hasan ali toptaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hasan ali toptaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Haziran 2015 Pazartesi

Sevdiğim 10 Bıyıklı Roman Yazarı


                       
                         






1- Hüseyin Rahmi Gürpınar (1864-1944) 
2- Mehmet Rauf (1875-1931)
3- Memduh Şevket Esendal (1883-1952)
4- Abdülhak Şinasi Hisar (1888-1963)
5- Reşat Nuri Güntekin (1889-1956)
6- Yakup Kadri Karaosmanoğlu (1889-1974) 
7- Kemal Tahir (1910-1973)
8- Orhan Kemal (1914-1970)
9- Oğuz Atay (1934-1977)
10- Ferid Edgü (1936- )





6 Temmuz 2012 Cuma

"Herkes Gibi Olamadın Gitti."


Yazıma, "Haftanın son çalışma gününü sonlandıcağım için feci seviniyorum." diye başlasam... Biliyorum... Diyeceksin ki: "Hani,  işinden, köyünden, o ballandıra ballandıra anlattığın sahil kasabasına, bir kaç günlüğüne kaçmıştın... Eee... Nedir şimdi bu söylediklerin?" Haklısın. Ah, kusura bakma ama, yazdıklarımı okurken, ne kadar hayalperest biri olduğumu keşke  aklından çıkarmasan. Bütün hafta... Bu Temmuz sıcağında...  Çılgın gibi... Kan ter içinde... Çalıştım da... Ne bileyim... O deniz, rüzgâr, gitar tadında vaziyetlerimi hayal edip, kendi kendime uydurdum belki... Olamaz mı? Benim gibi tuhaf birinden herşey beklenir.  Belki çocukluğumdan beri ailem ve çevremdekilerin "Herkes gibi olamadın gitti." deyişi, hiçbir zaman  kulaklarımdan gitmiyor...  Normal hayatımda hanım hanımcık rol sergiliyorum da... Ne bileyim? Hayal Kahvem'de  tuhaflıklarımı, hayallerimi, uydurarak, özgürce yazmak istiyorum belki... Hasan Ali Toptaş'ın Sonsuzluğa Nokta adlı kitabında anlattığı gibi... "Çoğunluğun bir işe girip çalıştığı, aynı dükkanlardan alışveriş yapıp aynı yöntemlerle yediği, aynı şeyleri konuştuğu, çocuklar doğurduğu, sonra onların hepbirlikte okullara gittikleri, aynı renk giysilerle sınıflarını geçip mezun oldukları, ardından tabur tabur askeri birlikler oluşturdukları, aynı marşları aynı biçimde söyleyerek aynı koğuşlarda aynı kıvrılışlarla yattıkları ve bu edimlerle beraberlik ruhunu yakaladıklarını sandıkları, sonra bir bavul dolusu anıyla terhis olup eve döndükleri, anne babalarına hiç değişmeyen ve toplumun hazırladığı reddedilmez duygularla sarıldıkları, aynı yasalara uyarak evlendikleri, babalarından devraldıkları yöntemlerle seviştikleri ve babalarının boşalan iş kadrolarına kapılanınca dünyanın yarısını ele geçirmişcesine sevindikleri, sevinçlerini aynı yüz ışıltılarıyla yansıttıkları ve tıpkı kendilerinden öncekiler gibi, gene çocuk doğurdukları ve onları besleyip büyütmeye başladıkları ve bütün bu olup bitenlere "dönüp duran paslı bir çember" diyecekken "akıp giden yaşam" adını verdikleri uyumsuz bir toplumda, bir uyumsuzum ben" belki...  Kurallara göre yaşıyorum görünsem de, kafama göre hayal kurmanın, hayali yazılar yazmanın tadı, kimi zaman gerçek hayatın tadından daha hoş geliyor bana belki... Olamaz mı yani? 

Bak ne diyorum... Az sonra ayakkabılarımı çıkaracağım. Pencerenin pervazına oturacağım. Çıplak ayaklarımı keyfimce dışarıya sarkıtacağım. "Kocaman bir kentin kocaman bir alanında sözgelimi, öğle sıcağında... Herkes farkedilemeyecek kadar büyük bir çemberin çevresinde yorgun atlar gibi dönüp dururken... Havada duygulardan, heveslerden, tutkulardan, alışkanlıklardan ve coşkulardan örülmüş renk renk kamçı sesleri"yle birlikte... Gene ben o sesi işiteceğim... Diyecekler ki... "Herkes gibi olamadın gitti!!!" Eğer sahiden öyleysem... Sevineceğim. Çok sevineceğim.



