güneş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
güneş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Haziran 2022 Cuma

İçimi Sevinçle Bir Korku Sarmıştı


"-  Geri mi dönsek Vasili? dedim.
- Geri dönemeyiz, dedi. Şaşırırız büsbütün.  
Sen denizdeki ipe göz kulak ol, sağa sola oynamasın. 
On dakikaya kalmaz karşı kıyıdayız.
   İçimi sevinçle bir korku sarmıştı......

-Vasili, dedim, bir şey görmez oldum.
- Fena bastırdı, dedi.
-Ne yapacağız?  "

Cümleler - Sait Faik / Son Kuşlar  / Bir Kaya Parçası Gibi 
Fotoğraf - Güneş

30 Kasım 2017 Perşembe

Zaman Nedir?



"Ben içeri düştüğümden beri güneşin etrafında on kere döndü dünya  
Ona sorarsanız: ’Lafı bile edilemez, mikroskopik bi zaman...’
Bana sorarsanız: ‘On senesi ömrümün...’"


Nazım Hikmet Ran/Ben İçeri Düştüğümden Beri 
Gif/Google'dan




23 Haziran 2017 Cuma

Geceleyin Gök Yüzünden Güneş Topla Benim İçin


Dünya, güneş ve ay'ın aslında üç kız kardeş olduğunu öğrendiğimde çenemin yere düştüğünü, gözlerimin tabak kadar  açıldığını hatırlıyorum. 
-Nasıl yani? demiştim babanneme... Dünya, güneş ve ay  kız kardeşler  miiii?
Mırıl mırıl bir sesle, "Evet" demişti. "Bir zamanlar... Dünya, güneş ve ay, şimdiki gibi birbirlerini kovalamıyorlardı. Evrende tatlı tatlı dolanıp, huzur içinde oynuyorlardı."

Dünya, güneş ve ay... Hem kızlar... Hem kardeşler... Hem birlikte oynuyorlar. Allahım yarabbim! Bu nasıl hoş bi vaziyetti! Tuhafa meyyal ruhum, durumu hemencecik kabullenmiş, dünya, güneş ve ay'a elbise dahi giydirmişti. 

Babannem şöyle devam etmişti:
- Sonraaa... Bir gün üçü de  anne olmak istediler. 
Kaşlarımın yay gibi gerildiğini, gözlerimin tepsi kadar irileştiğini hayal edebilirsiniz.
Hahah! Bayılmıştım bu masala. Dünya, güneş ve ay... Kızlar... Kardeşler... Birlikte oynuyorlar. Ve anne olmak istiyorlar. Binlerce kasırga aşkına! Müthişti!

Hiç itiraz etmedim. Hayal çarklarım tıkır tıkır işlemesine kolaylıkla izin verdim.

-Peki sonra noldu babanne? diye heyecanla soruverdim.
Babannem sustu. Hemen cevap vermedi. Ne söyleyecek diye merak ediyor, gözümü kırpmadan iki dudağının arasına tüm iştahımla  bakıyordum.  O merak anları ne tatlıdır. İnsanının kalbi  nasıl da pıt pıt eder.  İşte tam o anda babannemin kalbimin pıtpıtlarını işitmek ne kelime, gördüğüne emindim. Babannem masal anlatmanın keyfini sürüyor, dinleyicisinin iştahını iyice kıvamına getiriyordu.  Daha fazla uzatmadı. Omuzlarını titrete titrete kıkırdayarak konuşmaya başladı.

-Güneş  sıcacık, mincik güneşcikler, ay  parlak, güzel yıldızlar, dünya ise çeşit çeşit insanlar doğurdu, dedi babannem.  

Dünya, güneş ve ay...  Şimdi anne ve teyze olmuşlardı. Ne diyebilirdim ki? Harikuladeydi. Kendimi masalın kollarına iyice bırakıvermiştim. Babannem şöyle devam etti.

- Zaman geçtikçe çoğalmaya başladılar. İnsanlar yeryüzüne, yıldızlarla güneşcikler gökyüzüne hızla yayıldılar. Özellikle güneşcikler o kadar çoğalmışlar ki, insanlar yanmaya ve ölmeye başladılar. Ay, güneşle konuştu. Eğer güneşçikler bu hızla doğmaya devam ederse, dünyanın çocukları yaşayamayacaklar. İyisi mi sen güneşçiklerini toplayıp yut, ben de yıldızlarımı yutayım. Bizim çocuklarımız içimizde gezinsin. Dünyanın insanları huzura ersin, dedi. 

Güneş, ay'ın bu teklifine itiraz etmek istediyse de ay diretti. Ve güneş güneşçiklerini teker teker toplayıp  yutuverdi. Ay ne yaptı bil bakalım?" dedi babannem. Cevabımı beklemeden devam etti. "Ay, yıldızlarını eteğine sakladı. Güneş en son güneşçiğini yuttuğunda, eteğindeki yıldızları gökyüzüne fırlattı. İşte o gün bugündür, dünyanın insanları çoğalmaya devam ediyor, yıldızlar semada  sereserpe dolaşıyor... Gökyüzünde bir güneş var bir ay var... Neden dersin? Çünkü güneş tüm kızgınlığıyla  ay'ı kovalıyor."

