futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Mart 2026 Cuma

Ağlayan Futbolcu Görünce Hiç Dayanamam...



Nick Hornby’ın Futbol Ateşi adlı kitabını bilir misiniz? Tuttuğu takımın maçlarını kaçırmamak için hayatındaki neredeyse her şeyden vazgeçebilen bir adamı anlatır. Şahane bir kitaptır. Sonrasında kitabın filmi de çekildi ve o da en az kitap kadar keyiflidir. Hatta benim tekrar tekrar izlediğim filmlerden biridir.

Aslında Nick Hornby’ın kendisi de tam bir taraftar. Resmen bir Arsenal delisi. Kitabında şöyle diyor:

Sonraları kadınlara nasıl aşık olduysam, futbola da öyle aşık oldum: Ansızın, açıklanamaz bir şekilde, üzerine kafa yormadan, getireceği acı ve kafa karışıklığını bir nebze bile düşünmeden.”

İnsan kendini futbola nasıl bu kadar kaptırabilir? İnanın, anlamaya çalışıyorum. Kitabı okuyorum, filmi izliyorum... Bu tutkuya şahit oluyorum. Şaşırıyorum. Hayrete düşüyorum.

Futbol sevgisini bu kadar iyi anlatan başka bir yazar var mı, bilmiyorum.

Kitabı okuyup ardından filmini izleyince şunu çok net anlıyorum: Futbol bazı insanlar için gerçekten aşk gibi. Ama bu aşkın içinde epeyce hüzün de var.

Hani insanlar bazan iki ellerini yanaklarına dayayıp, “Ne olacak bu takımın hâli?” derler ya… İşte tam o hâl.

Bir de bazı futbolcuların maç sırasında ağladığını görmüş müydünüz? Fotoğraflara bakınca insanın içi burkuluyor. Ne yalan söyleyeyim, onları öyle görünce ben de çok üzülüyorum. Hatta bazen ağlamamak için kendimi zor tutuyorum.

Aaa! Şaka yapmıyorum. Gerçekten:)


17 Eylül 2013 Salı

Yaşamak Hatırlamaktır.



"Metin'in attığı gollerin neredeyse hiçbiri sıradan değildi. 
Hepsinin bir başkalığı, ayrı bir güzelliği olurdu. 
"Gol goldür"  deyip geçmezdik o yıllarda. 
Bizim için ancak güzel golün, 
Metin'in attığı gollere benzer gollerin bir anlamı vardı." 

Ülkü Tamer - Yaşamak Hatırlamaktır. 






14 Eylül 2012 Cuma

Taraftarlığın Masum Ruhunu Sevmek...


Elimde 1990 basımı bir kitap var.  Kitabın bir bölümünde Oktay Akbal,  Otuzlu Yılların Çocuğu diye başlık atmış. Hayata dair düşüncelerini anlatıyor. Bir bakmış ki penceresinde Fenerbahçe bayrağı asılı... Evde kendisinden başka kimse yokmuş. Kim takmış bu bayrağı acaba diye merak ediyor. Sabahın erken saatleriymiş. Uyku sersemi kalkmış çayını içiyormuş. Sabah gazeteleri yedibuçukta gelirmiş. Gazetenin içinde bir de ne görsün? Sarı Lacivertli plastik bayrak yok muymuş? Ondan başka kimse bu bayrağı pencereye yapıştıramazmış tabii...  Anladın değil mi durumunu?  İnsan kimi zaman çocukluğuna döner ya... Yazar da anlaşılan çocukluğuna dönmüş. İlkokul günlerini hatırlıyor. Düşünebiliyor musun? Taaa 1930'lı yıllar. Dile kolay 80 yıl öncesi... Ne hoş! İlkokula giderken babası Fenerbahçe renklerini taşıyan bir forma bir de futbol topu almış. O yıl Fenerbahçe şampiyonmuş. Fenerbahçe'den başka, Galatasaray, Beşiktaş ön sıralardaymış. Vefa, İstanbulspor, Beykoz, Anadolu, Süleymaniye, Hilal de 30'lu yılların takımlarıymış. Ama en başta Fenerbahçe ve Galatasaray gelirmiş.  Daha sonra da Beşiktaş, Vefa, İstanbulspor...  1935 yılların günlerinde,  babası illa Galatasaray Lisesi'ne yazdırmak istemiş. Ama Oktay Akbal sırtında Sarı-Lacivet forması, elinde Fenerbahçe bayrağıyla, gitmem de gitmem diye direndikçe diretmiş.


Aradan yıllar geçmiş. Yıl 1989 olmuş. İşte bu yazıyı yazdığı o tarihte, 30'ların o çocuğu anlaşılan tekrar çıka gelmiş ve Fenerbahçe bayrağını astırmış çalışma odasının balkon kapısının camına... Sonra çekip gitmiş. Yoldan geçen arabalar "en büyük Fener başka büyük yok" diye yeri göğü inletiyorlarmış. "Bir insan hangi yaşta olursa olsun çocukluğunun, gençliğinin bir parçasını koruyabilir mi yılların karmaşasında?" diye kendi kendine soruyor. Eski günleri hatırlıyor. Fener'in gene birinci yerdeki zamanlarını... Ben bilmem... Zeki, Alaattin, Fikret'iyle olan Fenerbahçe dönemlerini.. 1989 da olan bitenlere, yoldaki gürültü ve klaksiyon seslerine anlam veremiyor. Çünkü onun çocukluğunda ve gençliğinde lig birincisi olan takımın taraftarları asla böyle yollara dökülmezlermiş.  Otomobiller, kamyonlar, minübüsler, otobüsler dolusu insan kent sokaklarını alt üst etmezlermiş. Yarım yüz yılda ne büyük değişme oldu diye düşünüyor. 30'ların çocuğu 89'ların coşkusuna şaşkınlıkla baktığını söylüyor. Üstelik artık takım tutmanın anlamsız olduğunu da düşünüyor. Çünkü 30'lı yıllarda Aslan Nihat vardı misal, Galatasaray'ın simgesiydi diyor. Zeki Rıza varmış, Fenerbahçe'nin değişmez kaptanıymış. Öyle 1989'lardaki gibi onlar para pul hesabı yapmazlarmış. Bugün Fenerli yarın Galatasaraylı, öteki gün Beşiktaş'lı olmazlarmış. Sırtlarına giydikleri formaları iki üç yılda değiştirmezlermiş. Böyle bir şeyi zaten akıllarına getirmez, eskaza gelse, onurlarına sürülmüş bir leke sayarlarmış. 


