hüseyin rahmi gürpınar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hüseyin rahmi gürpınar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Haziran 2015 Pazartesi

Sevdiğim 10 Bıyıklı Roman Yazarı


                       
                         






1- Hüseyin Rahmi Gürpınar (1864-1944) 
2- Mehmet Rauf (1875-1931)
3- Memduh Şevket Esendal (1883-1952)
4- Abdülhak Şinasi Hisar (1888-1963)
5- Reşat Nuri Güntekin (1889-1956)
6- Yakup Kadri Karaosmanoğlu (1889-1974) 
7- Kemal Tahir (1910-1973)
8- Orhan Kemal (1914-1970)
9- Oğuz Atay (1934-1977)
10- Ferid Edgü (1936- )





27 Şubat 2012 Pazartesi

Sinemada Oynadığım Farzetme Oyunum - 21 - Muhsine

 

Eski huyumdur. Çocukluğumdan beri  insanları seyretmeyi severim.  Bu huyum sayesinde can sıkıntısı diye bir şey bilmem. Aynı bir sinema perdesine bakar gibi mütemadiyen insanları seyredebilirim. Kim olduklarını, neler düşündüklerini tahmin etmeye girişmek hoşuma gider. Özellikle sinemaya gittiğimde oynadığım farzetme oyunum vardır. Film başlamadan önce, sinemanın loşluğunda kendilerini oturdukları koltuğa rahatça bırakan seyircileri belli etmeden seyrederim. İnsanların suretlerinde kitaplarda okuyup hafızamın kuytu çekmecelerine kendiliğinden yerleşmiş irili ufaklı roman kahramanlarının izlerini  sürerim. Bu benim için anlatılmaz heyecan verici bir oyundur. İnsanların görüntülerinden çok iç dünyalarını görmek, duygularına erişmek isterim. Sinemanın o efsunlu loşluğunda etrafıma bakınırım. Bu insanların kim bilir ne sırları, ne korkuları, ne huzursuzlukları vardır diye aklımdan geçiririm.  


