öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Nisan 2026 Pazar

Ve Mandalina ve Manda ve Mandolin


Düşünün… Bir gün birileri çıkıp “mandalinalar tehlikeli” dese. Önce gülersiniz. Sonra şüphe başlar. Sonra… Kimse sorgulamaz... Bir bakmışsınız, herkes buna göre konuşuyor.

Prof. Dr. Şiir Erkök Yılmaz’ın Eşekarısı adlı kitabındaki 1977 yılında yazdığı “Evvel Zaman İçinde Değil” öyküsü, tam da bu dönüşümün hikâyesi. Masum bir şeyin nasıl tehdit haline getirildiğini, üstelik bunun nasıl bu kadar kolay kabul gördüğünü anlatıyor.

Bir noktada toplum netleşiyor: mandalar ve mandalinalar. Taraflar belli. Roller dağıtılmış. Ve kimse bu ayrımın neden yapıldığını sorgulamıyor. Çünkü mesele artık doğru ya da yanlış değil. Mesele, mandalinaların tehdit ilan edilmesiyle birlikte herkesin o oyunun parçası haline gelmesi.

Şiir Hoca, mandalar ile mandalinalar arasında, mandolinin yükselen gürültü içinde duyulmaz hale gelişini de haybeye eklemiyor. Bu oyunda en çok kaybolanlar, sesi en az çıkanlar.

Öykü burada ince ama sert bir ironi kuruyor: Aslında ortada gerçek bir tehlike yok. Ama herkes varmış gibi yaşamaya başlıyor.

İşte bu yüzden hikâye rahatsız edici. Mandalina... Manda... Bir kelime değiştiğinde, bir şey tehdit olarak ilan edildiğinde, gerçekliğin ne kadar hızlı yeniden kurulabildiğini anlatıyor.

Ve insan ister istemez şunu düşünüyor... Gerçekten mandalinalar mı tehlikeliydi? Yoksa birilerinin öyle demesi mi yetti?


Ve Homo Economicus Ve Tuhaflıklarım Ve Homo Romanticus

Arabamın camında yüzümü gördüğüm anda kalakaldım. Başımda her zamanki gibi şapka vardı. Yanaklarım pancar gibi kızarmış, suratımdan şıpır şıpır terler akıyordu. Neydi bu hâlim? İnanamıyordum. Arabamı evin kapısının önüne çekmiş, içini elektrik süpürgesiyle temizliyordum.

En son arabamı iç dış temizlettiğimde, adam kallavi bir para istemişti. Gözlerimi pörtletip “Sahi mi?” diye bağırdığımı bugün gibi hatırlıyorum. Adam büyük bir pişkinlikle “Sahi!” demiş, elimdeki parayı alıp sırtını dönmüş ve işine devam etmişti. Donakalmıştım. İçimden sunturlu bir cümle sarf etmiş, ardından “İnsaf!” diye seslenmiştim

Elim kolum armut mu topluyordu kuzum benim? Arabamı neden kendim yıkamıyordum ki? Verdiğim para fena hâlde içime oturmuştu ya, “Arabamı artık kendim yıkayıp temizleyeceğim!” diye tüm gün söylenmiştim. Akabinde o günkü kazığı çooktan unutmuştum tabii.

İyi ama şimdi ne yapıyordum peki? Bütün gün evde, ofiste çalış babam çalışıyordum. Akşam eve döndüğümde… Artık kaç ara kabloyu birbirine bağlayıp elektrik süpürgesini taktıysam… Resmen arabamın içini elektrik süpürgesiyle süpürüyordum.

Tamam, üzerinize afiyet, az buçuk cimriliğimle şöhret sahibiyimdir ama… Yooo… “Yuf!” derler bu kadarına! Arabanı da kendin temizleyip yıkama yani, öyle değil mi? Pes! Pes vallahi!



İşte o anda, iktisat profesörü Şiir Erkök Yılmaz’ın Homo Ekonomicus adlı öyküsünün kahramanı Bay X aklıma geldi. Bay X’i düşünür düşünmez, elektrik süpürgesinin borusunu yere fırlattım. Kendimi arabanın şoför koltuğuna attım. İki elimle yanaklarımı avuçladım. Korkuyla dikiz aynasına baktım. Allah’ım… Ben Homo Ekonomicus’un kadın versiyonuna mı dönüşüyordum yoksa?

Bilirsiniz değil mi? Bay X, Homo Ekonomicus’un ta kendisiydi. Elini yüzünü yıkarken sabun kullanmazdı sözgelimi… Nedeni basitti. Hesaplamıştı: Yüzüne harcayacağı bir birimlik sabunun marjinal faydası, erken kirlenen havlulara harcanacak bir birimlik sabunun marjinal faydasından düşüktü.

Sonra… Dişlerini macunsuz fırçalardı. Çünkü yaptığı hesaplara göre, ömür boyu diş macununa yatıracağı para, dişlerinin amortismanı için gereken maliyeti aşıyordu. Günlük yemeklerini bile, o günkü performansının zahmet katsayısına göre seçerdi.

Evleneceği kadını seçerken de aynı özeni göstermişti. (Burada anlatmak istemiyorum; öykü illa okunmalı. Sahiden ibretliktir.)

