baba etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
baba etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Mart 2026 Pazar

Çay Var İçersen...

Abim ve kardeşim, babam hayattayken bayram sabahları  bana gelirler, birlikte kahvaltı yapardık. Babamı toprağa verdikten sonra aynı geleneği sürdürmeye devam ettik. Bu, babamsız geçirdiğimiz üçüncü bayram.

Abim,  "bu bayram hiç evden çıkasım yok” diye mesaj attı. Yorgundur, dinlenmek istiyordur, diye düşündüm.  Ama yine de üç kardeş bayramın ilk günü bir araya gelmezsek içime sinmeyeceğini hissettim. “Ben de yorgunum abim,” dedim, “sabah değil de öğleden sonra buluşalım, ne dersin?”

Bir süre cevap gelmedi. Sonra… “Bilmem, düşüneyim,” dedi. Keyifsiz olduğu belliydi. Ben de son kozumu oynadım...  “Hey! Geliyorsun diye pırasa yaptım sana… Valla enfes oldu. Benden söylemesi, kaçırma!” diye yazdım.  Rüzgar hızında cevap geldi. Önce bir gülücük… Ardından: “Aa, gelirim o zaman.” dedi.

Önce abim geldi. Yemeğini yedi. Pırasayı hımlaya humlaya  bitirdi. Kalanı kavanoza koydum. “Eve götürürsün,” dedim. “Tamam,” dedi. Kardeşim geldiğinde, göz kırptım. “Sana pırasa yok,” dedim, “abiye koydum.”  Gülümsedi.  Onaylayıp göz kırptı.

Çay içtik. Sohbet ettik. Abim çayı çok sever. Niyeyse ilk bardağı yarım bıraktı. “Başka istemem,” dedi. Üstelemedim. Bol bol muhabbet ettik. Sonra herkes evine gitti.

Gece yatmadan önce telefona baktım. Abim mesaj atmış... 

“Pırasan çok güzel. Çay demlemeyi öğren.” 

Hahha!  Yeminle sesli güldüm. Bir de çay demleme tarifi göndermiş. Üstelik aynı benim demleme usulüm.

Abimin yazdığı çok hoşuma gitmişti. Beğendiğine “beğendim” diyen, beğenmediğine “öğren” diyebilen insanların hayatımda olması şahane!

Hayat bana bayram:) 

20 Eylül 2025 Cumartesi

"Geçip Giden Zamanları Bir Yerlerde Bulsam"

 

Amcam, babam ve halam altı ay arayla vefat ettiler. Yok yeni değil. Bir kaç yıl oluyor. 

Üçünün de eşleri  ölmüştü. Aynı evde oturmayı istemediler. Yıllarca tek başlarına yaşamayı seçtiler. 

Üçünü de çok seviyordum.  Üçüyle de  irtibatım muhteşemdi. 

Arardım. Giderdim. Coşkuyla muhabbet ederdim. Sarılırdım. Öperdim. Hediyeler alırdım. Şımartırdım. Pofpoflardım. Onları önemserdim. Önemsediğimi göstermek için ne gerekirse yapardım. 

Birine gittiğimde diğer iksini de mutlaka telefonla arardım. Dörtlü konferans görüşmesi yapardık. Birbirleriyle konuşmalarını izlemeye bayılırdım. 

Babamla haftada bir gün  balıkçı ritüelimiz vardı. Babamın evine yakın salaş balıkçıya giderdik. Somon ve salata yemeyi severdi. Ödemeyi ben yapacağım diye çok pahalı olmasın niyetiyle somonu bölüşmemizi isterdi. İtiraz etmezdim. Hatta hoşuma giderdi. 

Hep aynı balıkçıya gittiğimiz için, garson  bizi görünce:

- Aynısı mı Ali Amca? diye sorardı. Babam bıyıklarını titretek güler:

- Aynısı olsun Osmancım, derdi. 

Bazan üçünü birlikte yemeğe götürürdüm. Ya da orman banyosu yapacağız diye güldürerek  en yakın ormana giderdik. Onların ritminde yürür,  banklarda dinlenirdik. 

Bazan susar bazan muhabbet ederdik. 