 !989 yılında "Çok şey değişti." diyor Oktay Akbal... 30'ların Fenerbahçeli çocuğun bunları zor da olsa  kabullendiğini düşünüyor. Ama zor alışmış ne yalan söyleyeyim... Elli yıldır Fenerbahçeliymiş.  Şampiyon da olsa, lig sonuncu da olsa Sarı-Lacivert'li olduğunu söylüyor. 89 yılında lig şampiyonu olan Fenerbahçe bayrağını odasının camına yapıştıran o uzak çocukluk günlerinde sanmış ya kendini bir an... Sonra zamanın acı oyununu sezivermiş tabii.. Ama bu yazıyı yazarken gene bayrak camda duruyormuş. Çıkarmamış. O, 30'ların çocuğunun, o, bir anda canlanıp bugünlere koşuveren Fenerbahçe formalı çocuğun bayrağı bir kaç gün daha penceresinin önünde asılsın istiyor. Çok sevdim bu yazıyı.


Sorarsan bana, lafta Kocaelispor'u tutuyorum. Kocaelispor'un adı  kaldı mı? Ben şehrimin takımımın son durumlarına çok üzülüyorum. Futbol'dan ne anlıyorsun diye sorsan bana...  Futbol'un F'sinden anlamıyorum. Ben taraftarlığın sadece, sanırım  çocuksu, masum ruhunu seviyorum. 


 2011

12 Eylül 2012 Çarşamba

Yaşamak Hatırlamaktır!


"Metin'in attığı gollerin neredeyse hiçbiri sıradan değildi. 
Hepsinin bir başkalığı, ayrı bir güzelliği olurdu. 
"Gol goldür"  deyip geçmezdik o yıllarda. 
Bizim için ancak güzel golün, 
Metin'in attığı gollere benzer gollerin bir anlamı vardı." 

Ülkü Tamer - Yaşamak Hatırlamaktır.


 


28 Ağustos 2012 Salı

Muhtelif Meraklar.. Yarım Yamalak Bilgiler..



Bu yukarıda gördüğün fotoğraf var ya, Kolombia'nın efsanevi kalecisi Higuita'ya ait.. 43 yaşında jübilesi yapılan Higuita, işte böyle yarı parende atarak gol kurtarmasıyla meşhurmuş. Bu gol kurtama tekniğine de "akrep vuruşu" deniyormuş.. Diyeceksin ki: "Hani futboldan anlamazdın.. Bu anlattıkların ne şimdi?" Haklısın.. Futbolla uzaktan yakından ilgim yok gibi görünsem de, ilgi alanım geniş, meraklarım muhtelif, dikkatim dağınık ve bilgim yarım yamalak olduğu için futbol da ilgi alanım içine giriyor.. Ve takdir edersin ki futbol hakkında da yarım yamalak şeyler biliyorum.. Maç seyretmek, kurallarını öğrenmek, takımları takip etmek falan derdinde asla değilim.. Anlatmak istediğim bu değil zaten.


Ben futbol oyununa değil, milyonlarca insanın gözlerini ayırmadan futbol seyretmelerine ilgi duyuyorum.. Mutlaka bir cazibe olmalı futbol oyununda öyle değil mi? Çünkü tanıdığım çok akıllı ve zeki insanlardan kimileri, futbolla yatıp futbolla kalkıyorlar.. Demek ki onların futbolda buldukları benim bilmediğim kıymetli bir şey var.. İyi bir futbolcu olmak için güçlü bir fiziğe ve kondisyona sahip olmak yeterli mi acaba? Hımm.. Yeterli değildir bence.. Ne bileyim uygun zamanlarda ilginç pozisyonlar almak, topu kime şutlarsan en doğru sonucu alabilirsini şıp diye algılamak, rakip oyunculara kaptırmadan topu kaleye sürmeyi becerebilmek, nasıl denir uygun çalımlar yapmak, hatta topu kimsenin düşünemeyeceği bir yere paslayıp hem oyuncuları hem seyircileri hayrete düşürebilmek için ne lazım acaba? Bunlar öğrenilebilen teknikler mi yoksa her oyuncunun kendi zekasıyla bulduğu hünerler mi?


Tam yazımı burada kesmeyi düşünüyordum ki, aklımda yer etmiş bir kaç futbolcunun fotoğraflarına bakmak istedim. Aaa! O ne? 1940 yılında doğmuş Brezilyalı forvet Pele.. İnan ki doğum tarihini ve forvet oyuncu olduğunu sanal ansiklopediden şimdi öğrendim.. Forvet nedir diye sorsan  vallahi bilmem.. Hoş "Anlatayım öğrenmek ister misin?"desen.. Of! Ne yalan söyleyeyim öğrenmek istemem.. Pele'nin büyük bir futbolcu olduğunu biliyorum ya o bana yeter.. Ammaa.. Şu fotoğraftaki gol atış pozisyonuna bakar mısın? Sanat eseri gibi bir şey! Pele'yi Pele yapan farklı bir durum olmalı diye düşünüyordum ya.. Aaa! Ben bu fotoğrafı görünce hayrete düştüm.. Düşünsene maç seyrederken Pele'nin bu hareketine şahit olan seyircinin durumunu... Fotağraftaki iki oyuncunun çehresindeki şaşkınlık dolu ifadeye bir baksana.. Off! Stadyumda yer yerinden oynamıştır.. Kesin.. Of ya.. Keşke seyredebilseydim bu hareketleri.. Şahane bir şey valla!