Ayrıca Bay X, faktör alışkanlığı yüksek, emek yoğun çalışan bir seyyar köfteciydi. Bisikletinin arkasına bağladığı arabaya küçük kızını yerleştirir, yavrunun önüne kıymayı koyar; böylece çocuğun karıştırma ve mıncıklama yeteneğini gayet “üretken” bir alana yönlendirmiş olurdu…

Falan… filan…

Anlaşılan o ki, gün be gün Homo Ekonomicus olma yolunda ilerliyordum. Tanrı bilir, yarın öbür gün en ucuza basanını bulduğum gazeteye kendi ölüm ilanımı kendi ellerimle verebilirdim. Sonra, aynı Bay X gibi, içinde soğutma aygıtı olan camdan bir tabut edinirdim belki…

Şu devingen yaşamda bir durağan denge tutturmak niyetiyle tabutun içine girip ölü numarası yaparken uyuyakalabilirdim. Benim varlığım, insanlara düzeni hatırlatabilir, rasyonel davranmayı öğretebilirdi. Hatta ben, hiç bozulmamış kalıbımla aralarında yaşamaya devam edebilirdim…

Soğutma aygıtlı tabutumun elektrik masrafına gelince… Yaşasaydım daha mı az harcardım sanki? Pöh! Varsın yaşadığımı sansınlar… Önce gazetedeki ilanı, sonra tabuttaki kıpırtısız hâlimi gören yakınlarım… Bir yaygara, bir bağırış… Derken kabullenirlerdi elbette öldüğümü.

Önce bizim şehirden, sonra memleketin dört bir yanından insanlar cam tabutun içindeki beni görmeye akın ederdi. Gece kimsecikler yokken tuvalete, mutfağa süzülürdüm. Eskaza beni ayakta gören biri çıkarsa… “Yatır bu!” diye hükmedip hâlimi cümle âleme yayabilirdi.

O günden sonra evim… pekâlâ bir türbeye dönüşebilirdi.

Yok artık!

Size bir şey söyleyeyim mi, bütün bunlar belki bir an içinde aklımdan geçti. Sadece cimrilikte değil, hayalcilikte ve abartmakta da şöhret sahibiyimdir. Görüyorsunuz işte… Yine veri koşullarda, veri fiyatlar ve veri getirilerle riskleri minimize edip belirsizlikleri tutarlılığa dönüştüreceğime, hayallerimde abartma sanatı icra ediyordum. Ne vardı yani?

Yıllardır bana hizmette kusur etmeyen emektar arabamın koltuğunu sevgiyle okşadım. Canım istediğinde elbette arabamı kendim temizleyip yıkayacaktım. Ayrıca anlamıştım ki araba temizlemek sahiden eğlenceli bir işti.

Dikiz aynasına usulca baktım. Kendimdim. Homo Ekonomicus olsaydım, sevinmek gibi verimsiz bulacağı bir davranışı sergilemezdim. Ben sevindim.

Homo Ekonomicus değil, Homo Romanticus olmaya karar verdim. Arabamın radyosunun düğmesine bastım. Pinhani en sevdiğim şarkısını söylüyordu:
“Asla vazgeçmeee…
Kalkıp da pencerenden bir bak.
Güneş açmış mı? Yağmur düşmüş mü?
Dön bak dünyaya!”

Hafıza ne tuhaf bir kutuydu. Yoo… En tuhafı bendim tabii. Araba yıkamak bu kadar abartılacak bir şey miydi? Kendimi olduğum gibi kabul ettim. Şarkıya eşlik ederek arabamı temizlemeye devam ettim.



2013

30 Mart 2026 Pazartesi

Ne Güzel Şey Hatırlamak Sizi

Bazan bir "merhaba"  insanın hayatını değiştirir, bazan da bir şiir...  

1941 yılında, Attila İlhan henüz 16 yaşındayken, İzmir Atatürk Lisesi’nde bir kıza yazdığı mektubun içine Nazım Hikmet şiirleri iliştirdiği için tutuklanmış. İki ay hapis yatmakla kalmamış, eline Türkiye’nin hiçbir yerinde okuyamayacağına dair  ağır bir belge tutuşturmuşlar.

Genç Attila şiirler yüzünden eğitiminden koparıldığında, o tarihte 39 yaşında olan Nazım Hikmet, toplamda 16 yıl sürecek mahkûmiyetinin farklı duraklarından biri olan Bursa Cezaevi’ndeymiş.

Üstelik aynı yılda aynı koğuşta  27 yaşında bir isim daha varmış: Orhan Kemal.
Nazım Hikmet’in yönlendirmesiyle şiiri bırakıp öyküye yönelen  büyük yazar, o günlerde henüz yolun başındaymış.

Bir mektup İzmir’de bir gencin hayatını zorlaştırırken, Bursa’daki o hapishane koğuşu aslında Türk edebiyatının en güçlü damarlarından birini inşa ediyormuş.

Bütün bunları hatırlıyorum ve aklıma hangi sorular üşüşüyor bilin bakalım? 

Acaba Attila İlhan o mektuba Nazım Hikmet'in hangi dizelerini yazmış?

Acaba o kız kimdi?

Acaba o kız, bir şairin hayatının  kendisine yazılan o mektup yüzünden nasıl altüst olduğunu sonradan öğrenmiş mi?

Bilmiyorum. 

Ancak bildiğim bir şey var. Zamanı ve özgürlüğü ellerinden alsalar da kalemlerini susturamamışlar. 

Onları cezalandıranlar tarihin tozlu sayfalarında çoktan kaybolurken, bu üç isim, o tuhaf kader ortaklıklarıyla bugün hâlâ içimizi titretmeye devam ediyorlar. 