Elbette Fen Bilgisi derslerinde öğretmenler gece ve gündüzün oluşunu bilimsel olarak anlattılar. Hiç inanmadım. Babannemin masalı en güzeldi!

12 Nisan 2016 Salı

Gene Bir Rüya Gördüm...



Rüyamda... Hayırdır inşallah... Büyük bir dağın eteğindeki minicik kulübede yaşıyordum. Dağ o kadar kocamandı ki, kulübem  dağın gölgesinde kalıyordu. Güneşin ışıkları dağın zirvesini aşamıyor, yaşadığım yeri ısıtıp aydınlatamıyordu. Yapraklar yeşeremiyor, çiçekler açamıyordu. Geceleri kurtlar uluyor, taşlar topraklar yuvarlanıyordu. Bu dağdan nasıl kurtulacağımı bilemiyordum. Her geçen gün daha fazla dehşete kapılıyordum. Dayanamadım, bir bilge kadının yanına gittim. Olanı biteni heyecanla anlattım. Kulûbeme geri dönmemi, dağdan kurtulmak için bildiğim tüm kötü sözlerle dağa seslenmemi söyledi. Böylece dağ korkacak, kulûbemden uzağa kaçacaktı. Hey! Bunu ben daha önce niye düşünmemiştim? Yüreğim sevinçle genişledi. Hemen eve döndüm. Dağın karşısına geçtim. Bildiğim kötü sözleri öfkeyle bağırarak, günlerce, haftalarca dağa söyledim. Dağ kılını kıpırdatıp bir milim bile geri çekilmedi.

Başka bir bilgeye danışmaya karar verdim. İkinci bilge kadın anlattıklarımı sabırla dinledi. Dudaklarını titretip hafifçe gülümsedi. "Koskoca dağ kötü sözlerden etkilenir mi?" dedi. Tersini yapmalıymışım. Güzel lakırdılar etmemi, hoş şarkılar söyleyip dağın yüreğine etki etmemi tavsiye etti. Haftalarca bildiğim en güzel sözlerle dağa seslendim.  Şarkılar söyleyerek geri çekilmesini rica ettim. Hiçbir şey değişmedi. Dağ bir adım bile öteye gitmedi.

Yüreğimde yenilginin acısı yollandım üçüncü bilge kadına... Dedim ki, "Bir halden bilinmeze düştüm. Al bütün varımı yoğumu. Bir tavsiye ver yapayım. Dağ anlasın güneşsiz kalmanın ne yaman şey olduğunu!" Bilge kadın düşündü... düşündü... "Kötü sözle olmamış. İyi sözle olmamış. O halde dans etmelisin. Öyle dans etmelisin ki, dağı hareket ettirmelisin." dedi. Gözlerimi koca koca açtım. Bilge kadına tüm merakımla baktım.  "Şimdi Kulûbene git. Sevdiğin eşyaları sırt çantana koy. Dağın karşısına geç. Gözlerini kapa. Bir adım ileri, üç adım geri giderek dağın geri çekildiğini hissedene kadar dans et. Sonra gözlerini açıp olduğun yere yeni bir kulûbe inşa et." dedi. 

Eve döndüm. Sevdiğim eşyalarımı sırt çantama yükledim. Dağın karşısına geçtim. Gözlerimi kapadım. Bilge kadının söylediğini aynen uyguladım. Bir adım ileri üç adım geri dans etmeye başladım. Dans ettim. Ettim... Ettim... Gözlerimi açtım ki o ne? Dağ sahiden geri çekilmemiş mi? Nasıl sevindim anlatamam. Hemen yeni kulûbemin inşasına başladım. Artık dağın gölgesinde değildim. İnanamıyordum. Dağın gölgesinden kurtulmayı  başarabilmiştim:)

1 Nisan 2016 Cuma

Korku

 

Yağmuru seviyorum diyorsun
Yağmur yağınca şemsiyeni açıyorsun
Güneşi seviyorum diyorsun
Güneş açınca gölgeye kaçıyorsun
Rüzgarı seviyorum diyorsun
Rüzgar çıkınca pencereni kapatıyorsun
İşte, beni sevdiğini söylediğinde
Bunun için korkuyorum...

Anonim


13 Ağustos 2013 Salı

Kahve Molası - Nereye Sinyorita?


