye hep benim suratımı zumlamaktaydı ki? Arada ucunu döndüreydi ya etrafa… Kiminle konuştuğumu fena halde merak etmekteydim. Hey!.. Elbette ya… Demek ki sonuna gelmiştim. Az sonra filmin esrarengiz jönü görünecekti belki. Ne bileyim? Sanırım bu sürpriz dolu final bozulsun istemedim. Zihnimin içinde ters takla atan soruları bir hışımla susturuverdim. Akabinde içime hicranlı bir bakış sarkıtıverdim.

Yüzlerce film seyretmiştim. Hayat bir sahne demezler miydi? Demeki şimdi sıra bendeydi. Belki kendi kendime oynadığım oyunlardan birinin baş rolündeydim. Hal böyleyken, elbette bazı filmlerde gördüğüm, o cafcaflı kıptiyoz dümbeleklerin koftiden rol kesmeleri gibi hareket etmeyecektim. Madem matem vardı ortalıkta. Şakkadanak yerli yerine oturacak, en bi kral kasımpatı demeti tadında sinema repliklerinden söyleyecektim. İnanamıyordum kendime. Nasıl olduysa o replikleri hatırlamıştım işte.

“Madem ki hepimiz günün birinde çekip gideceğiz. O halde bunca matem, bunca kahır niçin? Hayat demek ölümü beklemek demektir. Az çok hepimiz denizi, yıldızları, ağaçları, işte falanları filanları göreceğiz. Bir çok şeyin tadına bakacağız. Sonra da ister istemez “gidiyorum elveda” şarkısını söyleyeceğiz. Öyleyse gidenin de kalanın da gönlü hoş olsun.” deyiverdim.

Kamera halen benim suratımı zumlamaktaydı. Sanırım içimdeki diğer ben, lakırtılarımdan hoşlanmadı. Beni küçümser gibi bir bakış attı. Zoruma mı gitti ne? Şah damarımın tıkır tıkır attığını hissettim. Gene de ortalık iyice duman olmasın diye tebessüm etmeyi ihmal etmedim. Aklıma gelen ilk film repliğini, samimiyetle söyledim:

“Sen bakma fotoğrafımıza, içimize bak. Ama görebilirsen. Bizde yalan yok.” deyiverdim.

Gözlerimi açtım. Televizyonun karşısındaki koltukta, ana rahmindeki bebek gibi yatmaktaydım. Alt yazı geçiyordu. “Oktay Akbal vefat etti. Ailesinin, dostlarının, tüm sevenlerinin başı sağolsun.” diye yazıyordu. Doğrulup oturdum. Ruhuna rahmet gönderdim. Kitaplıktan Önce Ekmekler Bozuldu adlı hikaye kitabını buldum.

"Önce ekmekler bozuldu, sonra herşey. Çünkü dünyada savaş vardı. İnsanlar sebebini bilmeden, düşünmeden ölüyor, öldürülüyorlardı."

Vapurlar iskeleye yanaşıp kalktı. Motor sesleri kulağımda çınladı. Balıkların ağlamalarını işittim. Gidenin de kalanın da gönlü hoş olsun dedim. Oktay Akbal'ın kitabında altını çizdiğim cümleleri teker teker okumaya başladım.

"Bu dünya bir kere daha değişecek. Belki eski halini almaz, ama zararı yok, gidenler gitti, gelenler gelsin. İnsanlar gülmesini, ağlamasını yeniden öğrensin. Sırasında ağlamasını ve gülmesini bilmeyene, insan denemiyor... Bizler, yarı barış, yarı savaş insanları, umutlarımızı kaybetmedik. Dünyanın iyi bir dünya olabileceğini, insanın mavi gökyüzünü, denizi, ağaçları seyretmekle mutluluğunu yaşadığı anlara yeniden kavuşacağına inanıyoruz. Herşey ekmekle başladı, ekmekle bitecek."


not-
yazıda türk filmleri repliklerini kullandım.
çizim- şenol bezci

24 Mayıs 2013 Cuma

Zamanın Değişmeyen Ruhunu Oktay Akbal Ve Şenol Bezci İle Yakalamak.



  "Önce ekmekler bozuldu, sonra herşey.  
Çünkü dünyada savaş vardı. 
İnsanlar sebebini bilmeden, düşünmeden ölüyor, öldürülüyorlardı."



 
 "Bizler okulu bitireli yıllar oluyor. İhtiyarladığımızı bile duyanlarımız var. 
Savaş en iyi yıllarımızı elimizden aldı, bizde en kutsal olan şeyleri yok etti. 
Sabah, akşam işimize gidiyor, geliyoruz. 
 Yüksek okula girenlerimiz de oldu. 
Onlar da gençlikten çıktılar. 
 Hepimizi kötü düşünceler, çirkin duygular kapladı. 
Barış günlerinin insanları artık yok. 
Nice tanıdığım insanların şimdi hepsi bana yabancı geliyor. 
İyileri kötü, cömertleri hasis, duyguları katı yürekli oldular. 
Ah, o ekmeğin bozulması, insanların mayası muhakkak ki ekmektir." 