29 Kasım 2011 Salı

Denemeyi Anlamayan Nesle Aşina Değilim. Asla:)



Az önce Füsun Akatlı'nın bir yazısını okuyordum. Allahım, ben var ya deneme kitaplarını okumaya bayılıyorum. Deneme kitapları nasıl bir his geçiriyor bana biliyor musun? Sanki deneme kitabını yazan yazarla... Ne bileyim, kimi zaman Oktay Akbal'la... Sâlah Birsel'le ya da...  Peki ya of! Melih Cevdet Anday'la... Veya Tomris Uyar'la...  Ya Orhan Pamuk'la... Hasan Ali Toptaş'la...  Hey!.. Ahmet Hamdi Tanpınar'la mesela... Ya da şimdi olduğu gibi Füsun Akatlı'yla... Karşılıklı oturmuşuk... Sanki bir çift yaprakmışık dalında yumuşacık... Sanki kahvelerimizi hüpletiyormuşuk... Sanki baldan tatlı dedikodumuzun dizini kırıyormuşuk... Düşmüşük yavaşça sakin bir derenin... Sanki içindeymişik... Sanki yeşilmişik... Sazmışık. 

Dizelerinden alıntı yaptığım şair Can Yücel'in ve günümü şenlendiren, fikrimi zenginleştiren tüm denemeci yazarların öleni de yaşayanı da nur olsun! Bak şimdi... Yahya Kemal, "Ruhumda vardı Byron'un bedbaht eden melâl" dermiş.  Ahmet Haşim'in ünlü dizesidir illa bilirsin. Der ki... "Melâli anlamayan nesle aşina değilim." Türk Dil Kurumu "melâl" için: "can sıkıntısı, usanç" demiş. "Tabii ki o kadar değil" diyor okuduğum deneme kitabında Füsun Akatlı. "Örneğin, yapılacak iş bulamamaktan, uğraşsızlıktan da canı sıkılır insanın; melâl değildir. Temizlik günü gündelikçi kadın gelmeyiverince de canı sıkılır ev kadınının; bu da melâl değildir. Mutsuzluk kaynağı olabilen, insanı içine döndüren ve içinde gördükleriyle baş başa bırakan, nedenleri derinde olan bir tür sıkıntı diyebiliriz. Umarsızlık da vardır içinde, "usanç"ı aşan bir bezginlik de... Giderek "melâl" den gelen "melûl"a bakarsak, boynu büküklük de vardır. "Melûl"le el ele veren "melûl - mahzun"a bakarsak, hüzün de!" Hoş değil mi bu yazılar sence?

Tabii yazısı burada bitmiyor. Devam edip gidiyor. Okuyup bitiriyorum. Başka bir yazısına geçiyorum. Diğer bir yazısı "Deneme, vakti olanlar içindir." diye başlıyor. Tabii ki sağ vurup sol gösteriyor. "Ekran, ekran, ille de ekran... Kâh televizyon ekranı olarak, kâh bilgisayar monitörü olarak; edebiyattan vakit, emek, muhatap ve rol çalıp duruyor. Yaygın olarak inanılıyor ki; görsel iletişim yoluyla beslenmeye alışan kuşağın dijital alımlama yetisi, artık "tuğla gibi" romanlara papuç bırakmayacak. Şiire programlanmış ruhlar, lirik ve epik girdilerle karşılaştığında pan yapacak." diyor.  Edebiyatın papucu dama atılmak üzereyken, hatta belki kendisi de papucunun derdine düşmüşken, deneme kim yazar kim okur diye soruyor Füsun Akatlı...

Her şeye rağmen Füsun Akatlı yazmış deneme yazıları.. İşte ben okuyorum.... Cümlelerini birbiri sıra tüm merakımla okumaya devam ediyorum. Yazısının sonlarına doğru "Deneme vakti olanlar içindir." diyor. Tıpkı felsefe gibi, bütün sanatlar gibi, edebiyatın öbür türleri gibi, aşk gibi, deneme de çok bol vakti olanlar içindir. Yaşamaya vakti olanlar için." diyor. Ben Byron hiç okumadım sanırım. Çünkü Byron'la ilgili hiç bir şey hatırlamadım. Sadece şair olduğunu biliyorum. O kadar. Az sonra biraz araştıracağım. Bakalım nerelere varacağım? Yahya Kemal misali, Byron'u bedbaht eden melâlin ruhumda  olup olmadığını henüz bilmiyorum. Buna karşılık  memleketim şairi Ahmet Haşim'in söz ettiği melâle aşina olduğumu çok iyi biliyorum. Deneme, vakti olanlar içinmiş öyle mi? Ne gam! Ben deneme kitaplarına.... Yakinen aşina olmak olmak istiyorum.