Etrafıma göz attım. Herkescikler başlarını önlerine eğmiş çalışıyordu. Penceredeki jaluzinin parmaklıkları arasından dış dünyaya baktım. Ağustos güneşi yine yeni yeniden gerim gerim gerinmekte, yakıcı oklarını benim bulunduğum coğrafyaya şımarıkça göndermekteydi. Koskoca güneşle cenk edecek halim yok ya! Ne yapsaydım yani?  Önce serçe telaşıyla şapkamı başıma taktım. Sonraa... Çantamı kaptığım gibi, parmaklarımın ucuna basa basa ofisten kaçtım. Sana bir şey söyleyeyim mi, bir an bile tereddüt etmedim. Zaten bayram tatilinden yeni çıkmıştım. Bayram boyunca, hayat beni çağırsa da hiiçç mi hiiçç tenezzül etmedim. Sözün özü, bu sıcakta tatile filan  gitmedim. Tamı tamına dört gün Bezgin Bekir ayağına yattım. Dün bir. Bugün iki... Elim mecbur... Çalışma hayatıma tıpış tıpış dönmüştüm gene tabii... İyi ama... Bünyem, "iş vaktinde çalışmak" akordunda değildi ki... Daha ziyade bir Meksikalı  misali "ne güzel çalışmamak, arkasından da dinlenmek" tadında ritim vermekteydi. 
 
Sıcakta... Sahiden... Enikonu tanınmaz oluyorum biliyor musun? İçimden bambaşka... Nasıl anlatsam... Acayip bir ben çıkıyor. Bu tip durumlarımda ortadan kaybolmak istiyorum. Hoş, ben her türlü tuhaflığıma alışığımdır alışmasına da... Beni normal insan görünme mecburiyeti daha fena yoruyor. Bak şimdi...  Rüzgâr günlerdir görünmüyorsa... Yaz güneşi ortalığı cayır cayır kavurmaktaysa... Şeyy... Tehditkâr bir hava takınmak istemem ama, enerjisini rüzgardan alan bencileyin biri için gözü dönme çanları çalıyor demektir yani öyle söyleyeyim. Bugün eskaza biri karşıma çıkıp, beni durdurmaya kalsa... Ne biliyim, "Biz burada çalışıyoruz sinyorita, sen nereye?" dese mesela... Hilafım yok, hayali tabancamı çıkarırım, dan dan dan vurabilirim valla... Öyle böyle değil... 

Nasıl oldu bilmiyorum. Arabam bizim köyün havuzunun önünde durdu. Bagajdaki mayomu, havlumu, terliğimi elime aldım.  Sosyal tesisteki çilli çocuğa "Amigo, orta şekerli bir kahve lütfen." diye bağırdım. Çilli çocuk muzipçe gülümsedi. "Tamam sinyorita, emrin olur." dedi. 

Şu anda hayali havuzun dibindeyim. Su nasıl biliyor musun? Buz mu atmışlar ne? Çivi! Çivi! Oh ya! Ancak kendime geldim!

Hey! Kahve molam bitti. İşe dönmeliyim:) 

25 Haziran 2012 Pazartesi

Tatile Çıkamayan Bir Hayalcinin Hayalleri, Güneşle İlgili Olmayacaktır Tabii..


Ey sıcak sevenler! Ey güneşseverler! Ey memleketime denk gelen en sıcak aylar ve günler! Ey Haziran! Ey Temmuz! Ey Ağustos! Ey beni bitiren mevsim! Ey yaz! Ey günebakan çiçekleri gibi enerjilerini güneşten alan insanlar! Bense bir yeldeğirmeni misali enerjimi rüzgârdan, yağmurdan alan biriysem eğer… Güneşe, sıcağa, bu durgun, esintisiz havalara asla uygun değildir benim bünyem! Ben iflah ve islah olmaz derecede rüzgar ve yağmursever biriyim. Eğer dışardaysam ve yağmur başlamışsa aniden, hani ahmak ıslatan cinsten... Yağmur yağacağı varken bile tedbirsizsem üstelik... Zaten tedbir nedir bilmem... Asla saçak altına girmem... Koşturmam kaçmam yağmurdan... Yürürüm yavaş yavaş koşuşan insanların arasından... Islanırım sırılsıklam... Belki sana son derece manasız gelecek bir biçimde sevinirim. Zaten kanıtlamışlar. Koşsa da yürüse de fark etmiyormuş biliyor musun?  Yağmurda aynı miktarda ıslanıyormuş insan...  "İnsan yağmuda yürümenin ne tuhaf bir şahanelik olduğunu öğrenmişse" bir kere... Vazgeçemez! Mümkün değil.   

Ey Yaz! Üzülme… Kırılma bana e mi? Merak etme… Kış gelince hakkını vereceğim. 


Gizli Not: Sana bir şey söyleyeyim mi, tatile bir türlü çıkamıyorum. Şööyle güneşli, denizli, şıpıdık terlikli, tiril tiril entarili, üfür üfür etekli tatil yapamayınca ne yapayım?  Oturup dertleneyim mi yani? Onun yerine sonbahara, kışa, kara, soğuğa... Ne bileyim... Rüzgâra, yağmura.... Güzellemelere devam ediyorum. Güneş mi? Yoooo...  Ne güneşi... Elbette rüzgârı, yağmuru seviyorum. Ah!.. Sonbaharın gelmesini dört gözle bekliyorum. Yalan mı? Yooo... İnan bana doğru söylüyorum.


 

18 Haziran 2012 Pazartesi

Bir Akılsız Baştan Gayrı Nem Kaldı?