Dur bir şey daha anlatacağım... Öyle futboldan anlamam ama, benim de futbolla ilgili anlatacak bişilerim varmış demek ki. Du bi... Havamı atayım... Pele'nin Amerika'da yüksek tahsil gören  bir  kızı  olduğunu duymuş muydun? Hemde  doktora tezinin konusu neymiş biliyor musun? "Bir Pazarlama Problemi Olarak Futbol: Liberal sistemde sporun demokratikleştirilmesi üzerine bir inceleme." Breh breh breh! Ve inanabiliyor musun bütün reklam şirketleri bu tezin peşine düşmüşler. Bunu Gündüz Vassaf'ın Yeni Futbol başlıklı yazısında okumuştum. Ne yalan söyleyeyim çok ilgimi çekmişti. Tezin özünde kitle davranışlarının özelliştirmesi yatıyormuş. Tez, davranışlarımızdaki gizli eğilimlerin nasıl ortaya çıktığını ortaya koyuyormuş. Gündüz Vassaf'ın bu konuda anlattığı  bir örnek vardı. Bir gün üzerinde bir futbol forması olan 8-9 yaşlarındaki bir çocuğun, bakkaldan Knorr çorba paketini aldığını, açıp içindeki çorba tozunu döktükten sonra, cebinden çıkardığı çengelli iğne ile formasının tam göğüs hizasına nasıl iliştirdiğini anlatıyordu. Böylece çocuk kendini sahalardaki abiler gibi hakiki futbolcu gibi hissediyor olmalı diyordu. Oradan da sanki gönüllü reklamcılarmış gibi günümüzde nasıl ayakkabılarımızda ve giysilerimizde markaları teşhir ederek dolaştığımızı, ama pasif reklam taşıyıcıları olarak nasıl sömürüldüğümüzün üzerinde duruyordu. İbretlik bir yazıydı gerçekten.


Dur bak... Ayrıca futbolu bir ürün olarak düşünürsek, oyuncular dahil futbolun ortaya çıkmasını sağlayan herkes üretici oluyordu. Peki zavallı seyirciler ne oluyordu? Tüketici tabii.  Pele Raporu diye adlandırılan bu tezin üzerinde Amerikan ligine yatırımı düşünen herkes ilgilenmiş biliyor  musun? Kim bunlar? Sermaderlar, reklam şirketleri, TV yapım şirketleri, kulüp sahipleri filan... Amaçları aynı ya, bir araya gelip nasıl uygularız  diye kafa patlatıyorlarmış.  Hatta  sanıyorum California Liginde pilot uygulamayı bile başlatmışlar.  Yeni Futbol...  Deneyin ihalesini alan şirket önce stadı yenilemeyle işe başlamış. İstenildiğinde üzeri kapatılacak, seyirciye ev sıcaklığı ortamı sağlayacak, dileyen geniş kanepelerde seyredebilecek, maçın tam tadına varabilmek amacıyla futbolcuların kendi aralarındaki konuşmalar dinlenecek, sahaya zoom yapacak kameralar yerleştirilecek...  Sonra seyirciyi katılımcı yapacak ve oyun gelirlerini artıracak bir çözüm düşünülmüş. Her seyici elindeki kumandadaki düğmeye basarak taraftarın seyirci ve oyun ile ilgili düşüncelerini belirtecek. 21.yüzyıl seyircisi artık yuhalamayacak, ıslık çalmayacak ya da ne bileyim anlamsız bağırışmalar yapmayacak da çift seçenekli düğmelerden birine basacak. Her takımın kulübesinin arkasındaki büyük dev ekranlarda seyircilerin tercihi yansıyacak. Kulüplere kayıtlı her seyircinin özel şifresi olacak. Şifreler ya maç başında ya da sezonluk satılacak. Böylece ek gelir sağlanacak. Ayrıca müşterek bahis sistemiyle maçta kaç gol atılacağına dair tahmin de yapabilecek seyirci. Çoğunluk bilirse az para kazanılacak, çoğunluk tahmin etmezse çok para kazanılacak. Tabii bunlar için maça ufak molalar verilecek. Bu molalarda TV şirketlerinin reklamları devreye girecek. Bu  durum seçilen pilot bölgede uygulanmış biliyor musun? Ve başarılı olmuşlar.

 
Sonra Fransa'da Disneyland'dan umduğunu bulamayan Disney şirketi bir araştırma yaptırmış. Gençlerin en çok müzik, savaş ve fulbolla ilgilendiğini tespit etmişler. Bu durumla ilgili de ilginç şeyler anlatmış Gündüz Vassaf. Ama yazımı uzatmak istemiyorum. Asıl ne anlatmak istiyorum biliyor musun? California Lig'inde Yeni Futbola yönelik en büyük tehlikenin her zamanki gibi insan unsurundan geldiğini yazıyordu Gündüz Vassaf. Neydi bu? Şike vaziyeti tabii. İlgililer, oyuncuların önceden anlaşıp büyük para vurduklarını tespit etmişler. Müşterek bahise katılan seyircilerin çoğunluğu gol atılmayacak düğmesine basmışsa, iki takımın bazı oyuncuları aralarında anlaşıp gol atıyorlar, çoğunluk gol atacak diyorsa gol atmıyorlarmış. Şöyle devam ediyordu Gündüz Vassaf yazısına: "Her zaman, her yerde ve her çağdaki "Büyük Aldatma" hep bu değil mi zaten? Birbirlerine karşı oynadıklarını sanıp taraf tutarak seyrettiklerimiz, aslında bize karşı oyun oynamak için birleşmiş kendi aralarında." Ne fena!

2011

12 Mayıs 2012 Cumartesi

Futbol Sevmeyen Erkeğin Vaziyetine Benzeyince...


Bak ne diyorum biliyor musun? Atilla Atalay'ın sevdiğim öyküsü Deliler Denizi'ndeki kahramanı sevmiyor ya futbolu, acaba  ben de o nedenle mi futbolla ilgilenmiyorum? Ne bileyim, şimdi gene maç var televizyonda... Gene milyonlarca göz ekranda... Şey, ben gene maçı değil de seyircileri düşünüyordum. Erkekler, ne buluyorlar acaba futbolda?