"Bu dünya bir kere daha değişecek. 
Belki eski halini almaz, ama zararı yok, gidenler gitti, gelenler gelsin. 
İnsanlar gülmesini, ağlamasını yeniden öğrensin. 
Sırasında ağlamasını ve gülmesini bilmeyene, insan denemiyor... 
Bizler, yarı barış, yarı savaş insanları, umutlarımızı kaybetmedik. 
Dünyanın iyi bir dünya olabileceğini, insanın mavi gökyüzünü, denizi, ağaçları seyretmekle mutluluğunu yaşadığı anlara yeniden kavuşacağına inanıyoruz. 
Herşey ekmekle başladı, ekmekle bitecek."




 Yazılar - Oktay Akbal'ın, 1944 yılında, 2. Dünya Savaşı  zamanında,
21 yaşındayken yazdığı Önce Ekmekler Bozuldu adlı kitabından

Çizimler - Şenol Bezci'nin web sitesinden.
 2012



5 Ekim 2012 Cuma

Zamanın Ruhunu Oktay Akbal Ve Şenol Bezci İle Yakalamak.



  "Önce ekmekler bozuldu, sonra herşey.  
Çünkü dünyada savaş vardı. 
İnsanlar sebebini bilmeden, düşünmeden ölüyor, öldürülüyorlardı."




 
 "Bizler okulu bitireli yıllar oluyor. İhtiyarladığımızı bile duyanlarımız var. 
Savaş en iyi yıllarımızı elimizden aldı, bizde en kutsal olan şeyleri yok etti. 
Sabah, akşam işimize gidiyor, geliyoruz. Yüksek okula girenlerimiz de oldu. 
Onlar da gençlikten çıktılar. Hepimizi kötü düşünceler, çirkin duygular kapladı. 
Barış günlerinin insanları artık yok. 
Nice tanıdığım insanların şimdi hepsi bana yabancı geliyor. 
İyileri kötü, cömertleri hasis, duyguları katı yürekli oldular. 
Ah, o ekmeğin bozulması, insanların mayası muhakkak ki ekmektir." 






"Bu dünya bir kere daha değişecek. Belki eski halini almaz, ama zararı yok, gidenler gitti, gelenler gelsin. İnsanlar gülmesini, ağlamasını yeniden öğrensin. Sırasında ağlamasını ve gülmesini bilmeyene, insan denemiyor... Bizler, yarı barış, yarı savaş insanları, umutlarımızı kaybetmedik. Dünyanın iyi bir dünya olabileceğini, insanın mavi gökyüzünü, denizi, ağaçları seyretmekle mutluluğunu yaşadığı anlara yeniden kavuşacağına inanıyoruz. Herşey ekmekle başladı, ekmekle bitecek."





 Yazılar - Oktay Akbal'ın, 1944 yılında, 2. Dünya Savaşı  zamanında,
21 yaşındayken yazdığı Önce Ekmekler Bozuldu adlı kitabından

Çizimler - Şenol Bezci'nin web sitesinden.



14 Eylül 2012 Cuma

Taraftarlığın Masum Ruhunu Sevmek...


Elimde 1990 basımı bir kitap var.  Kitabın bir bölümünde Oktay Akbal,  Otuzlu Yılların Çocuğu diye başlık atmış. Hayata dair düşüncelerini anlatıyor. Bir bakmış ki penceresinde Fenerbahçe bayrağı asılı... Evde kendisinden başka kimse yokmuş. Kim takmış bu bayrağı acaba diye merak ediyor. Sabahın erken saatleriymiş. Uyku sersemi kalkmış çayını içiyormuş. Sabah gazeteleri yedibuçukta gelirmiş. Gazetenin içinde bir de ne görsün? Sarı Lacivertli plastik bayrak yok muymuş? Ondan başka kimse bu bayrağı pencereye yapıştıramazmış tabii...  Anladın değil mi durumunu?  İnsan kimi zaman çocukluğuna döner ya... Yazar da anlaşılan çocukluğuna dönmüş. İlkokul günlerini hatırlıyor. Düşünebiliyor musun? Taaa 1930'lı yıllar. Dile kolay 80 yıl öncesi... Ne hoş! İlkokula giderken babası Fenerbahçe renklerini taşıyan bir forma bir de futbol topu almış. O yıl Fenerbahçe şampiyonmuş. Fenerbahçe'den başka, Galatasaray, Beşiktaş ön sıralardaymış. Vefa, İstanbulspor, Beykoz, Anadolu, Süleymaniye, Hilal de 30'lu yılların takımlarıymış. Ama en başta Fenerbahçe ve Galatasaray gelirmiş.  Daha sonra da Beşiktaş, Vefa, İstanbulspor...  1935 yılların günlerinde,  babası illa Galatasaray Lisesi'ne yazdırmak istemiş. Ama Oktay Akbal sırtında Sarı-Lacivet forması, elinde Fenerbahçe bayrağıyla, gitmem de gitmem diye direndikçe diretmiş.


