emek sineması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
emek sineması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Nisan 2013 Salı

Dünya Dönüyor Sen Ne Dersen De...



Dünya güneşin etrafında dönmeye devam ediyorken, kendi etrafında gene bir tur atıvermişti. Gene anlayamamıştım nasıl olduğunu... Cüce ay Şubat derken, Mart, Nisan ayına geçivermişti. Pazartesi, kalan işlerini Salı gününe devredivermişti. Radyoda Yüksek Sadakat   "Dünya döner tek bir yana... Doğsun diye bir gün daha..." diye şarkı söylüyordu.  İyice bellemiştim. Dünya hep dönmeye devam edecekti... Yıllar, mevsimleri... Mevsimler ayları... Aylar, haftaları...  Haftalar, günleri izleyecekti... Şu fani ömrümüzde... Felek kimbilir başımıza, akla hayale gelmeyen, ne çoraplar örecekti?  Çevremde ve dünyadaki haberleriyle hâllerden hâllere geçen bünyem, "istediğin kadar plan yap, hayat kendi mecrasında akmaya devam edecektir." düsturunu çooktaan kabullenmişti. 

Barış Bıçakçı'nın romanı Bizim Büyük Çaresizliğimiz ""Her şeyin geçip gittiğine, yaşadıklarımızın geçmişte kaldığına kim inandırabilir bizi? Anılarımızı avuç dolusu su gibi her sabah yüzümüze çarpmanın işe yaramayacağına kim inandırabilir?" diye başlıyordu ya... Hafıza tuhaf bir kutuydu sahiden... Sabah iyice uyanmak için, avucumdaki buz gibi suyu yüzüme çarptığımda, aklıma işte bu cümleler gelivermişti. Kitabın bir başka cümlesi... "Hayatın gücü, tekrarın gücüdür." diyordu. Hayat güçlüydü. İnsan ise acizdi. Ölümlüydü. Hiçtik biz... Aciz yaratıklardık. 
Çoğu zaman kendimizi unutuyorduk... İyi ama hayat şakacıydı üstelik. Ağlamakla gülmek sahiden kardeşti. Felek diplere vurdururken, zirvelere uçurabilmeyi her daim becerivermişti. İnsan olmak ne tuhaf bir şeydi. O kadar duguyla, hisle, akıl ve gönül çaparizleriyle nasıl başa çıkabiliyorduk?

Hayat, tarihi Emek Sineması'nın  yıkım kararına kahrolurken, başka bir sinemada festival seyircisi olabildiğim için sevinebilmeyi  aynı anda becerebilecek bir mekanizmayla işlemekteydi. Böyleydi işte... Hayat kendi mecrasında akıp gitmeye, duygular kendiliğinden hâlden hâle değişmeye devam edecekti.

Dünya dönüyor... İstanbul Film Festivali ise, 32. kez  başladı ve sürüyor.  Henüz siftah yapmadım. Eli kulağında... Az kaldı. Gideceğim. Belki sana yazarım  sevdiğim  o şehirden... Sonra bir gün çıkarım sen artık dönmez derken... Bir şarkı fısıldarım kulağına gün batarken... 

5 Şubat 2013 Salı

Şu Dünyanın En Güzel, En Mutlu, En Zengin Kişisi Olma İhtimalini Seviyorum.


"...  Ama hepiniz, hepiniz...
Hepiniz geçim derdinde.
Bir ben miyim keyif ehli, içinizde?
....."
Orhan Veli Kanık

İstanbul'da film festivalleri vakti geldi mi, yüreğim bir kuş kanadı gibi nasıl pırpırlanır anlatamam. İşte buyrun! Dün !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali bilet satışları başladı bile... Bu festival 12 yıldır İstanbul, Ankara ve İzmir'de yapılıyormuş. Ben son dört yıldır İstanbul Film Festivali, Filmekimi müdavimi oldum. Geçen yıl Suç ve Ceza Filmleri Festivali'ni de ucundan yakalamıştım. Bu yıl ilk kez !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali izleyicisi olacağım. Çünkü geçen yıl biletlerimi aldığım halde, son anda gidememiştim. Haftaya iş durumuma göre bir günü  kendim için belirledim. Dört gün ofiste çok çalışacağım. Bir gün ise, bir sinema salonundan  diğerine koşturacağım. Yaşasın!.. O gün bahtıma denk gelen filmlerden dördü için biletlerimi  satın aldım bile... Kısmetse, köyümden kalkıp İstanbul'a gideceğim. Önce Emek Sineması'nın ıssız sokağına dalacağım. Demir parmaklıklarına hüzünlü bir selam çakacağım. Emek Sineması'nın bir sonraki film festivalinde açılabilme ihtimaliyle umutlanacağım. Film aralarında Beyoğlu'nun arka sokaklarındaki salaş kahvelerinde oturup, kız belli bardakta çay içip simit yiyeceğim. Hep insanları seyredeceğim. İçlerinden birinin okuduğum bir roman kahramanı olduğunu farzedeceğim. Herşeyin iyi ve güzel yanını göreceğim. Sinema yoluyla dünyayı dolaşacağım. Aynı bir film gibi bir gün yaşamımın  da sona erecek olacağını yeniden algılayacağım. Sanatın ve sanatçının yanında hiçliğimi farkedeceğim. İnsan duygularının müşterekliğini sezeceğim. Sevginin varlığının  en şifalı şurup olduğunu hissedeceğim. Sinema gene hayatı eşsiz hissettirecek bana...  Küçük sevinçlerin içimde uyandırdığı koskocaman  haz duygusuyla köyüme döneceğim. Eskaza biri o gün bana "Bu dünyanın en güzel, en mutlu, en zengin kişisi kim?" diye sorarsa...  Elbette burnumu havaya dikip "Ben!" diyeceğim!

Keşke biletler daha ucuz olaydı da, ikinci hafta da bir günümü ayırabilseydim !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali'ne... Du bakalım... Önce hayal edeyim... Nasıl denir? Hayal et, olur elbet:)
 

8 Ekim 2012 Pazartesi

Sinemada Oynadığım Farzetme Oyunum - 25 - Belma Sebil


Eski huyumdur. Çocukluğumdan beri  insanları seyretmeyi severim.  Bu huyum sayesinde can sıkıntısı diye bir şey bilmem. Aynı bir sinema perdesine bakar gibi mütemadiyen insanları seyredebilirim. Kim olduklarını, neler düşündüklerini tahmin etmeye girişmek hoşuma gider. Özellikle sinemaya gittiğimde oynadığım farzetme oyunum vardır. Film başlamadan önce, sinemanın loşluğunda kendilerini oturdukları koltuğa rahatça bırakan seyircileri belli etmeden seyrederim. İnsanların suretlerinde kitaplarda okuyup hafızamın kuytu çekmecelerine kendiliğinden yerleşmiş irili ufaklı roman kahramanlarının izlerini  sürerim. Bu benim için anlatılmaz heyecan verici bir oyundur. İnsanların görüntülerinden çok iç dünyalarını görmek, duygularına erişmek isterim. Sinemanın o efsunlu loşluğunda etrafıma bakınırım. Bu insanların kim bilir ne sırları, ne korkuları, ne huzursuzlukları vardır diye aklımdan geçiririm.  



Suç ve Ceza Filmleri Festivali'nin filmlerinden birini seyretmek niyetiyle Beyoğlu'ndaydım.  Gösterime çok az vakit kalmıştı. Adını ilk kez duyduğum, yerini bilmediğim Beyoğlu Sinepop Sineması'nı acilen bulmalıydım. İstiklal caddesinde telaşla dolanıyordum ki Kallavi Sokağı tabelasını gördüm.  Kallavi Sokağı, Attila  İlhan'ın o güzelim  şiirinde geçen sokağın adı değil miydi? Evet, kesinlikle öyleydi. Kalakaldım. Acaba Attila İlhan'ın şiirinde bahsettiği Kallavi Sokağı, bu sokak olabilir miydi?  Mutlaka bu sokaktı. Çünkü bildiğim kadarıyla şair bu şiiri yazdığında Teşvikiye'de bir çatı katında yaşamaktaydı. Bir ilişkisi bitmişti.  Yalnızdı. Anlaşılamadığı için üzgündü. Rastgele bir kadın hayal ederek zehrini alacak bir sevgiliye ihtiyaç hissetmişti. Ve Kallavi Sokak'ta o kadını görmüştü. O  kadın ise şairi görmemişti. Şair belki kapıları çalıp adını sormuştu. Söylememişlerdi, öğrenememişti. Attila İlhan o kadını Kallavi Sokağı'nda görmüştü.  Belma Sebil adını o kadına yakıştırmıştı. Bir daha görmediği, bilmediği o kadına bir isim vermiş, o kadın için şiir söylemişti. Aklına geldikçe her sefer gözlerinin mavisini bitirmişti. Saçlarının siyahına başlamştı. Ben  Suç ve Ceza Filmleri Festivali'nin  filmlerinin seyredildiği Beyoğlu Sinepop Sineması'nın bulunduğu yeri ararken, tesadüfen Kallavi Sokağı'na rastlamıştım. Karanlık bir İstanbul günüydü. Bir esnaf kahvesine çöktüm.  Tam o anda sanki önümden mavi gözlü, siyah saçlı  bir kadın geçti. O beni görmedi. Kapıları çalıp adını kimselere sormadım. O kadını ben Kallavi Sokağı'nda gördüm ya, adının Belma Sebil olduğunu farzettim. Oturduğum sandalyeden kalktım, kadının peşi sıra yürümeye başladım. Tuhaf.  Adının Belma Sebil olduğunu farzettiğim kadın, bir zamanlar  binlerce filmde "sinema bir şenliktir"  ruhu geçiren, şimdi ise yıkım kararı sebebiyle  yaşadığı azap ve işkenceye kararlılıkla direnmeye devam eden Emek Sineması'nın olduğu sokağa daldı. Emek Sineması'nın önünde durdu. Ben de durdum. Emek Sineması'na üzüntüyle baktı. Ben de üzüntüyle baktım. Yürüdü. Sokağın sonundaki binanın kapısından koşar adım girdi. Şaşırdım. Burası benim aradığım Beyoğlu Sinepop Sineması'ydı. Hemen arkasından koşturdum. Bilet aldı. Ben de aynı filme bilet aldım. Salon boştu. Kadının arka çaprazındaki koltuğa oturdum.