25 Ağustos 2011 Perşembe

Beni Tepe Takla Eden Kitaplar'dan Bir Kuple... "Keşke İnsanlar Dünyayı Sevmeyi Öğrense"


"Çevremdeki otlar da şarkı söylüyordu... Her şey kendi rengiyle katılıyordu. Her şey kendi duruşuyla katılıyordu. Dahası, uzaklardaki kayaların sessizliği bile, mor bir ahenkle, gitgide her yana yayılan bir şarkının içinde yüzmeye başlıyordu. İşte bu yüzden, o sıra yürekleri genişleten kocaman bir şarkı oluyordu dünya, evet, tıpatıp bir şarkı oluyor ve hiç kuşkusuz, eskisine göre daha neşeli dönüyordu. Dünya böyle daha neşeli ve daha güzel döndükçe, sihirli bir değneğe dokunulmuşcasına, ormanda her şey değişiyordu sanki. Yeşiller daha da yeşile kesiyordu sözgelimi, havada kanat çırpan kuşlar görülmemiş bir hızla uçuşlarından, ağaçlar boylarından, çiçekler de kokularından yavaş yavaş taşmaya başlıyordu. 

Bir çiçek kokusundan nasıl taşar, diyeceksiniz belki. taşmaz olur mu, taşıyordu işte; görüp kokladığınız çiçeğin ötesinde düşsel bir çiçek gördünüz mü, taşıyordu.

Hep birlikte aşka gelip şarkı söylerken, biz yalnızca bir çiçek değil,binlerce, milyonlarca çiçek görürdük o düzlükte. Bulundukları yerde nazlı nazlı sallanan dağ sümbüllerinin, lâlelere yankılandığını görürdük sözgelimi,işlerini güçlerini bırakıp lâlelerin kaya kekiklerine, çiğdemlere, çiğdemlerin de sağda solda çınlayan börtü böcek sesleriyle birlikte gelinciklere doğru aktığını görürdük. Bu yüzden, hangi kokunun kimden yayıldığını bilmezdik bir an.

Hatta, ne kadar dikkat edersek edelim, hangi rengin nereden fışkırdığını ve kime ait olduğunu bilemezdik.Nar kırmızı maviler, kar beyazı morlar, uçuk sarılar, sürgün yeşiller ortalıkta büyük bir gürültüyle cirit atar dururdu artık ve biz onlara öylece bakardık.Bir yandan da, sarhoş olurduk bulutlar halinde uçuşan bu kokulardan,renklerden sarhoş olur ve bir an kendimizden geçerdik."

Hasan Ali Toptaş
 Ben  Bir Gürgen Dalıyım


28 Temmuz 2011 Perşembe

KEŞKE - 1 - Hasan Ali Toptaş Şiirler De Yazsa...


bir gün odalara sığmaz benim evlerden uzaklığım
dedimdi saksıda büyüttüğüm kırlara...

Hasan Ali Toptaş


12 Haziran 2011 Pazar

Yazarlar ve Babalar...


Sevgilerini belli etmeyen, çocuklarıyla arasına sınır koyan, çocuğunu övmek yerine eleştirmeyi erdem sayan babalar vardır. Bilirsin... Eskiden babalar galiba böyleydi. Çocuklarını uyuyunca öper severlerdi. Şimdi de vardır mutlaka. Çevremizde illa böyle babaları görmemiz şart değil ki, edebiyat bize görmediklerimizi gösteriyor. "İnsan kendini insanda tanır." boşuna denmemiş öyle değil mi? Okudukça insan neler neler öğreniyor. Şimdi bak... Bazı yazarların babalarıyla ilgili yazılarını okumuştum. Bunlardan biri Hasan Ali Toptaş ile ilgili. Hani meşhur Gölgesizler kitabı ve filminin yazarı. Sonra tüm külliyatına daldığım bir yazardır kendisi. Ziyadesiyle severim tüm kitaplarını. İşte okuduğum yazı Hasan Ali Toptaş'ın babasıyla ilgili sevimli ve etkileyici bir anısıydı. Bak şöyle... Hasan Ali Toptaş 1958 Denizli Çal ilçesi doğumlu. Yazar doğduğu kasabaya her yıl eylülün ilk günlerinde gider. Üzüm toplama vaktidir çünkü; aslında yazara göre üzüm tanelerinde çocukluğunu seyretme vaktidir. Ne hoş!  Her karşılaşmada annesi koklaya koklaya öpmektedir yazarı. Babası ise ne öpmektedir ne de sarılmaktadır o sırada. Sessizdir. Yazar da konuşmayı çok sevmemektedir. İki sessiz erkeğin duruşundaki sessizlik büyür de büyür. Annesi ise inanılmaz bir coşkuyla  mütemadiyen bir şeyler anlatmaktadır. Annesi okuma yazma bilmez bu nedenle okuyamamıştır hiç Hasan Ali Toptaş'ın kitaplarını. Buna rağmen her defasında oğluna yazıp yazmadığını sorar. Babası ise okur yazardır. Ama hiç okumamıştır oğlunun kitaplarını. Kitaplar öylece durur evin bir köşesinde, babası hiç merak edip oğluna kitaplar hakkında tek bir kelime bile sormamıştır.