Huzur içinde uyusunlar.


25 Mart 2026 Çarşamba

Tuhaf Olan Her Şeyi Severim:)

 

Bazan bir kitap beni tek cümleyle tavlar.

Şebnem İşigüzel’in Hanene Ay Doğacak kitabını, arka kapaktaki şu cümle sebebiyle satın almıştım:

“Bu kitapta tuhaf öyküler bulacaksınız.” Tuhaf olan her şeyi severim :)

Kitabı aldım. Önce kokladım. “Seveceğim ben bunu,” dedim.  Okumaya başladım.

İlk öykü...  Sevgili Bayan Arvadak.

Laboratuvar deneylerini bitiren doktor, kadavra üzerinde çalışmaya geçecekken ayağını kırar. Hastaneye gidemeyince, üzerinde çalışacağı kadavrayı kendi laboratuvarına getirmelerini ister.

Bir yandan da sekreter aramaktadır. Gazeteye ilan verir. Adayları laboratuvarında bekler.

Kapı çalar. Kapıyı kimin açtığını hatırlamaz. Kendisi mi asistanı mı? 

Öykü şu cümleyle başlar...  “Seni ilk gördüğümde…”

Sonrası… tuhaf bir tedirginlikle ilerler. Gelen kadının yüzünü, bedenini anlatır. Hiç tanımadığı halde hayatına dair varsayımlar kurar. Geçmişini, alışkanlıklarını, hatta eski sevgilisini…

Bir yandan da, neredeyse alışıldık bir soğukkanlılıkla, kadavralar üzerinde çalışmanın insanda açtığı çatlaklardan söz eder.

Ve tam o esnada... Metnin içinden ince bir tuhaflık sızmaya başlar. Okur bunu fark eder. Adını koyamaz. Sanki bir şey yerinden kaymıştır. Sanki anlatılanla gerçeklik arasında görünmeyen bir yarık açılmıştır.

Cümleler ilerledikçe o yarık genişler. Gerçeklik eğilir, bükülür… ve bir noktada kırılır.

Ve sen…
Tam her şeyi anladığını sandığın anda, öykü seni ters köşeye yatırır.

“Heyy! Yok artık,” dersin. Durup tekrar okumak istersin. 

Bazı öyküler okununca...   Çarpar.

21 Mart 2026 Cumartesi

Fil Meselesi...


Son günlerde Raymond Carver’ın yazdığı her şeyi okuyorum.

Onun öykülerinde büyük olaylar yok, çarpıcı kırılmalar yok. Gene de çoğu  öyküsünde bir yerden, insanın en savunmasız noktasına dokunmayı beceriyor. Anlattığı her şey tuhaf bir şekilde tanıdık geliyor. Sıradan hayatlar, görünmeyen yorgunluklar, kimsenin açık açık dile getirmediği o sessiz yükler.

Carver’ın öykülerinde kahraman da yok.Sadece hayatı idare etmeye çalışan, bir günü daha sağ salim atlatmanın peşindeki insanlar var.

Belki de bu yüzden, geçenlerde bir arkadaşımla konuşurken onu hatırladım. Hani bazı insanlar vardır, kendini bir anda sorumlulukların ortasında bulur. O da onlardan biri.

Her ay düzenli olarak nafaka ödüyor. Çocukları var, istekleri bitmiyor. Annesi, kardeşi… Birinin borcu bitmeden diğerininki başlıyor. Telefonu çaldığında genelde iyi bir haber gelmiyor.

Dışarıdan bakınca, hayat işte, denebilir. Ama bilirsiniz… Bazı hayatlar gürültü çıkarmadan, sessizce ağırlaşabilir.

Onu dinlerken Carver’ın “Fil” adlı öyküsü geldi aklıma. Oradaki adam gibi… sürekli veren, sürekli taşıyan.

Carver’ın hikâyesindeki fil elbette gerçek değil. İnsanın omzuna çöken, görünmeyen, ama her adımda kendini hissettiren bir ağırlık.

Arkadaşıma baktım. Onun da fili var. Belki kimse görmüyor. Belki o da pek dillendirmiyor.

En tuhafı ne biliyor musunuz? Bazan o yükün, onun kimliğine dönüştüğünü hissediyorum. Şikayet bile etmiyor çoğu zaman. Sanki sırtındaki fili indirse, geriye anlatacak bir hikayesi kalmayacak.

Düşünüyorum da… kimlerin sırtında fil var? Yoksa bazı insanlar bu yükü taşımak için mi seçiliyor?

Cevabı bilmiyorum. Ama şunu görüyorum... Bazı insanlar kendi hayatını yaşamıyor, başkalarının hayatını sırtında taşıyor.

Ve belki mesele o fili indirmek değildir. Belki mesele, o ağırlıkla devrilmeden yürümeyi öğrenmektir.

Hatta belki… Bazı insanları ayakta tutan şey, sırtlandıkları o yüktür.

21 Haziran 2023 Çarşamba

Eski Öykü Deneme / İnsan Yürek Acılarını Sevmeli

"Çölde

Bir yaratık gördüm, çıplak vahşi.
Çömelmiş oturuyor
Yüreğini ellerinde tutuyor
Yiyordu.
Dedim ki: “tadı güzel mi dostum?”
“Acı, acı,” diye karşılık verdi;
“Ama seviyorum
Çünkü acı
Ve benim kalbim.”