 

Allah affetsin. Sıcaktan hiç haz etmem... Güneşten değil rüzgârdan enerji alan bir bünyeye sahibim ben... Rüzgâr gözle görünmez ya... Hayalidir hani... Hatırlasana o şarkıyı... "Penceremin perdesini havalandıran rüzgâr... Denizleri köpük köpük dalgalandıran rüzgâr" Heyy!.. Göremem rüzgârı... Ama... Bazan yetim bir yavru gibi usulca iç çekerek  ağlamasını... Bazan masal anlatan anne gibi sessizce mırıldanmasını işitirim. Bazan haşmetle öfkelenir... Böölee nasıl desem... Delice uğuldar hani... Bilirsin... En çok rüzgârın kuru ayazda teni ısırmasını severim. Rüzgârla resmen enerji depoladığımı hissederim. Hayal olan herşeyi seven bünyemin, ayan beyan görünen güneşten değil de, gözle görülmeyip sadece hissedilebilen hayali  rüzgârdan enerji alması belki de  bu sebeptendir yani... Ne  bileyim?... Niye yazdım şimdi bunları? Hoppalaaa! Aslında diyecektim ki, bugün akşam üzeri hafif bir rüzgâr penceremin perdesini havalandırınca... Hem de bu sıcakta... Ben başımı uzatınca ofisteki odamdan dışarıya... Büyülü bir tılsım değdi tenime sanki... Rüzgârın bir illüzyonuydu besbelli... Hooop.... Bir deli enerji tebelleş oldu ruhuma... Masamı topladığım gibi... Parmaklarımın ucuna basarak kaçtım ofisten.


Eve gelirken arabamın camını açtım. Estikçe rüzgâr, saçlarım havalandıkça havalandı... Dağılan saçlarımın arasından dikiz aynalarına göz attım. Baktım ki gelen giden yoktu yolda... Bastım azıcık daha  gaza... Rüzgâr estikçe esti... estii...  Aklım başımdan anında uçtu gitti. Akılsız başımı camdan dışarıya uzattım... Rüzgâra bir kaç kez "Heeeyy!" diye bağırdım... "Ah benim sevdalı başım... Ah benim sarhoşluğum... Ah çılgın yüreğim... Sus artık uslandır beni..." diyesim geldi...  Çünkü vaziyetimi bir gören olsa... Kesin bana... "delisin!" derdi... Rüzgâr ise... İşittim... Oyunuma bıyıkaltı güldü... Sevindim ne yalan söyleyeyim. İyi ama... Bu kez...  Camı keyifle kapattığım anda acıktığımı hissettim. Yol boyunca şahane yemekler pişirmeyi  hayal ettim. Eve girdim. Şıpıdık terliklerimi ayağıma geçirdiğim gibi... Önce buzdolabındaki patlıcanları gıcırta gıcırta yıkadım. Soonra fırını sonuna kadar açtım. Patlıcanları fırının teline attım. Uzatmayayım... Ben... Efendime söyleyeyim... Bir giriştim yemek işine... Of! Döktürdüm... Döktürdüm... Önce  söylemesi ayıp, Alinazik yaptım. Heyy!.. Sakın Şener Şen'in o meşhur Muhsin Bey filmindeki, Uğur Yücel'in canlandırdığı, Urfa'dan türkücü olmak sevdasıyla İstanbul'a gelen Ali Nazik'le karıştırmayasın. Yoo... Alinazik bir Gaziantep yemeğidir. Ve benim Anadolumun yemekleri sahiden şahanedir!  Alinazik, adı üstünde, terbiyeli, saygılı, efendi bir yemeğimizdir. Şöyle bir hikayesi olduğu söylenir. Yavuz Sultan Selim Gaziantep'e gittiğinde, padişahı nasıl ikramlayacağını bilememişler. Güzelim Gaziantep yemekleri arasında,  patlıcanlı, yoğurtlu, kıymalı bir yemeği padişaha ikram etmişler. Yavuz Sultan Selim pek beğenmiş bu yemeği ( ki  laf aramızda padişah ağzının tadını bilirmiş, ne yalan söyleyeyim  ben de bayılırım:) ve "Bu yemeği hangi eli nazik pişirdi?" diye sormuş. O günden sonra bu yemeğe elinazik denmiş. Ama günümüze gelene kadar adı değişmiş. Alinazik olmuş. Ben anlatılanların yalancısıyım. Şimdi bunları yazınca... Böyle ne biliyim... Yemeklerimiz dedim...  Hani Anadolu dedim... Türkülerimiz dedim ya...  Canım bir türkü dinlemek istedi. Hımm... Bir dakika.... O kitap...