Bazan  birlikte şarkı söylerdik.

Bazan afacanlığım tutar, geçmişteki küskünlüklerini hatırlatırdım. 

Amcam:

- Kardeşler arasında olur öyle şöyler.  Unutma, et tırnaktan ayrılmaz yavrum, derdi. 

Onlar da beni severlerdi. Sevildiğimi hissettirirlerdi. 

- Araba kullanırken dikkatli ol, derdi babam mesela. Herkesle iyi geçin yavrum, diye eklerdi. 

- Sen şarkı söylediğin zaman seviniyorum. Mutlu olduğunu düşünüyorum, derdi.

- Ne ince giyinmişsin, bi hırka alsaydın ya üstüne, derdi halam.

- Kızım, dün gece seni rüyamda gördüm. İyi misin, diye sorardı amcam.

Beni çok seven üç kişi yok şimdi .

Onların ölümlerinden daha fazla, beni böyle seven üç kişinin artık hayatta olmamasına üzülüyor olmam kötü bir şey mi?


Çizim / Doç. Dr. Şenol Bezci - Başlık/ Mirkelam

16 Aralık 2023 Cumartesi

Life is Life

 

Babama yıllar önce demans teşhisi kondu. Demans; özellikle hafızayı,
düşünme yeteneğini, dil ve konuşma merkezini etkiliyor. Son aylarda demansı oldukça yoğun yaşamaya başladı. Zihni çoğunlukla epeyce dumanlı oluyor. Eğer denk gelebilirsek, kimi zaman birazcık netleşebiliyor.

Ziyarete gelenlere, "Bil bakalım ben kimim?" sorusunu babama sormamalarını, direkt kendilerini tanıtarak söze başlamalarını rica ediyoruz. İnsanın çocuklarını, kardeşlerini, sevdiklerini tanıyamıyor olması acı verici. Ve elden bir şey gelmiyor.

Bugün ziyaretine gittiğimde mutfaktan üç mandalina kapıp babamın yatağının karşısında durdum. Jonglörlük yapıp mandalinaları çevirmeye başladım.

— Babaaa, bak ben ne yapıyorum! diye seslendim.

Mandalinaları döndürmeye devam ettim. Babam gözlerini açtı. Bana baktı.

Heyoo! Bu hareketler dikkatini çekti. Bir süre beni seyretti. Sonra var ya... İnanılır gibi değil! Babam önce gülümsedi, sonra kıkırdayarak güldü.

Yüreğim sevinçten hop ederek taaa aya kadar gitti, geldi.

Aaa! Durur muyum? Hemencecik devam ettim:

— Hey babiş, hatırlıyor musun, sen sirkte çalışırdın. Böyle top çevirmeyi bana sen öğretmiştin, dedim.

Dur durak bilmez bünyemi engelleyemedim. Heyecan içinde anlatmaya devam ettim:

— Babaaa... Babaaa... Ben ip üstünde yürüyordum. Sen de "Aman dikkatli ol kızım," diyordun. Hatırlıyor musun babam?

Aklıma bir şey geldi. Hemen telefonumu alıp babamın yanı başına geldim. Fotoğrafı gösterdim:

— İşte bak babiş, ip üstünde yürüyorum, bak... Bak... Hatırladın mı baba?

Babam başını hafifçe aşağı yukarı salladı. Sonra... Elimi tuttu. Evet... Evet, elimi tuttu ve elimi tutup:

— Benim kara kızım... dedi.

Evren, çiçek açmış parklarda oynayan çocukların kahkahasıyla şenlendi. Gökyüzü, rengarenk kuşların neşeli kanat çırpınışlarıyla doldu. Nasıl sevindim, anlatamam. Dünyalar benim oldu.

Gizli Not- Fotoğrafı instagramdan  kopyalamıştım. Kim çekti bu fotoğrafı, maalesef yazmamışım. 