Atilla Atalay'ın Deliler Denizi adlı öyküsünü bilir misin? Ben var ya ölürüm o öykü için... Tamam... Duygularımı abartırım abartmasına.... Amaa... Şunu tüm samimiyetimle söylüyorum, Deliler Denizi'ni döne döne okumaktan usanmıyorum. Bak şimdi... Öykünün başında anlatıcı, nerede olduğunu tam hatırlamadığından söz eder. Bir masada birşeyler konuşulmaktadır. Diğerleri muhabbet etmekteyken anlatıcı nedense delireyazmaktadır. Hımm.. Masadaki arkadaşlarını düşününce... Herhalde futbol mevzuusunda konuşulmaktadır. Anlatıcı hiç sevmez futbolu. Bunun kötü bir huy olduğunu kabul etmektedir. Çünkü futbol sevmemek demek, diğerlerine göre hayattan hiç anlamamak demektir. Aslında çok istemektedir arkadaşları gibi futbolu sevmeyi, futbol hakkında muhabbet etmeyi ama beyninde birşeyler futbolu reddetmektedir. Aslında istemez mi sağ kanattan zarif fulelerle ilerleyip "al da at" dercesine bir ortaya kafa koyup fileleri dalgalandırmak... Neyse... Daha fazla öyküye dalmayayım. Bugün futbol hakkında yazma amacım ne biliyor musun? Futbol bana göre resmen erkek sporu. Oyuncuları erkek bir kere. Çok nadir futbolla ilgilenen kadınları saymazsak, seyircileri de erkek. Sanıyorum bu durumu en baştan kabul etmek gerek. Oysa demek ki bu öyküde anlatıldığı gibi futbol sevmeyen erkekler de var. Düşünsene, futbol tutkusu olan bu kadar çok erkek arasında futbolu sevmeyen bir erkeğin durumu ne zordur kim bilir? Zaten Atilla Atalay'ın Deliler Denizi öyküsü resmen bu duruma şahane bir göndermedir. Arkadaşları futbol geyiği yaparken, anlatıcı yanlarından kalkar, elbiseleriyle denize girer... Arkadaşları onu hiç farketmezler. Bu öykü mutlaka okunmalıdır. Denizle ilgili anlatımları şahanedir. Neyse... Anlatıcı öykünün sonunda masaya döner. Niye yaptığını bilmez ama arkadaşlarının yaptığı geyiği harlar. "Kezman'ı aldık ama, bence konulduğu yer önemli" der. "Günün birinde Fransayla maç alırsak ve Kezman gol atarsa başlık hazır. Kezman Paris'te. Hani eskiden öyle bir yerli bir film vardı Kezban Paris'te diye... Ha evet Hülya Koçyiğit oynuyordu." diye sözlerine devam eder. Var ya, arkadaşları hiç bir zaman bu kadar dikkatli onu dinlememişlerdir. Neyse... Gerisini boşver... Çok güzel bir öyküdür Deliler Denizi... Şimdi anlıyorsun değil mi ne demek istediğimi? Allah kimseyi futbol sevmeyen erkeğin haline düşürmesin... Neden? Sen hiç gepgece denize girdin mi? Dolunay şavkıyorken hem de... Girmiştir anlatıcı... O anda diğerleri futbol geyiği yapmaktadırlar. Anlatıcı denize girmiştir girmesine... İlginçtir... Hiçbirinin ruhu duymamıştır. 

Şu anda televizyonda Galatasaray - Fenerbahçe final  maçı, gökyüzünde ise şahane bir dolunay var. Şimdi ben gepgece denize gireceğim biliyor musun? Evet, gireceğim.  Ve gene hiç kimsenin ruhu duymayacak.

 

25 Şubat 2012 Cumartesi

Herşey Ekmekle Başladı, Ekmekle Bitecek.


Sabah erkenden fırına gidip sımsıcak ekmeği kucağıma alınca, elim yandı... Bir an boş bulundum. Ekmeği yere düşürdüm. Sonra büyük bir kabahat işlemişcesine, hemen eğilip yerden aldım. Üç kere öpüp, alnıma değdirdim. Kimse görmedi yaptığımı... Ben kendi kendime bu yaptığıma sevindim. Büyükannem yere ekmek parçası düşürünce, "ekmek nimettir" derdi. Yerden alıp, üç kere öpüp başımıza değdirip, kenara bir yere koymamızı isterdi. İşte tam bunu düşününce aklıma kaleci Tolga geldi. Ben futbolun f'sinden anlamayan biriyim. O kadar çok futbol muhabbeti yapılıyor ki memleketimde... Pek çok güzelliğin karambole gittiğini düşünmekteyim. Misal yukarıdaki iki kare hafızamda yer etmiş. Yoo... Ben bu maçı seyretmemiştim. Sadece gazetelerdeki fotoğraflarına denk gelmiştim. Şimdi geçmiş haberlere bakıp hatırladığım bu karelerin doğruluğundan emin olmak istedim. Gazete haberinde "Athletic Bilbao taraftarının fırlattığı ekmeği yerden alan Tolga öpüp başına koydu ve direğin yanına bıraktı." diye yazıyordu. Ne yalan söyleyeyim bu kareleri tekrar görmek çok hoşuma gitti. Sonra Oktay Akbal'ın "Önce Ekmekler Bozuldu." adlı kitabını elime aldım. Bir süre altını çizdiğim cümlelerinde gezindim. "Bu dünya bir kere daha değişmeyecek. Belki eski halini almaz, ama zararı yok, gidenler gitti, gelenler gelsin. İnsanlar gülmesini, ağlamasını yeniden öğrensin. Sırasında ağlamasını ve gülmesini bilmeyene, insan denemiyor... Bizler, yarı barış, yarı savaş insanları, umutlarımızı kaybetmedik. Dünyanın iyi bir dünya olabileceğini, insanın mavi gökyüzünü, denizi, ağaçları seyretmekle mutluluğunu yaşadığı anlara yeniden kavuşacağına inanıyoruz. Herşey ekmekle başladı, ekmekle bitecek."  Yüreğim fırından yeni çıkmış ekmek içi gibi yumuşadı. Buram buram merhamet dumanı tüttüğünü hissettim. İşte oturdum bu yazıyı döşendim. Önce öbür dünyaya göçmüş büyükanneme rahmet gönderdim. Oktay Akbal'ın ise ömrüne bereket dedim. Sonra iyiki memleketimde kaleci Tolga gibi futbolcular var diye sevindim.