Kalktım yerimden. Kitaplarımın arasından Cumhur Canbazoğlu'nun Anadolu'dan Pop-Rock adlı kitabını indirdim. Gözümü kapadım. Bahtıma ne çıkarsa diye bir sayfasını çevirdim. Heyy! Aşık Mahzuni Şerif denk geldi. Memleketimin Kahramanmaraş'ı, Afşin'inden... Ne güzel!.. Cumhur Canbazoğlu'nun bu başvuru kitabını çok seviyorum. Kitapta  yazan Aşık Mahzuni'nin eserlerini şöyle hızla okudum... Neler yok ki...  Aşık Mahzuni'nin yapıtlarını en fazla Edip Akbayram Anadolu popa taşımış. Hatırlarsın... "Değmen benim gamlı yaslı gönlümee..." Of! Ne hoş şarkıdır.  Ah... Şu türküsünü de çok severim Aşık Mahzuni'nin... "Dumanlı dumanlı oy bizim eller, oturup ağlasam delidir derler..." Ruhuna Rahmet olsun büyük ozanın. Dur... Kitaptaki bir türkü sözleri daha dikkatimi çekti... Heyy!.. Cem Karaca söyler hani... Nem Kaldı... Of! Ne söyler hem de... Yok, dayanamam dinlerim şimdi... Üstelik bağıra bağıra ben de beraberinde söylerim... "Parsel parsel eylemişler dünyayıııı!.." dabadam dabadamm... damm!.. "Bir dikili taştan gayrı nem kaldı!.." dabadam... dabadam.. dabadam... dabadamm.... dammm... Dost köyünden ayağımı kestiler!" dabadam dabadammmm... dabadam... dabadamm... dammm!.. "Bir akılsız baştan gayrı nem kaldı! nem kaldı... nem kaldı..." Cem Karaca senin de ruhuna rahmet ola! Anadolumun gelmişleri geçmişleri... Nur olun hepiniz e mi?




8 Ocak 2012 Pazar

En Güzel Yaz, Yaz Mevsiminde Mi Yaşanır Sence?



Düşünsene... En güzel yaz, yaz mevsiminde mi yaşanır sence? Yoo! En güzel yaz, kış mevsiminde yazı hayal etmekle yaşanır! En güzel yaz, kış mevsiminin titreten soğuğunda, sıcak yaz günlerini hatırladığımız zamanlarda yaşanır. Ben, yazı, güneşi, sıcağı değil, dondurucu soğukların kol gezdiği kış günlerinde; yazı, güneşi, sıcağı düşünmenin içimde uyandırdığı hisleri seviyorum.


3 Kasım 2011 Perşembe

Hani Güneşe Küsmüştüm Ya Ben... Hah İşte...



Hani anlatmıştım ya bir keresinde...  Hani bu yaz  kaçmıştım ben güneşten de…  Hani ne vakit denk gelip değse tenime… Kahverengi lekeleri tebelleş ediyordu ya  yüzüme… Hah işte... Ne yapayım yani? Küsmüştüm bende… Güneşten yüz çeviriyordum her denk geldiğimde... Öyle böyle değil. Nasıl nemrut biri olmuştum güneşe karşı anlatamam. Şefkate, merhamete, iyiliğe dair hiç bir şey düşünmüyordum... Gülümsememi esirgiyor, kaşlarımı sıkıca çatıyordum. Bakışları yüzüme değmesin diye şapkamı yüzüme iyice kapatıyordum. Peçe takacaktım neredeyse ya... Tövbe... Tövbe... Kendimi tanıyamıyordum biliyor musun? Birine küsmek ne fena şeymiş  meğerse… Neyse...  Artık sonbahar geldi diye sevinçliydim. Hani rüzgar, yağmur, bulut başrole geçecekti de güneş artık figüran olacaktı ya bana göre... Nerdeee? Hani iki gün önce... Anlatmıştım ya... Ben böyle düşünüp tedbirsizlik edince, beklenmedik bir sevdaya düşer gibi boş yakalanmıştım da... Efendime söyleyeyim, omuzumdaki çantaları yere atıp öfkeyle güneşe bakmıştım ya... Of, yüzümü açık görünce, ılık ışıklarını eros oku misali akıtmıştı tenime. Sonra ne olmuştu biliyor musun? Tenimden giren eros okları dosdoğru gidip bağdaş kurmuştu yüreğime.  İşte o an güneşi sevdiğimi hissettim. Her an tepemde duran, yakan, yıkan, kavuran bir sevgi değildi istediğim.  Ben en beklenmedik zamanda bulutların ardından ortaya çıkan, yumuşak, ılık, esintili sonbahar güneşini sevmiştim. İşte o gün... Tam o gün... Güneşle barıştım ya... Hemen babama telefon ettim.  Telefon uzun uzun çaldı... Tam kapatacaktım ki... Babam enerjik bir sesle: "Alooow!" diye bağırdı. Ben masum bir ses takındım. Bir kedi gibi mırıl mırıl... Şöyle  mırıldandım: "Afedersiniz bayım, sizin çok büyük hayranınızım. Bilirim siz hep çocuklarınıza "hayat kimseye kızmayacak, küsmeyecek kadar kısa" dersiniz. Üzgünüm ama ben güneşe küsmüştüm. Bugün barıştım. Çok sevinçliyim. Kutlamak için Seka Park'ta yürümek istiyorum. Acaba size çıkma teklif etsem, kabul eder misiniz" dedim.  Adımı seslendi.  "Buyrun benim!" dedim.  Güldü...  "Komik kızsın vesselam." dedi. "Aşağıdayım. Sizi arabada bekliyorum. Umarım beni kırmazsınız. Bakın hayat kısa filan demem sonra feci küserim. Sizden yüz çeviririm." dedim. Sanıyorum korktu küsmemden babam. Hemen "Tamam. Geliyorum." dedi. İşte o gün... Hani ben güneşle barışmıştım ya...  Hah, işte o gün... Ben, babam ve güneş eğlenerek yürüdük. Oh! Rahatladım vallahi. Çok şükür. Küsmek meğer  ne feci bir  hismiş!