O gün  !F Uluslararası Bağımsız Film Festival'i nedeniyle, sabah erkenden kalkıp İstanbul'a gitmiştim. Aynı gün içerisinde seyredeceğim üç filmden ilki için, Emek Sinema'sının emektar kapısından  hızla girdim. Emek Sineması'nın yıkılıp yerine alışveriş merkezi açılacağını duymuştum. Hüzünlüydüm. Küçüklüğümden beri, iyi ve kötü günümde beni hiç yalnız bırakmayan melankolime sarınıp koltuğuma oturdum. Film başlamak üzereydi. Geç kalan seyircilerin yer bulma telaşlarını izlerken onu gördüm. Genç bir kadındı. Sıranın başında endişeyle biletini kontrol ediyordu. Dikkatle baktım. Tuhaf görünüyordu. Kınalı saçlarını saldığı omuzuna, çimen yeşili tırtıl oyalı koyu şarap rengi yemeni dolamış, lacivert lahuri kumaştan geniş hırkasını sırtına geçirmişti. Zamane kadınlarına benzer bir yanı yoktu. Kaşlarının üstüne rastık şerbeti gezdirilmiş, gerdanında, yanakta, renksiz kalmış benleri ile kirpiksiz göz kapaklarını sürmeyle gölgelendirilmiş olduğunu görünce, iyice garipsedim. O anda bu genç kadının Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın Gulyabani adlı öyküsündeki Muhsine olduğunu farzettim. Annesi babası erken ölmüştü. Fukaralık ayıp değil ya, mal mülk olarak, kızlarına bir damla bırakmamışlardı. Genç yaşında komşuların eline kalınca, eşya düzmüşler, telleyip, duvaklayıp tanımadığı bir adamla evlendirmişlerdi. Kör olası pek sarhoş ve soysuz çıkmıştı. O arı, genç kadın çiçek, o burgu, genç kadın tahta. Tanrının günü haşlar, genç kadının canını yakardı. Yemeğin tuzu çok olmuş der, döver; mintanımı çarpık biçmişsin der, döverdi. Tamıtamına üç sene dayağını yemiş, kahrını çekmişti. Sonunda artık illallah canıma tak etti demiş, bohçasını bağladığı gibi evden kaçmıştı. Boşanmış, kurtulmuştu. İlahi adalet... Zalim adamın ettiği yanına kalmamıştı. Bir gün meyhane masalarında can vermişti. Genç kadın taze bir duldu artık. Rahat koyarlar mı? Elbette isteyenleri çok olmuştu. Ama kocadan yana canı yanmıştı ya, bir zaman kimselere varmak istememişti. Elde yok, avuçta yok.  Neyle geçinsin? Bir kibar konağında  hizmetçilik etmeye başlamıştı.  Haftasına kalmadan evin beyi, merdiven aralığında sıkıştırmaya kalkınca, adamın izbandut gibi kuvvetli kollarının arasından zor kurtulmuş, ertesi gün tası tarağı topladığı gibi kaçmıştı. Gene öyle iki eli böğründe, açıkta kalmıştı. Kadın olmak ne zor meseleydi!..  Hele genç bir dulsa... Hele bir de yoksullukta varsa... Hayat süründürüyordu böylelerini... Ama du bakalım... Gün doğmadan neler doğardı... Umut, kadının ve  fukaranın ekmeği... Küçüklüğünden beri onu tanıyan bir ana dostu, çalışabileceği uygun bir yer bulduğunu söylemiş, genç kadını Yedi Çobanlar Çiftliği diye bir yerdeki, yıkılmaya yüz tutmuş üç katlı bir köşke götürüp bırakmıştı. Tembihlenmişti. Her gördüğünü bilmeye uğraşmamalı, her işittiğini merak etmemeliydi. İşi kolaydı kolay olmasına ama bu köşkün perili olduğu kulağına gelince korkmaya başlamıştı. Bu duruma alışmalıydı. Ne demişlerdi? Bu dünyada perisiz, cinsiz bir yer olmazdı. İyi saatte olsunlar, onlar zarar etmeyene fenalık yapmazlardı. Baş kalfa bir bir anlatmıştı. Destur demeden pencereden aşağıya tükürülmemeli, mavi esvap giymemeli, uçkurunu Kıbleye karşı bağlamamalı, yatağını duvar kenarına yapmamalı, akşamları saç örgülerini çözmeli, gözlerini birbiri üzerine yedi defa kırpmamalı, onu korkuttukları vakit ayak başparmaklarının tırnaklarını birbiri üstüne sürtmeli, iki eliyle kulak memelerini tutmalı, bir demir bulursa üzerine basmalı, gerekirse "Emret ey cin! Hazırım," diye bağırmalıydı.


Genç kadın ayağıma basarak önümden geçti. Yanımdaki boş koltuğa, acımı farketmeden yerleşti.  Küçüklüğümden beri iyi ve kötü günümde, beni hiç yalnız bırakmayan, elbette sadece melankolim değildi.  Ya peki oyuncu ruhuma ne demeli? Genç kadın ayağıma basmış, özür bile dilememişti. Canımı fena yakmıştı. Hiç duraksamadım. Aklıma geleni hemen yaptım. İlkin sesime buğulu bir akort çektim. Sonra elimdeki patlamış mısır kutusunu, burnunun ucuna kadar uzatarak, "Alsana!" dedim. Sürmeyle gölgelendirilmiş gözlerini korkuyla kocaman açtı. Şaşkınlıkla bana baktı. Aldırmadım. Sol kaşımı kaldırdım. Ezberimdeki maniyi, fısır fısır kulağına söyledim. "Ben periyim sen insan... Muhabbetime inan... Kabul et, inat etme... Sonra olursun pişman."  Hemen iki eliyle kulak memelerini tuttu... Yüzüme "Destuuurrr!" diye üfledi. Tam o anda sinemanın  ışıkları karardı. Film başladı. Ben "Muhsine" olduğunu farzettiğim kadını unuttum. Beyaz perdenin  o muazzam illüzyonuyla usulca filmin mecrasına  aktım.