H.Crane

Müzik 

Bu gün hep arazide koşturup durunca, eve gitmeden önce kahve molası vermek istedim.   Yumuşak adımlarla  köşedeki kafeye doğru ilerledim. İlk güz rüzgarı tatlı tatlı esmekteydi. Rüzgârın tenimi üşütmesi hoşuma gitti.  Bu esinti, daha bir kaç hafta önce nasıl değişik  tat veriyordu. Sıcaktı. Yakıyordu. Şimdi… Sonbaharda farklı.  Artık serin esiyor. Diriltici. Önümüz kış. Kimi zaman dondurucu olacak. Sertleşecek.  Bazan önünde ne varsa peşi sıra sürükleyecek. 

Mevsimler, hayatlar gibi kendi mecralarında akıp gidiyor, diye düşünerek yürümeyi sürdürdüm. Omuzlarıma uzadığından beri saçlarımı artık hiç toplamıyorum. Yürürken esintinin ritminde saçlarımın dans etmesini, kimi zaman yüzüme doğru uçuşan saçlarımı tek elimi enseme sokarak arkaya ittirmeyi, mutlulukla alınan her nefesi, sağlıkla atılan her adımı, özgürce dolaşmayı,  bilmediğim yepisyeni duygularımın varlığını keşfetmeyi seviyorum.  Bir zamanlar böyle miydim? Bana hüzün veren her durumda dünyanın sonu geldi diye düşünürdüm.  Gene olmuyor mu? Oluyor elbette. Ama o eski  günleri iyi ki yaşamışım diye düşünüyorum. Size bir şey söyleyeyim mi? Anılar acı bile olsa beyaz tülbentlere sarılıp saklanmalılar. Sonra ömrün farklı mevsimlerinde çıkarılıp merhem niyetine hayata sıvanmalılar.

Bakın şimdi… O yıl liseye başlamıştım.  Vee... İlk kez aşık olmuştum.  

Yo, o benim  hiiiçç farkımda değildi. Güzel değildim. Ya da, o vakitler "aslında her kadın güzeldir"’i henüz öğrenmemiştim. Sivilceliydim. Okul giysim üzerimden dökülürdü. Saçlarım erkek çocuk gibi kısacık kesilmişti. Gözlerim bozuktu. Tam beş numara. Kara çerçeveli, kalın camlı gözlüklerim vardı. Dikkat çekecek hiç bir özelliğim yoktu öyle söyleyeyim.  O ise çok yakışıklıydı. Okulun güzel kızları onunla çıkmak için yarışırlardı.  

Bizim eve yakın otururlardı. Her sabah balkonda gizlice beklerdim. Onun uzaktan geldiğini görür görmez hemen kapının önüne inerdim. O farkında olmazdı. Okula giderken aynı kaldırımdan yürürdük. Çok çocuktum. Çocukluk ne güzeldi. Arkasından onun yürümesini izlemeyi severdim. Adımlarımı onunkilerle eşleştirirdim. O sağ adım atardı. Ben sağ adım atardım. O sol adım atardı. Ben sol adım atardım. Böylece sanki birlikte yürüyormuşuz gibi hissederdim.  

Güz hemencecik geliverirdi. Bazan şehrimin asırlık çınarları  yapraklarını konfeti gibi onun omuzlarına dökerdi.  Bazan yapraklar  kuzguni siyah saçlarına asılı kalırdı. Elini kaldırır, saçlarındaki yaprakları teker teker alırdı. 

Kimi günler daha keyifli olur, yürürken Gipsy Kings’in  o vakitler çok meşhur olan No Volvere şarkısını ıslıkla  çalardı. İşte o an.. O’nun ıslıkla şarkının ezgisini mırıldandığını işitirdim ya… Yüreğim sevinçle kanatlanırdı sanki. “Aşık olmak ne güzel şey!” diye düşünürdüm.  Okulun kapısına gelirdik. Bahçe kalabalık olurdu. O arkadaşlarıyla şakalaşır, sınıfına doğru giderdi.  Ben sınıfıma giderdim. Bütün gün hülyalara dalardım.  Neden aşk üzerine hep fena öyküler anlatılırdı ki? Şarkılar neden hep aşk acısından bahsederdi? Bence onlar aşkı bilmiyorlardı. Çünkü aşık olmak insanın içini sevinçle dolduran tatlı bir histi. 

O sabah… O sabah gene adım adım peşinden gitmiştim.  O sabah var ya beni ilk kez fark etmişti.  Hatta ilk kez bana gülüp “Günaydın” demişti. Düşünebiliyor musunuz halimi? Tepeden tırnağa pespembe kesilmiştim. Olduğum yerde kalakalmış, ıslık çalarak yürümesini  şaşkınlıkla izlemiştim. Sonra hızlı adımlarla arkasından yetişmiştim. Eteklerim zil çalmıştı. Görüyordum... Yüreğim o gün okula benden önce varmıştı.

Okulun kapısına geldiğimizde  bir kız ona doğru geldi. Sanırım o kız çok güzeldi. Gördüm. Birbirlerine güldüler. Ve o… O…  O… Güzel kızı öptü. Sonra o güzel kızın elini tuttu.... Ve... Güzel kızın elini tutarak gitti....  İlk kalp acısını o gün hissettim işte... Ve o gece bir rüya gördüm. Rüyamda çömelmiş oturuyordum. Elimde yüreğimi tutuyordum.  Ter içinde uyandığımı çok iyi hatırlıyorum. Elimi korkarak yüreğimin üzerine koymuştum. Hissediyordum. Kalbim fena halde acıyordu. Feci bir histi. Tuhaf... Benim kalbim… Benim acımdı ya… Bu acıyı sevmiştim. 