Ceketini çıkardı. Boş olan yan koltuğa katlayıp koydu. Çantasını açtı. Bir kitapla kalem çıkardı. Arasına kağıt sıkıştırdığı bir sayfasını açtı. Okumaya başladı. Derin bir iç çekti. Elindeki kalemle bazı dizelerin altını itinayla çizdi.  Meraklandım. Eğildim. Kitaba baktım. Sadece altını çizdiği dizeleri okuyabildim. Biri "Ne kadınlar sevdim zaten yoktular." dizesiydi. Diğeri "Yalnızlıklarımda elimden tuttular." iken, sonuncusu ise "Gerçek değiller birer umuttular." idi.  Tam o anda sinemanın  ışıkları karardı. Film başladı. Ben "Belma Sebil" olduğunu farzettiğim kadını unuttum. Beyaz perdenin  o muazzam illüzyonuyla usulca filmin mecrasına  aktım.


 Belma Sebil adlı şiiri ( Attila İlhan'ın kendi sesinden)   BURADA

 Böyle Bir Sevmek adlı şiiri (Ahmet Kaya söylüyor)   BURADA



NOT:  Yazımın bazı cümlelerini Attila İlhan'ın   Belma Sebil ve Böyle Bir Sevmek adlı şiirlerinin dizlerinden alıntılıadım.


2 Ekim 2012 Salı

Kahve Molası - Filmekimi'ne Gidesim Vardı...


Az önce işe ara verdim. Kahvemi kendi ellerimle pişirdim. Ofis buram buram nasıl güzel kahve koktu anlatamam. Miss! Koltuğuma oturdum. Kahvemi koklayarak yudumladım. Nefiss! Dün bu saatlerde neredeydim, şimdi neredeyim, diye düşündüm. Laf aramızda, dün sabah benim İstanbul'a gidesim vardı. Gün doğmada yola çıkasım vardı. İçimde Filmekimi'ne gitmenin saadeti.  Orhan Veli'nin şiirindeki gibi. Alıp başımı  gidesim vardı.  Atlas Sineması senin, Beyoğlu Sineması benim. Yepisyeni filmlerin peşi sıra. Gidecektim yüreğimin çalkantısında.  Ne internet, ne telefon. İletişim sıfır. Kendimi kendi içime kilitleyesim vardı.


Bilmediğim sokaklara dalacaktım. Geçip gidenlere bakarak yürüyecektim. İlhan Berk'in dediği gibi kentler çıkmaz sokaksız nasıl sevilirdi ki. Sırf altıyüzden fazla çıkmaz sokağı olduğu için İstanbul'u bir defa daha sevecektim. Zamanın acımasızlığına, insanların vefasızlığına meydan okurcasına dimdik ayakta durmaya çabalayan Emek Sineması'nın yapayalnız haline kirpiklerimi kırpmadan hayretle gözümü dikecektim.  Bin hüzünlü hazlardan birini hissedecektim. Dün ben Filmekimi için sahiden İstanbul'a gittim. Sonra ne mi oldu? Hey!.. Müşterim geldi. İlgilenmeliyim.  Şşşth!..  Kahve molam bitti. Sonra belki tekrar kaldığım yerden yazmaya geri dönerim.

7 Nisan 2012 Cumartesi

Geçip Giden Zamanları Bir Yerlerde Bulsak.


Taşrada yaşadığım için olmalı... Film festivallerine sadece sinemayla ilgili işi, eğitimi olanlar, İstanbul'da yaşayanlar gidiyorlar diye düşünürdüm. Bu yıl 31. yapılmakta olan İstanbul Film Festivali'ne gitmeye son dört yıldır cesaret ve heves ediyorum. Hayal etmeye ve oyun oynamaya meyyal bir bünyeye sahip olunca, her defasında, İstanbul Film Festivali'nin doğduğum hafta başlamasının bir tesadüf olmadığını, bilakis bana armağan olduğunu farzediyorum. Sinemayı seviyorum ya... Hele İstanbul'u sevmezse gönül, aşkı ne anlar ölüçüsünde İstanbul'a sevdalı biriyim. Koskoca on iki ay içinde benim doğduğum ayda... Koskoca otuz gün içinde benim doğduğum hafta... Koskoca memleketimin seksenbir ilinden  sevdalı olduğum şehir İstanbul'da... Binbir festival çeşitleri arasında hayatımı eşsiz hissettiren sinema dalında, festival yapılıyor. "Heyy! Feleğin ne büyük kıyağı bana!" diye düşünüyorum. Kendi hayallerime kendim inanıyorum. İstanbul Film Festival'i sanki benim için yapılıyormuş, sanki bana armağanmış gibi hissediyorum. Çalıştığım için iki haftalık festival süresincinde, bir ya da iki günü festival için ayırabiliyorum. İlla festivale ilk gideceğim günü, doğum günüme denk getiriyorum. O gün gösterime giren filmlerden, konularının ne olduğuna bakmaksızın, bahtıma ne çıkarsa, biletlerini satın alıyorum. Ve inan bana, festivallerde seyretttiğim tek filmden bile pişman olduğumu hatırlamıyorum. Şimdiye kadar günde üç film seyrediyordum. Bu yıl, doğum günümde dört film seyrettim. Gene hiç sıkılmadım, hiiiç... Demek ki kısmet olursa, seneye beş filme kesinlikle gidebilirim. Du bakalım... Belki seneyi bile beklemez, haftaya gideceğim filmleri beşleyebilirim. 


Düşünsene.... Anılarımızı hafızamıza mekânlarla birlikte istiflemez miyiz sence? Ne bileyim? En azından benim için öyledir. Seyrettiğim bazı filmleri o filmi seyrettiğim sinemayla birlikte yâdetmeyi severim.  Keşke okuduğumuz yazarların, birer mabetmiş gibi anlattıkları sinemalarda film seyredebilsek. O sinemaların havasını onlar yanımızdaymış gibi teneneffüs edebilsek. Keşke memleketimdeki insanların kişisel tarihleri, mekânlarla birlikte bir kuşağın mecrasından diğer kuşağın mecrasına akabilse... Kuşaklar birbirlerinin kişisel tarihlerinden, mekânların ruhuyla nasiplenebilse... Çocukluğumun sineması, İzmit'teki Oğuz Bahçe Sineması keşke yıkılıp, yerine koskocaman bir binayla, altına alışveriş kışkırtan bir pasaj yapılmayaydı da, şimdi yerinde olaydı... Keşke aynı benim gibi o sinemaya ait anılarını hafızalarına gizleyenler, geçmiş zamanları aynı yerde bulabileydik hepbirlikte. Geçmişi hatırlatan o mekanlarda, şarkıcının dediği gibi, önce üzülseydik, üzüldüklerimize üzülebilseydik... Sonra sevinseydik, sevindiklerimize sevinebilseydik. O sinemada seyrettiğimiz filmlerin bizi sürüklediği hayal alemine bugün ulaşmayı başarabilseydik. İnanıyorum ki Emek Sineması'nda aynı benim gibi milyonlarca sinemaseverin anıları istifli.  İstanbul Film Festival'i için Beyoğlu'na ayak basar basmaz, önce yıkılacağı düşünülen yılların Emek Sineması'nın önüne gittim. Bu yıl da kepenkleri indirilmiş, kapısına kilit vurulmuş olduğu için, Emek Sineması bu film festivalinde gösterimde değil. İstiklâl caddesi hıncahınç kalabalıkken, Emek Sineması'ının bulunduğu sokak ıpıssız... Önüne kadar yürüdüm. Yüreğini hissettim. Sanki Emek Sineması beni farketti. Yürek yüreğe bakışırken, içimizi dumanlı bir efkâr kapladı. Dayanamadık. Karşılıklı iç çektik. Hemen toparlandım.  "Üzülme e mi? Bu festivalde iyice dinlen. İnanıyorum seneye, bazı festival filmlerini mutlaka sende  seyredeceğim." diye usulca seslendim. Her zamanki gibi kendi hayalime gene kendim inandım. Baktım, Emek Sineması sözlerimden umutlandı. Bana muzipçe göz kırptı. Deli yüreğim  sevinçle  dalgalandı. Şu dünyanın en güçlü, en zengin kişisi benmişim gibi hissettim. 31. İstanbul Film Festivali'nde... Hem de doğum günümde... İlk filmim Çingene'yi seyretmek üzere, İstiklâl Caddesi'nde seke seke yürüdüm.
 