Aradan yıllar geçmiş. Yıl 1989 olmuş. İşte bu yazıyı yazdığı o tarihte, 30'ların o çocuğu anlaşılan tekrar çıka gelmiş ve Fenerbahçe bayrağını astırmış çalışma odasının balkon kapısının camına... Sonra çekip gitmiş. Yoldan geçen arabalar "en büyük Fener başka büyük yok" diye yeri göğü inletiyorlarmış. "Bir insan hangi yaşta olursa olsun çocukluğunun, gençliğinin bir parçasını koruyabilir mi yılların karmaşasında?" diye kendi kendine soruyor. Eski günleri hatırlıyor. Fener'in gene birinci yerdeki zamanlarını... Ben bilmem... Zeki, Alaattin, Fikret'iyle olan Fenerbahçe dönemlerini.. 1989 da olan bitenlere, yoldaki gürültü ve klaksiyon seslerine anlam veremiyor. Çünkü onun çocukluğunda ve gençliğinde lig birincisi olan takımın taraftarları asla böyle yollara dökülmezlermiş.  Otomobiller, kamyonlar, minübüsler, otobüsler dolusu insan kent sokaklarını alt üst etmezlermiş. Yarım yüz yılda ne büyük değişme oldu diye düşünüyor. 30'ların çocuğu 89'ların coşkusuna şaşkınlıkla baktığını söylüyor. Üstelik artık takım tutmanın anlamsız olduğunu da düşünüyor. Çünkü 30'lı yıllarda Aslan Nihat vardı misal, Galatasaray'ın simgesiydi diyor. Zeki Rıza varmış, Fenerbahçe'nin değişmez kaptanıymış. Öyle 1989'lardaki gibi onlar para pul hesabı yapmazlarmış. Bugün Fenerli yarın Galatasaraylı, öteki gün Beşiktaş'lı olmazlarmış. Sırtlarına giydikleri formaları iki üç yılda değiştirmezlermiş. Böyle bir şeyi zaten akıllarına getirmez, eskaza gelse, onurlarına sürülmüş bir leke sayarlarmış. 


 !989 yılında "Çok şey değişti." diyor Oktay Akbal... 30'ların Fenerbahçeli çocuğun bunları zor da olsa  kabullendiğini düşünüyor. Ama zor alışmış ne yalan söyleyeyim... Elli yıldır Fenerbahçeliymiş.  Şampiyon da olsa, lig sonuncu da olsa Sarı-Lacivert'li olduğunu söylüyor. 89 yılında lig şampiyonu olan Fenerbahçe bayrağını odasının camına yapıştıran o uzak çocukluk günlerinde sanmış ya kendini bir an... Sonra zamanın acı oyununu sezivermiş tabii.. Ama bu yazıyı yazarken gene bayrak camda duruyormuş. Çıkarmamış. O, 30'ların çocuğunun, o, bir anda canlanıp bugünlere koşuveren Fenerbahçe formalı çocuğun bayrağı bir kaç gün daha penceresinin önünde asılsın istiyor. Çok sevdim bu yazıyı.


Sorarsan bana, lafta Kocaelispor'u tutuyorum. Kocaelispor'un adı  kaldı mı? Ben şehrimin takımımın son durumlarına çok üzülüyorum. Futbol'dan ne anlıyorsun diye sorsan bana...  Futbol'un F'sinden anlamıyorum. Ben taraftarlığın sadece, sanırım  çocuksu, masum ruhunu seviyorum. 


 2011

25 Şubat 2012 Cumartesi

Herşey Ekmekle Başladı, Ekmekle Bitecek.


Sabah erkenden fırına gidip sımsıcak ekmeği kucağıma alınca, elim yandı... Bir an boş bulundum. Ekmeği yere düşürdüm. Sonra büyük bir kabahat işlemişcesine, hemen eğilip yerden aldım. Üç kere öpüp, alnıma değdirdim. Kimse görmedi yaptığımı... Ben kendi kendime bu yaptığıma sevindim. Büyükannem yere ekmek parçası düşürünce, "ekmek nimettir" derdi. Yerden alıp, üç kere öpüp başımıza değdirip, kenara bir yere koymamızı isterdi. İşte tam bunu düşününce aklıma kaleci Tolga geldi. Ben futbolun f'sinden anlamayan biriyim. O kadar çok futbol muhabbeti yapılıyor ki memleketimde... Pek çok güzelliğin karambole gittiğini düşünmekteyim. Misal yukarıdaki iki kare hafızamda yer etmiş. Yoo... Ben bu maçı seyretmemiştim. Sadece gazetelerdeki fotoğraflarına denk gelmiştim. Şimdi geçmiş haberlere bakıp hatırladığım bu karelerin doğruluğundan emin olmak istedim. Gazete haberinde "Athletic Bilbao taraftarının fırlattığı ekmeği yerden alan Tolga öpüp başına koydu ve direğin yanına bıraktı." diye yazıyordu. Ne yalan söyleyeyim bu kareleri tekrar görmek çok hoşuma gitti. Sonra Oktay Akbal'ın "Önce Ekmekler Bozuldu." adlı kitabını elime aldım. Bir süre altını çizdiğim cümlelerinde gezindim. "Bu dünya bir kere daha değişmeyecek. Belki eski halini almaz, ama zararı yok, gidenler gitti, gelenler gelsin. İnsanlar gülmesini, ağlamasını yeniden öğrensin. Sırasında ağlamasını ve gülmesini bilmeyene, insan denemiyor... Bizler, yarı barış, yarı savaş insanları, umutlarımızı kaybetmedik. Dünyanın iyi bir dünya olabileceğini, insanın mavi gökyüzünü, denizi, ağaçları seyretmekle mutluluğunu yaşadığı anlara yeniden kavuşacağına inanıyoruz. Herşey ekmekle başladı, ekmekle bitecek."  Yüreğim fırından yeni çıkmış ekmek içi gibi yumuşadı. Buram buram merhamet dumanı tüttüğünü hissettim. İşte oturdum bu yazıyı döşendim. Önce öbür dünyaya göçmüş büyükanneme rahmet gönderdim. Oktay Akbal'ın ise ömrüne bereket dedim. Sonra iyiki memleketimde kaleci Tolga gibi futbolcular var diye sevindim.


