masal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
masal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Eylül 2026 Perşembe

Olmaz mı? Olabilir...

 

Bir gün, Anadolu yollarında dolaşan yoksul bir gezgin kadın, küçük bir hana gelir. Karnı açtır, cebinde hiç parası yoktur. Han sahibi onun halini anlar ve karşılık beklemeden karnını doyurur.

Gezgin kadın bu iyiliği karşılıksız bırakmak istemez. Hanın duvarına küçük renkli taşlarla güzel bir turna mozaiği yapar ve hancıya şöyle der:

“Ne zaman insanlar el çırpıp şarkı söylerse, bu turna duvardan çıkıp dans edecek.”

Gerçekten de öyle olur. İnsanlar el çırpıp şarkı söylediğinde turna duvardan çıkar, kanatlarını açar ve zarifçe dans eder. Bu mucizeyi duyanlar hana akın eder. Hancı zamanla büyük bir servete kavuşur.

Yıllar sonra gezgin kadın yeniden hana gelir. Flütünü çalar. Turna son kez duvardan çıkar, kadını sırtına alır ve gökyüzüne doğru uçup gözden kaybolur.

Geriye, duvarda dans eden turnanın mozaiği kalır.

Belki de bazı mozaikler yalnızca bakılmak için değil, bir gün hikayesini anlatmak için yapılır.

Niye yazdım bu masalı biliyor musunuz? 

Öncelikle, Çin, Japon vs.  pek versiyonu olan bu masalı  çok seviyorum. 

Sonra mozaik dersleri Ekim ayında başlayacak. Böyle bir turna yapsam mı diye hayal ediyorum...

Belki müzik eşliğinde dans eden bir turna oluverir, etrafında oturanların dünyasını şenliğe çevirebilir. 

Şair ne diyor: "Hiçbir neden yokken, ya da biz bilmezken... Aynı düşü görmüşüzdür... Olmaz mı olabilir..." 

20 Temmuz 2025 Pazar

Fotoğrafın Dili ve Masalın Sesi: Ayak İzleri

 


Bazan bir fotoğraf, bir masalın kapısını aralar. Fotoğraf sanatçısı Ali Borovalı’nın kumdaki  ayak izlerini gösteren karesi, Judith Liberman’ın kitabında okuduğum, kalbime dokunan Ayak İzleri masalını anımsattı. Aklımda kaldığı haliyle, anlatmak istedim…

Sessizliğin dalgalarıyla konuşmak için bir kayanın üstüne oturur. Etrafa bakınır. Kimseler yoktur. Sessiz bir yürüyüş yapmıştır kumsalda. Ama gözleri, kendi ayak izlerinin yanı sıra bir çift iz daha görür kumda. Şaşırır.

Hayatının tüm anılarını gözden geçirir. Evet, gerçekten de ne zaman geçmişe dönse, o ayak izleri hep yanındadır. Sanki biri, hayat boyunca sessizce eşlik etmiştir ona. Bu düşünce içini sıcacık bir sevgiyle doldurur.

Derken... zor zamanlarını hatırlar. Acı çektiği, dizlerinin çöktüğü, yalnız kaldığını hissettiği günleri... Yürümeye dermanının kalmadığı anları... Ve fark eder ki, işte tam da o zamanlarda yalnızca bir çift ayak izi vardır. Kendi ayak izleri. 

Hüzünlenir. İçine ince bir sızı düşer. “Neden?” diye geçirir içinden. “Neden en çok ihtiyacım olduğunda yalnız bırakıldım?” Öfke kıpırdanır kalbinde.

Tam o anda, derinlerden gelen bir ses işitir:

- Her zaman seninleydim. Bu yüzden hayatına baktığında iki çift ayak izi görüyorsun. Ama yürüyemeyecek kadar yorulduğunda... seni kucağıma aldım. O yalnız gibi görünen izler, senin değil... benim ayak izlerim.

Fotoğrafın dili ve masalın sesi... Ayak İzleri. Hoş değil mi:)

17 Nisan 2024 Çarşamba

Tüm Evren Bir Sahnedir ve Tüm İnsanlar ve Uzaylılar Sadece Oyunculardır.

 

Bir sinek  bir kartalı
Salladı vurdu yere 
Yalan değildir gerçektir
Ben de gördüm tozunu
Yunus Emre

Hafta sonu Netflix'te yeni başlayan 3 Cisim Problemi adlı diziyi tüm merakımla, beğenerek, severek  seyrettim. Filmin konusunu anlatıp, seyretmeyenlere nezaketsizlik yapmak istemem. Fakat bu söyleyeceğim filmin sürprizlerini bozacak türden bişi değil. 

3 Cisim Problemi'nin bilim kurgu dizisi olduğu malûm. Uzaylılarla ilgili, evet. İlginç bir durum var. Uzaylılar bizi gözlüyorlar, duyuyorlar, anlıyorlar. Ve fakaaat!..  Şakalarımızı, masallarımızı, metaforlarımızı işitince afallıyorlar😀 

Filmden alınan ders: Masalları, şakaları, metaforları iyice bellemeli. Gelecek nesillere öğretmeli:) 

Misalse, Uzaylılar Yunus Emre'nin yukarıdaki dizelerini duymuş olsalar, kalakalırlar, donakalırlar, şaşakalırlar😅

Not: "Tüm dünya bir sahnedir. Tüm erkekler ve kadınlar sadece oyunculardır." Shakespeare'nin metafor tadında cümlesini başlığıma uyarladım. 

