deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Temmuz 2025 Çarşamba

"Hak Bir Gönül Verdi Bana Ha Demeden Hayran Olur"

 



Bir süredir masamdaki karpuz çekirdeklerini seyrediyorum. 

Ne güzeller di mi?

Çekirdeklerin  yüzeyinde o ışıltılı, cilalı doku resmen yüksek sıcaklıkta fırınlanmış parlak sır gibi.

Renk? Tam obsidyen siyahı gibi…. Seramikte böyle bir renk elde etmek ciddi ustalık ister.

Formu ise... Akıyor… Damla gibi ama keskin hatları var. 

Yani hem nazik hem iddialı… 

Tam bir tasarım objesi.

Müthiş!

21 Haziran 2023 Çarşamba

Eski Öykü Deneme / İnsan Yürek Acılarını Sevmeli

"Çölde

Bir yaratık gördüm, çıplak vahşi.
Çömelmiş oturuyor
Yüreğini ellerinde tutuyor
Yiyordu.
Dedim ki: “tadı güzel mi dostum?”
“Acı, acı,” diye karşılık verdi;
“Ama seviyorum
Çünkü acı
Ve benim kalbim.”

H.Crane

Müzik 

Bu gün hep arazide koşturup durunca, eve gitmeden önce kahve molası vermek istedim.   Yumuşak adımlarla  köşedeki kafeye doğru ilerledim. İlk güz rüzgarı tatlı tatlı esmekteydi. Rüzgârın tenimi üşütmesi hoşuma gitti.  Bu esinti, daha bir kaç hafta önce nasıl değişik  tat veriyordu. Sıcaktı. Yakıyordu. Şimdi… Sonbaharda farklı.  Artık serin esiyor. Diriltici. Önümüz kış. Kimi zaman dondurucu olacak. Sertleşecek.  Bazan önünde ne varsa peşi sıra sürükleyecek. 

Mevsimler, hayatlar gibi kendi mecralarında akıp gidiyor, diye düşünerek yürümeyi sürdürdüm. Omuzlarıma uzadığından beri saçlarımı artık hiç toplamıyorum. Yürürken esintinin ritminde saçlarımın dans etmesini, kimi zaman yüzüme doğru uçuşan saçlarımı tek elimi enseme sokarak arkaya ittirmeyi, mutlulukla alınan her nefesi, sağlıkla atılan her adımı, özgürce dolaşmayı,  bilmediğim yepisyeni duygularımın varlığını keşfetmeyi seviyorum.  Bir zamanlar böyle miydim? Bana hüzün veren her durumda dünyanın sonu geldi diye düşünürdüm.  Gene olmuyor mu? Oluyor elbette. Ama o eski  günleri iyi ki yaşamışım diye düşünüyorum. Size bir şey söyleyeyim mi? Anılar acı bile olsa beyaz tülbentlere sarılıp saklanmalılar. Sonra ömrün farklı mevsimlerinde çıkarılıp merhem niyetine hayata sıvanmalılar.

Bakın şimdi… O yıl liseye başlamıştım.  Vee... İlk kez aşık olmuştum.  

Yo, o benim  hiiiçç farkımda değildi. Güzel değildim. Ya da, o vakitler "aslında her kadın güzeldir"’i henüz öğrenmemiştim. Sivilceliydim. Okul giysim üzerimden dökülürdü. Saçlarım erkek çocuk gibi kısacık kesilmişti. Gözlerim bozuktu. Tam beş numara. Kara çerçeveli, kalın camlı gözlüklerim vardı. Dikkat çekecek hiç bir özelliğim yoktu öyle söyleyeyim.  O ise çok yakışıklıydı. Okulun güzel kızları onunla çıkmak için yarışırlardı.  

Bizim eve yakın otururlardı. Her sabah balkonda gizlice beklerdim. Onun uzaktan geldiğini görür görmez hemen kapının önüne inerdim. O farkında olmazdı. Okula giderken aynı kaldırımdan yürürdük. Çok çocuktum. Çocukluk ne güzeldi. Arkasından onun yürümesini izlemeyi severdim. Adımlarımı onunkilerle eşleştirirdim. O sağ adım atardı. Ben sağ adım atardım. O sol adım atardı. Ben sol adım atardım. Böylece sanki birlikte yürüyormuşuz gibi hissederdim.  

Güz hemencecik geliverirdi. Bazan şehrimin asırlık çınarları  yapraklarını konfeti gibi onun omuzlarına dökerdi.  Bazan yapraklar  kuzguni siyah saçlarına asılı kalırdı. Elini kaldırır, saçlarındaki yaprakları teker teker alırdı. 

Kimi günler daha keyifli olur, yürürken Gipsy Kings’in  o vakitler çok meşhur olan No Volvere şarkısını ıslıkla  çalardı. İşte o an.. O’nun ıslıkla şarkının ezgisini mırıldandığını işitirdim ya… Yüreğim sevinçle kanatlanırdı sanki. “Aşık olmak ne güzel şey!” diye düşünürdüm.  Okulun kapısına gelirdik. Bahçe kalabalık olurdu. O arkadaşlarıyla şakalaşır, sınıfına doğru giderdi.  Ben sınıfıma giderdim. Bütün gün hülyalara dalardım.  Neden aşk üzerine hep fena öyküler anlatılırdı ki? Şarkılar neden hep aşk acısından bahsederdi? Bence onlar aşkı bilmiyorlardı. Çünkü aşık olmak insanın içini sevinçle dolduran tatlı bir histi. 

O sabah… O sabah gene adım adım peşinden gitmiştim.  O sabah var ya beni ilk kez fark etmişti.  Hatta ilk kez bana gülüp “Günaydın” demişti. Düşünebiliyor musunuz halimi? Tepeden tırnağa pespembe kesilmiştim. Olduğum yerde kalakalmış, ıslık çalarak yürümesini  şaşkınlıkla izlemiştim. Sonra hızlı adımlarla arkasından yetişmiştim. Eteklerim zil çalmıştı. Görüyordum... Yüreğim o gün okula benden önce varmıştı.

Okulun kapısına geldiğimizde  bir kız ona doğru geldi. Sanırım o kız çok güzeldi. Gördüm. Birbirlerine güldüler. Ve o… O…  O… Güzel kızı öptü. Sonra o güzel kızın elini tuttu.... Ve... Güzel kızın elini tutarak gitti....  İlk kalp acısını o gün hissettim işte... Ve o gece bir rüya gördüm. Rüyamda çömelmiş oturuyordum. Elimde yüreğimi tutuyordum.  Ter içinde uyandığımı çok iyi hatırlıyorum. Elimi korkarak yüreğimin üzerine koymuştum. Hissediyordum. Kalbim fena halde acıyordu. Feci bir histi. Tuhaf... Benim kalbim… Benim acımdı ya… Bu acıyı sevmiştim. 