1 Kasım 2011 Salı

Güneşe Küsmüştüm Ben...


Geçen haftadan sözleşmiştik. Çalıştığım sigorta şirketlerinin birinin eksperiyle bu sabah dokuzda outlette buluşacaktık. Riziko teftişi için bir müşterimin fabrikasını dolaşacağız. Ayrıca yeni makineler gelmişti. Elimdeki listeyle makineleri karşılaştıracağız. Ne güzel! Makineleri seyretmeyi oldum bittim severim. Hevesle erkenden kalkıp süslendim. Çabucak toparlandım. Hemen ön kapıdan bahçeye fırladım. Of, hava nasıl güzeldi anlatamam.. Şerbet gibi... Şaşırdım. Yeri gelmişken bir şey itiraf edeceğim. Biliyor musun, ben bütün yaz güneşe küstüm. Evet, küstüm. Yooo, gülme öyle... Hele "Güneşe küsülür mü?" filan hiç  deme... Vallahi küstüm. Çünkü ne zaman güneşle azıcık muhabbet etsem, kara kara lekeleri tebelleş ediyordu yüzüme... Çok kızgındım güneşe çook.. Yaz boyu güneşin suratına bakmadığım gibi, yüzümü kâh güneş kremiyle kâh şapkayla sıkıca gizledim. Neyse... Bu sabah... Mevsim sonbahar ya.. Üstelik artık  kasım ayındayız. Kış ha geldi ha gelecek. Eli kulağında. Güneşin ne hükmü kaldı, öyle değil mi? Güneş resmen bir figüran. Artık başrolde tüm haşmetiyle rüzgar, bulut, yağmur var.  Yani böyle olmalıydı. Ama öyle değildi işte. Üstelik beni tedbirsiz yakalamıştı. Ne şapkam vardı ne güneş kremim. Söyler misin güneşe karşı gardımı nasıl alabilirdim? Durduk yerde bir sevdaya düşer gibi boş bulundum. Of, ne fena! Omuzumdaki çantaları yere fırlattım. Ellerimi yumruk yapıp hışımla  belime koydum. Hoyrat bir poz takındım. Başımı gökyüzüne kaldırdım. Aaa! Resmen afacan bir çocuk sureti bu... Gördüğüme inanamadım. Güneş beni hazırlıksız yakalamıştı ya  aklısıra benimle alay mı ediyordu Allah aşkına? Gözlerimi öfkeyle kıstım. Elimi gözlerime siper yaptım. Tüm hıncımla güneşe tekrar baktım. Aaa! Ben hayretle baktıkca kendisine... Sıcacık ışıklarını eros oku misali akıtıyordu tenime. Sonra ne oldu biliyor musun? Tenimden giren eros okları dosdoğru gitti bağdaş kurdu yüreğime.  Güneşe "Hey!" diye bağırdım ben. Bu kez şaşırma sırası güneşe gelmişti. Bütün yaz saklandım ya ondan... Sanırım kendisine sesleneceğimi tahmin edemedi. Önündeki tavşan şeklindeki bulutu yüzüne siper etti.  Şaşkın ya!  Ellerimi belimden çektim. Önce ne diyeceğimi bilemedim. Sonra ellerimi yüreğimin üzerine koydum. Beni iyice duysun diye bağırarak konuştum. "Hey, güneş! Sevgin yüreğime değdi. Artık seviyorum seni." dedim. Gülümsedi. Gülümsedim. Gülümsedik biz. Tam tavşan şeklindeki bulutun fotoğrafını çekecektim ki arkamdan Dilek'in sesi geldi. "Deminden beri sana bakıyorum. Ellerini gökyüzüne açmışsın.  Söylesene, sen kiminle konuştuğunu sanıyorsun?" dedi.  Güldüm. Güldü. Güldük biz.

9 Temmuz 2011 Cumartesi

Ey Yaz! Üzülme, Kırılma Bana e mi?