Şimdi oturduğum kafede Gipsy Kings No Volvare’yi söylüyor.  Elimi yüreğime koydum. İnsan yürek acılarını sevmeli diye düşünüyorum. Kahvemin son yudumunu aldım. Az sonra kafeden çıkacağım.  Sonbahar rüzgarında  dalgalanarak yüzüme dökülen saçlarımı elimi enseme sokarak arkaya doğru attıracağım. Gipsy Kings’in  melodisini ıslıkla çala çala hayata dalacağım.


NOT
Eski bir deneme öyküm. Üstelik bir sonbahar yazısı... 
Rüzgarı hoşuma gitti. 
Belki denk gelen birilerine dokunur, iyi hisler geçirir, diye düşündüm.
Müzik eşliğinde okumak hoş:)
Gerçekten!
Dener misiniz?

19 Eylül 2021 Pazar

Raymond Carver'ın Öykülerinden İlk Cümleler

 

Raymond Carver'ı, Katedral adlı kitabında yer alan öyküleriyle tanıdım. Halis öykü bulmanın çok zor olduğunu iyi bilirim. Bu öykülere  var ya, tek kelimeyle bayıldım.  En kısa zamanda anlatmalıyım. Geç oldu.  Yarın pazartesi.  İyisi mi, bu kitabındaki öykülerinin ilk cümlelerini yazmakla işe başlayayım...

"İşten arkadaşım Bud, Fran'le beni akşam yemeğine çağırdı." - TÜYLER

"Wes o yaz Şef adında, tedavi görmüş bir alkolikten, Eureka'nın kuzeyinde mobilyalı bir ev kiraladı." ŞEF'İN EVİ

"Sandy'nin kocası üç ay önce işten çıkarıldığından beri kanepeden kalkmamıştı." MUHAFAZA

"Strazbourg'da üniversitede okuyan oğlunu ziyaret etmek için yola düşen Myers, birinci sınıf vagonda Fransa'yı kat ediyordu." KOMPARTIMAN

"Kadın cumartesi öğleden sonra arabayla alışveriş merkezinden pastaneye gitti." KÜÇÜK, İYİ BİR ŞEY

"Benim bir işim vardı, Patti'ninse yoktu." VİTAMİNLER

"J.P ile ben, Frank Martin'in içkiyi bırakma tesisindeki ön varandadayız."  NEREDEN ARADIĞIM

"Kadının adı Miss Dent'ti ve o akşamın ilk saatlerinde bir adama silah doğrultmuştu." TREN

"Caryle zor durumdaydı." ATEŞ

"Minnesota plakalı eski bir steyşın vagon, pencerenin önündeki boş park yerine giriyor." AT BAŞLIĞI

"Şu kör adam, karımın eski bir arkadaşı, geceyi bizde geçirecekti. " KATEDRAL


28 Mayıs 2021 Cuma

Kızkardeşlik Gücü Adına:)

2007 yılından itibaren verilen Duygu Asena - Kadının Hâlâ Adı Yok  Roman Ödülü'nün 
2021 yılı sahibi, 
Ev adlı romanıyla Nermin Yıldırım  oldu. 


1964 yılından itibaren verilen Sait Faik Hikaye Armağanı'nın 
2021 yılı sahibi, 
Deli Tarla  adlı öykü kitabıyla Şermin Yaşar oldu. 


Memleketimin her iki kadın yazarına bayılırım. 
Çok sevindim. Sevindiğimi paylaşmak istedim:)



 

19 Mart 2021 Cuma

Kasımpatı


Geçen hafta John Steinbeck'in Kasımpatları adlı öyküsünü tatlı tatlı okuyordum. Bir yandan, o kadar çiçek arasında yazar acaba neden kasımpatıyı seçti diye düşünüyordum.

Kitapta yazarın bir çok öyküsü vardı. Ne yalan söyleyeyim, okuduğum ilk öykünün sonuna sinir  oldum. Ah bu erkek yazarlar, dedim. Kapağını küt diye kapattım. Kitabı okumayı bıraktım.

Bu hafta bir kadın yazar tarafından ana dilimde yazılmış şahane bir polisiye roman okudum. Elçin Poyrazlar'ın Ecel Çiçekleri. 

Memleketimde her gün duyduğum  kadına yönelik şiddette inat,  kadınlar kurban değil bu kez. 

Ne bu abicim, kadın hep akıl çelen, hep fettan, hep kötüye teşvik eden, hep yasak elmayı yediren, hep zavallı,  hep dövülen, hep aciz, hep cinayet nesnesi,  hep kurban. Acaba kimler yazıyor, kimler doğruymuş gibi inandırıyor, kimler akıllara işliyor bunları? 

Elçin Poyraz da tamam, buraya kadar, demiş olmalı.

Ecel Çiçekleri'nde  başkahramanı Suat Zamir'i  kadın polis yapmış.

İstanbul'da seri  işlenen cinayetler var. Gerçek hayatta olduğu gibi kadın cinayetleri devam ediyor. Aynı süreçte erkekler, hadım edilerek ardı ardına öldürülmeye başlıyor. Öldürülmüş adamların yanına hep kasımpatı bırakılıyor. Niye kasımpatı peki?