 

20 Mart 2012 Salı

Sinemada Oynadığım Farzetme Oyunum - 23 - Hatice

 

Eski huyumdur. Çocukluğumdan beri  insanları seyretmeyi severim.  Bu huyum sayesinde can sıkıntısı diye bir şey bilmem. Aynı bir sinema perdesine bakar gibi mütemadiyen insanları seyredebilirim. Kim olduklarını, neler düşündüklerini tahmin etmeye girişmek hoşuma gider. Özellikle sinemaya gittiğimde oynadığım farzetme oyunum vardır. Film başlamadan önce, sinemanın loşluğunda kendilerini oturdukları koltuğa rahatça bırakan seyircileri belli etmeden seyrederim. İnsanların suretlerinde kitaplarda okuyup hafızamın kuytu çekmecelerine kendiliğinden yerleşmiş irili ufaklı roman kahramanlarının izlerini  sürerim. Bu benim için anlatılmaz heyecan verici bir oyundur. İnsanların görüntülerinden çok iç dünyalarını görmek, duygularına erişmek isterim. Sinemanın o efsunlu loşluğunda etrafıma bakınırım. Bu insanların kim bilir ne sırları, ne korkuları, ne huzursuzlukları vardır diye aklımdan geçiririm.  

  
Feleğin bir kıyağı sayarım. İstanbul Film Festivali'ne gitmeye her daim illa doğum günümde başlarım. Erkenden kalkarım. En güzel giysilerimi giyerim. İstanbul'a varır varmaz, arabamı park ettiğim gibi, Beyoğlu'nun girişindeki çiçekçilere yollanırım. Elimde bir kucak çiçek... Yolu usulca, Emek Sineması'na doğru adımlarım. Artık ne yazık ki, Emek Sineması'nda film seyredebilmem mümkün değil. Kapalı. Çünkü alışveriş çılgınlarına bir mekan daha eklemek için, Emek Sineması'nın  yıkılmasına hükmetmiş birileri... Oysa Emek Sineması'nda anıları olan, Emek Sineması'nı sinema anıtı olarak gören insanların kişisel tarihlerine ve hatıralarına hürmet etmelilerdi. 1924 yılından bu yana var olan sinemayı aynen alıp, yeni yapacakları alışveriş merkezinin tepesine iliştireceklerini söylüyorlarmış. Mümkün mü? Senelerden beri binlerce filmin görüntü ve seslerinin yankılandığı, bir seferde 800  sinemaseverin duygularının beyaz perdesinin, duvar ve tavan süslerinin içine saklandığı tarihi bir mekan Emek Sineması... İlla koruma altına alınmalı. Geçen seneki İstanbul Film Festivali zamanıydı. Aylardan gene Nisan'dı.  Bu düşüncelerle, doğum günümde seyredeceğim ilk festival filmi için cebimdeki biletleri çıkardım. İlk filmin biletini buldum. Salona girip yerime oturdum. Ön çaprazımda kalan  kumral güzeli genç bir kadın dikkatimi çekti. Kadın kulaklarındaki firuze küpeleri çıkardı. Pırıl pırıl elmas küpeler taktı. O anda bu genç kadının Memduh Şevket Esendal'ın Bir Kucak Çiçek adlı kitabındaki öykülerden birindeki kahramanı Hatice olduğunu farzettim. Hani, iki kardeş çocuklarıydılar da, çocuk Yüksek Öğretmen'de okuyordu. İki yıl sonra bitirince, Denizli'ye babasının yanına gidecek, babasının çifti çubuğu ile uğraşacaktı. Kız ise Lise'de okuyordu. Lise'yi bitirecek. Sonra? Sonra... Hiç, evde oturacak! Koca bekleyecek. İyi bir adam isterse, babası da verirse, varacak. Kızın babasının, dedelerden kalma konağının iç bahçesinde, yüksek ağaçların aydınlık yeşil gölgesinde, arka duvara yakın konmuş bir tahta sıra üstünde yan yana oturmuş, konuşuyorlardı. Çocuk muhabbetin bir yerinde, gelecekte İstanbul'dan bir kızla yani karşısında duran kumral güzeliyle evleneceğini şakayla karışık söylemişti. O gece Hatice'ye pireler üşüşmüştü. Sahi mi söylemişti acaba? Ne bilsin? Söylerken sanki alay ederek söylemişti. Bu lakırtı olduktan bir kaç gün sonra çocuk gitti. Aradan günler hatta aylar geçti. Hiç haber gelmedi. Çocuğun okumaya gittiğini öğrendi. Aradan bir kaç yıl geçti. Çocuk ne geldi ne haber gönderdi. Anlaşılan  eğlence olsun diye söylemişti. Kızın içindeki umut büsbütün ölmedi. Ufacık bir kıvılcımla yeniden tutuşup parlamak üzere söndü. Kızı isteyenler oldu. Varmadı. Çocuğun okulunu bitirdiğini öğrendi. Ve bir gün çocuk genç kızın evine geldi. Yıllar sonra çocuğu görünce içinde acı bir sevinç doğdu. Kıza tuhaf haller oldu. Çocukla yalnız kalmamak için özel çaba sarfetti. Çocuk, o tahta sırada kızı günlerce bekledi. Kız yanına gidip oturmadı. Çocuk evdeyken arkadaşlarına gitti. Gece eve geç döndü. Yatağa girince neden böyle yaptığını anlamıyordu. Çocuğa soğuk durduğu için üzülüyordu. Ancak ondan kaçmanın yırtıcı duygusu, yırtıcı tadı onu bırakmıyordu. Bir hafta sonra çocuk, kız evde yokken, kıza selam bırakarak aniden gidiverdi. Ertesi gün kızı görenler sararmış, yorgun buldular. Aslında genç kız, çocuğun bir gün söylediği  bir sözden bu denli umuda düşmesini gülünç buluyordu. Ama içinde bir şey vardı. Avunamıyordu. Odasına kapandı. Kimseyle konuşmak istemiyordu. Genç kız fena hastalandı. Yataktan çıkamaz oldu. Ateşi çıkmış, tir tir titriyordu. Dahası ölmek istiyordu. Doktor ne yapsa düzelmedi. Çocuk ise kendisiyle ilgilenmeyince, kızın bir sevdiği olduğuna hükmetmiş, içini açamamış, evlenmek istediğini söyleyememiş, daha fazla rahatsızlık vermemek için çekip gitmişti. Kızın hastalandığını öğrenince uçtu geldi. Çocuk gelir gelmez kız hemencecik iyileşti. Çocuğun senelerce önce ettiği lakırtı gerçekleşti. Memduh Şevket Esendal'ın otuz altı sayfalık uzun ve şahane öyküsündeki kahramanı Hatice nihayetinde bu çocukla evlendi. Sinemedaki genç kadına bir kez daha dikkatle baktım. Çok güzeldi. Bu kadın, güzelliği tez geçen kadınlardan değildi. Kocaya vardığının ikinci yılında, bir yaşında tosun gibi bir de oğlu varken, düğünlerde gören bir takım hanımlar onu kız sanıp alıcı çıktılar. Yaradan övmüş de yaratmıştı sanki. Güzelliği arttıkça artmış, evlenince kat kat gerdanlanan kadınlardan olmamıştı. Kocasının sevgisi artmış, genç kadın güzelliğinin kıvancını yaşarken, birdenbire bir kara gün geldi. Ağızlarının tadı bozuldu. Kocası... Genç kadına nasıl yapabilmişt? Gözleriyle görmemiş olsa... Duymuş olsa... İhtimal vermeyebilirdi... 


Genç kadın oturduğu yerde huzursuzca kıpırdandı. Kucağına koyduğu çantasını açtı. İçinden bir mendil çıkardı. Yanaklarından dökülen yaşları belli etmemeye çalışarak silmeye başladı. Baktım. Gözleri neşeyle ışıldıyordu. Döktüğü sanki keder değil sevinç göz yaşlarıydı.  Elini boynuna götürdü. Şaşırdım.  Bir kurşun parçasını altın bir yuvarlak içinde boynunda taşıyordu. Tam o anda sinemanın  ışıkları karardı. Film başladı. Ben "Hatice" olduğunu farzettiğim genç kızı unuttum. Beyaz perdenin  o muazzam illüzyonuyla usulca filmin mecrasına  aktım.


NOT:  Yazının bazı cümlelerini  Memduh Şevket Esendal'ın  Hatice adlı öyküsünden  alıntıladım. 



