Sana bir şey söyleyeyim mi? İnan, öyle felsefecilerin sözlerini hafızasına nakşedebilen, tam yeri geldiğinde, taşı gediğine koymak maksadıyla, hoop diye bellekten dile dökebilen kapasitedede biri hiiiç değilim. Öyle afralı tafralı sözler bilmem. Ama Sokrates galiba şöyle bir söz sarfetmiş. "Büyük hayallerin kırıklıkları da büyük olur" demiş.
Benim durumum zordu. Çok güzeldim. Yalan değil... Öyle söylüyorlardı. Büyüleyici bir güzelliğe sahiptim. Annem de güzeldi. Hele annemin annesi... Of.. Anlatılacak gibi değil. Yaşını söylemesem anneannem benim annem, annem ise ablam gibiydi... Yaşsız kadın denen cinstendiler yani... Ne yalan söyleyeyim, bir genç kızın güzelliğinin farkında olması şahane bir duyguydu... Hayata beş sıfır galip başalamışım gibi hissediyordum kendimi. Burnum havadaydı.
Lise mezuniyetime üç ay kalmıştı. Bizim kasabanın geleneksel güzellik yarışmasına o yıl girmeye kararlıydım. Derslerim orta karardı. Zaten üniversitede okumayı düşünmüyordum. Farklı hayaller kuruyordum. Güzellik yarışmasını kazanacaktım. Sonra ver elini İstanbul! Manken olacaktım. Çok gerekeceğini düşünmüyordum ama belki bir oyunculuk okuluna devam eder, gözboyama cinsinden oyunculuk sertifikası ediniverirdim. Sonrasının çorap söküğü gibi geleceğine emindim. Kolaydı. Gelsin televizyon reklamları... Gitsin diziler... Heey! Hayallerim bu kadar değildi elbette... Ya sinema... Gizli bir hazineydim ben... Henüz keşfedilmemişlerinden... Öyle hissediyordum. Şu endam bu güzellikle memleketin en tanınmış aktristi ben olamaz mıydım yani? Evde hep öyle söylüyorlardı. İnanıyorum kesinlikle olabilirdim.
Tamam, sesim pek iyi değildi. Olsun varsın. Piyasada kimler şarkı söylemiyordu ki? Şöyle castaka castak birkaç şarkı edindim mi? Cıbıldak bir kaç klip çekimi... Heeyyy! Sadece bizim kasabanın değil, memleketin kraliçesi ilan edilirdim vallahi.. Ne var? Zaten ailem yıllar önce beni kraliçe ilan etmişti. Eve geldiğimde formamı çıkardığım gibi saçıma taç takarak dolaşıyordum. Fena kaptırmıştım kendimi bu hayallere... Çok fena... Aklım fikrim gelecek öykülerimdeydi.
Güler... Güler'le güya arkadaştım. Bizim sınıfa bu yıl gelmişti. Diğer kızlar gibi ondan da hoşlanmamıştım. Güzel değildi bi kere... Güler'de benim güzelliğimin kırıntısı dahi yoktu. Kara kuru bir kızdı. Ne vakit onu sınıf kapısından girerken görsem yüzümü ekşitir, "onun yerinde olsam evden dışarıya çıkmaz, gudubetliğimden kimselerin yüzüne bakamazdım," diye aklımdan geçirirdim. Çalışkandı. Biz aynı sırayı paylaşıyorduk Güler'le. Sınıfta hiçbir kızın yanımda oturmaya cesareti yoktu tabii. Yalnız oturduğum için, sınıf öğretmenimiz Güler'i benim sıramda yanıma yerleştirmişti. Bana öyle geliyordu ki, yanyana oturunca, bariz güzel ve çirkin manzarası sergiliyorduk.
Galiba acıyordum Güler'e. Pek konuşmuyordum. O da fazla takılmıyordu bana. Ancak sene başından beri çözemediğim bir sırrı vardı. Gizli gizli onu izliyordum. Aklım bir türlü basmıyordu. Sınıfın çocukları neden benim değil Güler'in peşinden koşuyordu? Basbayağı çirkindi işte... Karga gibi burnu, ipincecik dudakları, sarı çalı süpürgesi gibi saçlarıyla estetikten, güzellikten bir nebze nasibini almamıştı. Hasta zayıfı haliyle, bu kızın nesini beğeniyorlardı? Eğer ben güzelsem, Güler feci çirkindi. Hayret ederek farkediyordum, okulun çocukları Güler'e uzaktan uzağa göz süzüyorlar, yanından geçerken derin derin iç çekiyorlardı.
Derslere gelmediği günler onun için not tuttuklarını farkedince şaşkınlığım tavan yaptı. Son yazılıda, Güler'e kopya vermek için yarışan bizim sınıfın erkeklerini hatta kızlarını görünce "Pes!" dedim. "Pes!" Artık sabrım taşmıştı. Ne buluyorlardı ki bu kızda? Bende olmayan neye sahipti? Büyücüydü bu kız! Sırrını benden gizliyor olmalıydı haspa! Düşünüyordum. Kendimi ezik hissettirecek hiç bir artısı yoktu. Güzellikse... En güzel bendim. Eee!.. Yok artık.
Daha fazla dayanamadım. Okul çıkışında Güler'i müzik odasında sıkıştırdım. Gözüm öyle kararmıştı ki, selamsız sabahsız içimdeki nefreti kustum. "Kin ve garez doluyum sana karşı. Çok kızgınım, çok." dedim. Anne sözü dinler gibi masum gözlerime baktı. Doğrusu tavrım yüzünden bana öfkelenceğini zannetmiştim. Şöölee çirkinliğine yakışır ağır, tumturaklı bir çıkış hayal etmiştim. Niyetim saç saça baş başa girişmekti. Yolmak istiyordum o yelloz saçlarını. Fakat öfkelenmediğini şaşkınlık içinde görünce, benim öfkem katmerlendi. Pirelendim iyice. Resmen öfkeden çıldırmış üstüne yürüyordum ki "Neden?" dedi. Sesi yumuşacıktı. Nasıl anlatsam? Hem beni umursamazmış gibi yumuşak, hem de yüreğimi okşuyormuş gibi yumuşaktı.
Gülümsedi. Bu kız kesinlikle büyücüydü. Gülümsemesiyle dilimin ucundan ummadığım lakırtılar döküldü. Acayip bir cümle söyledim. "Güzellik yarışmasına girmeyi düşünmez misin?" dedim. Buram buram merhamet kokan, başka hiç bir art niyet aramayan bakışlarla bana baktı. "Güzellik yarışması nasıl adil olabilir?" dedi. "İnsan kendi çabasıyla güzelliğine sahip olmaz ki. Nasıl ailemizi, nerede doğacağımızı, cinsiyetimizi kendimiz seçemiyorsak, tenimizin, saçımızın, gözümüzün rengini, yüzümüzün şeklini, boyumuzu biz belirlemiyoruz. Genlerden gelen miraslarımızı mı yarıştıracağız?" diye sözlerine devam etti.
Şaşkın gözlerle Güler'e baktım. "Hafta sonu sınıfça gene bizde toplanacağız. Benimle konuşmak istemediğin için sana teklif edemiyordum. Üniversite sınavına az kaldı. Esas yarışma o. Gelirsen çok mutlu olurum." dedi. Başımın üstünde işittiğim ilk "THUD" efekti o andı sanıyorum. Nedense "tamam." dedim.
Bu kız büyücüydü. Emindim. Aptal olduğum bu kadar mı kolay yüzüme anlatılırdı? Sırtımı Güler'e döndüm. Ağlamaya başladım. Ağlamak güzeldi:)