24 Mart 2020 Salı

Corona Günlüğüm -2- Babam


Babam on beş yıldır evinde tek başına yaşıyor. Dindar bir adam; hacı... Günde beş vakit camiye giderdi. Çoğunlukla denk gelirdim, sessizce seyrederdim. Babam için abdest almak, giyinmek, anahtarlarını kontrol etmek ve camiye gitmek bir şölen gibiydi. Özenirdim... Yolda karşılaştığı tanıdıklarını kucaklamak, ayaküstü sohbet etmek, daha uzun yürüyebilmek için en uzaktaki camiye gitmek babamın günlük rutiniydi.

Her sabah halama giderdi mesela. Babamdan dört yaş büyük bir ablası var. Kendisinin çocukluğunu hatırlayan, bazen azarlayan, bazen şefkatle yemeğe çağıran, "Tıpkı annem gibi lezzetli pişiriyor," dediği yemekleri iştahla yediği ablası... Her sabah ona taze ekmek alıp götürürdü.

Şimdi tüm bu alışkanlıkları "küt" diye kesildi. Yapamıyor. Evden çıkması hem uygun değil hem de yasak çünkü.

Biz üç kardeş, babamın ortamını güzelleştirmek için elimizden geleni yapıyoruz. Toplu alışveriş yapıp mutfağına bıraktık; kendi düzenine göre yerleştirsin istedik. Evinde yemek yapan genç bir akrabamız pazartesi, çarşamba ve cuma günleri hazırladığımız menüye göre yemek yapıp götürüyor, kapıdan bırakıyor. Babam kitap okumayı, notlar çıkarmayı çok sever. Seveceğini tahmin ettiğimiz kitapları sipariş edip gönderdik. Her birimiz günün belirli saatlerinde onu arıyoruz. Babam yine eski babam... Sesi yine enerjik ve mutlu geliyor.

En son cuma namazı için gittiğinde cami kapısının kilitli olması, cemaatin bulunmaması tahmin ediyorum ki onu derinden etkiledi, yüreğinden vurdu. Lakin hemen kabullendi: "Evde namaz kılarım, ne olacak ki?" dedi. Sonra hastalık tehlikesi geçene kadar, geçici bir süre sokağa çıkmasının yasaklandığını anlattık. Sadece kendisinin değil, hepimizin sokağa çıkmasının sakıncalı olduğunu söyledik.

— Öyle mi? Hayret, nasıl dehşetli bir virüsmüş bu böyle! dedi ve bir daha dışarıya çıkmaya hiç niyet etmedi.

Biliyor musunuz, babamın böyle metanetli duruşunu görünce önce uzun yaşamanın sırrının olaylara kolay adapte olmakta yattığını düşündüm. Başa geleni kabullenme, elinden gelen neyse icabını yerine getirebilme, karaları bağlayacağına tünelin ucundaki ışığı görebilme... Modern dünyada ne diyoruz buna? Adaptasyon gücü... Esneklik... Çözüm odaklılık...

Hay canına sayın seyirciler! Peki kadim bilgide bunun karşılığı ne? Babamın o sarsılmaz gücünü işte o an anladım: Tevekkül...

Ne muazzam bir hakikat... Tevekkül etmek, elbette.


NOT- Fotoğraf, Amelie filminden

25 Nisan 2016 Pazartesi

Ve Hayat Ve Babam Ve Ben



Bu sabah eksperle yaptığım telefon konuşmasında kendimi kaybettiğimi çok sonra fark ettim. Eksper, kurumsal bir müşterimin büyük bir hasarını, yaptığım tüm uyarılara rağmen iyi yönetememişti.  Eksperin sorunlu yaklaşımı halen devam etmekteydi. Öfkeliydim. Telefon görüşmemiz ilerledikçe öfke katsayım yükseldikçe yükseldi. Zerafeti elden bırakmamaya gayret ederek dakikalarca dil döktüm. Sonunda  nasıl gerildiysem, telefonu kapadığımda çenemin titrediğini hissettim. İki yanağımı  iki avucumun içine aldım.  Dirseklerimi masaya dayadım. Ağlamaya başladım. 