17 Temmuz 2021 Cumartesi

"Hangi Zamanlarda Dersen, İşte O zamanlarda..."

 

"Hangi zamanlarda dersen, işte o zamanlarda. Hangi zamanlarda? Buğdayın taş dibeklerde tahta tokmaklarla öğütüldüğü zamanlarda. Hangi zamanlarda dersen, işte o zamanlarda. Suyun hafızasının uzak olduğu zamanlarda. 

Günlerden bir gün yaşlı bir adam, üzgün bir çocuk görmüş. Yanına yanaşmış. Adını sormuş.  Çocuk adının Abdulkadir olduğunu söylemiş. Yaşlı adam, çocuğun neden arkadaşlarıyla oynamadığını sormuş. Çocuk, "Biz saklambaç oynuyoruz. Ben saklandığım zaman beni kimse bulamıyor," demiş.

-Peki, gel birlikte oynayalım, demiş yaşlı adam. Önce ben gözlerimi kapatıyorum ve sen saklanıyorsun. 

Yaşlı adam gözlerin kapatmış. Abdulkadir, yedi kat yerin altında bir yere saklanmış. Yaşlı adam gözlerini açmış, Abdulkadir'i yedi kat yerin altından çıkarmış ve sobe etmiş.

- Şimdi sıra bende, demiş yaşlı adam. Sen gözlerini kapa, ben saklanayım. Abdulkadir gözlerin kapatmış ve yaşlı adam bir anda ortadan yok olmuş. 

Abdulkadir gözlerini açmış. Yedi kat yerin altına bakmış. Yok. Yedi kat yerin üstüne bakmış. Gene yok. Yıldızların arkasına bakmış bulamamış. Yaprakların arkasına bakmış bulamamış. Dolanmış. Dolanmış. Dolanmış. Sonunda dayanamamış. Alnını Mezopotamya'nın topraklarına dayamış. Yeri göğü yaratana niyaz etmiş. 

-Ya bana bu adamın nerede olduğunu söylersin ya da ben alımı bu secdeden kaldırmam, demiş. Yeri göğü yaratan mucizesini göndermiş.

-Mezopotamya'ya gideceksin. Mezopotamya'nın kuzeyinde bir şehir var. O şehrin üzerinde bir kale var. O kalenin altında sessiz bambaşka bir şehir daha var. En alt katında da bir bahçe var.  O bahçenin içinde bir kümes... O kümesin içinde bir güvercin... O güvercinin içinde bir yumurta. Aradığın şey orda, demiş.

Abdulkadir bir adımda denen yere gitmiş ve güvercini tam yumurtlamak üzereyken görmüş. Avucunu açmış. Yumurta Abdulkadir'in avucuna düşmüş. Abdulkadir büyük bir sevinçle bakmış yumurtaya ve:

-Buldum seni, demiş. Sobe."

Gizli Not- Bu masalı Ebuburak'tan dinledim. Çok sevdim. Burada dursun, okunsun, dilden dile anlatılsın istedim.

14 Ocak 2018 Pazar

Masal Masal Matitas


Ezop'un meşhur Altın Yumurtlayan Tavuk hikayesini bilirsiniz değil mi? 

Hani , adamın biri pazardan  tavuk satın almış. Bir bakmış ki o ne, her gün bir tane altın yumurta yumurtlamıyor mu? Ooo! Sevinçten havalara uçmuş. Çok talihli olduğunu düşünen adam,  altın yumurtayı her gün kuyumcuda paraya çevirmeye başlamış. Gün be gün zenginleştikçe zenginleşiyormuş.  Daha fazla altın yumurta sahibi olmak için  nasıl sabırsızlanıyormuş anlatamam.  Keseyim şu tavuğu, bütün altınlara hemen bugün sahip olayım, demiş. Dediğini de yapmış. Almış bıçağı... Kesmiş tavuğu... Bir de ne görsün? Tavuğun içinde altın maltın yok. Pişman olmuş. Lakin iş işten geçmiş.

Yunan hikayecisi Ezop  M.Ö 630 yıllarında yaşamış. Şimdi M.S 2018 yılının ilk günlerini yaşamaktayız. İnsan denen canlı ne yavaş evriliyor değil mi? Dile kolay,  iki bin altı yüz sene geçmiş. O günlerden bu günlere, Ezop'un  hikayesinde  misal gösterilen aç gözlü, sabırsız, olanla yetinemeyen, nankör, minnetsiz, doyumsuz, sömürürcesine almak isteyen insan tiplerine neden acaba  halen denk gelmekteyiz?

İlhan Selçuk'un bir köşe yazısı aklıma geldi. Yazısı  "Yaşamak nedir?" sorusuyla başlıyordu. 
"Balık için yüzmektir, yılan için sürünmektir, kuş için uçmaktır. Kimsenin aklına "Kuş neden uçuyor? diye soru gelmez; "Balık neden yüzüyor?" ya da "Yılan neden sürünüyor?" diye bir soru işareti çoğu kişinin aklını kurcalamaz. Aslanın geyik yavrusunu parçalaması, panterin karacayı kovalaması kimseyi şaşırtmaz; hayvanların hayvan gibi yaşaması doğanın yasası sayılır. Peki, insanın insan gibi yaşamak istemesi neden çoğu kişiyi şaşırtıyor?" diyordu.