Şimdi oturduğum kafede Gipsy Kings No Volvare’yi söylüyor.  Elimi yüreğime koydum. İnsan yürek acılarını sevmeli diye düşünüyorum. Kahvemin son yudumunu aldım. Az sonra kafeden çıkacağım.  Sonbahar rüzgarında  dalgalanarak yüzüme dökülen saçlarımı elimi enseme sokarak arkaya doğru attıracağım. Gipsy Kings’in  melodisini ıslıkla çala çala hayata dalacağım.


NOT
Eski bir deneme öyküm. Üstelik bir sonbahar yazısı... 
Rüzgarı hoşuma gitti. 
Belki denk gelen birilerine dokunur, iyi hisler geçirir, diye düşündüm.
Müzik eşliğinde okumak hoş:)
Gerçekten!
Dener misiniz?

15 Ekim 2012 Pazartesi

Keşke - 4 - Meltem Gürle Keşke Sadece Deneme Yazmasa, Öykü De Yazsa.


Meltem Gürle'nin Birgün Gazetesi'ndeki köşe yazılarının tam bir müptelasıyım. Onunla tanışmıyorum. Sadece Boğaziçi Üniversitesi'nde hoca olduğunu biliyorum. Derslerine girmemiş Boğaziçili öğrencilere sadece üzülmekle kalmıyor, feci şekilde acıyorum. Çünkü ben var ya... Her yazısını okuduktan sonra, Meltem Gürle'yle aynı coğrafyada ve aynı zaman diliminde yaşadığım için kendimi çok mutlu hissediyorum.  Sonra diyorum ki kendi kendime: "Meltem Gürle sadece deneme yazmasa, öykü kitabı da olsa keşke."


"Hayat dediğimiz şey, zaten böyle bir ip cambazlığı değil midir? Biz de ipten ipe, halkadan halkaya kendimizi atıp dururuz. Bilincin ağırlığı sırtımızda. Herkes bir gün düşer tabii. Ama bazıları gökyüzüne asılmış o salıncağın üzerinde daha uzun kalır. Düşmemeye çalışmanın o korkunç “şimdi”sinde salınarak.  Tek tesellimiz şudur: Karşımızdaki cambaz sevdiğimiz biridir. Yıllardır yüzüne baktığımız, elini tuttuğumuz, acılar gibi sevinçleri de paylaştığımız biridir. Trapezin ipini bırakıp boşluğa doğru fırladığımızda, arkamızdan atılıp bizi havada yakalayacaktır. Elleri bileklerimizi kavrayacak ve bizi başka bir ipe başka bir halkaya taşıyacaktır.  Orada durup nefeslenelim diye. Şimdilik."




"Malatya’da komşularını yakmaya kalkanların yüreğinde cehennem korkusu var mıdır bilmem. Ama onlara Pir Sultan Abdal’ın bu sözlerini hatırlatmak isterim. 

Pir Sultan Abdal’ım sözlerim haktır
Hakk diyen kullardan hiç şüphem yoktur
Cehennemde ateş olmaz nar yoktur
Herkes ateşini bile götürür

Cehennem tam da böyle bir şeydir. Kötülükle beslenen bir ağız, kardeşlerin birbirine ihaneti ile büyüyen bir ateştir o. Ve burada hemen yanı başımızdadır."



"Hayatta ne çok şeyin biz fark etmeden kendiliğinden olup bittiğini düşündüm. Kimi felaketler gerçekleşmeden dağılıp yok olduğu gibi, bazı güzellikler de biz onları göremeden önümüzden geçip gidiyorlardı.

Senelerce yan sokakta oturup hiç tanışmadan yaşadığımız insanlar. Bunların arasında tanışsak belki çok seveceğimiz bazıları. Okulda aynı sıraları paylaşıp hiç yüz vermediklerimiz. Bir nedenle dikkatimizden kaçanlar. Belki de başka bir yöne baktığımız için görmediklerimiz.

Biz onları yakalayıp tutamadan yok olup giden olasılıklar. Hepsi küçücük detaylara gömülü. Çoğu kaçırılmış olan. Binilmemiş bir otobüste, girilememiş bir derste, gidilmemiş bir arkadaş toplantısında bizi uzun uzun beklemiş, sonra solup gitmiş fırsatlar.

Ya da dibimize kadar gelip bize dokunmadan geçmiş felaketler. Uzun sürmüş ama sonunda atlatılmış bir hastalık. Biz geçtikten hemen sonra düşen bir tuğla, çatıdan sarkan bir buz parçası ya da çürüyüp içi boşalmış bir ağaç dalı. Anlık kararlarda gizlenen kurtuluşlar. “O sabah işe gitmedim”ler, “bunların olacağını nereden bilebilirdim”ler, “aslında uçağı kaçırdığıma üzülmüştüm”ler...

Tesadüfler, tesadüfler, tesadüfler...


29 Kasım 2011 Salı

Denemeyi Anlamayan Nesle Aşina Değilim. Asla:)



Az önce Füsun Akatlı'nın bir yazısını okuyordum. Allahım, ben var ya deneme kitaplarını okumaya bayılıyorum. Deneme kitapları nasıl bir his geçiriyor bana biliyor musun? Sanki deneme kitabını yazan yazarla... Ne bileyim, kimi zaman Oktay Akbal'la... Sâlah Birsel'le ya da...  Peki ya of! Melih Cevdet Anday'la... Veya Tomris Uyar'la...  Ya Orhan Pamuk'la... Hasan Ali Toptaş'la...  Hey!.. Ahmet Hamdi Tanpınar'la mesela... Ya da şimdi olduğu gibi Füsun Akatlı'yla... Karşılıklı oturmuşuk... Sanki bir çift yaprakmışık dalında yumuşacık... Sanki kahvelerimizi hüpletiyormuşuk... Sanki baldan tatlı dedikodumuzun dizini kırıyormuşuk... Düşmüşük yavaşça sakin bir derenin... Sanki içindeymişik... Sanki yeşilmişik... Sazmışık. 