17 Mart 2012 Cumartesi

Ve Anılar Ve Emek Sineması Ve 31. İstanbul Film Festivali


Radyonun gözde olduğu bir dönemdi benim çocukluğum. Kulak keserdim her sese, radyoya, teybe… Düşünebiliyor musun? Çocukluğumda, taşınmak ne büyük bir kıyaktı bana, sinema bahçesine çıkıntısı olan bir eve! Çünkü taşındığımız evin  balkonu adeta bir locaydı.  Beyaz perdeyi gündüz görmek bile hayallerimi feci kışkırtırdı.  Ama asıl gece... Ah!.. Güneşin dağların arkasına gitmesini, havanın kararmasını dört gözle beklerdim. Of! Günler ne uzun olurdu! Vakit geçmek bilmezdi. Ne zaman ki gün döner akşam olurdu, heyecandan adeta kalbim dururdu. Hep gece olsun, zaman dursun isterdim. Sonra sandalyeler boş kalmasın, sinemanın tüm biletleri satılsın diye dua ederdim. Eğer bilet satılmazsa, film oynatılmazdı. Bazen yağmur yağdığı akşamlar sinema bahçesi hiç açılmazdı. İçimi çeke çeke ah ne ağlardım!.. Bazen filmin ortasında bir yerde yağmur yağmaya başlardı birden… Hani ahmak ıslatan cinsten… Kaçışırdı insanlar… Şaşardım.  Neden kaçıyorlar, yağmur altında seyretmiyorlardı ki film? Hava zaten sıcaktı. Yağmur altında film seyretmek, şahane olmaz mıydı? Küçüktüm... Bu duruma anlam veremezdim… Onlar koşuştururken, ben olduğum yerde bir film sahnesi gibi öyylece donar beklerdim. Annem beni fark eder “haydi yatağa!” derdi. Derinden bakınca gözlerime… Dökülen yaşları görmesin diye, başımı yere eğerdim… İçimi çeke çeke yatmaya giderdim. Ama eğer o gece sinemada... Eğer biletler satılmışsa… Eğer o gece gökyüzü yıldızlarla doluysa... Hele göyüzünde bembeyaz bir mehtap varsa... Ah! Eğer o gece yağmur yağmamışsa... Film oynarken yağmazsa ya da… Eğer film kesintisiz oynamışsa o gece… Hani bilirsin ya, tastamam... Bütünüyle... Ah! Şu dünyanın en güçlü, en zengin kişisi ben olurdum! Hayat bayram olurdu… Mutluluk buydu işte! Mutlu olurdum. Ne vakit, yolum çok küçükken yaşadığım o mahalleye düşse, bir zamanlar oturduğumuz sinema localı o eve doğru yürürüm. Apartman olduğu gibi duruyor. Yerinde olmayan ise... Sinema… Oğuz Bahçe Sineması. Sinema yıllardır yok yerinde. Her güzel şeyin sonu vardır diye, yıkmışlardı geçmiş zaman günlerinden birinde…


Şimdi eski sinema anılarımı neden döktüm biliyor  musun?  Bu yıl 31 Mart'ta 31. İstanbul Film Festivali başlıyormuş. Ne güzel! Festival 15 Nisan'a kadar sürecekmiş. Kararlıyım. Bu yıl, festivale  daha fazla gün ayıracağım. Kısmet olursa,  daha fazla festival filmi seyretmek niyetiyle bir sinemadan çıkıp diğerine dalacağım. Henüz biletlerimi almadım. Alacağım. Az önce  hafta içi hangi günler işi kırıp festivale kaçabilirim diye iş programıma baktım. Sonra ekrandan film festival sayfasına göz attım. İzmit'ten İstanbul'a gideceğim ya illa Beyoğlu'ndaki sinemalarda seyretmeliyim. Çünkü Beyoğlu'nda film seyredince, festival ruhunu tam manasıyla hissederim. İşte tam festival programına göz attığım anda... İstanbul Film Festivali'ne  gittiğim ilk sinemayı düşündüm.  Çok değil dört yıl önceye döndüm...  Acaba hangi sinemaya ilk festival heyecanımla girmiştim? Tabii ya... Emek Sineması'ydı tabii. Ne yalan söyleyeyim, Emek Sineması tarihi atmosferiyle büyülemişti beni. Duvarlarını, tavanını nefesimi tutarak uzun uzun incelemiştim. Heyecanlanmış, kimbilir kimler geldi kimler geçti bu salondan diye aklımdan geçirmiştim. Az önce yüreğimin sızısını hissettim. Baktım programda Emek Sineması'nın adı yok. Niye? İki yıldır kapalı. Aynı Oğuz Bahçe sineması gibi yıkılacak, alışveriş merkezi açılacakmış yerine... Beyoğlu'ndaki tarihi Emek Sineması'nın yıkılacağı söylentisini ilk duyduğum gün, neden zehir gibi bir kederin yüreğime çöreklendiğini çok iyi biliyorum. Çünkü  inan bana bu fena hissi çok iyi tanıyorum. Memlekette insanların kişisel tarihlerine  ehemmiyet verilebilse keşke...  Çünkü insan, yaşadıkça, bazı mekanlarda anılarından kırıntılar görmek istiyor. Ve o mekanlar, ömrün dar zamanlarında sığınılacak bir liman olabiliyor. Geçmişi hatırlatacak mekanlar yıkılıp, yok edildikçe... Hele sinemanın yerine, heyullah gibi koskocaman bir binayla, alışveriş tuzağı pasajların yerleştiğini görünce... Of.. Of... Derin bir iç çekiyorsun... İçini dumanlı bir efkâr kaplıyor. Düşünebiliyor musun, Emek Sineması yıkınca, kimbilir kimler benim gibi hislenecek. Kimbilir kaç kişi Emek Sineması'nı yerinde görmeyince, geçtim galiba deyip, yürüyüş yönünü değiştirecek. Ne fena!.. Kararlıyım. Biletlerimi alacağım. Bu yıl 31'incisi yapılacak olan İstanbul Film Festivali için kısmetse Beyoğlu'na gideceğim. Biliyorum, Emek Sineması'nın önünden geçerken,  duracağım. Derin bir iç çekeceğim. İçimi dumanlı bir efkâr kaplayacak. Sonra toparlanacağım. Gene hayallerime sığınacağım. Emek Sineması'na "Üzülme e mi? Bu festivalde de dinlen. İnanıyorum seneye, bazı festival filmlerini mutlaka sende  seyredeceğim." diye usulca sesleneceğim. Her zamanki gibi kendi hayalime kendim inanacağım. Emek Sineması umutlanacak. Bana muzipçe göz kırpacak. Yüreğim sevinçle dalgalanacak. Şu dünyanın en güçlü, en zengin kişisi benmişim gibi hissedeceğim.  Mutlulukla bir filmden çıkıp diğerine gireceğim.

27 Şubat 2012 Pazartesi

Sinemada Oynadığım Farzetme Oyunum - 21 - Muhsine

 

Eski huyumdur. Çocukluğumdan beri  insanları seyretmeyi severim.  Bu huyum sayesinde can sıkıntısı diye bir şey bilmem. Aynı bir sinema perdesine bakar gibi mütemadiyen insanları seyredebilirim. Kim olduklarını, neler düşündüklerini tahmin etmeye girişmek hoşuma gider. Özellikle sinemaya gittiğimde oynadığım farzetme oyunum vardır. Film başlamadan önce, sinemanın loşluğunda kendilerini oturdukları koltuğa rahatça bırakan seyircileri belli etmeden seyrederim. İnsanların suretlerinde kitaplarda okuyup hafızamın kuytu çekmecelerine kendiliğinden yerleşmiş irili ufaklı roman kahramanlarının izlerini  sürerim. Bu benim için anlatılmaz heyecan verici bir oyundur. İnsanların görüntülerinden çok iç dünyalarını görmek, duygularına erişmek isterim. Sinemanın o efsunlu loşluğunda etrafıma bakınırım. Bu insanların kim bilir ne sırları, ne korkuları, ne huzursuzlukları vardır diye aklımdan geçiririm.  