Ey sıcak sevenler! Ey güneşseverler! Ey memleketime denk gelen en sıcak aylar ve günler! Ey Haziran! Ey Temmuz! Ey Ağustos! Ey beni bitiren mevsim! Ey yaz! Ey günebakan çiçekleri gibi enerjilerini güneşten alan insanlar! Bense bir yeldeğirmeni misali enerjimi rüzgardan, yağmurdan alan biriysem eğer… Güneşe, sıcağa, bu durgun, esintisiz havalara asla uygun değildir benim bünyem! Ben iflah ve islah olmaz derecede rüzgar ve yağmursever biriyim. Eğer dışardaysam ve yağmur başlamışsa aniden, hani ahmak ıslatan cinsten... Yağmur yağacağı varken bile tedbirsizsem üstelik... Zaten tedbir nedir bilmem... Asla saçak altına girmem... Koşturmam kaçmam yağmurdan... Yürürüm yavaş yavaş koşuşan insanların arasından... Islanırım sırılsıklam... Belki sana son derece manasız gelecek bir biçimde sevinirim. Zaten İngilizler kanıtlamışlar. Koşsa da yürüse de fark etmiyormuş biliyor musun?  Yağmurda aynı miktarda ıslanıyormuş insan...  "İnsan yağmuda yürümenin ne tuhaf bir şahanelik olduğunu öğrenmişse" bir kere... Vazgeçemez! Mümkün değil.  Ey Yaz! Üzülme… Kırılma bana e mi? Merak etme… Kış gelince hakkını vereceğim. 


1 Ağustos 2010 Pazar

Denizin Dibinde Güldün Mü Sen Ömründe?


Geçen sabah aynaya baktım ki o ne? Aaaa! Ben değilim aynadaki.. Sanki ben gitmişim bir yere, yaramaz bir kız çocuğu gelmiş yerleşmiş yüzüme.. Sokak çocukları vardır ya hani.. Bilirsin.. Sabah uyanır uyanmaz, daha gözlerini açmadan kendilerini sokakta bulurlar. Oynarlar.. Oynarlar.. Yemek içmek gelmez akıllarına.. Çok acıkırlarsa, tırmanırlar ağaca; toplar yerler ne bulurlarsa.. Güneş tepemde demezler, ter, kir, pas içinde oyundan vazgeçemezler.. Düşerler, kalkarlar, dizlerini, kafalarını yaralarlar.. Hava kararana, anne eve çağırana kadar oynarlar da oynarlar.. Evet.. Sanki böyle bir kız çocuğu hali vardı yüzümde.. Anne eve gelen çocuğu, kapı önünde soyar, banyoda ovalar ovalar ki gitsin sokağın kiri.. Gitmez ama biliyor musun? Güneş altında kendini kaybedip gün boyu oynayan çocuk kapkara bir şey olur.. Ne kadar ovalasan gitmez o karalık.. Yüzünün bir parçası olur. (Şimdiki çocuklar bilmez böyle halleri.. Malum onlar sanal sokaklarda oynuyorlar.) İşte tam böyle bir karalık yer etmemiş mi benim yüzüme.. Ben ki güneşten nasıl kaçan biriyimdir. Üç saatte bir güneş kremi sürünürüm. Ödüm kopar güneş ışığından.. Sen misin kaçan? Olamaz yaaa.. Yanaklarıma kahverengi güneş lekeleri gelip bağdaş kurmuşlar.. Aynı yaramaz çocuk suratı.. Hem de gülüyorlar bana yemin ederim.. Duydum duydum… Ne zaman aynaya baksam, yüzümdeki lekeler aralarında kikirdeşiyorlar. O sabah onların bana güldüğünü görünce, ben de güldüm kendime.. Ne var yani.. Haylaz bir kız çocuğu gibiydi halim. Böyle düşününce kendimi iyi hissettim. Hınzır bir çocuk ifadesiyle “İyi o halde” dedim. “Ben kardeşlere gideyim.” Öyleyken böyle olduysa yüzüm, kaçmayayım bari boşu boşuna güneşten, şöyle bir gönül rahatlığı ile denize gireyim.


Benim kardeş öğretmen. İki oğlu var. Yaz tatili olunca çocuklar apartman içine sığmıyorlar. Tatil uzun.. Kerpe’de sevimli bir evleri var. Kerpe Karadeniz’e kıyısı olan bir belde.. Tuhaf bir denizi var. Denizin ortasına kadar yürüyorsun.. Su halen dize kadar.. Derinde yüzebilmek için neredeyse karşı kıyıya kadar yürüyorsun.. Çocuklar için iyi de… Ne yalan söyleyeyim, pek bana göre değil işte.. Bana ver bir iskele.. Koşayım koşayım koşayım… Hayatın gelmişine geçmişe deyip.. Atlayayım cupp diye suyun dibine… Hani bilirsin ya ayak üstü.. Çivileme.. Oh! Bir anda ıslanmalı insan anlatabiliyor muyum? Atladın ya cuup diye denize çivileme.. Mutlaka gözün açık olmalı.. İnince suyun dibine, ayaklarını toplayıp göğsüne, oturmalısın bir süre.. Sonnnraaaa su yükselttikçe seni… Evet… Ayaklarını toplayarak göğsüne, oturmuşken suyun dibinde.. Su insanı rahat bırakmaz ya.. Otursan şöyle keyfince.. Yükseltir insanı denizin üstüne… İşte o anda.. Tam o anda.. Yukarıya doğru yükselirken hani.. Bir şey soracağım sana? Denizin dibinde güldün mü sen ömründe? Eğer denemediysen benim yaptıklarımı aynen denemelisin.. Yukarıya doğru deniz yükseltirken seni gülmelisin.. Niye mi? Belki kendini bir deniz kızı olarak düşünebilirsin misal.. Belki bir deniz kızı ile karşılaşacağını hayal edebilirsin.. Ne bileyim denizin dibinde ne güldürür seni? Seni güldürecek şeyi kendin bilmelisin.. Denizin dibinde beni ne mi güldürür? Söylemeyemem… Hımm.. Şaşarsın!