Dizelerinden alıntı yaptığım şair Can Yücel'in ve günümü şenlendiren, fikrimi zenginleştiren tüm denemeci yazarların öleni de yaşayanı da nur olsun! Bak şimdi... Yahya Kemal, "Ruhumda vardı Byron'un bedbaht eden melâl" dermiş.  Ahmet Haşim'in ünlü dizesidir illa bilirsin. Der ki... "Melâli anlamayan nesle aşina değilim." Türk Dil Kurumu "melâl" için: "can sıkıntısı, usanç" demiş. "Tabii ki o kadar değil" diyor okuduğum deneme kitabında Füsun Akatlı. "Örneğin, yapılacak iş bulamamaktan, uğraşsızlıktan da canı sıkılır insanın; melâl değildir. Temizlik günü gündelikçi kadın gelmeyiverince de canı sıkılır ev kadınının; bu da melâl değildir. Mutsuzluk kaynağı olabilen, insanı içine döndüren ve içinde gördükleriyle baş başa bırakan, nedenleri derinde olan bir tür sıkıntı diyebiliriz. Umarsızlık da vardır içinde, "usanç"ı aşan bir bezginlik de... Giderek "melâl" den gelen "melûl"a bakarsak, boynu büküklük de vardır. "Melûl"le el ele veren "melûl - mahzun"a bakarsak, hüzün de!" Hoş değil mi bu yazılar sence?

Tabii yazısı burada bitmiyor. Devam edip gidiyor. Okuyup bitiriyorum. Başka bir yazısına geçiyorum. Diğer bir yazısı "Deneme, vakti olanlar içindir." diye başlıyor. Tabii ki sağ vurup sol gösteriyor. "Ekran, ekran, ille de ekran... Kâh televizyon ekranı olarak, kâh bilgisayar monitörü olarak; edebiyattan vakit, emek, muhatap ve rol çalıp duruyor. Yaygın olarak inanılıyor ki; görsel iletişim yoluyla beslenmeye alışan kuşağın dijital alımlama yetisi, artık "tuğla gibi" romanlara papuç bırakmayacak. Şiire programlanmış ruhlar, lirik ve epik girdilerle karşılaştığında pan yapacak." diyor.  Edebiyatın papucu dama atılmak üzereyken, hatta belki kendisi de papucunun derdine düşmüşken, deneme kim yazar kim okur diye soruyor Füsun Akatlı...

Her şeye rağmen Füsun Akatlı yazmış deneme yazıları.. İşte ben okuyorum.... Cümlelerini birbiri sıra tüm merakımla okumaya devam ediyorum. Yazısının sonlarına doğru "Deneme vakti olanlar içindir." diyor. Tıpkı felsefe gibi, bütün sanatlar gibi, edebiyatın öbür türleri gibi, aşk gibi, deneme de çok bol vakti olanlar içindir. Yaşamaya vakti olanlar için." diyor. Ben Byron hiç okumadım sanırım. Çünkü Byron'la ilgili hiç bir şey hatırlamadım. Sadece şair olduğunu biliyorum. O kadar. Az sonra biraz araştıracağım. Bakalım nerelere varacağım? Yahya Kemal misali, Byron'u bedbaht eden melâlin ruhumda  olup olmadığını henüz bilmiyorum. Buna karşılık  memleketim şairi Ahmet Haşim'in söz ettiği melâle aşina olduğumu çok iyi biliyorum. Deneme, vakti olanlar içinmiş öyle mi? Ne gam! Ben deneme kitaplarına.... Yakinen aşina olmak olmak istiyorum.

17 Eylül 2011 Cumartesi

Ferit Edgü'den Bana Bir Mektup Vardı...


Her zaman okurların kitap seçmediğine, kimi zaman da kitapların okurunu seçtiğine inananlardanım. Bak, ne anlatacağım? Okuduğum başka yazarların deneme kitaplarında Ferit Edgü adına hep denk gelirdim. Nedense bir kere bile kimdir diye merak etmediğimi yeni fark ettim. Oysa hafızamın kıvrımları arasında Ferit Edgü'yle ilgili bazı sempatik bilgiler gizlemiştim. Sanat yapıtının aynı hayat gibi kendisinin dışında bir mesajı olmadığını düşünen biriydi. Ben de motomot mesaj veren hiç bir sanat yapıtından haz etmem. Ne bir kitap, ne bir film, ne bir resim...  Sonra duyarlık sözcüğünü önemseyen biriydi. Çağdaş sanatçılardan kimi bu sözcüğü rafa atmış olsalar da duyarlık olmadan nasıl iletişim sağlanabileceğini soruyordu. Haklı değil miydi? Gene bir başka yazar Ferid Edgü'nün bir yazısını anlatırken, sanatçıların yapıtlarıyla, okuruna, seyircisine ya da dinleyicisine keşfettirdiği yeni dünyaların, Christoph Colomb'un Amerika'yı keşfiden daha az heyecanlı olmadığını yazdığını okumuştum.  Hani Colomb Hindistan'a gideyim derken Amarika'ya ayak basar ya...  Okur için de durum böyle diyordu. Ne yalan söyleyeyim çok doğru diye düşünmüştüm. Ferit Edgü'nün düşüncelerini sevmiştim. Gene de kitapçıya gittiğimde bir gün olsun Ferit Edgü kitabını sormadım. Hangi kitapları vardı? Nasıl hikayeler yazardı? Ömrümde bir defa bile Ferid Edgü kitabını elime almadım. Peki... Hakkâri... Okuduğum ders kitaplarında, gazetelerdeki haberlerde, televizyonda seyrettiğim programlarda Hakkâri adına hep denk gelirdim. Orda memleketimin taaa ucunda bir sınır şehrimizdi. Şehrin etrafında çok yüksek, sarp yamaçlı, kolay aşılmaz dağlar vardı. Acaba Hakkâri'den Zap Suyu mu akardı? Emin değilim. Duyduğum kadarıyla dağlarında yaz kış erimeyen karlar vardı. Kışın sıcak odamda yayıldığım koltuğumda haberleri seyrederken kaç kere gördüm. Kışın kar öyle yağardı ki hiç kimse oraya kolay kolay varamazdı. Hastalar doktor bulamazdı. Orada çok çocuk ölümleri vardı. Türkçe'nin dışında değişik bir dil konuşurlardı.  Son günlerde asker şehitleriyle şehrin adı iyice özdeşleşmişti. Ben Hakkâri'ye hiç gitmedim. Ömrümde bir defa bile Hakkâri'yi görmedim.