Ya da Hasan Ali Toptaş böyle olduğunu sanmaktadır. Yazar babaevine kimi zaman kitaplarını bırakmaktadır. Her geldiğinde kitapların yok olduğunu farkeder. Annesinden öğrenir ki konu komşu kitapları birer ikişer götürmektedir. Annesi, babasının tek bir kitabı kimseye vermediğini söyler. Yazar bunu duyunca çok şaşırır. Ne yapacağını bilemez sevincinden. Demek ki babası bir kitabını okumuş, sevmiş ve saklamaktadır. Annesine büyük bir heyecanla sorar babasının bu kitabı neden kimseye vermediğini tabii... Annesi bir sır veriyormuş gibi eğilip yazarın kulağına şunu söyler:

-Neden olacak oğlum, Kitabın boş yerlerine telefon numarası yazmış da ondan!



Hasan Ali Toptaş'ın bu yazısını okuduğumda hem gülümsemiş hem de Oğuz Atay'ın Babama Mektup adlı yazısı aklıma gelmişti. Oğuz Atay'ın ölen babasına yazdığı bu mektup, hayatımda okuduğum en çarpıcı en etkileyici yazılardan biridir. Yaşarken söyleyemediklerini, baba oğul arasındaki çatışmaları, babası öldüğü için duyduğu üzüntü belki yaşarken kimi zaman babasını ölmesini istemenin verdiği suçluluk duygusu, kendini çaresiz hissetme, belki hayata tutunamamanın sıkıntısı ile kaleme alınan bu mektup, o denli iyi ifade eder ki yazarın tüm hissettiklerini okudukça tüyler ürpertir. Oğul yazar olmak ister. Baba mühendis olacaksın diye diretir. Oğuz Atay da mühendis olur. Babaya göre oğlunun okudukları uydurma şeylerdir, yazdıkları ise deli saçmasıdır.


Oğuz Atay kırk yaşında bu mektubu yazmaya başlar. Hayatta hep kendisine haksızlık edildiği düşüncesinden bir türlü kurtulamamaktadır. Muhtemel ki bu durumunda babasının çok payı vardır. Ama babası ölmüştür. "Sen olmadıkça sana yazılan mektuplar ne işe yarar?" diye sorar. Oğlunun dinlediği müzikleri goygoyculukla niteleyen yada "kapa şunu" biçiminde tepki veren babası, hayatında belki hiç sinemaya gitmemiştir, hiç roman okumamıştır, zeytinyağlı enginar yememiş, yabancı ülke özlemi çekmemiş, yalnız halk türkülerini sevmiştir. Sınıları belli bir dünyada yaşayıp gitmiştir. Ölmüştür artık. Ne babayı değiştirmek mümkündür ne de oğulu. Belki de Oguz Atay tam anlayamamıştır babasını. Sorar:" Senin de bilinçaltın var mıydı babacığım?" diye. Milletvekilliği yapmıştır babası. Kendi halinde bir adamdır. Köylü tabiatlıdır. Bu durumunu oğluna miras bırakmıştır. Oğuz Atay da televizyondan nefret etmektedir ve köyde bir ev yaptırmak istemektedir. Okuduğu kitaplar yüzünden belki kafası karışmış olabilir Oğuz Atay'ın, gene de sonunda bütünüyle babasına benzemekten korktuğunu yazar. "Yani ben de sonunda senin gibi ölecek miyim?" diye sorar. Mektubuna burada son verirken, hürmetle ellerinden öper.