NOT:  Yazının çoğu cümlelerini  Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın  Gulyabani adlı öyküsünden alıntıladım. 

6 Şubat 2011 Pazar

Onsuz Asla Olmazdı... Yeri Dolmazdı..

 
Günümüzden 147 yıl önce doğmuş bir yazar. İnanamıyorum.. O kadar yıl geçmiş mi sahiden? Acaba yukarıdaki fotoğrafından kim olduğunu hatırlamak mümkün mü? Bugün minibüsle İzmit’e gidecektim. Araba kullanmayacağım ya yanıma bir kitap alayım istedim. Hep ucu ucuna yaşadığım için gene pür telaş içindeydim. Kitaplığın yanından geçerken bahtıma ne denk gelirse diye rafların birinden bir kitap çektim. Kitabı çantama koydum.. Koştura koştura yola koyuldum.. Arabaya bindiğimde kitabı çıkardım ki.. Aa! O ne? Yılardır okumadığım bir kitap! İnan varlığını bile unutmuşum.. Heyy! Bu Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın öykü kitabı.. Ne kadar sevindim anlatamam! Oy, önce şöyle bir kitabı hasretle kucakladım.. Canım ya.. Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç.. Hatırlamaz mıyım hiç? Hımm.. Bu epeyce uzun bir öykü.. İzmit'e varana kadar bitiremem.. Bitirmeden bırakırsam yazara ayıp olur diye arabadan inemem.. İyisi mi ben bu öyküyü usulca atlayayım da kısa olan ikinci öyküye geçeyim dedim.. İkinciyi sevinçle okumaya başladım.. Bu öyküsünün adı ne biliyor musun? Melek Sanmıştım Şeytanı.
 
 
Aradan bu kadar zaman geçmiş. Dile kolay. Nerden baksan aramızda bir buçuk asır var. İyi bir edebiyatçı yaşlanır mı hiç? Hele ölür mü peki?  Mümkün mü? Tekrar anladım ki mümkün değil!.. Öyküde kibarca bir ailenin yanında üç yıldır içgüveysi olan Hüsnü, kendi başından geçenleri anlatıyordu. Öyle eğlenceli bir lisanla, öyle tatlı bir mizahla anlatıyordu ki, bir an karşımda gencecik yaşında Hüseyin Rahmi Gürpınar oturuyor sandım. Evet.. Hayal değil hem de gerçekten. O samimi üslubuyla sırlarını bana döküyordu resmen. Dırdırcı kaynana, altına iç takkesi giymekle kafasındaki şapkanın günahını hafiflettiğine inanan kayınbaba ve kıskanç bir eş. Yan bastığı, öne baktığı, aksırdığı, öksürdüğü affedilmez kabahat olan sığıntı durumda bir damat. Asıl önemlisi o devirlerin aile ve sosyal hayatını gözler önüne seren eğlenceli bir tasvir. Bu kadar etkilisini hangi tarih kitapları anlatabilir? Sanki Hüseyin Rahmi Gürpınar anlatıyor, ben de dinledikçe dayamıyor kıkır kıkır gülüyordum. Sırlarını anlatıyordu anlatmasına ama ayrıca tatlı tatlı da akıl veriyordu. Öykü bitince yazarın diğer öykülerini düşündüm. Biliyorum öyküleri aklıma geldikçe minibüsteki yolcuların tuhaf bakışlarına aldırmadan kendi kendime güldüm. O çocukluğumda okuduğum perili Gulyabani, Cadı öyküleri mesela... Tekinsiz öykülere onunla alışmıştım galiba. Şimdi ne düşündüm biliyor musun? İyi ki doğmuş, iyi ki bu öyküleri yazmış Hüseyin Rahmi Gürpınar! İyi ki! Ruhuna Rahmet!.. Onsuz ne eksik olurduk değil mi? Yeri tam bir boşluk olurdu. Kesin! Sen hiç Hüseyin Rahmi Gürpınar'sız bir Türk Edebiyatını düşünebiliyor musun? Hey! Aslaaa! Mümkün değil!