Öğlen yemeğini babamla yedim. Zihnim yorgundu. Babam tatlı tatlı bir şeyler anlatıyordu. Aklımsıra  tüm dikkatimle dinliyordum. Sıra kahveye gelince, babama kahveyi nasıl içmek istediğini sordum. Babam yüreğime ılık ılık baktı.  Bu kez orta ya da sade demedi. "Seninle içmek isterim." deyiverdi. Gülümsedi. "Bedenin burada, aklın kimbilir nerelerde?" diye sözüne devam etti. O anda kendime geldim. Neydi bu halim? Yıllardır sigortacılık yapıyordum.  Onlarca sorunla boğuşmuştum. Sorunlar halledilmek içindi.  Oysa şu an ne kadar kıymetliydi. Babamla birlikteydim. Aklımı meşgul eden konu buhar olup uçuverdi. Kahvemiz geldi. Babam benimle kahvesini hüplete hüplete içti. Ben ise hayatın gelmişine geçmişine boş verdim. İki yanağımı iki avucumun içine aldım. Dirseklerimi masaya dayadım.  Tüm kalbimle  babamı dinlemeye başladım.



1 Eylül 2013 Pazar

Ömrümün Çok Narin Ve Çok Nadide Zamanları'nı Çoğaltma Çalışmalarım.



Araba kullanıyorum. Babam yanımda. İkimiziz. Baba kız. Kıymetli anlar... Mühim.

Felekten, beyaz tülbentlere sarılacak, hafızamın "ömrümün çok narin ve çok nadide zamanları" çekmecesine itinayla kaldırılacak bir rol kapmaya çalışıyorum.

Laflıyoruz. Bir ara sustuk.  Küçük derin bir sessizlik oldu. Aklımızdaki sessizliğe dalacağımızdan korktum. Sessizliği bozdum. Fısıltılı bir sesle ilahi söylemeye koyuldum. 

-Sevdim seni mabudumaaa, canaaan diye sevdim. Bir ben değil alem sana,  hayraaan diye sevdim.

Dayanamayacağını biliyordum. Söylediğim, en sevdiği ilahiydi. İlahiye eşlik etti. 

-Mahşerde Nebiler diler, sendeeen meded ister. Gülyüzlü melekler sana hayraaan diye sevdim.

Babam efkârlı bir türküye dönüştü. Ansızın bana dönüp...

-Sen şarkı söyleyince seviniyorum, dedi.

Bu sözü işittim ya... Kalbim hop etti. Ağlayasım geldi. Durur muyum?  Şak diye cevabımı verdim.

- Zaten sen sevin diye bu ilahiyi söylüyorum, dedim.

-Aslında neden seviniyorum biliyor musun? dedi.  

Aklıma bir şey gelmedi. Sustum.

- Çünkü sen şarkı söylediğinde, mutlu olduğunu hissediyorum, dedi.

Yüzümü yoldan  babama çevirdim. Gözlerimiz karşılaştı.  Gülümsedim.  

Babamın söylediği söz buharlaştı. Tek nefeste içime çektim. Ilık ılık yüreğime yayıldı. Bir anda dünyanın gelmişi geçmişi silindi. Topyekün iyiliğe, güzelliğe, tatlıya bağlandı hayat...

Ömrümün çok narin ve çok nadide zamanları'na bu anımı  itinayla ekledim. 

21 Ekim 2012 Pazar

Hayatın Anlamı Eski Bir Tadı Hatırlamaktır.