Hani perşembe günü İstanbul Sahaflar Festivali'ne gitmiştim ya... Bu kez kararlıydım bir tane olsun Ferit Edgü deneme kitabı satın alacaktım. Bir sahafa sordum. Raftan bir kitap seçti. Elime verdi. Baktım. Bu bir deneme kitabı değildi. Bir romandı. Adı... O - Hakkâri'de Bir Mevsim... Oturdum sahafın sandalyesine... Kitaba bakakaldım. Sayfalarını araladım. Denk geldiğim sayfanın bir yerinden okumaya başladım. Kitabı ben seçmedim. Bu kitap beni seçti. Yazarın bana bir mektubu vardı çünkü. İstanbul'daydım. Hava cehennem gibi sıcaktı. Ben ise zangır zangır üşüyordum. Ben o anda İstanbul'da değildim. Bir teknenin kaptanı olmayı her zaman hayal ederdim. Ferit Edgü bilmişti beni. Hindistan'ı bulmak niyetiyle Amerika'yı keşfeden Colomb gibi hiç aklımda yokken  teknemin rotasını Hakkâri'ye çevirdi. Roman hayalle gerçeğin harmanlandığı bir şiir gibiydi. Sahaflardan sonra oturduğum kahvede  O- Hakkâri'de Bir Mevsim adlı romanı soluksuz okudum ve bitirdim. Ferit Edgü'nün bir başka kitabı var şimdi elimde...  Eylül'ün Gölgesinde Bir Yazdı. Kitabın rotasına göre teknemi ayarladım. Bakalım memleketimin hangi şehrine hangi insanlarına denk geleceğim? Bu kitabıyla da yazar; dar, kısıtlanmış ufkumu kimbilir nasıl genişletecek... Kimbilir bana neler, nereler keşfettirecek? Ne güzel! Bana yazdığı şu aşağıdaki mektubu tekrar okuyacağım. Sonra Ferit Edgü'ye cevap yazacağım. "Değerli Yazar, kendimi bir kâşif gibi hissettirdiniz. Teşekkür ederim. Sevgiler." 
 

"Ey okuyucu!
eğer yaşantın boyu, bir gün olsun
bir teknenin kaptanı olmadınsa
- ya da böylesi bir duyguya kapılmadan, böyle bir düş görmedinse-
teknen bir gün ya da gece, yolunu şaşırmış,
bilmediğin sularda yol alırken
haritalarda görülmeyen kayalara çarpıp batmadıysa
ve kendini tek başına
-Tayfalar nerde? Dümencim n'oldu?-
bir kumsalda da değil, denizden kilometrelerce uzakta, üstelik bir dağ başında (Rakım: 2.100) bulmadınsa
ya da benzeri korkulu bir düşü,
gözü açık ya da kapalı görmedinse
bu kitapta yazılı olanları anlamakta güçlük çekebilirsin.
Çünkü anlamak bir ortak dil gerektirir.
Ortak dil ise,
ortak yaşam / ortak bilgi / ortak birikim / ortak düş
kimi yerde, ortak düşüş demektir.
Ortak değilse bile, yakın / benzer / gibi.
Ama diyebilirsin ki, Bana yabancı olanı arıyorum ben.
Öyleyse yolun açık olsun.
Ama gene de,
bu kitabı okurken elinin altında, büyük gezginlerin sözlükleri, andaçları bulunsun, derim."

Ferit Edgü 



3 Eylül 2011 Cumartesi

KEŞKE - 2 - Sadık Yemni Deneme Kitabı Da Yazsa


"Mutlaka sizde de vardır. Dikkatle dinleyin.
İkinci bir kalp. Göğüs boşluğunuzdaki kıpırtılı pırlanta. Dünyanın şu anda en çok gereksinme duyduğu asil  değer. İnsanlar doğdukları, büyüdükleri yeri severler. Ait oldukları kültürde barınmayı yeğlerler. Normali budur denir. Birinci kalbin, esas kalbin işidir. Kişi anasını, evini, toprağını ve yurdunu her şeyden çok sever. İkincici kalp ise gezgin ruhla çalkantılı, hoşgörü esansıyla bezelidir. Dünyanın neresinde olursa olsun bulunduğu yeri, oranın insanlarını, şarkılarını sever. Yabancıları benimser. Başka lisanların, kelimelerin dilin kıvraklığında latife oluş şekline tavdır."


"Dostluk, ahbaplık, muhabbet kurabilme, kendini diğerinin yerine koyabilme yeteneğimiz bizi refah toplumu olmanın zararlı yan etkilerinden bir ölçüde de olsa sakındıracak hasletlerimizdir."


"Her kalp karşısında benzerini bulur. İkizini ve dostunu yaratır. Gülümsemenin gülümseme çağırdığı gibi.Çocuklarımıza kalp boğucu eğitim vermeyelim. Tek kalbe mahkum etmeyelim. Sevgi hissedilebilir bir enerjidir... Nefreti, kini bulup taşımak bir saniye, sevgiyi, kardeşliği yaşamak bir ömür."


 SADIK YEMNİ
 

"BEN" İle Bir Deneme Yazısı



Ben… Tam aynen böyle başlayacaktım ki cümleme… Benim (!)… Elim tutuldu kalakaldım.  Bak ne anlatacağım... Birkaç gün önceydi. Bana (!) bir elektronik posta geldi.  Mektup söyle başlıyordu:

“sen sen sen
 dünya sen”

Ben (!) asla yalan söyleyemem.. Önce Hayal Kahvem’deki  benim (!) yazılarımı okuyup seven biri, beğenisini böyle ifade ediyor zannettim. Sevindim. Amaa…  Okumaya devam edince benim (!) şafak bir attı ki sorma gitsin…  Donakaldım… Ben (!) var ya resmen şaşakaldım…  Çünkü bana (!)  gönderilen mektup tuhaf bir cümleyle devam ediyordu. Diyordu ki:

“sen yazarken hep BEN BEN BEN
 kimsin sen?
 komiksin”