O gün  !F Uluslararası Bağımsız Film Festival'i nedeniyle, sabah erkenden kalkıp İstanbul'a gitmiştim. Aynı gün içerisinde seyredeceğim üç filmden ilki için, Emek Sinema'sının emektar kapısından  hızla girdim. Emek Sineması'nın yıkılıp yerine alışveriş merkezi açılacağını duymuştum. Hüzünlüydüm. Küçüklüğümden beri, iyi ve kötü günümde beni hiç yalnız bırakmayan melankolime sarınıp koltuğuma oturdum. Film başlamak üzereydi. Geç kalan seyircilerin yer bulma telaşlarını izlerken onu gördüm. Genç bir kadındı. Sıranın başında endişeyle biletini kontrol ediyordu. Dikkatle baktım. Tuhaf görünüyordu. Kınalı saçlarını saldığı omuzuna, çimen yeşili tırtıl oyalı koyu şarap rengi yemeni dolamış, lacivert lahuri kumaştan geniş hırkasını sırtına geçirmişti. Zamane kadınlarına benzer bir yanı yoktu. Kaşlarının üstüne rastık şerbeti gezdirilmiş, gerdanında, yanakta, renksiz kalmış benleri ile kirpiksiz göz kapaklarını sürmeyle gölgelendirilmiş olduğunu görünce, iyice garipsedim. O anda bu genç kadının Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın Gulyabani adlı öyküsündeki Muhsine olduğunu farzettim. Annesi babası erken ölmüştü. Fukaralık ayıp değil ya, mal mülk olarak, kızlarına bir damla bırakmamışlardı. Genç yaşında komşuların eline kalınca, eşya düzmüşler, telleyip, duvaklayıp tanımadığı bir adamla evlendirmişlerdi. Kör olası pek sarhoş ve soysuz çıkmıştı. O arı, genç kadın çiçek, o burgu, genç kadın tahta. Tanrının günü haşlar, genç kadının canını yakardı. Yemeğin tuzu çok olmuş der, döver; mintanımı çarpık biçmişsin der, döverdi. Tamıtamına üç sene dayağını yemiş, kahrını çekmişti. Sonunda artık illallah canıma tak etti demiş, bohçasını bağladığı gibi evden kaçmıştı. Boşanmış, kurtulmuştu. İlahi adalet... Zalim adamın ettiği yanına kalmamıştı. Bir gün meyhane masalarında can vermişti. Genç kadın taze bir duldu artık. Rahat koyarlar mı? Elbette isteyenleri çok olmuştu. Ama kocadan yana canı yanmıştı ya, bir zaman kimselere varmak istememişti. Elde yok, avuçta yok.  Neyle geçinsin? Bir kibar konağında  hizmetçilik etmeye başlamıştı.  Haftasına kalmadan evin beyi, merdiven aralığında sıkıştırmaya kalkınca, adamın izbandut gibi kuvvetli kollarının arasından zor kurtulmuş, ertesi gün tası tarağı topladığı gibi kaçmıştı. Gene öyle iki eli böğründe, açıkta kalmıştı. Kadın olmak ne zor meseleydi!..  Hele genç bir dulsa... Hele bir de yoksullukta varsa... Hayat süründürüyordu böylelerini... Ama du bakalım... Gün doğmadan neler doğardı... Umut, kadının ve  fukaranın ekmeği... Küçüklüğünden beri onu tanıyan bir ana dostu, çalışabileceği uygun bir yer bulduğunu söylemiş, genç kadını Yedi Çobanlar Çiftliği diye bir yerdeki, yıkılmaya yüz tutmuş üç katlı bir köşke götürüp bırakmıştı. Tembihlenmişti. Her gördüğünü bilmeye uğraşmamalı, her işittiğini merak etmemeliydi. İşi kolaydı kolay olmasına ama bu köşkün perili olduğu kulağına gelince korkmaya başlamıştı. Bu duruma alışmalıydı. Ne demişlerdi? Bu dünyada perisiz, cinsiz bir yer olmazdı. İyi saatte olsunlar, onlar zarar etmeyene fenalık yapmazlardı. Baş kalfa bir bir anlatmıştı. Destur demeden pencereden aşağıya tükürülmemeli, mavi esvap giymemeli, uçkurunu Kıbleye karşı bağlamamalı, yatağını duvar kenarına yapmamalı, akşamları saç örgülerini çözmeli, gözlerini birbiri üzerine yedi defa kırpmamalı, onu korkuttukları vakit ayak başparmaklarının tırnaklarını birbiri üstüne sürtmeli, iki eliyle kulak memelerini tutmalı, bir demir bulursa üzerine basmalı, gerekirse "Emret ey cin! Hazırım," diye bağırmalıydı.


Genç kadın ayağıma basarak önümden geçti. Yanımdaki boş koltuğa, acımı farketmeden yerleşti.  Küçüklüğümden beri iyi ve kötü günümde, beni hiç yalnız bırakmayan, elbette sadece melankolim değildi.  Ya peki oyuncu ruhuma ne demeli? Genç kadın ayağıma basmış, özür bile dilememişti. Canımı fena yakmıştı. Hiç duraksamadım. Aklıma geleni hemen yaptım. İlkin sesime buğulu bir akort çektim. Sonra elimdeki patlamış mısır kutusunu, burnunun ucuna kadar uzatarak, "Alsana!" dedim. Sürmeyle gölgelendirilmiş gözlerini korkuyla kocaman açtı. Şaşkınlıkla bana baktı. Aldırmadım. Sol kaşımı kaldırdım. Ezberimdeki maniyi, fısır fısır kulağına söyledim. "Ben periyim sen insan... Muhabbetime inan... Kabul et, inat etme... Sonra olursun pişman."  Hemen iki eliyle kulak memelerini tuttu... Yüzüme "Destuuurrr!" diye üfledi. Tam o anda sinemanın  ışıkları karardı. Film başladı. Ben "Muhsine" olduğunu farzettiğim kadını unuttum. Beyaz perdenin  o muazzam illüzyonuyla usulca filmin mecrasına  aktım.


NOT:  Yazının çoğu cümlelerini  Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın  Gulyabani adlı öyküsünden alıntıladım. 

8 Şubat 2012 Çarşamba

Sinemada Oynadığım Farzetme Oyunum - 17 - Kınalıadalı Kız


Eski huyumdur. Çocukluğumdan beri  insanları seyretmeyi severim.  Bu huyum sayesinde can sıkıntısı diye bir şey bilmem. Aynı bir sinema perdesine bakar gibi mütemadiyen insanları seyredebilirim. Kim olduklarını, neler düşündüklerini tahmin etmeye girişmek hoşuma gider. Özellikle sinemaya gittiğimde oynadığım farzetme oyunum vardır. Film başlamadan önce, sinemanın loşluğunda kendilerini oturdukları koltuğa rahatça bırakan seyircileri belli etmeden seyrederim. İnsanların suretlerinde kitaplarda okuyup hafızamın kuytu çekmecelerine kendiliğinden yerleşmiş irili ufaklı roman kahramanlarının izlerini  sürerim. Bu benim için anlatılmaz heyecan verici bir oyundur. İnsanların görüntülerinden çok iç dünyalarını görmek, duygularına erişmek isterim. Sinemanın o efsunlu loşluğunda etrafıma bakınırım. Bu insanların kim bilir ne sırları, ne korkuları, ne huzursuzlukları vardır diye aklımdan geçiririm.  


Sen birini hiç görmeden, daha evvel öyle birinin İstanbul ilinde yaşadığını bile bilmeden, birdenbire, sadece Sait Faik'in öyküsünde okuduğun için sevdin mi?  Hiç içine taş gibi, ağır bir su gibi sevgi oturdu mu? Oturmadıysa Allah aşkına vazgeç şu yazımı okumaktan. Ogün... Hiç unutmam....  İstanbul Film Festivali'nin ilk günüydü. Emek Sineması'na henüz girmiştim. Biletçinin eliyle işaret ettiği yere geçtim. Koltuğuma yerleştim. Etrafıma bakınıyordum ki ön çaprazımdaki kızla göz göze geldim. Gülümsedim. Sakin, sessiz bir kıza benziyordu. Telefonla konuşuyor, Rumca bir şeyler söylüyordu. Rumca bir kelime anlamadan ne söylediğini bilir gibi hissedince kendimi, onun Sait Faik'in Kınalıada'da Bir Ev adlı öyküsündeki kahramanı olduğunu farzettim. İyice baktım. Kınalıada'da oturuyor, sabahleyin ilk vapurla işine iniyor, son vapura ise elinde paketlerle dönüyor olmalı diye aklımdan geçirdim. Küçük, kaplamaları simsiyah kesilmiş bir ahşap evde oturduğunu hayal ettim. Evden deniz görünmüyor olmalıydı. Yahut belki de bir iki penceresinden, çakaleriği dalları arasından. Kırkını aşmış, şişmanca, yeşil gözlü bir kadın olan anasını kırmızı elma yüzüyle, küf yeşili gözleriyle görmeden sevdiğimi düşündüm. Ben aynı Sait Faik gibi bahçeleri, insanları, evleri görmeden  bile sevebilirim. Evlerine küçük bir bahçeden girdiklerini, alt katında kendilerinin oturduklarını, üst katını ise yazları kiraya verdiklerini hayal ettim. Bir Meryem Ana kandili önündeki İsa resminden, küçücük sarımtrak aynaya kadar her şeyde, ağır, günlük kokusuna benzer bir Ortodoks hava estiğini sezdim. Kızın kendi başına bir odası yoktur muhtemelen. 10.45'te oraya vardığına göre, 11'de yemeğe oturuyorlardır. Hemen de yatarlar herhalde. Acaba başucunda bir kitap var mıdır? Bilmem ki bu kızın hülyalarına ne karışır? Yemeği nasıl yer? Hızlı mı, yavaş mı? Ne kadar merak ettim anlatamam. Acaba birçok insanlarda olduğu gibi yemek yerken çirkinleşir mi? Çirkinleşince yüzündeki o iyi, harikulade çizgiler ne olur? Nereye giderler? Acaba et mi yerler, sebze mi?  Haydi bu meraktan cayayım. Farz edeyim ki ettir. Önce babaya, sonra oğula, sonra bu kıza mı dağıtılır?  Yemeği anneleri mi dağıtır?