29 Kasım 2011 Salı

Denemeyi Anlamayan Nesle Aşina Değilim. Asla:)



Az önce Füsun Akatlı'nın bir yazısını okuyordum. Allahım, ben var ya deneme kitaplarını okumaya bayılıyorum. Deneme kitapları nasıl bir his geçiriyor bana biliyor musun? Sanki deneme kitabını yazan yazarla... Ne bileyim, kimi zaman Oktay Akbal'la... Sâlah Birsel'le ya da...  Peki ya of! Melih Cevdet Anday'la... Veya Tomris Uyar'la...  Ya Orhan Pamuk'la... Hasan Ali Toptaş'la...  Hey!.. Ahmet Hamdi Tanpınar'la mesela... Ya da şimdi olduğu gibi Füsun Akatlı'yla... Karşılıklı oturmuşuk... Sanki bir çift yaprakmışık dalında yumuşacık... Sanki kahvelerimizi hüpletiyormuşuk... Sanki baldan tatlı dedikodumuzun dizini kırıyormuşuk... Düşmüşük yavaşça sakin bir derenin... Sanki içindeymişik... Sanki yeşilmişik... Sazmışık. 

Dizelerinden alıntı yaptığım şair Can Yücel'in ve günümü şenlendiren, fikrimi zenginleştiren tüm denemeci yazarların öleni de yaşayanı da nur olsun! Bak şimdi... Yahya Kemal, "Ruhumda vardı Byron'un bedbaht eden melâl" dermiş.  Ahmet Haşim'in ünlü dizesidir illa bilirsin. Der ki... "Melâli anlamayan nesle aşina değilim." Türk Dil Kurumu "melâl" için: "can sıkıntısı, usanç" demiş. "Tabii ki o kadar değil" diyor okuduğum deneme kitabında Füsun Akatlı. "Örneğin, yapılacak iş bulamamaktan, uğraşsızlıktan da canı sıkılır insanın; melâl değildir. Temizlik günü gündelikçi kadın gelmeyiverince de canı sıkılır ev kadınının; bu da melâl değildir. Mutsuzluk kaynağı olabilen, insanı içine döndüren ve içinde gördükleriyle baş başa bırakan, nedenleri derinde olan bir tür sıkıntı diyebiliriz. Umarsızlık da vardır içinde, "usanç"ı aşan bir bezginlik de... Giderek "melâl" den gelen "melûl"a bakarsak, boynu büküklük de vardır. "Melûl"le el ele veren "melûl - mahzun"a bakarsak, hüzün de!" Hoş değil mi bu yazılar sence?

Tabii yazısı burada bitmiyor. Devam edip gidiyor. Okuyup bitiriyorum. Başka bir yazısına geçiyorum. Diğer bir yazısı "Deneme, vakti olanlar içindir." diye başlıyor. Tabii ki sağ vurup sol gösteriyor. "Ekran, ekran, ille de ekran... Kâh televizyon ekranı olarak, kâh bilgisayar monitörü olarak; edebiyattan vakit, emek, muhatap ve rol çalıp duruyor. Yaygın olarak inanılıyor ki; görsel iletişim yoluyla beslenmeye alışan kuşağın dijital alımlama yetisi, artık "tuğla gibi" romanlara papuç bırakmayacak. Şiire programlanmış ruhlar, lirik ve epik girdilerle karşılaştığında pan yapacak." diyor.  Edebiyatın papucu dama atılmak üzereyken, hatta belki kendisi de papucunun derdine düşmüşken, deneme kim yazar kim okur diye soruyor Füsun Akatlı...