22 Şubat 2012 Çarşamba

Ağlayan Futbolcu Görünce Hiiç Dayanamam Ki!


Nick Hornby'ın “Futbol Ateşi” adındaki kitabını bilir misin? Tuttuğu takımın maçlarını kaçırmamak için hayatındaki her şeyden vazgeçebilen bir adamı anlatır. Şahane bir kitaptır. Sonra kitabın filmi de çevrildi. Tekrar tekrar keyifle seyrettiğim fimlerden biridir. Aslında Nick Hornby kendisi de tam bir taraftar. Resmen Arsenal delisi. Kitabında aynen şöyle diyor “Sonraları kadınlara nasıl âşık olduysam, futbola da öyle âşık oldum: Ansızın, açıklanamaz bir şekilde, üzerine kafa yormadan, getireceği acı ve kafa karışıklığını bir nebze bile düşünmeden.” İnsan nasıl kendini bu denli futbola kaptırabilir? Anlamaya çalışıyorum inan ki... Kitapta okuyorsun. Filmde seyrediyorsun. Duruma şahit oluyorsun. Şaşırıyorsun. Hayrete düşüyorsun. Futbol tutkusu, futbol sevgisi bu denli iyi anlatan başka yazar var mı ben bilmiyorum. Bu kitabı okuyunca, ardından filmini seyredince şunu çok iyi anlıyorsun. Futbol gerçekten kimileri için aşk gibi. Bu aşkın içinde fazlasıyla hüzün de var biliyor musun? Ah! İki ellerini yanaklarına dayayıp diyorlar ya: “Ne olacak bu takımın hali?”  Of! Dayanamıyorum inan ki...  Bazı futbolcuların maçta ağlayan hallerini görmüş müydün peki? Bakar mısın şu fotoğraflara... Böyle ağladıklarını görünce... Of! Ne yalan söyleyeyim o kadar üzülüyorum ki! Ağlamamak için zor tutuyorum kendimi.. Aaa! Şaka yapmıyorum! Aslaaa... Doğru söylüyorum...  Sahiii...






21.11.2010


5 Şubat 2012 Pazar

Yaşamak Hatırlamaktır.


"Metin'in attığı gollerin neredeyse hiçbiri sıradan değildi. 
Hepsinin bir başkalığı, ayrı bir güzelliği olurdu. 
"Gol goldür"  deyip geçmezdik o yıllarda. 
Bizim için ancak güzel golün, 
Metin'in attığı gollere benzer gollerin bir anlamı vardı." 

Ülkü Tamer - Yaşamak Hatırlamaktır.




6 Aralık 2011 Salı

Şakayla Karışık - Zagor, Ofsayt Osman Olursa


- Kardeşimi kurtaran adam olmasan da seni deli gibi seviyorum.
- Kim olduğumu bilmeden mi ?
- Evet
- İnanmam be olamaz.
- Evet, yemin ederim




- Bir insan senin kadar iyi olamaz, ya ben bir serseri olsaydım?

- Beraber serserilik ederdik.
 
- Ya ben viranelerde sabahlayan, yiyecek bir lokma ekmek bulabilmek için köpek gibi dolanan, yerden izmarit toplayan bir berduş olsaydım?

- Gene yanında bulurdun beni..
 
- Ya herkesin alay ettiği, tekmeleyip attığı bir ofsayt olsaydım? ofsayt nedir bilir misin  hayatta bi... bişey yapamamış, dikiş tutturamamış, bir... bir kere bile gol atamamış bir beceriksiz olsaydım?

- Golünü atıncaya kadar sana top taşırdım.




- Olamaz be.. sen bir rüyasın...




NOT: Sadri Alışık ve Filiz Akın'ın oynadıkları  bir zamanların çok meşhur Şakayla Karışık adlı filmin replikleri www.cilekindunyasi.blogspot tan alıntıladım.

22 Kasım 2011 Salı

Bu Adamlar Ne Yapıyorlar?


Sence bu adamlar ne yapıyorlar? Bak şimdi.. Burası gördüğün gibi bir stadyum. Üzerlerinde bir takımın forması olduğuna göre, bu oyuncular belli ki maç yapacaklar. İyi de bu halleri ne? Niye şekilden şekile giriyorlar? Bir şeyden mi korkmuşlar? Yoo.. Korkmuyorlar. Ben de yeni öğrendim. Bilakis korkutmak istiyorlar.



Geçenlerde Morgan Freeman'ın canlandırdığı  Nelson Mandela'nın hayatını anlatan İnvictus adlı filmi seyrediyordum. Filmin bir bölümünde Güney Afrika milli takımı ile Yeni Zelanda milli takımının maç yapacaklardı. Aaa! Yeni Zelanda milli takımı oyuncuları tuhaf tuhaf hareketler yapmaya, ayaklarını yere vurup, kollarını sert sert sallmaya başlamadılar mı? Akabinde ve detayında sanki "ölüm!" ya da "öldürürüm" mü ne diyorlar kuzum bunlar?" diye kalakaldım. Gerçekten bu adamlar ne yapıyorlar?


Ne öğrendim biliyor musun? Soyları tükenmekte olan Yeni Zelanda'nın yerlilerinden Maori kavmi savaştan önce düşmanlarını korkutmak için savaş dansı yaparlarmış. Haka dansı da denilen bu dansla güçlerini göstermek amacıyla  bir yandan ellerini bedenlerine bir yandan da ayaklarını yere vurarak dans ederlermiş. Bir diğer adı All Blacks olan Yeni Zelanda Ruby takımı da her maçtan önce Maori kavminin savaş dansına benzer hareketler yaparak rakip takıma gözdağı vermeye  çalışıyorlarmış, iyi mi? Ne yalan söyleyeyim bayıldım ben bu gösteriye.. Spora katılan bir hoşluk.  Ayrıca All Blacks takımının oyuncuları sadece gövde gösterisi yapmıyorlar aynı zamanda bir şeyler de söylüyorlar..  Şimdi baktım sanal ansiklopediye...  O dansları yaparken söyledikleri sözler  "Ölüm bu, ölüm bu!  Hayat bu, hayat bu!" gibi nakaratlarmış. Enteresan değil mi?