Bu kadar... Anlam veremedim. Yoo… Ben (!) mümkünmertebe bardağı dolu yanından gören biriyim. Ben (!) önce gözlerime inanamadım tabii… Bana gönderilen bu mektubun, benim (!) elektronik posta kutuma yanlışlıkla gönderilmiş olabileceğini düşündüm. Yooo… Mümkün değildi…  Kesinlikle mektup banaydı (!)… Çünkü mektup benim (!) adıma hitaben başlıyordu. Ben (!), bana (!) gönderildiği besbelli olan bu  mektuba asla cevap veremedim. “Bana (!)  ne demek istiyorsunuz?” diye sormaya cesaret edemedim.  O da bir daha  bana (!) başka bir şey yazmadı. Acaba bana (!) nasıl bir mesaj yollamak istemişti? Ben  acaba çok mu benle (!) ilgili yazılar yazıyordum? Acaba ben (!) yazdığım yazılarda, dünyayı ben (!)  yarattım edası mı çiziyordum?  Bilmiyorum. Bunları düşününce nasıl  betim benzim  soldu anlatamam!.. İyi ama Hayal Kahvem benim (!) bloğum değil mi? Benim (!) tabii ki benimle (!) ilgili ya da benim (!) görüşlerimi anlatan yazılar yazmam doğru değil mi?… Kimin okuduğu kitapları yazacağım? Benim. (!)… Kimin seyrettiği filmleri yazacağım? Benim. (!)… Kimin gittiği festivalleri, sergileri, gezileri anlatacağım? Benim. (!)…  Kimin acılarını, sevinçlerini  anlatacağım? Benim. (!)…  Ben (!) söylemem icap eden her şeyi yazıyorum işte…  Söyler misin ben (!) daha ne yapabilirim? Yooo… Vallahi benim (!) hiç suçum yok bu olanda bitende…  Benim yapım böyle… Hem nereden biliyoruz ki?  Bir ben (!) vardır bende (!)  benden (!) içeri belki de o yazdırıyordur böyle… Eee… Söyler misin, kim çözmüş kendini ki ben (!) çözeyim? Sana bir şey söyleyeyim mi? Şimdi allak bullak oldum. O kadar  kafam karıştı ki  benim…  Çünkü "ben" (!)  ile  "bencil" (!) arasında üç harf mesafe olduğunu çok iyi bilirim.  Allahım, ben kimim? Yoksa ben; hep “ben ben ben” diyen, bencil (!)biri miyim?  Edip Cansever’in şiiri geldi aklıma… “O ben ki… Bir kadında bir çocuk hayaleti mi... Bir çocukta bir kadın hayeleti mi… Yalnızca bir hayalet mi yoksa…” Ben kimim? Of! Beni (!)  benden (!) alan o mektup sahibine bir çift sözüm var benim (!)! Benden (!) söylemesi… Yazılarıma aynen devam edeceğim!  Ben (!)… Ben (!)... Hey! Belki de çok beğeniyor benim (!) yazılarımı...  Ben (!) yanlış anladım belki... Olabilir mi? Of! Of! İyisi mi MFÖ'den bir şarkı dinleyeyim ben (!)... Hangi şarkı mı? Hangisi olacak? Tabii ki "Ne bileyim BEN?"



2 Eylül 2011 Cuma

Ve Müzik Ve Kitap Ve Sevinmek



Bilgisayarımdaki ses İspanyolca bir şarkı söylüyor.  Anlamıyorum. İlla anlamam gerekmiyor diye düşünüyorum. Besame Mucho… Şarkıcı kendi tarzıyla söylüyor. Hoşlanıyorum. Kimbilir ne anlama geliyor? Bilmiyorum. Andrea Bocelli’nin sesinden müzik dinlemeyi seviyorum. Önümdeki pencere açık. Tatlı tatlı esen ılık son yaz rüzgârı tülü sanki melodinin ritminde dalgalandırıyor.  Müzik anlamadığım şarkı sözleriyle kulağımdan  yüreğime doğru süzüldü. Başımı döndürüyor. Dinledikçe bu müzik, şu anda yaşadığım coğrafyadan bambaşka bir yere geçivermenin heyecanını içime dolduruyor. Seviniyorum.

Çalışma masamın üzerindeki kitapların kapak resimlerine bakıyorum. “Zarfa değil mazrufa bak” diyenlerden değilim.  Küçümseneceğimi bilsem bile suçluluk duymuyorum. Ne yapayım? Okumayı sevdiğimden beri güzel kabı olan kitaplara düşkünüm. Kitapçılarda kitaplardan önce kaplarını seyrediyorum. Bazıları o kadar çekici ki! Dokumak  istiyorum. Tutamıyorum kendimi… Elime alıyorum. Bilmediğim bir yüz gibi… Özenle hazırlanmış bir kitap kabı  yeni insanlar tanıyacağımı müjdeliyor… Seviniyorum.
 
Bu hafta benim için deneme kitapları şenliği oldu. Kitaplığı düzenlemeye çalışırken ne kadar çok deneme kitabımın olduğunu farkettim. Edebiyat öncelikle  roman, öykü, şiir kitaplarını  akla getiriyor.  Ben öykücüyüm. Her türlü öykü kitabına gönül kapım sonuna kadar açık. Farklı yazarların öykülerini okumak, yeni öykü tatlarını keşfetmek beni cezbediyor. Şiir kitaplarını okumayı çok seviyorum. Büyüleyici bir dünya o… Hâlis edebiyat lezzeti veriyor. Roman ise edebiyatın daima temkinli araladığım bir alanı olmuştur. Romanı ziyadesiyle önemsiyorum. Gerçek romanın dehşet haz verdiğini çok iyi biliyorum. Bilmediğim her romana dalamam. Romanda seçiciyim.  Ama deneme kitaplarına var ya… Bayılırım. Kısmetime ne denk gelirse diyerek, kendimi bahtımın rüzgârına bırakabilirim. Deneme kitaplarında düşünmeden daldan dala konabilirim. Her türlü deneme kitabından bal alabilirim. Hercaiyim. Dün kitaplarımı toparlarken  Enis Batur’a ait kitaplarımın fazlalığı şaşırttı beni. Bencileyin birine Enis Batur’un yazdıkları anlaşılmaz hatta ulaşılmaz gelmeliydi. Galiba elime bir deneme kitabını aldığımda, Enis Batur’un birinci ligin en büyük takımının en mâhir oyuncularından biri olduğunu peşinen kabul ediyorum. Ben ise karşısında dostluk maçı yapan iyi bir Anadolu takımının çaylak, hevesli bir oyuncusu gibiyim. İtiraf etmeliyim ki sahada feci çalımlar atıyor bana. Feleğimi şaşırtıyor. Gene de onunla paslaşmayı seviyorum. Her yeni kitabını okuduğumda çalımlarını daha kolay aştığımı, paslaşmayı geliştirdiğimi hissediyorum. Seviniyorum.

Müzik, edebiyat… Yani sanat…  Herkes sanatçı olamaz. Kabul ediyorum. Sanat yapmak elimden gelmiyor. Gene de sanattan haz aldığımı bilmek, sanat sayesinde duygularımın  sonsuz muhtelifliğini sezmek  insanlaştığımı düşündürüyor. Seviniyorum.

1 Eylül 2011 Perşembe

Hastayım Yaşıyorum Görünmez Hayallerimle...