Her şeye rağmen Füsun Akatlı yazmış deneme yazıları.. İşte ben okuyorum.... Cümlelerini birbiri sıra tüm merakımla okumaya devam ediyorum. Yazısının sonlarına doğru "Deneme vakti olanlar içindir." diyor. Tıpkı felsefe gibi, bütün sanatlar gibi, edebiyatın öbür türleri gibi, aşk gibi, deneme de çok bol vakti olanlar içindir. Yaşamaya vakti olanlar için." diyor. Ben Byron hiç okumadım sanırım. Çünkü Byron'la ilgili hiç bir şey hatırlamadım. Sadece şair olduğunu biliyorum. O kadar. Az sonra biraz araştıracağım. Bakalım nerelere varacağım? Yahya Kemal misali, Byron'u bedbaht eden melâlin ruhumda  olup olmadığını henüz bilmiyorum. Buna karşılık  memleketim şairi Ahmet Haşim'in söz ettiği melâle aşina olduğumu çok iyi biliyorum. Deneme, vakti olanlar içinmiş öyle mi? Ne gam! Ben deneme kitaplarına.... Yakinen aşina olmak olmak istiyorum.

16 Eylül 2011 Cuma

"Kafalı" Deyimlerle İstanbul Sahaflar Festivali


İstanbul'a gitmeyi "kafaya koymuştum" bir kere. Mutlaka gidecektim. Gitmezsem "kafayı üşütebilirdim". Yoksa ne yapardım, derdimi kime yanardım? Neylerdim, bu şehri ateşe mi vereydim? Öyle bir "kafayı takmıştım" yani öyle böyle değil! Yanıma "kafa dengi" bir arkadaş aradım. Bulamadım. Hiiççç  “kafamı yormadım”… Hiçç dert etmedim. Ne olacak ki? Kendimi taktım koluma… Gittim Sahaflar Festivali’ne koşa koşa… Hem de eteklerim zil çala çala!.. Ben ilk kez geçen yıl gitmiştim Sahaflar Festivali’ne. İşte burada...


Bu kez “kafamı işletmeliydim.” Yoksa o kadar kitap arasında… Hem de o cayır cayır sıcak havada… “Kafayı yiyebilirdim.” Kendimle “kafa kafaya verdim.” Kitaplarını seçeceğim yazar isimlerini belirledim. Son günlerde deneme kitaplarıyla fazlasıyla haşır neşirdim. Deneme kitaplarının edebiyatın üvey evladı olduğunu söyleyenler çıkabilir. Ben böyle lakırdılar edenlerle “aynı kafada” değilim. Tamam. Romanın şanı büyüktür. Öykü ise çoğunlukla “kafa dengi” bir arkadaş gibidir. Hımm… Ya o güzeller güzeli “kafa kışkırtıcı” şiir? Şiir için kim fena bir şey söyleyebilir? Ama deneme kitapları deyince… Okurların çoğu “kafa çevirir.” Ne fena! Ben onu bunu bilmem. Deneme kitaplarını çok ama çok severim. Deneme kitapları “kafa açıcıdır” bir kere… Okurun ufkunu daldan dala gezdirir. Öyle bilgiçlikte taslamaz. Sanki muhabbet ediyormuşsun gibi bir his verir.



Hazırladığım listede şu yazarların ismi vardı. Oktay Akbal’ın epeyce deneme kitabını edinmiştim. Bulabileceğim bende olmayan kitaplarını aramaya karar verdim. Salah Birsel’in üç kitabı vardı bende. Ve onun dilinin hastasıyım. Nasıl eğlendiricidir anlatamam. Miskin ruhları uyandırır. Melih Cevdet Anday’ın Rahatı Kaçan Ağaç adlı şiirini bilir misin? O şiirdeki gibi insanın “kafasını üşüttürebilir.”  Rahatını fena halde kaçırır. Ben bunu daha önce nasıl düşünmedim, dedirtir.  “Kafasını ters döndürür.”  Yüreğini sattırır. “Ah benim suratı asık ve öfkeye binmiş koçlarım! Kime ve neyi anlatmalı? Bütün sanatçılar bunu yapıyor. Size yaşamından bir şeyler dağıtmaya, kara bağırlarından bir şeyi bölüştürmeye çalışan sanatçıların kaba etine sunturlu bir tekme indirmek için köşelerde bekliyorsunuz.” Der mesela… “Ne bileyim, belki sizin de hakkınız var. O kadar pusarık, o kadar gıldır guldur, o kadar ölümü çok günler yaşıyoruz ki kimseler edebiyata kulak asmıyor. Kulak kesilen küçük bir azınlık ise şiirde şiirden başka, romanda romandan başka, denemede denemeden başka bir şey arıyor.” diye cümlelerini sürdürür. 