Kız, telefonda Rumca konuşmaya devam ediyordu. Hep yüzünde neşeli bir şeyler vardı. Ağzında bir lakırtı. Ne söylüyor merak ediyordum. O kadar şen, o kadar sıhhatliydi ki yediğinin farkında olmuyor, yemek yerken çirkinleşmiyordur diye hayal ettim. Onu seyrettiğimi anladı mı acaba? Döndü tekrar bana baktı. Sevgiyle gülümsedim. Tanımadığım insanları sevmem hep Sait Faik öyküleri yüzünden diye aklımdan geçirdim. Tam o anda sinemanın  ışıkları karardı. Film başladı. Ben "Kınalıadalı kız" olduğunu farzettiğim kızı unuttum. Beyaz perdenin  o muazzam illüzyonuyla usulca filmin mecrasına  aktım.


NOT:  Yazının bazı cümlelerini  Sait Faik'nın  Kınalıada'da Bir Ev ve Gün Ola Harman Ola adlı öyküsünden alıntıladım. 
 

31 Ocak 2012 Salı

Sinemada Oynadığım Farzetme Oyunum - 16 - Nihal


Eski huyumdur. Çocukluğumdan beri  insanları seyretmeyi severim.  Bu huyum sayesinde can sıkıntısı diye bir şey bilmem. Aynı bir sinema perdesine bakar gibi mütemadiyen insanları seyredebilirim. Kim olduklarını, neler düşündüklerini tahmin etmeye girişmek hoşuma gider. Özellikle sinemaya gittiğimde oynadığım farzetme oyunum vardır. Film başlamadan önce, sinemanın loşluğunda kendilerini oturdukları koltuğa rahatça bırakan seyircileri belli etmeden seyrederim. İnsanların suretlerinde kitaplarda okuyup hafızamın kuytu çekmecelerine kendiliğinden yerleşmiş irili ufaklı roman kahramanlarının izlerini  sürerim. Bu benim için anlatılmaz heyecan verici bir oyundur. İnsanların görüntülerinden çok iç dünyalarını görmek, duygularına erişmek isterim. Sinemanın o efsunlu loşluğunda etrafıma bakınırım. Bu insanların kim bilir ne sırları, ne korkuları, ne huzursuzlukları vardır diye aklımdan geçiririm.  


Emek Sineması'nda film seyretmek, bana  her zaman büyüleyici gelmiştir. Karlı bir cumartesi günüydü. Beyoğlu'ndaydım. O gün Emek Sineması'na  girdiğimde salon tıklım tıklım doluydu. Geç girdiğim için oturanlardan özür dileyerek yerime geçtim. Mantomu çıkardım. Kucağıma katladım. Üşümüştüm. Önce telaşla ellerimi birbirine sürttüm. Sonra ısıtmak niyetiyle, ellerimi ağzıma kapatarak sıcak nefesimle üç kere üfledim.  Rüzgârımdan mı etkilendiler bilmiyorum ön koltukta oturanlar dönüp bana baktılar. Biri göbekli diğeri saçsız iki erkeğin ortasındaki koltukta bir kız oturuyordu. Birlikte gelmiş olmalıydılar. Bu iki erkek,  kız çocuk sahibi gergin babalar gibi görünüyorlardı. Kız gülümseyerek uzandı. Göbekli olan erkeğin traşı gelmiş çenesindeki ekmek parçasını aldı. O anda, diğer erkeğin sol gözünün altındaki seğirmeyi gizlemek için durmadan alnını kaşıdığını farkedince, bu kızın, Barış Bıçakçı'nın, çocukluktan beri çok sıkı arkadaş olan, daha sonra yolları ayrılan, yıllar sonra gene yolları kesişen, çocukluk hayallerinden birini gerçekleştirip aynı evde yaşamaya başlayan, birlikte yaptıkları her şeyden büyük keyif alan, 40'lı yaşlarına merdiven dayamış iki erkeğin çaresizliğini anlattığı Bizim Büyük Çaresizliğimiz adlı kitabındaki kadın kahramanı Nihal olduğunu farzettim. Yazar, kitabında nasıl da anlatıyordu Nihal'i? Erkeklerden birine kestane, diğerine düpedüz ela bakan gözler. Şefkatle veya hayranlıkla. Ya o birine tırmanma diğerine kayıp düşme heyecanı duyuran düz kumral saçlar. O saçların iki yana açılmış perde gibi durduğu hafif tümsek bir alın. Güneşin yüksekliğini ölçmeye çalışan ilk çağın gökbilimcileri için kesikli bir ufuk çizgisi işlevi gören seyrek kaşlar. Bir burun. Evet, yalnızca bir burun; biri için ısırmalık, diğeri için sıkmalık. Havada salınarak düşen bir yaprağın belli bir anındaki biçimini taklit eden bir ağız. İki yatay çizgiyle işaretli solgun boyun. Göğüslerinin arasına dek inen hafif çilli bölge. İşte böyle bir kız hayatlarına girmişti. Yurt dışında yaşayan arkadaşları, Türkiye'de tatildeyken ailesiyle trafik kazası geçirmişti. Annesi ve babası ölmüştü. Üniversitede okuyan, 20'li yaşlardaki kızkardeşi Nihal'in, okulu bitene kadar, yani iki yıl için onlarla kalmasını istemişti. Nihal bu iki erkeğin yanına yerleşmişti. Önce ikili hayata alışmış olan erkekler rahatsız olmuşlar, kızla pek iletişim kuramamışlardı. Kız ise ailesini kaybetmişti. Zaten üzgün ve içe kapanıktı. Sonra olanlar olmuş, muhabbeti ilerletmişlerdi. İki arkadaş Nihal'e aşık olmuştu. Kıza pek belli etmek istememişlerdi. Ne de olsa kız onlara arkadaşlarının bir emanetiydi. Ama iki arkadaş Nihal'e aşık olduklarını birbirlerine itiraf etmişlerdi.  Kitabın adından hareketle, iki arkadaşın aynı kıza aşık olması, onların büyük çaresizliği olduğu sanılmasın sakın. Yoo... Onlar aynen, aynı evde yaşamak hayalleri gibi, çocukluk hayallerinden bir diğerini daha gerçekleştirmişlerdi.  "Aynı kıza aşık olmak!" Gene bir kadın, erkekler hikayesinin nesnesi olup çıkmıştı. Bana göre bu iki erkeğin "Bizim Büyük Çaresizliğimiz" dedikleri, ömür boyu çocuk kalamamak, büyümek mecburiyetinde olmaktı.


Kız, pantolonunun cebinden ikiye katlanmış bir kağıt mendil çıkarıp sessizce burnunu sildi. Birkaç kez diliyle dudaklarını ıslattı. Yaşadığını gösterecek başka bir dolu şey yaptı. Onu izlediğimi mi farketmişti bilmiyorum.... Birdenbire döndü güzel gözleriyle bana baktı. Gülümsedim.  Gülümsedi. Birbirimize gülümsedik biz. Dayanamadım... Başımı ona doğru eğdim. Fısıltıldayarak  "Ben de sizin gibi kahvaltılarda peynirin üzerine reçel koyup yerim." dedim. Tam o anda sinemanın  ışıkları karardı. Film başladı.  Ben "Nihal" olduğunu farzettiğim kızı unuttum. Beyaz perdenin  o muazzam illüzyonuyla usulca filmin mecrasına  aktım.


NOT:  Yazının bazı cümlelerini  Barış Bıçakçı'nın  Bizim Büyük Çaresizliğimiz adlı kitabından alıntıladım. 
  

27 Aralık 2011 Salı

Sinemada Oynadığım Farzetme Oyunum - 14 - Hatice hanım



Eski huyumdur. Çocukluğumdan beri  insanları seyretmeyi severim.  Bu huyum sayesinde can sıkıntısı diye bir şey bilmem. Aynı bir sinema perdesine bakar gibi mütemadiyen insanları seyredebilirim. Kim olduklarını, neler düşündüklerini tahmin etmeye girişmek hoşuma gider. Özellikle sinemaya gittiğimde oynadığım farzetme oyunum vardır. Film başlamadan önce, sinemanın loşluğunda kendilerini oturdukları koltuğa rahatça bırakan seyircileri belli etmeden seyrederim. İnsanların suretlerinde kitaplarda okuyup hafızamın kuytu çekmecelerine kendiliğinden yerleşmiş irili ufaklı roman kahramanlarının izlerini  sürerim. Bu benim için anlatılmaz heyecan verici bir oyundur. İnsanların görüntülerinden çok iç dünyalarını görmek, duygularına erişmek isterim. Sinemanın o efsunlu loşluğunda etrafıma bakınırım. Bu insanların kim bilir ne sırları, ne korkuları, ne huzursuzlukları vardır diye aklımdan geçiririm.  