Bu sabah feci bir baş ağrısı ile uyandım.  Resmen sürüne sürüne… Böylee… Nasıl söylesem… Kendimi ite ite banyoya gittim.  İnanır mısın, ayakta duracak halim yoktu. Dirseklerimi lavobaya dayadım. Elimi yüzümü ancak öyle yıkadım. Zorlanarak doğruldum. Aynaya yansıyan suretime dikkatlice baktım.  Aman Allahım! O ne? Yanaklarım alev alev yanmıyor mu? Pespembe…  Aaa!.. Anladım. Ben hastayım!  O an… Tam o an işte… Gözümde  birdenbire kırmızı bir ışık yandı – söndü... Hemen akabinde içimde tatlı bir sevda bulutunun peydahlandığını hissettim. O sevdalı bulut tepemden tırnağıma hızlı bir tur atıverince bedenimde… Sonra  dinlenmek için bağdaş kurup yayılıverince yüreğime… O an… Tam o an işte… Tutamadım kendimi… Kıkır kıkır güldüm. Aynaya uzattım yüzümü… Sağ gözümü çapkınca kırptım. “Tamam… Madem bu vaziyetteyim” dedim... “Hakkını vereceğim.” Tam zamanı… Son günlerde çok arzu ettiğim hayallerimi  teker teker gerçekleştireceğim. Aaa! Suratıma şaşkın şakın bakıp “Yok, artık!” demesene… Bu hasta ve ateşli halimle… Ayakta duracak dermanım yok iken hele… Ne yapacağım öyle mi? Düşünsene… İnsan hasta olup ateşlenirse… Kendini hayaller, hülyalar aleminin kollarına atması daha kolay olmaz mı?  Olur elbette… Eee… Ne yani hasta oldum diye dertlecek miyim? Hem de  bayram tatilimde? Mümkün değil… Haydi artizlik yapayım istersen… Şöyle söyleyeyim… “Valla şekerim, dertlenmek  tarzım değil!” Aaa! Kaçırır mıyım bu durumu? Hemen kollarımı sıvadım hemen… Hasta ve ateşli halimle… Ah! Ne hayaller kurdum ben!  Hey! Aklından neler geçiyor senin? Çok fesatsın biliyor musun? Dinle istersen… Neler hayal ettiğimi sana anlatmak istiyorum.


Ben uzun zamandır neyin hayalini kuruyordum biliyor musun? Şeyy… Ben… Yürümenin…  Uzun zamandır İstanbul’da yürümenin hayalini kuruyorum… Lütfen gülme… Bak şimdi… Düşünsene… Önce Cağaloğlu’ndan yürümeye başlıyormuşum. Sirkeci’ye iniyormuşum tamam mı? Eminönü karışıklığıyla köprüden geçiyormuşum. Yüksekkaldırım’a tırmanıyormuşum… Efendime söyleyeyim… Sonra… Ver elini Tünel… İstiklal Caddesi… Taksim…  Bir dakika... Acaba bu yoldan Beyoğlu’na çıkmak beni yorar mı dinlendirir mi dersin? Ya taşıtlar, işsiz güçsüzler, gezginci satıcılar kalabalığı tadımı kaçırırsa? Hımm… Ne diyeyim? Bilemedim.  Ah! Peki…  Ya koşmadan, yavaş adımlarla, tatlı tatlı söyleşerek, ta Şişli’den Levent Çiftliği’nden geçerek Boğaz’a kadar Sait Faik’le yarış yapmayı hayal etsem mesela… Ben öne geçince Sait Faik beni eteğimden yakalasa…  Hahha!..  Ne hoş bir hayal!.. Du bi… Hava sıcak ya… Özdemir Asaf’la Fatih’ten Edirnekapı’ya lapa lapa kar altında, bir  pencereden bir güzel başın sarkmasını bekleyerek dolaşmayı mı hayal etsem yoksa?
 

Yaşar Kemal romanlarını yürüyerek yazarmış biliyor muydun? Bir keresinde Yaşar Kemal’e Osmanbey’de rastlamıştım. Yooo… İnan bana bu hayal değil tamamiyle gerçek... O tanımıyor ya farketmedi beni. Ben ise tanımam mı memleketimin büyük değerini?  Görür görmez tanıdım tabii… Bugün gibi hatırlarım, olduğum yerde heykel kesilmiştim. Ufukta batmakta olan güneşi izler gibi, yolun sonundaki köşeyi dönene kadar Yaşar Kemal’in yürüyüşünü seyretmiştim.  O vakitler bilmiyordum ki Yaşar Kemal'in yürürken roman yazdığını… Yürümüyor da roman yazıyordu belki… Nereden bileyim?

 
Ah! Ben en çok ne yapmak isterdim  biliyor musun? Sait Faik ve Orhan Veli’yle İstinye İskelesi’nde bir akşam yemeği yemek… Ah! Sonra İstiye’den Bebek’e  kadar onlarla beraber yürümek...  Sağımda Orhan Veli, solumda Sait Faik olurdu. Ben ortalarındayım düşünebiliyor musun? Ellerimi arkamda birleştirir, saçlarımı attıra attıra yürürken ben... Kah Sait Faik’e kah Orhan Veli’ye göz ucumla bakardım. Eteklerim nasıl zil çalardı kim bilir? Beraberiz diye hoplaya zıplaya mutlulukla yürürdüm.  Eminim.  Of!.. Bilirim sonra dayanamazdım. Memleketimin en değerli öykücüsü ve şairiyle yürüyorum demez illa mızmızlık ederdim.  Ne fenayım! Yapardım vallahi. Yolun ortasında dururdum. Alt dudağımı sarkıtır, omuzlarımı silkeler, sağ ayağımı yere hızla vururdum.  Uzata uzata kelimeyi… Söylenirdim...  “Yorulllduuummm!”  Ah! Muzip muzip gülerlerdi...   Sait Faik bana belki: “Ne yorulması yahu! Yürüüüsene!” derdi… Ben de gözlerimi buğulandırır, “Bir insanı sevmekle başlamaz mı herşey?” derdim.  Belki o anda yanımızdan  üç vagonlu Bebek-Eminönü tramvayı geçerdi. Belki Orhan Veli bana “Çok şanslısın, haydi atla bakalım tramvaya!” derdi. Üçümüz tramvaya çoşkuyla atlardık sözgelimi… Evet, kesinlikle  bunu hayal ettim şimdi. İnan bana hayali bile güzeldi.


Peki, bunlar nereden aklıma geldi?  Dün gece Oktay Akbal’ın “Düşlerde Kalan Eski Yürüyüşler” başlıklı yazısını okumuştum. Oktay Akbal bizzat yaşamıştı benim hayal ettiğim bütün bu yürüyüşleri, biliyor musun? Ne şanslı diye düşüne düşüne uyumuşum. Ama ben de çok ballı  değil miyim? Oktay Akbal yazmasaydı eğer, ben sevdiğim yazarların 40’lı 50’li yıllarda neler yaşadıklarını, İstanbul’un güzel yürüyüşlere yakışan, güzel avarelik kenti olduğunu nereden bilecektim peki? Oktay Akbal’ın deneme kitaplarına bir daldım ki ne dalma…  Görüyor musun, hasta, ateşli vaziyetimle ne hayallerimi gerçekleştirdi bana… Birbirinden güzel deneme türü  kitapları Türk Edebiyatına kazandırdığı için Oktay Akbal’a yürekten teşekkür ediyorum. 

Bu kadar hayali yürümeye can mı dayanır? Of!.. Sahiden yorulmuşum. İzninle şimdi biraz uyumak istiyorum.