Ragbi de tuhaf bir oyun. Oval bir top var. Oyuncular bu topla hem el  hem ayakla oynuyorlar. Ragbinin Anavatanı İngiltere'ymiş. Sonrasında İngiltere'nin sömürgelerine yayılmaya başlamış. Avustralya, Yeni Zelanda, Güney Afrika, İrlanda, İskoçya'da çok oynanıyormuş. İşte Yeni Zelanda'nın milli  ragbi takımı her maçtan önce, yüzyıllardır  Maorilerin  Haka dansı ile hem rakip takımı ürkütmeyi hem de maça bir eğlence katmayı amaçlamış demek ki...  Hey! Bizim  milli takımımız da uluslararası maçlarda kılıç kalkan ekibinin hareketlerini yapsa mesela... Aaa!  Şahane olmaz mı ne dersin?

13 Kasım 2011 Pazar

İçinden Öykü Geçirdiğim Filmler 3 - Dar Alanda Kısa Paslaşmalar




Üniversiteyi kazanıp bizim kasabadan uzaklaşmayı nasıl istiyorduk anlatamam.  Akrandık. Amcamın kızıydı Asiye. Abartmıyorum, lise sonda harbiden ineklemiştik. Amcam ve babam bana öyle geliyorki doğduğumuzdan beri beynimizi yıkamışlardı. Ya onların bellediği İstanbul'daki en iyi üniversiteyi kazanacaktık. Ya da  taliplerimiz arasından seçeceğimiz bir kocaya razı olacaktık. Yaparlardı inanki... Bizim sülalede bizden büyük ablaları liseden sonra teker teker evlendirip, ertesi yıl çoluğa çocuğa karışmalarını becermişlerdi. Asiye'yle hep aynı sınıftaydık. Evlerimiz zaten karşılıklıydı. Ya ben onlardaydım ya o bizde. Aynen babannem gibi.  Babannem de iki oğlunun evi arasında gidip geliyor, canı ogün kimde kalmak istiyorsa orada kalıyordu. Arada bize  takılmadan edemezdi. "Kizlar, siz bağa sorarseniz, bu okuma işlerini pirakun!" diyordu. "Doğurin birer uşak sevin. Yaşiniz epey oldi. Zaten, gençluk bir atmaca kuşidur, gelur, geçer... Anlamazsuniz oni... Birgün benum gibi kocayacaksunuz, o okuduğunuz kitaplar, biturduğunuz okullar hep kalacak o yanda, yaninuza sade kalacak uşaklarunuz." derdi. Kıkırdardık Asiye'yle. Ne diyelim? Babannemi kıracağımıza kafamızı kırardık icabında... Gönlü hoş olsun diye... "Tamam babanne" derdik tabii.  Asiye'yle tam kafa dengiydik. Tamam küçük bir çevrenin, dar görüşlü bir ailenin içinde bunalan kızlarıydık ama. Hayat bazen vermek ister ya aldıklarını. Mucizeler tükenmiyordu işte. Şimdi düşünüyorum da feleğin tam bir kıyağıydık birbirimiz için. Dostluk güzel bir şeydi. O çok hassas ve kırılgandı. Ben ise vurdumduymazdım. Karşımdakinin hassas yönünü keşfedince, üstüne üstüne gitmekten haz alırdım. Benden epey çekmişti Asiye yani. Arada dudak büker "Bu huyumu değiştirecem, seni üzüyorum" derdim. Her seferinde "Sakın değişme. Sen hep böyle kal." diye cevap verirdi. Erkekler benim için tam bir baş belası anlamına gelirken, Asiye ise kalbini hoplatan her erkekten kolaylıkla etkilenir, platonik aşk acısı çekmeye bayılırdı. Ben  sinemayı çok severdim. O daha çok şiirleri ve öyküleri... Evdeydik, gözlerinin önündeydik ve iyi öğrencilerdik ya, büyükler pek karışmazdı bize. Özellikle tatillerde, sabaha kadar film seyreder, kitaplar üzerine muhabbet ederdik. Bazı filmleri döne döne seyrettiğimiz için repliklerini ezberlerdik. Futbolla aramız olmamasına rağmen, Serdar Akar'ın Dar Alanda Kısa Paslaşmalar adlı filmine bayılırdık mesela. Film futbolla ilgili görünse de içinde hüzünlü aşklar, unutulmaya yüz tutan emsalsiz dostluklar vardı. Niye bu filmi misal ettiğimi anlatacağım az sonra... Efendime söyleyeyim neticede... Son sınıfta bizim lisenin rehberlik öğretmeninin desteğiyle biz bi asıldık derslere tamam mı? Asiye'yle tam bi takım ruhu içerisinde planlı programlı ders çalıştık. Ne vardı? Aynı hamilelik gibi, diyorduk... Hayatımızın dokuz ayında dünyayla fazla irtibat kurmayıp kendimizi derslere adayacağız. Sonraaaa... Nurtopu gibi bebeğimizi elimize alacağız. Yanii... Ver elini İstanbul... İster inan ister inanma, becerdik bunu... Birlikte becerebildik. Bizde bir takım ruhu vardı çünkü.  Ne vakit üniversite sonuçları elimize geldi... Boğaziçi'ni kazanınca... Babam ve amcam küçük dillerini yuttular  tabii...  Yırtmıştık...Nanananoomm... Bize İstanbul yolu göründü.