"İnsan birdenbire insan olmadı ki!.. Yazılı tarihlerden önceki dönemleri bir yana bırakalım; geçmişin karanlıklarından aydınlığa dönüşümün insanlık serüvenini izlediğimizde, insanın insanlaşması için ne çabalar harcandığını, ne emekler verildiğini, ne güçlükler çekildiğini görmek kolaydır." diyordu.  İnsanın  insanlaşmasında,  emeğin sömürüsüyle kurulan uygarlıkların sonra sömürüsüz uygarlıklara nasıl yöneldiğini, savaşlar, talanlar, yıkımlar, başkaldırmalar, devrimler sürecine nasıl girildiğini, tarım devriminden sonra sanayi devriminin patlamasıyla insanın insanlaşması yolunda adım adım nasıl yürüdüğünü anlatan yazar, "Hiç durmadı insan, insanlaşma yolunda... Ve durmayacak. "diye sözlerine devam ediyordu.

"İnsanın insanlaşma dönüşümünde çaba göstermesi, varoluşun doğasındandır. İnsanoğlu özgürlüklerini genişletmek ister, demokrasiyi derinleştirmek için çabalar, tüm devrimlerin kazanımlarını savunmak ve sosyal adalete doğru yeni atılımlarla yürümek insanın öylesine doğasındadır ki bu tutum ve davranışlar, balığın yüzmesi, kuşun uçması, karıncanın çalışması, ipekböceğinin kozasını örmesiyle eşanlamlıdır. "İnsan gibi yaşama"ya yönelmek veya yönelmemek bizim elimizde değildir; bu yoldaki engelleri aşmaya çabalamak, varoluşumuzun bilinci ve mutluluğumuzun gerekçesidir.  

Ama insanın insanlaşmasına karşı çıkanlara ne diyelim? Tarihin hangi döneminde insanın insanlaşmasına karşı çıkanlar olmamış ki? Bu da doğaldır, evren diyalektiğinin gereğidir; keltenkelenin ya da yılanın niçin süründüğüne şaşıyor muyuz?"

8 Kasım 2017 Çarşamba

Hayattı; Yekpâreydi. Her Şey, Bir Şeydi.




Geceydi. Uyku öncesi Rus yazar Yevgeni Ivanoviç Zamyatin'in 1920'li yıllarda yazdığı  BİZ adlı bilim kurgu romanını okuyordum. Kitap distopik bir geleceği anlatıyordu. Zihnim ise mitolojik geçmişte dolanıyordu.

"Bütün dünya tek ve muazzam bir kadındı ve bizler rahmindeydik; henüz doğmamıştık, neşeyle olgunlaşıyorduk." cümlesinde durdum.  Böyle miydi sahiden? Acaba doğmadan öncesini neden hiç hatırlamıyordum? 

Ne vakit kaybolmuş bir düşünceyi hatırlamak istesem, sol elimin işaret parmağını  üst dudağımla  burnum arasındaki o derin oyuğun üstüne koyarım. Gene aynısını yaptım. 

Derler ki, aslında insan doğmadan önce evrenin mucizesini, başlangıcı ve sonu, yaradılışın sırrını, olup bitecek her şeyi çok ama çok iyi bilirmiş. Dünyaya geldiğinde bildiklerini  çığlık çığlığa herkese anlatmak istermiş. Tam o anda bir melek gelirmiş. Kimseye anlatmasın diye parmağıyla bebeğin  dudağına bastırır,  doğum öncesinden bildiği her şeyi bir parmak tıkıyla siliverirmiş. Melek işini yapmanın rahatlığıyla havalanırken, bastırdığı yerde parmak izini bırakıverirmiş. 

Üst dudağımla burnum arasındaki  iz çok derin... Acaba bildiklerimi  unutmamak için o meleğe çok  direnmiş olabilir miyim?

26. yüzyılda geçen,  insanların  numaralarla adlandırıldığı, özgür olmamanın doğru olduğuna, düşünmenin ve sorgulamanın hastalık olduğuna inandırılan, teknoloji ile bürokrasiye teslim olmuş, her dakikası devlet tarafından denetlenen distopik bir gelecek anlatan elimdeki BİZ adlı bilimkurgunun metaforlarıyla bezeli kitabı, yatağımın yanındaki sehpaya usulca bıraktım.

Sol elimin işaret parmağını, üst dudağımla burnumun arasındaki derin çukura koydum.  Yaradılış gayemin, önceden bildiğim her şeyi yeniden keşfetmek olabileceğini düşündüm.  "Neden", "Peki sonra ne olacak," diye  sorular zihnimde uçuşurken rüyalar alemine geçtim.


başlık / birhan keskin/ beyaz delik / yeryüzü halleri
fotoğraf/google'dan


23 Ekim 2017 Pazartesi

Evvel Zaman İçinde Kalbur Saman İçinde, Cinler Cirit Oynarken Eski Hamam İçinde



Gazi Üniversitesi Türk Halk Edebiyatı bölümünden yardımcı doçent  Evrim Ölçer Özünel'in uzun zamandır takibindeydim. Kendisi  aynı zamanda Ankara'daki Somut Olmayan Kültürel Miras Müzesi'nin koordinatörüymüş. Ne hoş! Ankara'ya gidip o müzeyi gezmek, Anadolu masalları dinlemek, bilmecelere kafa yormak, eskiden kullanılan eşyaların etrafında dönen  geleneksel yaşamı hatırlamak  kim bilir ne heyecan vericidir. 