İlk post modern roman olarak kabul edilen Tutunamayanlar'ın yazarı Oğuz Atay 43 yaşında vefat eder. Şimdi babalar ve oğullar deyince aklıma Dostoyevski de geliyor tabii. Daha önce yazmıştım Hayal Kahvem'e  Dostoyevski  ile babasının ilişkisini. Peki Kafka'nın Babama Mektup'una başlarsam şimdi bu yazı sence biter mi? Yok artık, tamam... Bugünlük yazarlar ve baba- oğul vaziyetleri yeter bu kadar! Hem Allahaşkına ben neden anne kız ilişkilerini yazmıyorum? Ne oğulum... Ne baba, öyle değil mi? Ama işte edebiyat okudukça insanı kimi zaman oğul, kimi zaman da baba olarak hissettirebiliyor. İnsana sadece kendi duygularını değil, karşı cinsin duygularını da öğrenebiliyor. Edebiyatın büyüklüğü buradan geliyor. Kitaplar çok sevilmeli!



7 Mayıs 2011 Cumartesi

Bilmeyen Ne Bilsin Bizi... Bilenlere Selam Olsun...


Az önce gazetelere göz gezdirdim. Evdeyim. "Evin en yalın hali... İster cüce, ister dev... Camlarında perde yok... Bomboş, ev... Evin -i hali, sabah, Geciktiniz haydi! Uykuların tatlandığı sularda... Bıracaksınız evi. Evin -e hali, gün boyu, Ha gayret emektar deve! Sırtınızda yılların yorgunluğu... Akşam erkenden eve. Evin -de hali, saadet... Isınmak ocaktaki alevde... Sönmüş yıldızlara karşı... Işıklar varsa evde. Evin -den hali, uzaksınız, Hattâ içinde yaşarken... Aşkların, ölümlerin omzunda... Ayrılmak varken evden." 

Bu yazdığım Behçet Necatigil'in bir şiiri. Bu cumartesi... Tam şimdi... Ev hangi halinde acaba? Yalın halinde değil. Camlarda perde var. Ev eşya dolu. Hımm, bence evin hallerini düşünmekten vazgeçmeliyim. Kendi halime dönmeliyim. Hasan Ali Toptaş'ın kitap ismi gibi  bin hüzünlü haz'lardan biri bu yazıyı yazarken hissettiğim. Sonra bir MFÖ şarkısı var akıl süzgeçimden geçirdiğim... "Bir hüznün kıyısında... Karıştım halkın arasına... Yalnızlığın koynunda sessiz... Nerdeyiz... Nerdeyiz..."  Anlaşılan... Gene... Bir sürü haller içinde halim. Daldım farklı farklı düşüncelere..

Şimdi burada meramımı anlatmaya çalışırken... Farkettim... Hal ve gidişimi gene şiirlere yüklemekteyim. Evimde oturmuşum... Oturmuşum da dünyanın savaşlarına, gailesine, kavgasına, şiddetine, bencilliğine oturduğum yerde ağıt yakmaya niyetlenmişim. Elimde kız belli bardak... Sol elimle kavramışım bardağı. Tabağına bırakmıyorum. Bak şimdi böyle yazınca... Tam da şu anda...  Cemal Süreya'yı anmak istiyorum. O güzeller güzeli dizesinde der ya hani... "İki çay söylemiştik birisi açık... Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.

Sol elimde çay bardağı olunca, tek elimle birşeyler yazmaya çabalıyorum. İlla yazacağım ya... Yazmalıyım. Çünkü yazmadan duramıyorum. Kafamda binbir çeşit düşünce... İyi ama neydi acaba anlatmak istediğim? Evin hallerinden kendi halime geçtim. Yazının bir yerlerinde dünya halleri demiştim.  İlgi dağınıklığından mustaribim ya...  Neydi  bu yazıdaki asıl maksadım bilemedim. 

MFÖ söylüyor radyoda... "Adımız miskindir bizim... Düşmanımız kindir bizim... Biz kimseye kin tutmayız... Ha bu alem birdir bize." Tamam... O halde... "Bilmeyen ne bilsin bizi... Bilenlere selam olsun." diyeyim. Hatırlamadığım yazı konumu  hepten dağıtıp uzatmadan... Şimdi.... Tam da burada keseyim. Son olarak... Yazarken kelebek misali  aklıma düşen şairlere  yürekten  selam edeyim.