Bir defasında  İstanbul'a gittiğimde, Beyoğlu'ndaki Emek Sineması gişesi önünde internetten aldığım iki bilet için sıramın gelmesini bekliyordum. Arkadaşım gelmemişti. Ben filmi yalnız seyredecektim. Gişenin önünde birikmiş kalabalığı çarpa çarpa yarmaya niyetlenen bir kadın,  genç bir çocuk kendisine çarpınca çok öfkelendi. Önce durup kızgınlıkla baktı çocuğun arkasından. Sonra söylene söylene hışımla tekrar daldı kalabalığa. En öne geçmeye hakkı olduğundan emin, itekledi herkesi. Kadının bu halini görünce, onun Sevgi Soysal'ın Yenişehir'de Bir Öğle Vakti adlı romanındaki Hatice hanım olduğunu farzettim. Yenişehir ilkokullarından birinde öğretmenlik yapmıştı. Emekliydi şimdi. Tezcanlı, temizlik hastası, bildiğini okumaya meraklı, kendine göre bir çok caba göstererek kazandığı haklarını kimselere kaptırmamaya kararlı bir kadındı. Bakışıyla bile korkuturdu herkesi. Okul koridorlarında çınlayan sesi duvarlara, camlara çarpa çarpa yankılanır, yankılanan korku kabuk bağlamamış çocuk yüreklerinden miskin hademe uykularına yayılırdı.  Kadın  kararlı adımlarla herkesi  aştı, biletçi gişesinin önüne ulaştı. Ne konuşuyorlardı bilmiyorum. Kadının ciğerlerine doldurduğu solukla ve ürkütücü bir bağırışla "Baksana sen bana, kim senin amirin? Müşteriye doğru dürüst cevap versene!" dediğini işittim. Biletçinin ondan korkması gerektiğini düşündüğünü hayal ettim. Niye acaba biletçinin yüreği, ilkokuldaki, derslerini yarı korkudan, yarı çalışamamaktan bilemeyen öğrencilerinki gibi, mısır patlarcasına patlamıyordu? Ona göre korkanlar azalıyordu gitgide. Hep bu korkmayanlar yüzünden, hep onların yüzünden düzen bozuluyordu. Oysa şimdi biletçi sinmeliydi. Hatice hanım karşısında boynunu, suçunu bilen bir köle gibi bükmeliydi. Yıllarca hep öyle olmamış mıydı? Evde herkesin yemeğini boğazına dizdirir, Deliler Tepesi'ndeki gecekondulardan aldığı zavallı kızı  sabahları uykusundan sarsarak uyandırır, evin çabuk çabuk, kimse uyanmadan temizlenmesi için başında beklerdi. Hep havada, hep dik tutmuştu Hatice hanım başını. Hep ürkütmüş, hep korkutmuş, adam etmiş, yola getirmiş, hadlerini bildirmişti suçlu gördüklerinin. Şimdi burada ne dediyse biletçi razı gelmemişti demek ki. Hatice Hanım'a karşı açıkça suç işlemişti. Ve bu cezasız kalıyordu. En dayanamadığı şeydi. Her vatandaş suçluların cezalandırılması konusunda birşeyler yapmalıydı. Tam soluk aldı, bağıracaktı ki "Tartışmayın isterseniz. İki biletim var. Birini size verebilirim dilerseniz." dedim.  "Öyle mi?" dedi. "Aman sağolun. Doğru dürüst bakmıyorlar müşteriye. Parasıyle rezil ediyorlar insanı." dedi. Bu sözleri yüksek sesle, yan gözle gişedeki kıza bakarak söyledi. Kız aldırmıyordu hiç. Sırası gelmiş bir müşteriyle konuşuyordu şimdi. Kendince koyduğu kanun saydığı kuralları vardı Hatice hanımın. Onun kanun  saydıklarını çiğnemek en büyük suçtu. Unutmazdı Hatice hanım... Affetmek sağlıksızdı ona göre... Mikroplara karşı ilaç kullanmamak, kanayan yaraya tentürdiyot dökmemek gibi bir şeydi affetmek.  Uygar insan affetmez ve unutmazdı Hatice hanım'a göre... Uygar insan cezalandırırdı... Affetmek ve unutmak barbarlık ve ilkellikti, bu memleket yumuşak kalplilikten kalkınamamaktaydı. Kalabalığı yararak ilerledi. Aldığım suyun parasını ödemek için kasaya doğru ilerlerken onu gördüm.  Tezgahın üzerindeki çikolataları bıkmadan usanmadan tek tek  inceledi. Acaba hangisinin hem fiyatı hem kalitesi iyiydi? Kazık yemediği, en iyisini aldığı duygusunu edinebilmesi çok zor görünüyordu. Ansızın uzattı elini. Birkaç tane çikolatayı kaptığı gibi mantosunun cebine atıverdi. Çabuk adımlarla uzaklaştı oradan. Buz kestiğimi hissettim. Şaşkın adımlarla ardısıra sinema salonuna girdim.

  
"Baksana oğlum! Ben burada beklerken alem fırt fırt yerine oturuyor!" diye yer gösteren çocuğu azarladı. Çocuk duymak istemedi. Kadın beni gördü. "Burada haddini bilmeyen elemanları şikayet edecek bir makam yok mu? dedi.  Korktum ben. Ses vermedim.  Usulca  oturacağımız yeri elimle işaret ettim.  Bizden önce oturmaları suçmuşcasına insanlara söylene söylene yerine geçti. Yanyana oturduk. Mantosunun cebinden bir çikolata çıkardı. Dünyanın en önemli işini yapıyormuş gibi önce çikolataya sonra etrafına  baktı. Bence çikolatayı tutan avucu sıcaktı. Kanı sanki buradan yayılıyordu vücuduna. Sanki tüm gücünü bu sıcaklıktan alıyordu. Hışımla bana döndü. Sanki büyük bir kabahat işlemişim gibi "Araya girmeseydin, istediğim yerden bilet alacaktım. Böyle arkalarda kalmayacaktım." dedi. Şaşırdım. Tam o anda sinemanın  ışıkları karardı. Film başladı.  Ben "Hatice hanım" olduğunu farzettiğim kadını unuttum. Beyaz perdenin  o muazzam illüzyonuyla usulca filmin mecrasına  aktım.


NOT:  Yazının bazı cümlelerini Sevgi Soysal'ın   Yenişehir'de Bir Öğle Vakti adlı kitabından alıntıladım. 
 

19 Aralık 2011 Pazartesi

Sinemada Oynadığım Farzetme Oyunum - 13 - Zeynep


Eski huyumdur. Çocukluğumdan beri  insanları seyretmeyi severim.  Bu huyum sayesinde can sıkıntısı diye bir şey bilmem. Aynı bir sinema perdesine bakar gibi mütemadiyen insanları seyredebilirim. Kim olduklarını, neler düşündüklerini tahmin etmeye girişmek hoşuma gider. Özellikle sinemaya gittiğimde oynadığım farzetme oyunum vardır. Film başlamadan önce, sinemanın loşluğunda kendilerini oturdukları koltuğa rahatça bırakan seyircileri belli etmeden seyrederim. İnsanların suretlerinde kitaplarda okuyup hafızamın kuytu çekmecelerine kendiliğinden yerleşmiş irili ufaklı roman kahramanlarının izlerini  sürerim. Bu benim için anlatılmaz heyecan verici bir oyundur. İnsanların görüntülerinden çok iç dünyalarını görmek, duygularına erişmek isterim. Sinemanın o efsunlu loşluğunda etrafıma bakınırım. Bu insanların kim bilir ne sırları, ne korkuları, ne huzursuzlukları vardır diye aklımdan geçiririm.  