Ayrıca Evrim hocanın yüksek lisans tezi olan, Masal Mekanında Kadın Olmak adlı kitabını epeydir arıyordum. Arayan bulur derler ya... Sahiden buldum ve tüm merakımla okudum. Okumakla kalmadım,  masal kadınlarını anlatırken seçtiği bazı metinlerin içinde bulunduğu Prof. Dr. Saim Sakaoğlu tarafından olağanüstü emek verilerek hazırlanmış, Gümüşhane ve Bayburt Masalları adlı derleme kitabını da aradım, taradım, buldum, aldım. Evrim Ölçer Özünel'in  kitabını ilk kez okurken, örnek gösterilen masal cümlelerinin altını çizmiştim. Şimdi o masalların orijinallerini, Saim hocanın kitabından okuyacağım. 

Tolkien, masal diyarının "tehlikeli bir ülke"  olduğunu; "bu diyarda ihtiyatsızlar için tuzaklar ve fazla cesur olanlar için de zindanlar" bulunduğunu söylüyor. Son günlerde masalların menzilinde  ihtiyatsızca ve cahil cesaretiyle hoplaya zıplaya gezinmekteyim. Nanananoom! Misal, az sonra Gümüşhane ve Bayburt yöresi masal diyarına  bodoslama gireceğim.  

Masal diyarı sahiden tehlikeli bir ülke mi? Koskoca Tokien söylemiş... Tuzaklar ve zindanlar varmış öyle mi? Heyy!  Üstelik masal mekanında kadın başıma kaldım di mi? 

Haydi ordan! Kimden korkacakmışım ki?  Başlıyorum işteee:  "Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, cinler cirit oynarken eski hamam içindeeeee.........."


23 Ağustos 2017 Çarşamba

Masallar Ve Rüyalar -3-



Rüyamda... Hayırdır inşallah.. Hep iki elimde iki su kabıyla evden çıkıyorum.  Kendimi mütemadiyen aynı yolda görüyorum. Elimde su dolu kaplarla gidiyorum, boş kaplarla dönüyorum. Tekrar dolduruyorum. Götürüyorum. Boşalmış. Geri getiriyorum. Bu durum defalarca tekrarlanıyor. Elimde su kapları  aynı yoldan  sürekli gidip geliyorum. Su dolu kapları acaba kime götürüyorum? Sucu muyum acaba?   Rüya işte...  İnanın bilmiyorum.. 

Bu kadar değil ama.. Enteresan bir durum var. Ellerimde su dolu kaplarla  hep aynı yolda gidip geliyorum ya, kaplardan biri çatlak olmalı, su sızdırıyor. Hatta öyle ki, rüyamda gidip gelmelerim çoğaldıkca, çatlak kaptaki sızıntı artıyor. Ben suyun kaptan sızdığını görüyorum. Islık çalarak   gidip gelmeye devam ediyorum. 

Rüyanın bir yerinde çatlak su kabı dile geliyor.
- Lütfen benimle su taşıma.  Artık suyu tutamıyorum.  Başka bir su kabı al.  Sana çok üzülüyorum,  diyor. 
Ben gülümsemek ne demek resmen sevimli bir kahkaha atıyorum.. 
- Sahiden böyle mi düşünüyorsun? Şaşırmışsın sen! Bak sana ne göstereceğim, diyorum. 
Su akıtmayan kabı taşıdığım elimin yönünü göstererek, 
- Şimdi yolun bu tarafına bak, ne görüyorsun söyle bana, diyorum. 
- Ne olacak?" diyor. Sen ne görüyorsan ben de onu görüyorum. Taş, taprak..
- Peki seni taşıdığım tarafta ne görüyorsun? diye soruyorum. Aaa! diyor. Çok güzel. Çimenlik bir yer burası... Yabani otlar, çiçekler var. 
- Yaa! diyorum. Gördün mü? Bu güzellik senin sayende oluyor. Senden akan sular toprağın susuzluğunu gideriyor. Toprak  senden sızan suyu içtikçe, yeşeriyor, çiçekleniyor. Ve ben hep bu yoldan gidip geliyorum. Ah! diyorum. Ah! Su taşımak konusunda yetersiz olduğunu biliyorsun. Lakin akıttığın suyla dünyamı güzelleştirdiğini hiç mi fark etmiyorsun? diyorumm...  Ve işte rüyamın tam bu karesinde uyanıyorum. Tüh!


15 Ağustos 2017 Salı

Masallar Ve Rüyalar -2-


Oldukça debdebeli bir gündü. Eve geldiğim gibi koltuğa uzandım, hayallerimin dizinde uykuya daldım. Hayırdır inşallah... Bir rüya gördüm.