 
Sonra Ferit Edgü… Ben bu yaşıma kadar bir tane bile Ferit Edgü kitabı okumadığımı yeni fark ettim. Dün deneme kitapları arasında satın aldığım bir kısa romanı vardı. Hakkari’de Bir Mevsim. Sahaflar Festivali’nden sonra bir kahveye oturmuş aldığım kitapları karıştırıyordum. Hakkari’de Bir Mevsim’i ben bir başladım okumaya… Allahım "kafayı üşütecektim!"  Daha önce nasıl okumamışım bu kitabı? Üstelik 1984 Berlin Film Festivali’nde dört ödül alan aynı isimde bir filme de uyarlanmış. Ben bu şiir gibi, rüya gibi, hayal gibi romanı dün o oturduğum kahvede okuyup bitirdim. Memleketimin her ölümlü insanının illa okuması gerek bu kitabı. Ya deneme kitapları… Anlatmak mümkün değil. Uzatmayayım. Bir iki şiir kitabı, bir iki roman, bir iki sinema kitabı, bir iki çizgi roman dışında, ayırdığım bütçemin yettiğince, bolca pazarlık yaparak, Enis Batur'dan, Füsun Akatlı'ya, Mehmet Fuat'tan Melih Cevdet Anday'a... Epeyce deneme kitapları satın aldım. Sırt çantam tıka basa doldu. Cebimde mangırım kalmayınca...  Birdenbire "Kafama dank" etti... Arabamı çok uzağa park etmiştim. Ben taksiye nasıl para verecektim.? Sonra midemin zilleri "açııımmm" diye çalıyordu. İzmit'e aç açına mı dönecektim? "Kafamda bir ışık çaktı." Ne olacak? Marş marş tabanvay, dedim. Üç beş mangırımla da Metin Üstündağ usulü çay içtim. Kız belli bardakta. Kavradım şöyle bir bardağı ince belinden avucumla... Tabağına koymadım. Kokusu aklımı aldı.  Hakkari'de Bir Mevsim'i bitirdim. "Tazeler misin usta, benimki demli olsun lütfen.." dedim. Ben... Biz... Yazarlarla aynı bardakta çay gibiydik.Tanrım, bu coşku beni terk etmesin.

13 Eylül 2011 Salı

Bugün Düş Ekmeği İle Doydum.



Hayli zamandır OktayAkbal'deneme ve öykü kitaplarına bir daldım ki ne dalma. En son dün gece Düş Ekmeği adlı yüz beş sayfalık ince bir öykü kitabı elimdeydi. Kitap kucağımda uyumuşum. Sabah gözümü açar açmaz kaldığım yerden devam ettim. İnsan Düş Ekmeği'ni  elinden bırakmak istemiyor. Anlatımı öylesine sürükleyici, öylesine genç... Bir solukta bitirdim.  Onyedi yaşındaki bir gencin 1940 yılındaki günlüğünden bölümler anlatıyor.  Lise sona giden bir grup gençler...  İlk gençlik aşkları, sanat arayışları, arkadaşlıkları, özlemleri, umutları... Düşünsene... İkinci dünya savaşı zamanları. Avrupa'da savaş kopmuş. Bir kaç hafta önce Polonya ezilmiş. Bizim memleket  ise savaşa ha girdi ha girecek... Ne fena... Birinci Dünya Savaşı'nda lise son öğrencilerinin  savaşa girdikleri, cepheye gönderildikleri bizimkilerin kulağına gelmiş.  Olabilir mi? Üç dört aylık eğitim almışlar. Sonra marş marş "ihtiyat zabiti" olarak savaşa gönderilmişler. Tamamen gerçek. İyi ama ya memleket savaşa girerse... Ya bizimkileri de cepheye gönderirlerse? 1940 gençliğinin içinde yaşadığı tedirginlikler okura aynen geçiyor.  Ya ilk dünya savaşındaki gibi... Daha yirmisine gelmeden yok olup giderlerse? O ve arkadaşları... Yaşamadan daha! En küçük bir sevinç duymadan... Sevdikleri kıza el değdirmeden... İçindeki duyguları kâğıt üstüne dökmeden... Of! Akıl alacak gibi değil. Eğitimleri ne olacak? Hayalleri peki?  Kitabın ilk sayfasında "Biz düşlerle aynı hamurdanız." diye  Shakespeare'den bir alıntı var. Hemen altında da Oktay Rifat'tan iki dize... "Bazen yanılıp ekmek yerine / Yıldız yiyorum."  Kitaptaki kahramanımız da hayalperest biri zaten. Genç tabii.  Gelecek hayalleriyle ilgili kaygıları var. Yazar olmak istiyor. Bazı öyküleri dergilerde çıkmaya başlamış. Çok seviniyor. Kendisini bir fotoğraf makinesi olarak farzediyor. Çevresinde olan bitene dikkat ediyor. İnsanları gözlemliyor. Dünyaya, insanlara bir öykücü gibi bakmak istiyor. Arkadaşları var. Muhabbetleri iyi. Gene de yalnızlığı, kendisiyle kalmayı çok seviyor. Aşk olmaz mı? Hem de nasıl gençlik aşkları var. Nefis bir kitap... Bir dönem kitabı Düş Ekmeği. Okuduğunuzda bir kez daha anlıyorsunuz ki dönemler değişebilir ama gençlik arzuları, kaygıları  değişmiyor. Hep aynı...