Belki kadın olduğum içindir... Bilmiyorum... Haydi... Vaziyetimi, kadın olmama yorup, haksızlık yapmayayım. Bütün kadınları benimle aynı  kefeye koymayayım... Şöyle söyleyeyim... Tuhaf biriyim. Çünkü ben, hayatı aklımla değil, duygularımla anlamlandırmayı severim. Çok kereler tecrübe ettim. Benim şu küçük akıl terazim, akılla ölçülen, biçilen, izah edilen bilgileri çekmiyor. Hayatın anlamını akıl yoluyla açıklayan hiç bir bilgi beni tatmin etmiyor.  Hayatım ancak duygular, hisler, hazlar sayesinde anlam kazanıyor. Lafı çok uzatmadan kısa keseceğim. Hemen sözümü Ratatouille adlı animasyon filmin bir bölümüne getireceğim. Filmde Anton Ego adlı bir yemek eleştirmeni vardır. Vedat Milör misali restorantları dolaşır, yazılar yazar. Ancak bu yemek eleştirmeni, eleştirilerinde feci acımasızdır. Egosu tavan yapmış vaziyette gezer, önüne getirilen yemekleri gerim gerim gerilerek yer.  Onu memnun etmek kolay değildir. Filmi anlatmak istemiyorum. Seyretmeyenlere hararetle tavsiye ediyorum. Bir gün... Anton Ego, gene o haşmetli egosuyla bir restoranta gider. Gösterilen masaya geçer, oturur. Restorantta herkes çok heyecanlı ve endişelidir. Acaba eleştirmen yemekleri için ne düşenecektir? Ünlü eleştirmenin önüne rustik bir Fransız sebze yemeği olan Ratatuille getirilir. Anton Ego'nun bir elinde kalem diğer elinde çatal vardır. Belki her tadışında olumsuz bir şeyler yazacaktır. Anton Ego... Yemekten bir parça alır. Ağzına atar. Yemeğin tadını hissettiği anda, bu lezzet onu alıp çocukluğuna götürür. Annesini hatırlar.  Yemeğin verdiği hazla, belki uzun zamandır eksikliğini hissettiği mutluluğu yaşar. Ve bir animasyon film, hayatın anlamının küçük hazlarda gizli olduğunu seyirciye geçirir. İşte şimdi ben bu durumu bildiğim hiçbir akıl yoluyla izah edemem. Fakat hissedebilirim. Hayalini kurabilirim. Sonraaa... Bir de benzer hisleri sevdiğim birine  yaşatabilirim:)
-bu kadarı eski bir yazımdan alıntıdır. yeni yazı devamında.-


Kime mi? Babama elbette. Bak şimdi. Ben üzüm sever biriyim. Beni bırak bir üzüm bağına, hepsini hapur hupur yerim yani öyle söyleyeyim. Memleketimiz üzüm cenneti. O kadar çok üzüm çeşidi var ki. Üzümden yapılan tatlılar peki? Hımm, bir arkadaşımın annesinden  öğrendiğim hafif bir tatlıyı evde yapmayı denemiştim.  Öyle görünüşü afralı tafralı tatlılardan değildi. Pişirimi kolaydı. Kokusu latif, şekeri hafif, dilde bıraktığı  tad lezizdi. Sevmiştim. Siyah üzümün suyunu sıkıyorum. Kaç su bardağı siyah üzüm suyu kullanıyorsam, o sayıda yemek kaşığı un koyuyorum. Bir ya da iki yemek kaşığı şeker ekleyip, el çırpıcıyla karıştırarak, ocak üzerinde on dakika içinde pişiriyorum. Ateşten kaldırmadan az önce bir su bardağı kadar dövülmüş fındık veya ceviz ekliyorum. İster kaselere koy ister ıslattığın bir cam tepsiye dök. Soğut. Ve afiyetle ye! Hoş bir tatlıydı. Bir gün bu üzümsuyu tatlısından pişirmiştim. Annem bu dünyayı terk ettiğinden beri yalnız yaşayan babama, hoşuna gideceğini düşünerek götürmüştüm. Babamla karşılıklı oturduk. Tatlıyı tabağa koydum. Eline verdim. Gelmişten geçmişten muhabbet ediyorduk. Babam tatlıdan bir kaşık alıp ağzına attı. Birden yüzünün ifadesi değişti. Kaşları aşağıya düştü. Yüzü çocuksu bir ifade aldı. Bir kaşık daha ağzına attı. Gözlerini kapadı. Başını sallayarak hımlaya hımlaya yemeye başladı. Şaşırdım. "Hayrola babam?" dedim. Gözlerini açtı. Gülümseyerek "Bu tatlıdan annem yapardı. Bu tat beni taa 70 sene öncesine götürdü." dedi. Nasıl sevinmiştim anlatamam. Babama pişirdiğim bir tatlının lezzetiyle, onu çocukluğuna döndürmüş, belki bir an  annesini yanında hissettirmiştim. Buna gözlerimle şahit olmuştum. Bu şahane bir histi. Gidip babamın yanına oturmuş, babamın kulağına "Beni hep babanneme benzetirdin zaten. Babannemi çok özlediğinde, bana "Anne" desen keşke."dedim. Gözlerime buğulu baktı. Güldü. "Eline sağlık anne." dedi. Güldük birlikte. Hayatın anlamı neydi?  Hayatın anlamı eski bir tadı hatırlamaktı. Babannemin ruhuna rahmet, ben az önce bu üzüm suyu tatlısından gene pişirdim. İzninle babama götüreceğim. Belki gene annesini yanında hissettirebilirim. Du bakalım! Deneyeceğim:)