Ofisteki masamın önünde ayakta duruyorum. Masadaki üç kocaman  kaseye tüm merakımla bakıyorum. İlkinde sıcak, ikincisinde soğuk, üçüncüsünde ılık yazıyor. Bir elimi ilk kaseye daldırıyorum. Çok sıcak. Diğer elimi ikinci kaseye daldırıyorum. Feci soğuk. Bir süre öylece duruyorum. Sonra iki elimi çekiyorum.  İki elimi birden ılık su  yazan  kaseye sokuyorum. 

Bu su ılık mı gerçekten, diye ellerime soruyorum. 
Az önce sıcak sudan çıkardığım elim:
- Soğuukk! diyor.
Soğuk sudan çıkardığım elim:
- Sıcaakkk! diyor. 

Diyorum ki ellerime:
- İkiniz de aynı sudasınız. Niye farklı  konuşmaktasınız?

Uyandım. Bilmeceli rüya mı bu? Şaştım.



25 Mayıs 2017 Perşembe

Vakit Çok Geç Olunca...

“Bana bu gece bir hikaye anlatır mısın? Eskiden olduğu gibi.”
“Elbette.” Ceketini çıkartıp yanıma kıvrıldı babam.  “Sana eğlenceli bir masal anlatayım öyleyse.”
“Hayır. Hüzünlü bir hikaye anlat bana.”
“Hüzünlü mü? Niye ki?”
“Babacığım,” dedim. “Sen de biliyorsun, vakit mutlu hikayeler için çok geç.”
Alper Canıgüz /Cehennem Çiçeği /Sayfa 174

14 Nisan 2017 Cuma

Masallar Ve Rüyalar -1-

 

Bu hafta işim açısından oldukça yorucu geçmişti. Büyük bir kurumsal müşterimin yenileme teklifini hazırlamıştım. Yarın son gündü. Günlerdir itinayla çalışıp hazırladığım teklifi  gün battı, halen göndermemiştim. Başaramazsam diye korkuyordum. Elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışmıştım. Gerilmiştim. Ofisteki koltuğuma gömüldüm. Bitkindim. Uyumuşum. Hayırdır inşallah, deyiverin. Çünkü bir rüya gördüm.

Rüyamda, ülkenin en mahir okçusu bendim. Oysa gerçek hayatta  ok ve yaya bir kez bile ellemedim. Güya dünyanın bütün büyük ok ustalarından ders almışım. Kimse beni yenemiyormuş. Benim yeteneğime denk  kimse yokmuş. Bütün yarışmaları ben kazanıyormuşum.   Benden daha iyi ok atabilen kimse yoksa, kiminle yarışacağım ki... Sıkılıyorum. Gamlı gamlı, köy köy şehir şehir dolaşıyorum. Daha iyi bir ustaya denk gelmeyi hayal ediyorum.

Issız bir köyün ücra bir kulübesine yolum düşüyor. Bir bakıyorum ki, o ne? Kulübenin bahçesinde muhtelif tüylerle bezenmiş oklar, yaylar, asıl mühimi bahçenin her yerinde irili ufaklı hedefler var.  Bu hedefler çok tuhaf... Kimisi ağaç tepesine, kimi masanın üstüne, sandalye sırtına, kimi bahçenin çeperine, kimi çimlerin üstüne işaretlenmiş... Her birinin tam ortasında ok var. Nasıl denir? Her biri tam isabet! Şaşırıyorum. Ben ki memleketin en ünlü okçusuyum, ben bile her seferinde on ikiden vuramıyorum. Kimdir bu hünerli okçu? Feci merak ediyorum. Mutlaka çok iyi ok ustası olmalı, diye düşünüyorum. Geliyor. Öğrencisi olmak istediğimi söylüyorum. Bu kez o şaşırıyor. Şimdiye kadar hiç öğrencisi olmadığını lakin bildiklerini memnuniyetle öğretebileceğini söylüyor. Aslında çok basit bir yöntemdir. Her atış tam isabettir. Sonuç yüzde yüz garantidir, diyor.  Heyecanlanıyorum. Yalvarırım öğretin bana bildiklerinizi, diyorum. 

Bak şimdi, diyor. Önce yayı tüm gayretinle gereceksin. Oku gönderirken kalbini dinleyeceksin. Ok yerine ulaştıktan sonra gidip etrafına hedefi işaretleyeceksin. O kadar! 

Rüyanın tam burasında uyandım. Bu rüyayı bir işaret sandım. Bilgisayarın gönder tuşuna bastım.

12 Nisan 2016 Salı

Gene Bir Rüya Gördüm...



Rüyamda... Hayırdır inşallah... Büyük bir dağın eteğindeki minicik kulübede yaşıyordum. Dağ o kadar kocamandı ki, kulübem  dağın gölgesinde kalıyordu. Güneşin ışıkları dağın zirvesini aşamıyor, yaşadığım yeri ısıtıp aydınlatamıyordu. Yapraklar yeşeremiyor, çiçekler açamıyordu. Geceleri kurtlar uluyor, taşlar topraklar yuvarlanıyordu. Bu dağdan nasıl kurtulacağımı bilemiyordum. Her geçen gün daha fazla dehşete kapılıyordum. Dayanamadım, bir bilge kadının yanına gittim. Olanı biteni heyecanla anlattım. Kulûbeme geri dönmemi, dağdan kurtulmak için bildiğim tüm kötü sözlerle dağa seslenmemi söyledi. Böylece dağ korkacak, kulûbemden uzağa kaçacaktı. Hey! Bunu ben daha önce niye düşünmemiştim? Yüreğim sevinçle genişledi. Hemen eve döndüm. Dağın karşısına geçtim. Bildiğim kötü sözleri öfkeyle bağırarak, günlerce, haftalarca dağa söyledim. Dağ kılını kıpırdatıp bir milim bile geri çekilmedi.