Filmekimi için erkenden gittiğim Beyoğlu'nda,  Emek Sineması gişesi önündeki kuyrukta sıramın gelmesini beklemekteydim.  "Ayy, çok geç kaldım, değil mi?" diyen heyecanlı bir kadın sesinin geldiği yöne döndüm. Nefes nefese pasaja giren genç kadın, kendisini uzun zamandır beklemekte olduğunu sandığım genç adamı yanaklarından öptü. "Kusura bakma n'olur. Tam işten çıkmıştım. Opera'nın köşesinde kime rastlasam beğenirsin?" dedi. Genç adam bu bahaneleri sanki defalarca dinlemişti. Adamın yine de  kadının bu dünyayı umursamazlığına hayret eden halini görünce, genç kadının Ali Teoman'ın Gizli Kalmış Bir İstanbul Masalı adlı öyküsündeki kahramanı Zeynep olduğunu farzettim. Robert Kolej'den sınıf arkadaşıydılar. Mezun olduktan sonra ikisi de Amerika'ya gitmiş, değişik eyaletlerdeki üniversitelerde okuyup Türkiye'ye dönmüşlerdi. Zeynep büyük bir reklam şirketinde, genç adam ise memleketin en büyük bankalarından birinde çalışıyordu.  İyi giyinmeyi ve iyi yaşamayı seviyorlardı. Genç adamın altından son model bir otomobil hiç eksik olmazdı. Kendileri gibi yüksek düzeyli - ve tabii yüksek ücretli- genç ve dinamik yöneticilerden oluşan arkadaş çevreleri vardı. "İyi yaşamak, hızlı yaşamak, yüksek yaşamak" modası seksenli yıllarda Amerika'da öğrenimlerini tamamlayıp memlekete dönen gençler tarafından, doğrudan doğruya Amerika'dan ithal edilmiş, ardından da televizyon, basın ve sinema gibi kitle iletişim araçları yoluyla  yaygınlaştırılıp benimsetilerek, vazgeçilmez  ve herşeyin üzerinde, bir standart, diğer tüm olguların ona göre ölçüldüğü bir değer haline getirilmişti. Artık onca senenin şampiyonu tıp fakülteleri bile tercihlerde yaya kalmıştı. Varsa yoksa İşletme fakülteleri...  Almanca, Fransızca değil, İngilizce ama illa Amerikan aksanıyla İngilizce öğrenilecekti. Bir de bilgisayarı da unutmamak gerekir. Biri seksenli yılların İstanbul'unu özetlemeye kalksa... İşletme fakülteleri, bilgisayarlar, Amerikan aksanıyla İngilizce ve reklamcılık denebilirdi.  Kısaca söylemek gerekirse yuppie way of life.  Zeynep'te bu pırıltılı iş dünyasından biriydi.  Randevusuna her zamanki gibi o gün de gecikmişti. Genç adamın herkesin gıpta ettiği bir işi, bir yaşamı vardı. Zaman, genç adama göre parayla satın alınamayacak tek şeydi. Zaman yoktu çünkü, durup düşünmek için, beklemek için, hele hele boşa harcamak için...  Yaşamın her saniyesi paha biçilmez bir billur damlacığıydı. Saatinin saniye göstergesindeki rakamlar, simülatördeki New York borsası hisse senedi fiyatları, bilgisayar ekranındaki işaretler, hepsi, duyularından, anılarından, anlayış gücünden yorulmak nedir bilmeyen bir hızla kaçıyorlardı. Şirkette fazla mesaiye kalmak, geç saatlere kadar bilgisayar ekranının karşısında hesaplarla boğuşmak son derece olağan sayılıyordu. Bu yüzden iş dışında geçirdiği zaman değerliydi. Serbest kaldığı tek bir dakikayı bile boşa geçirmek affedilmez bir suç gibi geliyordu ona. Randevularına geç kalmak adetiydi Zeynep'in. Adetten öte müzmin bir hastalık sayılabilirdi.  Randevularına sadakatsizlik biçiminde kendini gösteren bir tür havailik ve umursamazlık hali...   "Affettin mi beni" dedi genç kadın.  Genç adam bu çocuksu yakarış karşısında gülümsemeden edemedi.

  
Bilet alıp sinema salonuna girdiğimde onların çoktan koltuklarına oturduklarını gördüm. Ben    iki sıra önlerindeydim.  Mantomu çıkardım. Koltuğuma yerleştim. Başımı çevirip tüm merakımla genç kadına baktım. Boynundaki çift sıra inciye gözüm takıldı. Pek kusursuz, ışıltılı görünüyorlardı. Aile yadigarı olmalı diye düşündüm. Genç kadın ona baktığımı farketti. Dünyanın en önemli şeyini yapıyormuş gibi usulca boynundaki  inci kolyeye elledi.  Tam o anda sinemanın  ışıkları karardı. Film başladı.  Ben "Zeynep" olduğunu farzettiğim kadını unuttum. Beyaz perdenin  o muazzam illüzyonuyla usulca filmin mecrasına  aktım.


NOT:  Yazının bazı cümlelerini Ali Teoman'ın  Gizli Kalmış Bir İstanbul Masalı adlı kitabından alıntıladım. 



7 Aralık 2011 Çarşamba

Sinemada Oynadığım Farzetme Oyunum - 12 - Şehrazat


Eski huyumdur. Çocukluğumdan beri  insanları seyretmeyi severim.  Bu huyum sayesinde can sıkıntısı diye bir şey bilmem. Aynı bir sinema perdesine bakar gibi mütemadiyen insanları seyredebilirim. Kim olduklarını, neler düşündüklerini tahmin etmeye girişmek hoşuma gider. Özellikle sinemaya gittiğimde oynadığım farzetme oyunum vardır. Film başlamadan önce, sinemanın loşluğunda kendilerini oturdukları koltuğa rahatça bırakan seyircileri belli etmeden seyrederim. İnsanların suretlerinde kitaplarda okuyup hafızamın kuytu çekmecelerine kendiliğinden yerleşmiş irili ufaklı roman kahramanlarının izlerini  sürerim. Bu benim için anlatılmaz heyecan verici bir oyundur. İnsanların görüntülerinden çok iç dünyalarını görmek, duygularına erişmek isterim. Sinemanın o efsunlu loşluğunda etrafıma bakınırım. Bu insanların kim bilir ne sırları, ne korkuları, ne huzursuzlukları vardır diye aklımdan geçiririm.  


O gün sinemaya giderken görsel ve yazılı medyada kadına şiddet konusundaki haberlerin yoğunluğu fazlasıyla dikkat çekiyordu. Sadece memleketimde değil dünyanın en gelişmiş ülkelerinde dahi her gün erkeklerin şiddet kullanması yüzünden kadınlar ölüyordu. Canım oldukça sıkkındı. Sinemanın önünde uzun bir kuyruk vardı. Biletimi önceden almıştım. Kalabalığı yararak sinema salonuna daldım. Koltuğuma yerleştim. Etrafıma usulca göz gezdirdim. Hemen önümdeki sırada, çaprazıma düşen koltuktaki kadının kuzguni siyah, uzun, gür saçları hoşuma gitti. Acaba bu saçların sahibi nasıl bir surete sahipti? Kadın sağ elini ensesine soktu. Saçlarını arkaya atarken başını yana çevirdi. Siyah kalemle iyice belirlenmiş ceylan gibi kapkara, derin, mânâlı gözleri vardı. Hayret ederek bakakaldım. Adeta bir doğu masalından fırlamış gibiydi. Ona merakla baktığımı sezdi. Bana dönüp kocaman gülümsedi. Sanki güümseyince yüzünde güller açtı.  Hemen karşılık verdim. Ben de ona gülümsedim. İnci gibi bembeyaz dişleri, kiraz gibi dudakları, kuğu gibi incecik boynu,  keman misali yay  gibi kaşları vardı. Sanki ağlayıverse gözünden inci mercan dökülecekti. Yürüyüverse yerde çayır çimen  bitecekti. Kadının bu masalsı hâli, günümüzden yedi yüzyıl kadar önce anlatılmış, 1001 Gece Masalları'ndaki Şehrazat'ı aklıma getirdi. Karısı tarafından aldatılan, saraydaki tüm erkeklerin de eşleri tarafından aldatıldığını düşünen bir hükümdardır Şehriyar. Önce karısını öldürür. Sonra kadınlara karşı o denli öfke, kin ve korku hisleriyle dolar ki her gece bir kadınla birlikte olur. Ve sabahına kadını öldürtür. Memlekette kadın sayısı gün be gün azalmaktadır. Vezirin kızı olan Şehrazat kendini feda eder ve hükümdarla birlikte olmak istediğini söyler. Ancak tek şartı vardır. Her gece masal anlattığı kız kardeşine hükümdarın yanında son kez masal anlatacaktır. Hükümdar isteğini kabul eder. Şehrazat masal anlatmaya başlar. Gün ağarırken masalı en  heyecanlı yerinde keser. Hükümdar devamını anlatmasını ister. Şehrazat ancak geceleri masal anlatmaktadır. Gece olmasını beklerler. Bu masal anlatma durumu gecelerce, aylarca, yıllarca  sürer. Şehrazat'ın anlattığı masallardaki  erkekler de, öldüren, saldırgan, kadın döven kişilerdir. Şehrazat hükümdarın içinde bulunduğu açmazı sezmiş, sevmeyi bilmeyen, kadınları öldürmeyi kendine iş edinen bir erkeğin öfkesini ve zalimliğini yokedebilmeyi, erkeğin içindeki çocuğu  farketmesini ve bir kadını sevmeye tekrar cesaret edebilmesini belki  anlattığı, benzer, ertelenen masallarla gerçekleştirebileceğini  hayal etmişti. 1001 Gece Masalları, her masal gibi mutlu sonla biter.  Sahiden 1001 gecenin sonunda Şerazat'ın hayali gerçek olur.  Hükümdarın kadınların iyiliğine olan körlüğü ortadan kalkar. Kadınlar kötüdür, ön yargısını kırar. Yüzyıllar önce anlatılan bu masaldaki erkek, günümüzdeki erkekler gibi  kafasındaki vesvese, endişe, korkuları yenebildiği an  sevebilmeyi öğrenebilmekte, kadına şiddet uygulamaktan vazgeçebilmektedir.

  
Aniden kocaman bir "gonk" sesi duydum. Etrafıma bakındım. Salon tıklım tıklım dolmuştu. Kadın mavi pardesüsünü çıkararak koltuğunun arkasına koydu. Gözgöze geldiğimizde boş bulundum. "Ben bir öyküseverim." dedim. Güldü.  Kiraz dudakları aralandı. İnci gibi dişleri gene göründü. Boynunu nazlı bir ceylan gibi bana doğru  çevirdi.  Sevinçli bir bilgiçlikle "Öyküler dünyayı değiştirebilir." dedi. Tam o anda sinemanın  ışıkları karardı. Film başladı.  Ben "Şehrazat" olduğunu farzettiğim kadını unuttum. Beyaz perdenin  o muazzam illüzyonuyla usulca filmin mecrasına  aktım.