6 Nisan 2012 Cuma

Mutluluğun Paylaşmakla İlgisi Olmalı.


Sanıyorum geçtiğimiz Ramazan ayı günlerinden biriydi. Babamdan dönüyordum. Arabamı hemen evin önüne değil, bir sokak ilerideki çıkmaz sokağa park etmiştim.  Telaş içindeydim. Bir an önce ofise gitmeliydim. Çıkmaz sokağın köşesindeki simitçi  her zamanki yerindeydi.  Simide asla dayanamam.  Kesin akşam simidiydi bunlar… Dumanı tütüyordu çünkü…  Of!.. Buram buram taze gevrek simit kokusuna nasıl içim gitmişti... Oruçluydum. Akşam ezanının okunmasına üç saat vardı. Bünyem çekti bir kere… Görmezden gelemezdim. 

Simitçi tezgahının önünde  bir süre durup simitleri seyrettim. Yalan söyleyecek değilim. Kendimi alamıyor, imrenerek simitlere bakıyordum. Onu farkettim. O da durmuş aynı benim gibi simitlere bakıyordu.  Göz göze geldik. Aynı anda birbirimize gülümsedik. Gülünce güneş karası yüzü aydınladı sanki. Sevimli bir yüzü var...  Nasıl zayıf, kuru bir şey anlatamam. Şairin “Çöp gibi bir oğlan ipince” dediği türden… 

Kafamızı aynı ahenkle simit tablasına çevirdik. Ben simitlere gözümle yermiş gibi baktım. Ona döndüm. “Aç mısın?” dedim. Öyle başını büküp Küçük Emrah pozu vermedi. Sadece sustu ve tekrar gülümsedi. Gülümseyince dudağının sağ yanı, yanağına doğru diğerinden daha fazla kıvrılıyor. O kıvrımın hemen bitiminde minik bir gamze beliriyor. Üstündeki giysiler abisinin olmalı… Renkleri solmuş… Üzerinden dökülüyor. Sırtında boyacı kutusu var. Ayakkabı boyacısı belli. En son ne zaman ayakkabılarımı boyattığımı düşündüm… İnanın aklıma gelmedi. Marketlerden satın aldığım süngerlerle işimi gördüğümden beri ayakkabı boyacılarını unutmuşum. Tuhaf!  Hiç mi denk gelmedim? İşim olmayınca farketmiyorum demek ki…  

Simitçiden satın  aldığım simidi uzattım.  “Ben yiyemiyorum. Benim yerime sen ye bari.” dedim. Hiç tereddüt etmedi. "Teşekkür ederim" dedi. Aldı. Hemen ağzına götürdü. Kocaman ısırdı. Sırtını döndü.  Şehrimin asırlık çınar ağaçları altında seke seke  yürüdü. Arkasından bakakaldım.  Az ilerledi. Durdu. Başını geriye çevirdi. Bana baktı. Gülümsedi. Minik elini salladı.  Elimi kaldırdım.  "Hoşçakal çocuk" dedim.  Aklıma Orhon Arıburnu’nun bir şiiri geldi…

“Ne gam kalırdı
 Ne kasavet
 Bir de simit ağacı olaydı
 Bizim sayılırdı saadet.”

Böyle bir ağaç var mı? Yok tabii… Nedense mutlu bir doygunluk hissettim. Arabama doğru umutla yürüdüm. 