Başka bir bilgeye danışmaya karar verdim. İkinci bilge kadın anlattıklarımı sabırla dinledi. Dudaklarını titretip hafifçe gülümsedi. "Koskoca dağ kötü sözlerden etkilenir mi?" dedi. Tersini yapmalıymışım. Güzel lakırdılar etmemi, hoş şarkılar söyleyip dağın yüreğine etki etmemi tavsiye etti. Haftalarca bildiğim en güzel sözlerle dağa seslendim.  Şarkılar söyleyerek geri çekilmesini rica ettim. Hiçbir şey değişmedi. Dağ bir adım bile öteye gitmedi.

Yüreğimde yenilginin acısı yollandım üçüncü bilge kadına... Dedim ki, "Bir halden bilinmeze düştüm. Al bütün varımı yoğumu. Bir tavsiye ver yapayım. Dağ anlasın güneşsiz kalmanın ne yaman şey olduğunu!" Bilge kadın düşündü... düşündü... "Kötü sözle olmamış. İyi sözle olmamış. O halde dans etmelisin. Öyle dans etmelisin ki, dağı hareket ettirmelisin." dedi. Gözlerimi koca koca açtım. Bilge kadına tüm merakımla baktım.  "Şimdi Kulûbene git. Sevdiğin eşyaları sırt çantana koy. Dağın karşısına geç. Gözlerini kapa. Bir adım ileri, üç adım geri giderek dağın geri çekildiğini hissedene kadar dans et. Sonra gözlerini açıp olduğun yere yeni bir kulûbe inşa et." dedi. 

Eve döndüm. Sevdiğim eşyalarımı sırt çantama yükledim. Dağın karşısına geçtim. Gözlerimi kapadım. Bilge kadının söylediğini aynen uyguladım. Bir adım ileri üç adım geri dans etmeye başladım. Dans ettim. Ettim... Ettim... Gözlerimi açtım ki o ne? Dağ sahiden geri çekilmemiş mi? Nasıl sevindim anlatamam. Hemen yeni kulûbemin inşasına başladım. Artık dağın gölgesinde değildim. İnanamıyordum. Dağın gölgesinden kurtulmayı  başarabilmiştim:)

3 Nisan 2016 Pazar

Rüyamda... Hayırdır İnşallah! Güya Bir Kuşmuşum...


Rüyamda... Hayırdır inşallah...

Güya bir kuşmuşum.  Güya  öyle değerli, öyle nadir bulunan bir kuşmuşum ki, öttüğüm zaman insanları büyülüyormuşum.  Benim gibi bir kuşu yakalamak çok ama çook meşakkatliymiş. Olmaz diye bir şey yok. Mahir bir avcı beni  tutuvermiş. Satmak için kafese koyuvermiş. Hey! İnanılır gibi değil!  Güya alıcım da belliymiş. Çünkü benim gibi bir kuş bulsun diye, o avcıya uzuuun zaman önce emretmiş. 

Hah işte... Rüyamın bu kadarcığını sadece hissettim. Devamını ise... Resmen bir film gibi uykumda seyrettim. 

Bakın şimdi... Yakalanıp kafese konduğum an var ya... O andan sonra nasıl sus pus oluyorum anlatamam. 

Avcı benim ne cins bir kuş olduğumu biliyor. Güya  hemcinslerim kafese girse dahi ötüyor. Beyhude gayret! Ben ise ne etse ötmüyorum. Öylece uslu uslu susuyorum. Kafesi sallıyor. Gözlerimin içine bakarak öfkeli lakırtılar ediyor. Başımı tüylerimin içine gömüyorum. Kıpırdamadan sessizce duruyorum. Avcı vazgeçmiyor. Beni kafes içinde alıcıya götürüyor.  Alıcı nasıl seviniyor anlatamam. Tatlı tatlı gülümsüyor. Elini uzatıyor. Avucunun içinde beni kafesten çıkarıyor. Sadece onun duyacağı bir sesle, içli içli, yanık yanık ötmeye başlıyorum. Gözlerini kapatarak, ötüşümü tüm kalbiyle dinliyor. Dinliyor... Dinliyor. Dinlerken pencereye doğru yürüyor. Hiç tereddüt etmeden beni salıveriyor. Çığlık atarak uçuyorum.  Gökyüzünün mavililiklerinde kaybolup gidiyorum. 