Oktay Akbal sinemayı seven bir yazar. Kitapta sinemayla ilgili nefis paragraflar var. Kahramanımız da sinemayı seven biri. Sanırım bu kitapta Oktay Akbal, kendi ilk gençlik yıllarını anlatıyor. Daha eskiden Fred Astaire ya da Gary Cooper'la  özleştiririp, onların serüvenini kendisi yaşıyormuş gibi hayal ederken şimdi onyedi yaşında ya büyük tabii... Filmlerin artık yapay olduğunu düşünüyor. Aynı hayatlar gibi...   "Bir rol vermişler, kişilik diyoruz ona, işte o kişiliğin gerektirdiği işleri, eylemleri yapıyoruz." diyor. Yazar olmaya niyetli madem... Çok kitap okumalı, yazılar yazmalı, her gördüğünden dinlediğinden öykülerine malzeme çıkarmalı. "Kişi, her anını anlamlı kılmalı. Bir katkısı olmalı yaşadığı topluma, insanlara, dünyaya, en başta da kendine. Bir hayvan, bir bitki gibi geçirmemeli yılları. Evleniyorlar, çocukları oluyor, bir iş, bir güç, bir didişme; sonra yaşlanma, sonra da bitiş noktası. Bu güzel gençler, bu yakışıklı delikanlılar, gösterişli kızlar bir gün bambaşka biri olacak, en sonunda da yok olup gidecek..." Kitabın kimi zaman hüzünlendiren, kimi zaman gülümseten anlatımını çok sevdim. Zaten Oktay Akbal'ın kitaplarını okumanın tadına doyamadım ki...  Düşünsene tam 63 kitap yazmış Oktay Akbal. Böyle bir ömre boş geçmiş denebilir mi? Dopdolu bir ömür gerçekten. Kitaplarında müthiş bir deneyim müthiş bir duyarlılık yatıyor. Oktay Akbal'ın kitaplarının tadına illa bakmalı.  Anlatılacak gibi değil. Okumak gerekiyor.


Bir güzellik daha var. Kitabın bazı sayfaları, bu yıl 46 yaşında yitirdiğimiz, Suavi Süalp'le çizgi romanlar çizen, Yaşar Kemal'in İnce Memed'ini resimleyen, değerli karikatürist İsmail Gülgeç'in siyah beyaz çizgileriyle iyice zenginleşmesi... Bugün Düş Ekmeği ile doydum ya.. Oktay Akbal'a yürek dolusu sevgiler göndermeli.


1 Eylül 2011 Perşembe

Hastayım Yaşıyorum Görünmez Hayallerimle...


Bu sabah feci bir baş ağrısı ile uyandım.  Resmen sürüne sürüne… Böylee… Nasıl söylesem… Kendimi ite ite banyoya gittim.  İnanır mısın, ayakta duracak halim yoktu. Dirseklerimi lavobaya dayadım. Elimi yüzümü ancak öyle yıkadım. Zorlanarak doğruldum. Aynaya yansıyan suretime dikkatlice baktım.  Aman Allahım! O ne? Yanaklarım alev alev yanmıyor mu? Pespembe…  Aaa!.. Anladım. Ben hastayım!  O an… Tam o an işte… Gözümde  birdenbire kırmızı bir ışık yandı – söndü... Hemen akabinde içimde tatlı bir sevda bulutunun peydahlandığını hissettim. O sevdalı bulut tepemden tırnağıma hızlı bir tur atıverince bedenimde… Sonra  dinlenmek için bağdaş kurup yayılıverince yüreğime… O an… Tam o an işte… Tutamadım kendimi… Kıkır kıkır güldüm. Aynaya uzattım yüzümü… Sağ gözümü çapkınca kırptım. “Tamam… Madem bu vaziyetteyim” dedim... “Hakkını vereceğim.” Tam zamanı… Son günlerde çok arzu ettiğim hayallerimi  teker teker gerçekleştireceğim. Aaa! Suratıma şaşkın şakın bakıp “Yok, artık!” demesene… Bu hasta ve ateşli halimle… Ayakta duracak dermanım yok iken hele… Ne yapacağım öyle mi? Düşünsene… İnsan hasta olup ateşlenirse… Kendini hayaller, hülyalar aleminin kollarına atması daha kolay olmaz mı?  Olur elbette… Eee… Ne yani hasta oldum diye dertlecek miyim? Hem de  bayram tatilimde? Mümkün değil… Haydi artizlik yapayım istersen… Şöyle söyleyeyim… “Valla şekerim, dertlenmek  tarzım değil!” Aaa! Kaçırır mıyım bu durumu? Hemen kollarımı sıvadım hemen… Hasta ve ateşli halimle… Ah! Ne hayaller kurdum ben!  Hey! Aklından neler geçiyor senin? Çok fesatsın biliyor musun? Dinle istersen… Neler hayal ettiğimi sana anlatmak istiyorum.