13 Ağustos 2011 Cumartesi

Yağmuru Dansa Kaldırmak Mı? Ben Mi? Asla!!!


Zor bela uyumuştum.. Rüya görüyordum. Rüya hissederek yaptığım tek şeydir. Su gibi her kalıba sokabiliyor her şekli aldırabiliyorum. Huzur duyduğum tek zaman dilimi. Rüya denizinin pürüzsüz yüzeyinde kulaç atıyordum ki  o lanet sesle uyandım. Öfkeyle yorganı kafama çektim. Ana rahmindeki çocuk şekline soktuğum bedenimi  ölüymüşcesine yatağa gömdüm. Nafile! Çatıya çarpan su damlalarının çıkardığı gürültü,  beynimi bir grayder gibi oyuyordu. İki büklüm kaldım yatakta bir süre... Durmak bilmiyordu. Hiddetle üzerimdeki yorganı fırlattım. Yatağın kenarına oturdum. Dağın tepesinden kendini boşluğa atan şelale gibi  ayaklarımı yere bıraktım. İki elimle kulaklarıma sıkıca bastırdım. Dirseklerimle bacaklarıma abanarak öne doğru kapandım. Gözlerimi öyle sıkıyordum ki, hiç kullanılmamış keskin bir jileti göz çizgilerimde dolandırsam, kirpiklerim jileti tarak zannedebilirlerdi. Beynimin içindeki gümbürtünün acısını bastıracak hiçbir acı aklıma gelmiyordu çünkü. Yağmur sesinden uyuyamayan adamın atom bombasını icat ettiğini aklımdan geçirdim. “Ben uyuyamıyorsam kimse uyumasın… Bombalarım insanların tepesine yağmur gibi yağsın.” diye düşünmüştü belki. Ancak bu delirtici ses  insana çılgınca bir şey yaptırabilirdi. Yağmur sesinin bazı insanlarda nasıl romantik çağrışımlar uyandırdığına asla kafam basmaz. En haz etmediğim tipler, ağızlarında sakız gibi "yağmura bayılırım, yağmuru dansa kaldırırım.”  cinsinden laflar geveleyenlerdir. Ölüm gerçeğini bile bile bu lakırdıları edenler  bu dünyaya ait olamazlar bence. Olmamalıdırlar. Uzaylılarmış gibi bakarım  suratlarına. Bakışlarımın tonlar çeken ağırlıyla bir böcek gibi ezmek isterim her birini. En azılı paranoyaklarla yarışacak kadar kışkırtır yağmur sesi beni. Yağmuru dansa kaldırmak mı? Bu cümle beynimin içinde havai fişek tesiri yaptı. Binbir renkte çakan ışık sadece saç tellerimi değil, bedenimindeki en küçücük tüyü bile ayağa dikmeye yetti. Yatağın ucundan yukarıya hiddetle doğruldum. Çıplak ayaklarımla taşlara basa basa… Yüreğimin öfkesini coştura coştura… Yumruk yaptığım ellerimi havaya savura savura… Sanki o ses bana meydan okuyormuş gibi… Hatta o ses beni savaşa çağırıyormuş gibi.. Nasıl çılgınca bir telaşla balkon camının önüne koştum anlatamam. Duyduğum ses doğruymuş. Camlardan sicim gibi yağmur akıyordu. İyice baktım...  Farklıydı... Gök kusuyormuş gibi... Dünyanın kötülüklerine tükürüyormuş gibi yağmur yağıyordu. Çarpıldım bu manzaraya… Çıplak ayaklarımla balkona çıktım. Yerde biriken sulara bastım. Daha fazla dayanamadım. Dizlerimin üzerinde kendimi yere attım.  Ben… Ne yaptım biliyor musun? “Biriniz isterse yağmuru dansa kaldırsın!” diye içimin bile en duyamayacağı sesle fısıldadım.. "Biriniz akşam olsun yeniden…"  Ben.. Ben ise… Gece gece… Avazım çıktığı kadar bağıra bağıra ağladım… Çok fazla kirlettik dünyayı.. Şimdi kusmak lazım.


NOT: Aşağıda yazdığım yazının tersini yazmayı denedim.  Bu kez yağmur sevmeyen biri olduğumu hayal ettim...


6 Ağustos 2011 Cumartesi

Üşümek ve Hayal Görmek


İlk adımda burnum ıslandı. Kar. Yüzüme çarpıp eridikçe yüzümü donduran kar. Aylardır yağıyordu. Gece, güzdüz, sabah, öğlen, önce, sonra. Gömmek için her şeyi yağıyordu. Herkesi  ve her şeyi. Kayak için kar seviyesinden söz ediyorlardı, televizyondaki haberlerde.... Kar seviyesi mi? Kayak için uygun! Peki, yolları kara batmış köylerin, bir yaşındaki çocukları böcek gibi ölürken dili kıpırdamayan leşlerin, yüz bir yaşındaki dedelerini yaşatmak için Fatiha Dağı'nı kızakla aşıp Van yoluna çıkmaları için de uygun mu? Kar seviyesi! Önce ayaklar gömülür, sonra bilekler görünmez olur. Dizler, bacaklar, ahırlar. Kar, diri diri gömer.... 


İçleri buzlanmış suyla dolu, sahibini bilmediğim ayak izlerine basarak yürüyordum. Beyaz çamurun içinde yürümeye çalışıyordum. Beyaz bataklığa saplana saplana. Ayak parmaklarım çoktan bire düşmüştü. Her birini ayrı ayrı hissedemeyeceğim kadar soğuktu... Ay soğuğuna ayaz denir. Vücudum onunla kaplıydı.... Aynada gördüğüm yüz benimkini andırıyordu. Sadece daha karanlıktı. Daha mor. Daha kırmızı. Daha siyah..... Musluklardan su akmıyordu. Akmayacaktı. Çeyreği dolu bir ibrikle, yüzümün beni beklediği aynanın karşısına döndüm. Dört lavabo sağımda, tuvaleti yatakhaneden ayıran kapının eşiğinde bir karartı belirdi. Tek ampulün ışığında kim olduğu anlaşılmıyordu..... Aklım bir bataklıktı. Her şeyi içine çekiyordu. Ne zaman geri bırakacağı da belirsizdi. Kalemi saplayıp, kağıttan çıkacak kanın sıcaklığıyla ısınmayı umuyordum. Gök ile yer arasında sıkışıp  kalmıştım. İki beyaz arasında. Preslenmiştim.... Ona bakmıyordum. Hemen önümdeki beyaz duvarı izliyordum. Soğuk parmaklarımda sıkışıp kalmış bir yüzük gibiydi. Çıkaramıyordum. Ne yüzüklerimi ne de ceplerimden ellerimi.... 