8 Mayıs 2010 Cumartesi

Yaz Uykusu Diye Bir Şey Duydun Mu Sen?

Sana bir şey söyleyeyim mi? Bugün var ya, kolum kanadım kalkmıyor valla. Hiç bir şey yapmak istemiyorum. Hiiiç! "Bugün evden çıkasım yok, Telefonu açasım yok, Acelem var koşasım yok" modundayım. Hava sıcak mı sıcak! Pil kalır mı bende? Gitti bütün enerjim. Hemen Samanlı Dağları'nın tepesine bir kilim sermeliyim. Niye mi? Sorulur mu bana bu soru şimdi? Hayret yani! Bilirsin hep anlatırım... Sıcakla aram hiç iyi değildir. Durma hakkımı kullanmak isterim yaz gelince... Bu nedenle işte! Sen var ya, hiç oralı değilsin benim derdimle... Hiiiç! Artık nereliysen? Kimbilir memleketin neresindesin? Dünyanın öbür ucunda, buzullarda mısın yoksa? Yapma! Ne olur beni de yanına alsana... Hava serinleyince, hiperaktivitem tavan yapar diye lütfen korkma... İşim gücüm, akrabam arkadaşım, konum komşum yok ki oralarda... Ne yapabilirim ki? Hiiiç! Kardan adam yaparım olsa olsa... Hımm... Dinle bak, gittik diyelim yazlığa... Herkes kısa kol, kısa paça... Ben ise sanki Rahibe Teresa! Uzun kol,uzun paça... Elimde şemsiye ya da... Yemin ediyorum doğru söylüyorum. Abartıyorum sanıyorsun ama... Abartmıyorum... Yeminle diyorum yaa! Böyle yazar mıyım, Allah korusun, çarpılırım valla! Israr edenler olur bazen... "Ay! Bir kerecik çık güneşe, ne olacak ki yer mi seni?" derler. Ohareyy be birader, insan biraz insaf eder! Ben keyfimden mi kıpırdamıyorum. Zaten hiperaktif huyluyum. Beni normalde bir saniye zor zaptederler. Ama olmuyor işte olmuyor, kolum kanadım kalkmıyor...

Haydi bir düşünelim seninle... Kış uykusu derler ya hani... Bazı sıcak ve soğuk kanlı hayvanların kışı uykuda yada uyuşukluk içinde geçirmesi halini bir gözünün önüne getirsene... Milyonlarca memeli, sürüngen, haşarat ve böcek bütün kış boyunca uyurlar. Sadece burada değil, üstelik dünyanın her yerinde uyurlar, öyle değil mi? Kalp atışları yavaşlar... Soluk alış-verişleri azalır... Hatta zihin faaliyetleri bile durur... Donmaktan emin kovuklarına çekilirler de tostoparlak olarak derin bir kış uykusuna yatarlar, bazıları da uyuşukluk halinde geçirirler... Peki sonra havanın ısındığını nasıl bilirler? Vücutlarındaki biolojik saatlerinin alarmı, uyanma vaktinin geldiğindiğini mi bildirmektedir? Bilmiyorum ki...Kimbilir?

Valla bu konuları araştırmak hiç mi hiç benim işim değil. Şimdi kış uykusu buysa, benim durumum da, böyle birşeyin tersi işte... Yaz uykusu hali yani... Şimdi baktım sanal ansiklopediye... İnanmıyorum!.... Yaz uykusu diye bir şey varmış biliyor musun? Hahha! Vallahi ben uyduruyorum sanıyordum... İşte buyur... "Sıcak ve kurak iklim bölgelerinde yaşayan bazı hayvanların, zor şartları atlatmak için çok sıcak yaz günlerini uyku veya uyuşukluk arası bir dinlenme halinde geçirmesine yaz uykusu denir." Tamam... Şimdi bu durumu bana uydur... İnsanlık hali işte! Sıcak günleri atlatmak için uyku ile uyuşukluk halinde beklemedeyim. Şu anda kalp atışlarım yavaşlıyor... Evet...Evet... Hissediyorum... Soluk alış verişlerim azalmakta sanki... Hatta zihin faaliyeterim de mi duruyor neee? Tostoparlak kıvrılıyorummmm... Uyuyorummm...Pııııssss! Yaz uykusuna daldım bileee! Sonbaharda görüşmek üzereee!..