Yoo... Benden de bu kadar...  Nasıl denir? Merak eden, kitabı alıp okur:)

Yeminle film gibi roman... Sürekliyici. Bence filmi yapılmalı. Ve illa bu romanın devamı olmalı. 

Bayıldım.  Kalemine kuvvet sevgili yazar.



15 Kasım 2019 Cuma

ANLATICI


Halil Gökhan hakkında Hayal Kahvem'e  yazdığım ilk yazı, tesadüfen denk gelip okuduğum Erkekler Cennetinde Son Tango adlı kitabıyla ilgiliydi.  link

Yazar, o kitapta  diyordu ki: "Bu kitabın sonunu sakın kimseye söyleme! Eğer söylemezsen kitap sana büyük iyilikler yapacak. Özellikle başkalarının bilmemesi gereken, sadece senin bilebileceğin şeyleri söylemediğin için seni koruyacak."  Kitaplara inanırım.

O yazımda dilim döndüğü, elim yettiğince romanın konusunu izaha girişmiştim. Lakin söz dinlemiş, kitabın sonunu kimseye söylememiştim. Sonrasında Halil Gökhan'ın tüm kitaplarını okuduğum gibi, sosyal medyada takip eder oldum. Vee zaman su gibi akıp gitti. 

Bugün...
Haftanın son çalışma günümün son saatleriydi.  Feci bir hafta geçirmiştim.  Sıkıntı üstüne sıkıntı. Dert üstüne dert. Aksilikler havada uçuşuyor, sorunların ardı arkası kesilmiyordu. Elbette muazzam gayretler sarf ederek çoğunu halletmiştim. Lakin harap haldeydim.  Yeminle... "Ben yoruldum hayat, gelme üstüme. Diz çöktüm dünyanın namert yüzüne. Gözümden gönlümden düşen düşene...."  vaziyetindeydim.  

Ofisteki odamda, dirseklerim masamda,  ellerim yanaklarımda, dış dünyayla tüm rabıtamı kesmek niyetiyle öyleecee sus pus oturuyordum.  Taaaa ki,  masamda  duran kargo paketini  açana kadar!

Bir vakitler sosyal medyada Anlatıcı adlı bir derginin tanıtımına denk gelmiştim. , "Anlatıcı, anlatanlar, anlatmayı sevenler ve dinlemekten, okumaktan büyük haz alanlar için ne sihirli kelimedir." diye başlayan yazılar ilgimi çekmişti. Derginin  e-öykü yayını olacağı gibi, abonelik durumunda basılı formuna erişmek mümkün olacaktı. 

Derhal iletisim@kafekultur.com'a , e-posta atarak kişisel bilgilerimi gönderip, aboneliğe başlatacak işlemlerle ilgili bilgi almıştım.  ANLATICI öykü dergisinin 9 sayı yıllık abonelik bedeli 129.-TL idi. Havalemi yapıp abone olmuştum. Unutmuşum.

Halil Gökhan'ın yayınevi olan Kafekültür Yayınları'nın ilk profesyonel, satışlı "e-dergi"si Anlatıcı'nın abone olduğum için  basılmış formu işte  tam da bugün o bedbin anımda elime gelmişti. Derginin  kapağını uzun uzun seyrettim. Sonra gözümü kapattım. Bir sayfayı araladım. Baktım. Yusuf Eradam'ın Terapi Bebekleri adlı öyküsü. 

"Her şeyden önce kendimizi düşünmekten, kendimizi korumaktan vazgeçtiğimiz zaman, işte o zaman gerçekten de kahramanca bir bilinç dönüşümünden geçeriz." Joseph Campbell'in cümleleriyle başlamış.  Öyküyü bir solukta okudum. İyi geldi.  Şifalandığımı  hissettim.

Halil Gökhan'ın ilk okuduğum kitabının sonunu kimseye söylemediğim için kitap bana iyilik etti, beni korudu diye hayal ettim. Gelmişimi, geçmişimi, geleceğimi düşünmekten vazgeçtim. Tüm merakımla Anlatıcı'daki diğer öyküleri okumaya devam ettim. 

8 Ocak 2019 Salı

Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi


Harikûlade bir kitap adı...  Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi... Hey! Yüreğime nasıl ılık ılık aktı anlatamam. Resmen kitabın adına tav oldum. Dedim, ben kitabı almalıyım. Sonra yazarını düşündüm. Ziya Osman Saba... Şair değil miydi? Edebiyat derslerinde öyle öğrenmemiş miydik? Kapakta -Bütün Öyküleri- diye yazıyor. Bu benim cahilliğim, öyküleri de varmış demek ki.  Ne güzel... Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi nasıl bir öykü acaba? Du bi... Önce Ziya Osman Saba kimdi, bi gugıllıyıvereyim.

1910 Beşiktaş doğumluymuş. Cahit Sıtkı Tarancı ile  Galatasaray Lisesi'nden çok sıkı arkadaşlarmış.  Hemen ölüm yılına baktım. Ruhuna rahmet... Ah! Çok genç... 47 yaşında dünyamızdan  göçmüş. 

Kitabın arka kapağına göz gezdirdim. Kitabın ilk öyküsü olan Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi'nden alıntı  küçük bir paragraf var:

"Burada her şey, herkes birbirine gülümsüyor.
Hiçbir ihtiyar, hiçbir çirkin, hiçbir düşünceli insan resmi yok. 
Adeta bu fotoğrafhaneye sevinçsiz hiçbir insan ayak atmamış.
Yahut fotoğrafçı, bir muvaffakiyet sırrı olarak, makinesinin 
karşısında candan gülümseyemeyecek müşterisinin fotoğrafını 
çekmemiş." 