Aşıktı bizim Asiye gene. Bu kez fakültenin en bohem hocasına aşık olmuştu. Karşıdan eriyip kendini bitiriyordu. Gözüne girmek için ne projeler üretiyordu. Ama nafile. Hocanın gözü tabii ki Asiye'yi görmüyordu. Yirmibeş yaş büyüktü bizden. Olacak iş miydi? Zaten bir sevgilisi olduğunu duymuştuk. Asiye mail adresini edinmiş, duygularını ayan beyan ilan etmişti.  Ar duygularını askıya almış, bıkmadan usanmadan romantik mailler döşeniyordu. Hoca hiç cevap vermediği gibi, derslerde Asiye ile göz göze gelmemeye gayret ediyordu. Bunun bir çocukluk olduğunu düşünüyor, sonunda Asiye'nin yazmaktan bıkacağını biliyordu belki kimbilir? Belki Asiye gibi başka hayranları da vardı. Hiç cevap vermemek en doğru durumdu belki... Ama bizimki asla pes etmiyordu. O gün duyuru tahtasında hocanın nikah davetiyesini  gördüğümüzde... Asiye'nin suratındaki ifadeyi ömrüm oldukça unutamam.  Asiye "İyi değilim." dedi. Eve gitti. Böyle durumlarda insanları acıları ile baş başa bırakmak lazım. Ben acıların paylaşılarak dağılacağını düşünenlerden değilim ne yazık ki… Sırt sıvazlamak, avutucu sözler garip ve kifayetsiz gelir bana. Kendisi aşmalıydı bu süreci ve içinde küllemeliydi bu platonik aşkın acısını... Ama iyice uzatmıştı. Bir hafta odasından çıkmadı. Ağlıyordu çoğu zaman. Odasına bıraktığım yemeklerin ucundan alıyordu, o kadar. Bu kadarı fazlaydı artık. Kendine gelmeliydi. Kapısını açtım. Günlerdir üzerinden çıkarmadığı pijamalarıyla yatağına uzanmış, gene ağladığını görünce... İşte tam o anda Serdar Akar'ın Dar Alanda Kısa Paslaşmalar adlı filminde, Savaş Dinçel ile Erkan Can arasında geçen  muhabbet aklıma geldi. Bu kadar mı denk gelirdi? Asiye'yle en sevdiğimiz filmlerden biriydi. Kimbilir kaç kez izlemiştik. Futboldan pek anlamıyorduk ama bu film futbolla ilgili olmasına rağmen bayılarak seyrettiğimiz filmlerin başında gelirdi. Asiye Galatasaray'ı tutuyordu sözüm ona... Kalecisi kim diye sorsan bilmezdi. Biri eskaza bana hangi takımı tuttuğumu sorsa... Bu filmin etkisiyle  "Esnafspor." derdim. Filmi bilip cevabımı duyanlar vaziyeti çakar, gülerlerdi. Bilmeyenler de kafa yapıyorum sanırlar gene gülerlerdi. Bu filmde mahalle sakinlerince kurulmuş amatör bir takım vardı. Takımın adını Esnafspor koymuşlardı.  Ne güzel filmdi  sahiden. Her izleyişimizden sonra, yüreğimizde dipten giden incecik bir sızı biriktirirdi. Filmin en baba repliği "Futbol  fena halde hayata benzer." di. İşte o anda en can dostumu, sevdiği takım küme düşmüş  fanatik taraftar gibi hayata küsmüş yanımda ağlıyor görünce, dayanamadım bu filmi çevirmeye başladım..



Odasına girdim. "Naber?" dedim. Yatağının  ucuna oturdum. "Sen mi geldin?" dedi. İki elini yatağa dayayarak doğruldu. Ayaklarını sarkıttı. Yancağızıma oturdu. Hıçkırarak ağlamaya başladı. "Niye böyle oldu? Ben çok sevmiştim. O kadar mail gönderdim. İnsan bir cevap yazar, öyle değil mi? Sorarım sana, benim günahım ne?" dedi. "Bak gülüm" dedim. "Belli olmuyor ama benim bir tek kulağımın arkası kaldı. Artık acı çekmekten ve  acı çektirmekten zevk almamayı öğrendim. " dedim.  Bir şey söylemeden dinledi. Hafifçe öksürdüm. Boğazımdaki gıcığı temizler gibi yaptım. Sözlerime haldığım yerden devam ettim... "Sevgililer... Hehh..  Bizim olanlar ve olmayanlar... Hepsi iz bırakır. Ve bazı izler şimdi seninki gibi çok derinini  çiziyor. Hepsi kalır. Ama inan bana, yeni izler de olacak." dedim. Bu niyazlarıma paralel bi tepki bekliyordum beklemesine ama nafile... Her nefeste çifte iç çekip ağlıyordu. Dalgın gözlerini dikmiş, salladığı ayaklarına bakıyordu. Ne yapayım yani? Başlamıştım artizliğe bi kere... Sözlerime kaldığım yerden devam ettim... "Yaşlıları düşün." dedim.  "Sanki herşeyi bilirlermiş gibidirler. Ama öyle değil.  Ne kadar acı çekersen çek şunu hiç unutma çizilecek bi yer hep vardır ve çizecek bi yer." Sustum. Derin nefes aldım. "Ressam olur insanlar başkalarının kalbini kazıya kazıya... Ya da resim olurlar senin gibi kazına kazına..." dedim.  Başını yerden kaldırdı. Yüzünü bana döndü. Gözlerimin içine, ama bana baktı. Gülmeye başladı. Gülerken gözlerinden gene pıtır pıtır yaşlar akıyordu. Nihayetinde çakmıştı  ne yapmak istediğimi... Film çevirdiğimi... Onu avutmak için dar alanda kısa paslar verdiğimi... Sonunda pası kaptı... Erkan Can'ın filmdeki cümlelerini aynen söylemeye başladı "Beni çok kazıdılar abla. Ama altından sarı yeşil çıktı..." dedi. Güldü. Ben de güldüm. Beraberce hem güldük  hem ağladık biz. Devam etti... "Sen demiştin ya, hani sonbaharda çamların arasından görünen yaprakları sararan çınar ağaçlarına bakıp "işte bizim takım" demiştin." dedi. Aynı Savaş Dinçel'in oynadığı Hacı rolünün hakkını verdim...  "Evet kardeş, biz seninle bir  takımız. Hep yeşil kalan çamlar ve hep sararan çınarlar." dedim. Onu omuzlarından tutup kendime çevirdim. Başımı  başına dayadım.  Sesimi buğulu tona akortladım. "Hayatta yeşil de kalmak var sararmakta. Dağın  rengi bunlar dağın rengi. Haydi sil gözlerini güzelim. Bu kadar diyet yeter." dedim.
 