4 Eylül 2010 Cumartesi

Onsuz Olmazdı.. Yeri Dolmazdı..

Günümüzden 146 yıl önce doğmuş bir yazar. İnanamıyorum.. O kadar yıl geçmiş mi sahiden? Acaba yukarıdaki fotoğrafından kim olduğunu hatırlamak mümkün mü? Bugün minibüsle İzmit’e gidecektim. Araba kullanmayacağım ya yanıma bir kitap alayım istedim. Hep ucu ucuna yaşadığım için gene pür telaş içindeydim. Kitaplığın yanından geçerken bahtıma ne denk gelirse diye rafların birinden bir kitap çektim. Kitabı çantama koydum.. Koştura koştura yola koyuldum.. Arabaya bindiğimde kitabı çıkardım ki.. Aa! O ne? Yılardır okumadığım bir kitap! İnan ki neredeyse varlığını bile unutmuşum.. Heyy! Bu Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın öykü kitabı.. Ne kadar sevindim anlatamam! Oy, önce şöyle bir kitabı hasretle kucakladım.. Canım ya.. Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç.. Hatırlamaz mıyım hiç? Hımm.. Bu epeyce uzun bir öykü.. İzmit'e varana kadar bitiremem.. Bitirmeden bırakırsam yazara ayıp olur diye arabadan inemem.. İyisi mi ben bu öyküyü usulca atlayayım da kısa olan ikinci öyküye geçeyim dedim.. İkinciyi sevinçle okumaya başladım.. Bu öyküsünün adı ne biliyor musun? Melek Sanmıştım Şeytanı.

Aradan bu kadar zaman geçmiş. Dile kolay. Nerden baksan aramızda bir asırdan fazla var. İyi bir edebiyatçı yaşlanır mı hiç? Mümkün mü? Tekrar anladım ki mümkün değil!.. Öyküde kibarca bir ailenin yanında üç yıldır içgüveysi olan Hüsnü, kendi başından geçenleri anlatıyordu. Öyle eğlenceli bir lisanla, öyle tatlı bir mizahla anlatıyordu ki, bir an karşımda gencecik yaşında Hüseyin Rahmi Gürpınar oturuyor sandım. Evet.. Hayal değil hem de gerçekten. O samimi üslubuyla sırlarını bana döküyordu resmen. Dırdırcı kaynana, altına iç takkesi giymekle kafasındaki şapkanın günahını hafiflettiğine inanan kayınbaba ve kıskanç bir eş. Yan bastığı, öne baktığı, aksırdığı, öksürdüğü affedilmez kabahat olan sığıntı durumda bir damat. Asıl önemlisi o devirlerin aile ve sosyal hayatını gözler önüne seren eğlenceli bir tasvir. Bu kadar etkilisini hangi tarih kitapları anlatabilir? Sanki Hüseyin Rahmi Gürpınar anlatıyor, ben de dinledikçe dayamıyor kıkır kıkır gülüyordum. Sırlarını anlatıyordu anlatmasına ama ayrıca tatlı tatlı da akıl veriyordu. Öykü bitince yazarın diğer öykülerini düşündüm. Biliyorum öyküleri aklıma geldikçe minibüsteki yolcuların tuhaf bakışlarına aldırmadan kendi kendime güldüm. O çocukluğumda okuduğum perili Gulyabani, Cadı öyküleri mesela... Tekinsiz öykülere onunla alışmıştım galiba. Şimdi ne düşündüm biliyor musun? İyi ki doğmuş, iyi ki bu öyküleri yazmış Hüseyin Rahmi Gürpınar! İyi ki! Ruhuna Rahmet!.. Onsuz ne eksik olurdu değil mi? Yeri tam bir boşluk olurdu. Kesin! Sen hiç Hüseyin Rahmi Gürpınar'sız bir Türk Edebiyatını düşünebiliyor musun? Hey! Aslaaa! Mümkün değil!