Ben uzun zamandır neyin hayalini kuruyordum biliyor musun? Şeyy… Ben… Yürümenin…  Uzun zamandır İstanbul’da yürümenin hayalini kuruyorum… Lütfen gülme… Bak şimdi… Düşünsene… Önce Cağaloğlu’ndan yürümeye başlıyormuşum. Sirkeci’ye iniyormuşum tamam mı? Eminönü karışıklığıyla köprüden geçiyormuşum. Yüksekkaldırım’a tırmanıyormuşum… Efendime söyleyeyim… Sonra… Ver elini Tünel… İstiklal Caddesi… Taksim…  Bir dakika... Acaba bu yoldan Beyoğlu’na çıkmak beni yorar mı dinlendirir mi dersin? Ya taşıtlar, işsiz güçsüzler, gezginci satıcılar kalabalığı tadımı kaçırırsa? Hımm… Ne diyeyim? Bilemedim.  Ah! Peki…  Ya koşmadan, yavaş adımlarla, tatlı tatlı söyleşerek, ta Şişli’den Levent Çiftliği’nden geçerek Boğaz’a kadar Sait Faik’le yarış yapmayı hayal etsem mesela… Ben öne geçince Sait Faik beni eteğimden yakalasa…  Hahha!..  Ne hoş bir hayal!.. Du bi… Hava sıcak ya… Özdemir Asaf’la Fatih’ten Edirnekapı’ya lapa lapa kar altında, bir  pencereden bir güzel başın sarkmasını bekleyerek dolaşmayı mı hayal etsem yoksa?
 

Yaşar Kemal romanlarını yürüyerek yazarmış biliyor muydun? Bir keresinde Yaşar Kemal’e Osmanbey’de rastlamıştım. Yooo… İnan bana bu hayal değil tamamiyle gerçek... O tanımıyor ya farketmedi beni. Ben ise tanımam mı memleketimin büyük değerini?  Görür görmez tanıdım tabii… Bugün gibi hatırlarım, olduğum yerde heykel kesilmiştim. Ufukta batmakta olan güneşi izler gibi, yolun sonundaki köşeyi dönene kadar Yaşar Kemal’in yürüyüşünü seyretmiştim.  O vakitler bilmiyordum ki Yaşar Kemal'in yürürken roman yazdığını… Yürümüyor da roman yazıyordu belki… Nereden bileyim?

 
Ah! Ben en çok ne yapmak isterdim  biliyor musun? Sait Faik ve Orhan Veli’yle İstinye İskelesi’nde bir akşam yemeği yemek… Ah! Sonra İstiye’den Bebek’e  kadar onlarla beraber yürümek...  Sağımda Orhan Veli, solumda Sait Faik olurdu. Ben ortalarındayım düşünebiliyor musun? Ellerimi arkamda birleştirir, saçlarımı attıra attıra yürürken ben... Kah Sait Faik’e kah Orhan Veli’ye göz ucumla bakardım. Eteklerim nasıl zil çalardı kim bilir? Beraberiz diye hoplaya zıplaya mutlulukla yürürdüm.  Eminim.  Of!.. Bilirim sonra dayanamazdım. Memleketimin en değerli öykücüsü ve şairiyle yürüyorum demez illa mızmızlık ederdim.  Ne fenayım! Yapardım vallahi. Yolun ortasında dururdum. Alt dudağımı sarkıtır, omuzlarımı silkeler, sağ ayağımı yere hızla vururdum.  Uzata uzata kelimeyi… Söylenirdim...  “Yorulllduuummm!”  Ah! Muzip muzip gülerlerdi...   Sait Faik bana belki: “Ne yorulması yahu! Yürüüüsene!” derdi… Ben de gözlerimi buğulandırır, “Bir insanı sevmekle başlamaz mı herşey?” derdim.  Belki o anda yanımızdan  üç vagonlu Bebek-Eminönü tramvayı geçerdi. Belki Orhan Veli bana “Çok şanslısın, haydi atla bakalım tramvaya!” derdi. Üçümüz tramvaya çoşkuyla atlardık sözgelimi… Evet, kesinlikle  bunu hayal ettim şimdi. İnan bana hayali bile güzeldi.


Peki, bunlar nereden aklıma geldi?  Dün gece Oktay Akbal’ın “Düşlerde Kalan Eski Yürüyüşler” başlıklı yazısını okumuştum. Oktay Akbal bizzat yaşamıştı benim hayal ettiğim bütün bu yürüyüşleri, biliyor musun? Ne şanslı diye düşüne düşüne uyumuşum. Ama ben de çok ballı  değil miyim? Oktay Akbal yazmasaydı eğer, ben sevdiğim yazarların 40’lı 50’li yıllarda neler yaşadıklarını, İstanbul’un güzel yürüyüşlere yakışan, güzel avarelik kenti olduğunu nereden bilecektim peki? Oktay Akbal’ın deneme kitaplarına bir daldım ki ne dalma…  Görüyor musun, hasta, ateşli vaziyetimle ne hayallerimi gerçekleştirdi bana… Birbirinden güzel deneme türü  kitapları Türk Edebiyatına kazandırdığı için Oktay Akbal’a yürekten teşekkür ediyorum. 

Bu kadar hayali yürümeye can mı dayanır? Of!.. Sahiden yorulmuşum. İzninle şimdi biraz uyumak istiyorum.