Evdeyim. Az sonra kitabın sayfasını aralayacağım... Usulca Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi'nin mecrasına akacağım.

29 Mayıs 2016 Pazar

Doğaya Bakıp Bir An İçin Olsun Düşünmek...


"Duruyordu yaşlı kazık denizler ortasında.
 Susuz kalmıştı bunca suyun bolluğunda. 
 Yosun bağlamış yılların anısıyla...
 Düşünüyor, düşünüyordu da bir türlü
 Bir anlam bulamıyordu orada duruyor oluşuyla..."

(Bir vakitler bir ağacın dalı olan yaşlı kazık, birileri tarafından kesilmiş, hiç tanımadığı denizin bu yerine getirilmiş, isteği dışında getirildiği bu yerden başka bir yere gidememiş, denizin içinde kazık olarak varlığını devam ettirmiş,  yıllar içinde tüm gövdesini yosun kaplamış, görünmez olmuştur. Gelip geçen onu fark edemez. Çarparlar. Biri de balıkçının kayığıdır.)

Balıkçı: Bu kazığı da kim koymuş buraya?
Yaşlı Kazık: Gerçekten bilmiyorum. Buraya kendi isteğimle geldiğimi sanmıyorum. Kim tarafından ve niçin getirildiğimi anımsayamayacak kadar yaşlıyım. 
Balıkçı: Bari şu sakal gibi uzamış yosunlar her tarafını kaplamamış olsaydı, seni görebilirdim. O zaman da sana çarpmazdım.
Yaşlı Kazık: Ama yosunların üzerimde büyüyüp büyümeyeceğine ben karar vermiyorum ki!
Balıkçı: Ya kim karar veriyor?
Yaşlı Kazık: Bu bir doğa yasası...
Balıkçı: Hım... Çok ilginç; oysa ben kendi sakalımı kedip kesmeyeceğime kendim karar verebiliyorum.
Yaşlı Kazık: Çünkü sen insansın...


Karl Ewald / Yaşlı Kazık öyküsü

29 Mart 2016 Salı

Yavaş Tren'i Beklerkene:)


Bir dakikanızı istirham edeceğim, kıymetli abilerim, ablalarım.


Şu elinizde tutmuş olduğunuz kitap; Sıdıka 2003, Olası Lakırdılukurdular, Sıkılhan'la Diyalog Çabaları adlı başlıklar altında tam elliiki tane öykü içeriyor.

Düzeyli ilişki yaşamak isteyenler, kredi kartı mağdurları, noter tasdikli TV güzelleri, otoyol fahişeleri, sahte şeyhler, iş arayan tetikçiler, dizi ağaları, çocuklarıyla diyalog kurduklarını sanan anne babalar, hırslı ofis insanları, digital musallatlar, internet bağımlıları, kontör ve bonus manyakları, deprem unutkanları, savaş çığırtkanları...  Velhasıl türlü çeşitli insan öyküleri, fazla kasmayan, araklanabilir kısa cümleler ve göz yormayan harflerle anlatılıyor.

Sadece bunları alıp gitmiyorsunuz. Yanında "Ağlama Dolabı" adlı üç öykülük hisli bir set daha veriyoruz. Kapağındaki miki resimlerine aldanıp da "Bu kitap kadın ruhuna hitap etmiyordur, içinde aşk felan yoktur" demeyiniz.  Haşarı okurlarının tükenmez kalemle bıyık yapmasından endişelendiği için bilbordlara resmini koydurtmayan fakat aslında yakışıklı bir insan olan yazarın hisli ve derin cümleleri de bulunuyor.

Deneyiniz, memnun kalacaksınız. 


Atilla Atalay/Ağlama Dolabı





24 Aralık 2015 Perşembe

Ve Saç Ve Sakız Ve Türkü



"...hiçbir şey göründüğü, hatta yaşandığı gibi değil! Her şey hatırlandığı gibi."
b.b


Çocukken büyükannemin tembihlerinden biriydi. Sakız çiğnemeyi severdim. "Çok tehlikeli. Nefes boruna kaçıverir. Yatarken mutlaka çıkar." derdi. Büyükannemin tembihlerini  mıh gibi aklımda tutuyorum.

Dün gece tam uykuya geçiyordum. Dalarken sakızı ağzımdan çıkardığımı biliyorum. Nereye koydum acaba? Hatırlamıyorum.

Sabah saçımı tararken elime geldi. Saçıma yapışmış. Çıkarmaya uğraştım. Beceremedim. "Buz ya da limon." dedim. Önce limon sıktım. Sakızda değişiklik olmadı. Azıcığını bir tutam saçla birlikte çekip kopardım. Canım yandı. Limonu feryatla çöpe attım.

Buzdolabından bir parça buz aldım. Sakızı buz ile ovaladım. İçim ürperiyordu. Eriyen buz  saçımdan boynuma  damlıyordu. Sakıza asıldım. Bir tutam saçım daha koptu. Acıdı. Gözlerimden yaş gelmeye başladı.

"Böyle olmayacak." dedim. Çekmeceden makası aldım. Sakızın yapıştığı yerdeki saçımı kestim. 

O anda Barış Bıçakçı'nın bir öyküsü aklıma geldi.  Gülümsedim. "Bu dağlar kömürdendir, geçen gün ömürdendir." türküsünü mırıldanmaya başladım. 