Acaba  kulağına ne söylüyorum? Aaa!.. Rüya bu! Elbette bilmiyorum:)


25 Ocak 2016 Pazartesi

Kahve Molası - İçimdeki Uçuruma Yolculuk

 
Bazan kendimi  hatırladığım masaldaki o kadın gibi hissediyorum.  Vahşi bir ormanın içindeyim.  Azılı kaplanlar kovalıyor beni... Saatlerdir koşuyorum. O kadar yorulmuşum ki, tüm bedenim ter içinde kalmış. Saçlarım yapış yapış.  Yüreğimin gümbürtüsü boğazımda düğümleniyor. Nefesim ha kesildi ha kesilecek diye korkuyorum. Gene de içimdeki umut yok olmamış. Kurtulacağım diye koşmaya devam ediyorum.

Olamaz! Yol bitti. Arkamda kaplanlar... Önümde ise kocaman uçurum var. İki elimi gökyüzüne kaldırıyorum. "Allahım! Şimdi ne yapacağım?" diye dertleniyorum. Endişeyle arkaya dönüyorum. Kaplanlar deli gibi üzerime doğru geliyor. Nasıl kurtulacağım diye etrafıma bakıyorum. Hey! Yaşasın!.. Uçurumun dibine doğru uzanan bir ağaç kökü görüyorum. Hemen ağaç köküne tutunup aşağıya doğru atlıyorum. Tam o anda kaplanlar uçurumun kenarına ulaşıyorlar. Beni yakalayamadıkları için öfkeyle kükrüyorlar. Kükreme sesinden yer gök inliyor. Kurtulduğum için seviniyorum. 

Bi dakika... Uçurumun altından gelen bu tıslama sesleri de ne? İyice bakıyorum. Gördüğüm yeşil çimenlerin aslında binlerce yeşil yılan olduklarını anlıyorum. Tüm zemin onlarla kaplı. Yılanlar beni farkediyorlar. Kafalarını dikip gözlerimin içine içine bakıyorlar. Gürültüyle tıslayarak ağızlarını açıyorlar. Zehirli dillerini çıkarıyorlar. Ben ise uçurumun kenarında ağaç köküne asılı halde duruyorum. Ağaç kökü kısa kaldı. Yılanlar ayaklarıma ulaşamıyorlar. Yukarıya bakıyorum... Azılı kaplanlar... Aşağıya bakıyorum... Zehirli yılanlar... "Ne yapacağım?" diye düşünüyorum.

Kemirme sesi... Bu ne? İki küçük fare tutunduğum ağaç kökünü kemirmekte! İşte şimdi bittim ben diye aklımdan geçirirken... Tam yanımda... Uçurumun yan duvarında... Taşların arasından fışkırmış iki minik yaban çileğini fark ediyorum. Tek elimle ağaç kökünü tutarken, diğer elimle çileklerden birini koparıyorum. Ağzıma atıyorum. Hımm! Nefis! Yaban çileği dilimle damağım arasında eriyor. Gözlerimi kapatıyorum. Çileğin kokusuyla lezzeti başımı döndürüyor. Dünyanın gelmişine geçmişine boşveriyorum. O anın tadını çıkarmaya koyuluyorum.
 

2 Aralık 2015 Çarşamba

Şşşttth!.. Kimse Duymasın! - 23-


 İstanbul'daydım.
Hayalle gerçek arasında yürüyordum.
Soğuktu.
Rüzgar kulağımda çığlık atıyordu.
Yoruldum.
Duvarın önünde durdum.
Derin bir "Ohhh!" çektim.
"Ohhh!"

Birden karşımda bir cin belirdi.
"Beni   sen mi çağırdın?" dedi.
Gözlerimi fal taşı gibi açtım.
"Ben mi? Seni mi? " diye sordum. "Sen kimsin ki?"
"Benim adım Oh. Bu duvar benim evim.
Evimin kapısının önüne gelip beni çağıran sen değil miydin?"

Gülümsedim.
Elimdeki fotoğraf makinesini cin'e verdim.
"Bu duvarın önünde fotoğraf çektirmek istiyordum.
Sanırım yüreğimden geçeni duydun.
Rica etsem fotoğrafımı çeker misin?" diye sordum.
Fotoğrafımı çekti. 
Hemen makinemi geri verdi.
"Selfi çekmediğine sevindim." dedi.

Güldüm.
  "Sağol" dedim.
Duvara doğru yürümeye devam ettim.


Gerçektennn!

18 Kasım 2015 Çarşamba

ÇIT


İnsan yaratılırken her parçasını bir melek  birleştiriyormuş. Kalp işlerine bakan melek biraz sakar olmalı... Tam yerine yerleştirecekken... Hooop!.. Kalbi  elinden düşürüyormuş. İnsanın kalbinde  ince bir çatlak oluşuyormuş bu durumda... 

İnsan, yaşamı boyunca kalbindeki bu çatlağı sevgiyle dolduramazsa, kolaylıkla çııt diye kırılıveriyormuş.

Bu masal doğru sanki... Başka hangi organ bir sözle kırılıverir ki?


13 Kasım 2015 Cuma

Hayvanlar Ve Edebiyat-4-ARI

 
 
"Her iki çeşit arı, bir yerden yedi.
Fakat bundan zehir hâsıl oldu, ondan bal."
 
 
Mesnevi Hikayeleri/Bakkal ve Dudu'nun Hikayesi

10 Kasım 2015 Salı

Ve Şiir Ve Hayal Ve Tur Ve Masal

Ah, benim çılgın yüreğim... Sus artık uslandır beni...