Ağlıyordum. Sessizce nasıl ağlanır, bilmiyordum. Ama sessizce öğreniyordum. Sessizce hıçkırıyordum. Gözlerim ıslandığı için yüzüm üşüyordu.... Gurur bazen tek noktadan kırılıyordu. Bir kemik gibi. Birbirinden ayrılan iki uçta sızlıyordu. Çevresindeki et şişiyor, içinde öfke ve üzüntü iltihapları birikiyordu. Bazen de gurur paramparça oluyordu.  İşte o zaman zor kaynıyordu. Gurur parçalarını bir araya getirmek için platinler, çivilerle tutturmak gerekiyordu. Bu çivilerin en sağlamı da intikam oluyordu..... Çok üşüyordum. Burnumun aktığını biliyordum. Çok korkuyordum. Daha fazla ağlamaktan. Daha fazla üşümekten. Sıcak suyun kalmamasından. Uykusuzluktan. Her şeyden. Yaptığım her şeyden. Hayatımdan korkuyordum.... Titriyordum.... O kadar çok üşüdüm ki kulaklarım çatladı. O kadar üşüdüm ki çoraplarım ayaklarıma yapıştı.  O kadar yapıştı ki çoraplarımı çıkarırken derim soyuldu. O kadar soyuldu ki kantindeki sobanın yanında acıdan bağırdım.... Olmadı. Sesim çıkmadı. Sesim, kapalı ağzımın içinde yankılandı. Boğazımda kaldı. Kursağımda. Oradan içeri düştü. Acının yerini aldı. Dönüp durdu. Bir yılan gibi... Sonra... Sonra... Karanlığı perdeleyen projektörün ışığında, yağan karın rengi kızıla dönmüştü. Rüzgarın savurduğu taneler artık birer kıvılcımdı. Bir kaynak makinesinden çıkan kıvılcımlar. Yanan kıymıklar. Alev alev. Sonra sönüyorlardı. Düştükçe. Üzerime. Dönüşüyorlardı. Soğuğa. Hava jilet atıyordu yüzüme..... Duruyordum. Zamanla birlikte.... Zaman, içini doldurdukça hafifliyor ve hızlanıyordu.


Onu bekliyordum.... Nereden geliyordu? Nasıl birden beliriyordu? Aniden. Daha önce hiç düşünmemiştim bunu. Hayaletler nereden gelir? Yerin altından mı?
"Sence ben bir hayalete benziyor muyum?
Benzemiyordu....  Hayaller de, gerçekler kadar buz tozuna dönüşünce....
Kelimeler ağzımdan bir ter gibi çıktı...

"Haydi bakalım... Ver elini.... Gidiyoruz."



NOT: Yazar afetsin beni, bu kez Hakan Günday'ın cümleleriyle oynadım. Ziyan adlı romanının farklı farklı sayfalarından alıntıladığım cümleleriyle üşümek ve hayal görmek üzerine kendimce bir deneme  yazı yazmaya çalıştım.

21 Mayıs 2011 Cumartesi

Yazmak - Kırık Keşkeler, Ortaboy Pişmanlıklar, Dipten Giden İpince Sızılar...


Yeni bir huy edindim. Canım sıkıldığında kendimi palas pandıras  sahildeki o banka atıyorum. Her defasında önce derin derin bir kaç nefes alıp veriyorum. Sanki böyle yapmazsam boğazımdaki düğüm çözülmeyecek akabinde  nefesim kesilecek zannediyorum. İyi geliyor. Adeta yerküreye değmemek maksadıyla ayaklarımı bankın üzerine topluyorum. Nafile olarak "olur böyle haller" diye öğütlesem de kendime... Umursamaz olmayı beceremiyorum. Bazen ziyadesiyle zorlandığımı, anlatılmaz derecede yıprandığını hissediyorum. Kimi zaman yaşanan kızgınlık veya kırgınlık, keder veya acı, yalnızlık veya güvensizlik, anlaşılmak veya anlatmak ya da  kimseyle paylaşmamak gibi durumlar beynimin içinde bir o yana bir bu yana cirit atıp duruyor. Çoğu kez insani zaaflar zorluyor beni. İtişmeler, kakışmalar... Yanılgılar, gülünç durumlar.... Yarı resmi, kalpazan işi  nezaket vaziyetleri...  Veya hafızanın zaman zaman çaktırmadan çekmecelerine gizledikleri... Sonra durup dururken akla gelmeyecek yerde ve zamanda  çıkarıp tozlarını silkelemesi... Hakikatinde  harbi harbi bünyeyi  sallayıp silkelemeyi amaç edindiği vaziyetler sözgelimi... Ne bileyim hayallerin kaydığı veya abarttığı aşırılıklar... İncir çekirdeğini doldurmayacak şeyleri büyütüp devleştirilmeler... Düşenebiliyor musun insanın sadece kendisiyle cebelleşmesi bile ne  meşakkatli bir iş! Of! Tüm bunların peşi sıra hissedilen kırık keşkeler, ortaboy pişmanlıklar, dipten giden ipince sızılar... İçim fena oluyor kimi zaman ne yalan söyleyeyim. İnsanım neticede öyle değil mi? Yaradılıştan gelen binbir his ve duyguyla başetmek kolay bir şey mi? Uğraşıyorum kendimle gördüğün gibi.  İşte sahildeki o banka ayaklarımı toplayıp oturuyorum ya... Çantamdan defter ve kalemimi çıkartıyorum. Nedense ancak böyle selamete erebileceğimi düşünerek; şefkate, iyiliğe, merhamete dair bildiğim tüm kelimeleri birbiri peşi sıra elimdeki deftere yazmaya başlıyorum. Yazmak  da insani bir edim... Ve yazmak bana çok ama çok iyi geliyor  biliyor musun? İçime su mu serpiyordur nedir? Basbayağı düzeliyorum. Heyyy! Havanın boşluğunda birbirine çarpıp yankılanan sevinç, yer kabuğunu boydan boya yararak ilerliyor. Geliyor. Geliyor... Küskün kalbimde çınlıyor. Çınnn! Çınnn! Çınnn! Sonra yine... Her seferinde daha büyük bir sesle daha büyük bir hızla... Elimdeki deftere kalemimin ucundan kelime kelime damlıyor....  Yazmak her daim bünyeme ilaç gibi geliyor... Hayatın gelmişine geçmişine bir selam çakıp... Gene... İşte gördüğün gibi yazıyorum... Yazıyorum... Yazzıııyooorumm...

NOT: Koyu yazılanlar, Atilla Atalay'ın Mecnun Kuleleri adlı öyküsünden aşırdığım cümleleridir.