24 Kasım 2015 Salı

Yavaş Tren'i Beklerkene...

"Ben bilirim o bakışı" dedi. "Sen, hala O'nu düşünüyorsun..." Bakışlarımı bozmadan, fırlayıp tuvalete gitsem. Aynanın karşısına geçsem, nasılmış anlasam. Sonra bir daha bakmasam öyle...




....Kalktık, "iki yetişkin insan" gibi yürüyoruz işte. Bunca şeyin arasında, ööle bi takım ibibikliklere vaktimiz yok, hem "yazık bize", hem "ayıp lan artık, ne o ööle liseliler kibin". Ben yürürken, içimden bastığımız parke taşlarını sayıyorum. Asvalta vardığımızda, toplam sayıya bakıcam, seviyorsa tek sayı. Yürüyoruz...


Cümleler- Atilla Atalay/Menekşe İstasyonu
Film-Woody Allen/Paris'te Gece Yarısı

18 Eylül 2015 Cuma

Birisi Denizi De Alıp Götürsün Buralardan.

Sabahın erken saatlerini saymazsam diyebilirim ki tüm gün arazideydim. Yoo, öyle önemli görüşmeler, mühim toplantılar filan yoktu. Ne bileyim, eften püften koşturmalar. Hafta sonunun eli kulağında zaten... Nasıl denir? Yatcaz kalkcaz... Bi bakcaz gene hafta sonundayız... Eee... Öyle işte. Keyfim yok zaten.  Anlatmaya gerek yok. Memleket  durumları... Seferis'in dediği gibi "yaralı gövde, yaralı yurt, yaralı zaman." Bi de yaralı yürekleri eklemeliyim. Neyse... İşe gelmeden önce spora gittim. Son günlerde spor yapmak, hele müzik eşliğinde spor yapmak nasıl gücüme gidiyor anlatamam. Ofise gelince elim Atilla Atalay'ın  kitaplarına gitti. Dup Dup Çedene'yi çektim aralarından. Daldım arka sayfalarına...  Ciddi ve hisli öykülerinden birini okumaya başladım. Öykünün girişinde bir şiir var. Gülten Akın'dan...
......
Deniz uzaklaşıyor gitgide
Uçurumlar akan ırmak deli
Yok şimdi
Yalnızlığın damarını besliyor
Kirli yoğun kandırılmış suyla

Biz mi? Biz değiliz, önceki dün bugün başka
Dokumuzu değiştiriyorlar hızlı vuruşlarla
Tutunamıyoruz ilgilerimize, sevgilerimize
Ve aşka
Deniz uzaklaşıyor


Hatırladım öyküyü. Son sayfasına geçtim. Sadece son iki cümlesini okudum. O kadar. "Kendime göre, ben de seslendim birilerine: "Birisi deniz de alıp götürsün buralardan."" diye ben de seslendim. Öyle işte.  Canım bir sonraki öyküyü okumak istemedi. Normal Hayatlar adlı öyküsüne geçtim.  Durdum. Kapattım kitabı. Öykünün cümlelerini kendime göre kurdum. "Fen ilerledi artık." dedim. "Yürü, gidip aldırtalım duygularımızı. Kelebek'te okudum, beyinde bi yer bulunmuş,  lazer sıkıyolarmış adamlar oraya. Anında geçiyo herşey, ertesi gün denize bile girebiliyorsun." Böyle bişiydi sanıyorum. Sonra öyküdeki kahraman gibi Ahmet Kaya'nın "Yorgun Demokrat" bakışlarını takındım. Savaş Ay'ın şiir tonlamasıyla "Kafama lazer sıkar giderim " filan demeye başladım. Yooo, ben bön şimdi.... Ekrana bön bön bakıyorum... Pause... Durdum. Bu akşamlık benden  bu kadar. Neden derseniz? Ne bileyim? Öyle işte... Pause!

10 Ağustos 2015 Pazartesi

Öğrenmiş Gözlerle Kitaplara Yine Yeni Yeniden Bakmak



Roald Dahl'ın, 1916-1990 yılları arasında yaşamış,  Norveçli bir çocuk öyküleri yazarı olduğunu yeni öğrendim. Kitaplarını henüz okumadım. Fakat kimin yazdığını bilmeden, kitaplarından sinemaya uyarlanan filmleri hep seyretmişim.

 Roald Dahl, çocuklar ve yetişkinler için elliden fazla roman ve öykü kitabı yayımlamış.
Ben Roald Dahl'ı, Murathan Mungan'ın seçtiklerinden oluşan Kadınlığın 21 Hikayesi adlı kitapta tanıdım. Kitabın ilk öyküsü, Roald Dahl'ın yetişkinler için yazdığı Son Perde adlı öyküydü. Dilinin akılcılığını, öykünün tuhaf, şaşırtan,  kara mizah tadını çok sevdim.  Veee... En güzeli... Hem yazarın kim olduğunu, hem de yazarın diğer öykülerini fena halde merak ettim.  

Bu tip seçki kitaplarının,  bilmediğim,  hiç bir zaman denk gelmeyeceğim, çakışsak bile belki farkına varamayacağım yazarlara ulaştıracak en kestirme yol olduğunu düşünüyorum.

Hele bu öyküleri derleyen, öykülerini ve şiirlerini sevdiğim Murathan Mungan'sa... Hey! Ne mutlu canıma:)