Şimdi anlatıyorum ama bu olayın üzerinden yıllar geçti. Üniversiteden sonra Asiye'yle yollarımız ayrıldı. Evlendi ve Barselona'ya yerleşti. Aile kurdu. İki uşak doğurdu. Sanırım ben kaybedenler kulübündenim. Kariyerle birlikte ilişkilerimi sürdürebilmeyi, çocuk yapmayı beceremedim. İlk gençliğim hep yarışmakla geçmişti. Sonrasında, sanırım... Hiçbir şeyin bana sahip olmasına izin vermedim. Belki toplumun baskılarına bir tepkiydi yapmak istediğim. Neyse... Az sonra onu karşılayacağım. O gün bu film muhabbeti işime yaramıştı yaramasına ama... Asiye'yle karşılaştığımızda hangi filmi çevirmem gerektiğini düşünmeliyim. İki saat var önümde...  Az önce bir rüzgâr geçti  gözlerimden... Uzattım elimi yetişemedim...


NOT: Bu öyküyü yazarken esinlendiklerim...
http://osahne.blogspot.com/2011/11/son-mektup.html
http://ocerencan.blogspot.com/2011/07/gaybana-diyalog-i.html?utm_source=BP_recent
http://osahne.blogspot.com/2011/11/bazen.html



10 Eylül 2011 Cumartesi

Yaşasın Hanımlar! Mübarek Futbol Ayları Başlıyor!


Tamam. Yürekten kabul ediyorum. İnancıma göre en mübarek aylar, Recep, Şaban, Ramazan ayları tabii. Amaa... Ne yapabilirim? Futbol sezonu başlıyor ya, işte bu ay içim içime sığmıyor inan ki. Bizim köyün erkekleri futbol sezonu başladığı aydan itibaren  hep futbolla ilgileniyor. Hey! Dünya biz kadınlara kalıyor. Ne güzel!.. Oh, gelsin çaylar gitsin kahveler... Gelsin sinemalar gitsin kitaplar, festivaller... Eğlenip duruyorum-z-. Mükemmel... Pek çok kadının futbol meraklısı erkeklere sinir olduğunu biliyorum. Kimbilir ne kavgalar çıkıyordur evlerde... Çok saçma! Oh, kalmışsın kendi kendine kadın, baksana keyfine! Hele bu sene, futbol meraklısı erkeklerin şike hikayeleri sebebiyle zaten canları hayli sıkkın.. Bence bu futbol sezonu var ya gitmeyelim hiç erkeklerin üzerlerine. Futbolun erkekler için  keyfi falan kalmadı ki. Düşünsene futbol bir oyun değil mi aslında? Oyun tabii... Oyun ne yapar? Eğlendirir insanları öyle değil mi? Artık futbol eğlendirici bir oyun olmaktan çıktı maalesef... Bugün gazetelerde bu gece futbol liginin açılacağı ile ilgili yazılar okuyunca bunları yazmak istedim. Sonra Kıvanç Koçak'ın bir aralar okuduğum futbol konulu yazısı aklıma geldi.. Şimdilerde unutulsa da futbolun aslında bir oyun olduğundan, hatta insanın içini dolduran, keyfi barındıran, eğlenceli bir oyun olduğundan söz ediyordu.. Oyun deyince de aklımıza gülmek gelmez mi? Hayır gelmiyordu işte.. Artık milyarlarca doların döndüğü bir endüstri haline gelmiş olan futbolun eğlenceli bir oyun olduğunu söylemek mümkün olabilir mi? Rabet duyguları okadar körükleniyormuş ki, maçlarda taraftarlar kendi takımınlarına odaklanacaklarına hep rakip takıma odaklanıyorlarmış.. Rakip oyuncunun kaçırdığı penaltı, ayağına dolaşan top, ıskaladığı bir vuruş ya da nebileyim bir sebeple kapaklanıp düşmesi falan insanları güldürürken, aynı durumlar kendi takımının oyuncularının başına geldiğinde, sallanan küfürlerin, öfke nöbetlerinin haddi hesabı olmuyormuş.. Hayret edilecek şey! Futbol kazanmak için oynanacak elbet.. Tabii ki taraftar takımının malubiyetine gülmeyecek.. Tabii ki üzülecek.. Ama futbol madem bir oyun deniyor.. Oyunun bütününden büyülü bir lezzet alınması mümkün olmaz mı? Ben futbolun f'sinden anlamam.. Futbol deyince hem memleketten hem dünyadan hep asık suratlı futbolcular, futbol yöneticileri ve taraftarlar aklıma geliyor.. Okuduğum yazıda Amerika'da yapılan bir araştırmadan söz ediliyordu.. Şöyle ki.. 1952 yılında çekilen 230 beysbolcu fotoğrafını incelemişler.. Fotoğraftaki görüntülerine göre, "hiç gülmeyen", "az gülen", "çok gülen" olarak üç kategoriye ayırmışlar.. Ve bu oyuncuların ölüm yaşlarına bakmışlar.. İlk gruptakilerin 70, ikinci gruptakilerin 75, son gruptakilerin ise 80 yaşında öldüğü saptanmış.. Yani sonuç olarak, demek ki çok gülenler daha uzun yaşamışlar.. Tamam, güvenilirliği tartışılabilir bir araştırma olduğunu söyleyebilirsin.. Olsun.. Gene de diyorum ki, bu durum duyurulsa futbol camiasına, futbolun eğlenceli bir oyun olduğunu düşünüp acaba daha çok gülerler mi ki? Biliyorum esas şimdi bu yazdığım güldürdü seni.. Ne var? Fena mı olur böyle bir şeyi duyurmak sence? Bu yazı da bir futbol cahilinin, futbol lig sezonu başlangıcı anonsu işte..  Hanımlar, bırakalım erkekler kendi bozdukları oyunlarını kendileri düzeltsinler. Oyunlarını bozmak için nerelerde hatalar yaptıklarını belki düşünürler. Boşverrr! Biz bakalım keyfimize... Hey! Mübarek futbol sezonu açılıyor... Çok sevinçliyim... Ne güzel!