Taktım kafama bir kere... Hiiç üşenmiyorum. İşten güçten arta kalan zamanlarda, kitaplar karıştırıyor, notlar tutuyor, harita üzerinde konumlar işaretliyorum. İnanamıyorum kendime...  Resmen bir yürüyüş rotası hazırlıyorum. Hayalim, küçük gurupları şehir turuna çıkarabilmek. Şehrimin güzellikleri arasında dolaşırken, keyifli vakit geçirebilmek.

Bakın şimdi... Bir pazar sabahı, üç beş kişi buluşuyormuşuz tamam mı? Herkes birbiriyle selamlaştıktan sonra, yürümeye başlıyormuşuz. Hafta içi çalışıyorum ya.. Cumartesi bana kalmalı. Yapacaksam bir şehir turu, günlerden illa pazar olmalı.

Eğer günlerden pazarsa... Hele gökyüzünde beyaz bulutlar arasından göz kırpan ıpılık sonbahar güneşi varsa...  Eyvaaahh!.. Dayanamıyormuşum... Bir iki öksürüyor... Sesime Genco Erkal tonu veriyormuşum. Nazım Hikmet Ran'ın o güzeller güzeli şiirini, ezberden okumayla başlıyormuşum. "Bugün pazar." diyormuşum. "Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar. Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün bu kadar benden uzak, bu kadar mavi, bu kadar geniş olduğuna şaşarak, kımıldamadan durdum. Sonra saygıyla toprağa oturdum. Dayadım sırtımı duvara. Bu anda ne düşmek dalgalara, bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım. Toprak, güneş ve ben... Bahtiyarım." diyerek şiiri bitiriyormuşum.

Hımm... Ne umdular ne buldular değil mi? Acaba arkalarına bakmadan kaçıp giderler mi? Yoksa vaziyetime   gülerler mi?  

Du bi... Belki de... Meselaaa... Hayal bu ya...  "Hayırdır? Bizi gökyüzünde mi gezdireceksin yoksa?" diyorlarmış.  Hey! İşte o zaman hiiç dayanamıyormuşum... "Biliyor musunuz, çok ama çook eski zamanlarda... Şu yukarıda gördüğümüz gök var ya... Gün be gün... Her gün... Biraz daha fazla aşağıya doğru inmeye başlamış. Yere o kadar yaklaşmış o kadar yaklaşmış ki... İnsanlar elleriyle göğe dokunabilmiş. Sonra gök daha da inmiş... İnmiş... Öyle tepelerine inmiş ki... İnsanlar ezilmemek için kafalarını eğmiş. Neredeyse dizlerinin üzerinde yürüyeceklermiş." diye anlatmaya başlıyormuşum. Eyvaah! Ben böyle anlatmaya başlayınca  ya gözlerini koca koca açarlarsa...  Ya anlattıklarıma inanmazlarsa...  Fıtratım gereği aldırmayabilirim. Kaldığım yerden  devam edebilirim...  "Şu gökyüzünün şimdiki yerinde olmasının sebebi neymiş biliyor musunuz?" diye sorabilirim. Hatta onların cevabını beklemeden "Küçücük, çöp bacaklı bir serçeymiş." deyiveririm. Ve ardından masalın tamamını... Eeen baştan... Ballandıra ballandıra anlatıveririm.

Allahım,  ben var ya, eğer ben böyle başlarsam tura, mümkün değil turu bitiremem. Zaten daha gezeceğimiz yerlere sıra gelmeden gün biter. Yoo... Böyle tur mur olmaz. Du bi... Şimdiden çok heyecanlandım. Kendime gelmeliyim:)

27 Ekim 2015 Salı

Ve Bir Varmış Ve Bir Yokmuş Ve Kalimba



Yukarıda fotoğrafını gördüğünüz,  kucağımdaki aletin adı Kalimba. Bir müzik enstrümanı.

Yooo… Yeminle yeni öğrendim. Daha önce ne görmüş ne işitmiştim.  Bir Varmış Bir Yokmuş adlı filmi seyrediyordum tamam mı? Filmde masal anlatan kızın elinde bu alet vardı. Nasıl huzur veren melodi çıkarıyordu anlatamam. Hemen araştırdım. İstanbul’a gidince Galata'daki bir müzikevinde buldum. Yerdeki mindere oturdum. Kucağıma koydum. Kasnağını iki elinle tutuyorsun, baş parmaklarınla  üstteki metallere vuruyorsun. 

Bir Afrika çalgısıymış. Titreyen metallerden çıkan sesi çok sevdim. Eline al, hem çal hem anlat. Bayıldım, bayıldım. Tam benlik! Yemin ederim. Amaaa… Fiyatını duyunca zıpladım yerimden. Kalakaldım.

Şeyy! Acaba elinde kullanılmış, bir kenara atılmış Kalimba’sı olan var mı?

Gizli not: Karşılığında hem  masal anlatıp, hem kalimba çalabilirim
:)

22 Temmuz 2015 Çarşamba

Ben Masalların Gerçek Olduğuna İnanıyorum.

Kurtlar, şeytanlar, haydutlar, kötüler... Azıcık korkutan, azıcık ürperten masallar... Üzülmeyin, sonunda iyilik, sevgi ve akıl kazanıyor...
 

ıtalıo calvıno/azıcık korkutan masallar