15 Şubat 2010 Pazartesi

Onsuz Olmazdı.. Yeri Dolmazdı..

Günümüzden 146 yıl önce doğmuş bir yazar. Acaba yukarıdaki fotoğrafından kim olduğunu hatırlayabilmek mümkün olabilir mi? Bugün minibüsle İzmit’e gidecektim. Araba kullanmayacağım ya yanıma bir kitap alayım istedim. Hep ucucuna yaşadığımdan gene telaş içindeydim. Kitaplığın yanından geçerken bahtıma ne denk gelirse diye rafların birinden bir kitap çektim. Kitabı çantama koydum. Koştura koştura evden çıktım. Arabaya bindiğimde kitabı çıkardım. Aa! O ne? Yılardır okumadığım bir kitap! Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın öykü kitabı. Ne kadar sevindim anlatamam! Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç biraz daha uzundu. İkinci öyküyü okumaya başladım. Öykünün adı şuydu: Melek Sanmıştım Şeytanı.

Aradan bu kadar geçmiş. Dile kolay. Nerden baksan aramızda bir asırdan fazla var. İyi bir edebiyatçı yaşlanır mı hiç? Mümkün mü? Tekrar anladım ki mümkün değil!.. Öyküde kibarca bir ailenin yanında üç yıldır içgüveysi olan Hüsnü, kendi başından geçenleri anlatıyordu. Öyle eğlenceli bir lisanla, öyle tatlı bir mizahla anlatıyordu ki, bir an karşımda gencecik yaşında Hüseyin Rahmi Gürpınar oturuyor sandım. Evet.. Hayal değil hem de gerçekten. O samimi üslubuyla sırlarını bana döküyordu resmen. Dırdırcı kaynana, altına iç takkesi giymekle kafasındaki şapkanın günahını hafiflettiğine inanan kayınbaba ve kıskanç bir eş. Yan bastığı, öne baktığı, aksırdığı, öksürdüğü affedilmez kabahat olan sığıntı durumda bir damat. Asıl önemlisi o devirlerin aile ve sosyal hayatını gözler önüne seren eğlenceli bir tasvir. Hangi tarih kitapları anlatabilir bu denli etkilisini? Sanki Hüseyin Rahmi Gürpınar anlatıyor, ben de dinledikçe dayamıyor kıkır kıkır gülüyordum. Sırlarını anlatıyordu anlatmasına ama, tatlı tatlı da akıl veriyordu arada. Öykü bitince yazarın diğer öykülerini düşündüm. Biliyorum diğer yolcuların tuhaf bakışları arasında kendi kendime gülüyordum. O çocukluğumda okuduğum perili Gulyabani, Cadı öyküleri mesela... Tekinsiz öykülere onunla alışmıştım galiba. Şimdi ne düşündüm biliyor musun? İyi ki doğmuş, iyi ki bu öyküleri yazmış Hüseyin Rahmi Gürpınar! İyi ki! Ruhuna Rahmet!.. Onsuz ne eksik olurdu değil mi? Yeri tam bir boşluk olurdu. Kesin! Sen hiç Hüseyin Rahmi Gürpınar'sız bir Türk Edebiyatını düşünebiliyor musun? Mümkün değil.

NOT: Eski ve yeni kitap kaplarına bakınca iyice anlıyorum ki, demek kitap kapları artık özensiz hazırlanıyor. Ne fena değil mi? Çok fena hem de. Bir yeni baskı kitabın kapağına bakalım bir de eskisine... Kim merak edip okumak ister kapağı bu kadar ruhsuz hazırlanmış bir kitabı? Kimse! Ya da Edebiyat öğretmeni ödev verecek. Zorla okuyacaklar. Oysa ne dünyalar var Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın kitaplarının içinde!