9 Ocak 2012 Pazartesi

Ana'lı Ve Baba'lı Deyimlerle Bir Deneme Yazısı


Yılın son ayı ile  ilk ayı işim açısından en debdebeli günlerimdir. Bugünlerde eskaza denk gelirsek, beni sinirlerim tepemde, babalarım üstümde görebilirsin. Abartıyorsun gene demezsen eğer, bu aylarda anamdan emdiğim sütün burnumdan fitil fitil geldiğini söyleyebilirim. Şimdi ben böyle dertleniyorum diye ana kuzusu sanma beni e mi? Yoo… Genellikle cadının tekiyimdir. Misal bu ya, rakiplerim çelme takmak, dirsek atmak isteyebilir. Uymam onlara asla… Bildiğim ana yoldan sapmam çetrefilli patikalara… Bööölee dümdüz devam ederim burnumun istikametindeki yolda… Sonraa... Kimi zaman koskoca şirketler anamı ağlatıp, müşterilerimin istediği fiyatları vermeyebilir. Bu durumlarda işi raconuna uydurabilmek için, müşterilerimi, alttan almam, pohpohlamam gerektiği sanılabilir. Yooo… Yapamam. Anan yahşi, baban yahşi  diyecek bünyeye sahip değilim. Hiçbir şeyi saklamam. Vaziyeti müşterilerime "böyleyken böyle" diyerek beyan ederim. Benim işimde güvenilir olmak çok mühimdir. Söylesene, hin oğlu hin, kurnaz, çıkarcı, anasının gözü biri olmak bana ne kazandırabilir? Sadece bu günümü kurtarabilir. O kadar... Peki sonra? Çekirge bir sıçrar... İki sıçrar, öyle değil mi? Ancak dürüst iş yaparsam uzun yıllar işimde başarılı olabilirim. Anamın ak sütü gibi helalinden para kazanabilirim. Başım yukarıda, huzur içinde dolaşabilirim. Müşterilerim babalarının hayrına mı iş veriyorlar bana?Tabii ki, hayır!..  Her Allahın günü ofis neden  ana baba günü oluyor peki? Neden mi? Heey! Benim müşterilerim nasıl ağır başlı, iyi yürekli, olgun, baba adamlar ve tatlı kadınlardır anlatamam sana… 

Hepiciğinin babalarına rahmet... Neden olacak?  İyi sigortacıdan anlıyorlar elbet:) 



3 Kasım 2011 Perşembe

Hani Güneşe Küsmüştüm Ya Ben... Hah İşte...



Hani anlatmıştım ya bir keresinde...  Hani bu yaz  kaçmıştım ben güneşten de…  Hani ne vakit denk gelip değse tenime… Kahverengi lekeleri tebelleş ediyordu ya  yüzüme… Hah işte... Ne yapayım yani? Küsmüştüm bende… Güneşten yüz çeviriyordum her denk geldiğimde... Öyle böyle değil. Nasıl nemrut biri olmuştum güneşe karşı anlatamam. Şefkate, merhamete, iyiliğe dair hiç bir şey düşünmüyordum... Gülümsememi esirgiyor, kaşlarımı sıkıca çatıyordum. Bakışları yüzüme değmesin diye şapkamı yüzüme iyice kapatıyordum. Peçe takacaktım neredeyse ya... Tövbe... Tövbe... Kendimi tanıyamıyordum biliyor musun? Birine küsmek ne fena şeymiş  meğerse… Neyse...  Artık sonbahar geldi diye sevinçliydim. Hani rüzgar, yağmur, bulut başrole geçecekti de güneş artık figüran olacaktı ya bana göre... Nerdeee? Hani iki gün önce... Anlatmıştım ya... Ben böyle düşünüp tedbirsizlik edince, beklenmedik bir sevdaya düşer gibi boş yakalanmıştım da... Efendime söyleyeyim, omuzumdaki çantaları yere atıp öfkeyle güneşe bakmıştım ya... Of, yüzümü açık görünce, ılık ışıklarını eros oku misali akıtmıştı tenime. Sonra ne olmuştu biliyor musun? Tenimden giren eros okları dosdoğru gidip bağdaş kurmuştu yüreğime.  İşte o an güneşi sevdiğimi hissettim. Her an tepemde duran, yakan, yıkan, kavuran bir sevgi değildi istediğim.  Ben en beklenmedik zamanda bulutların ardından ortaya çıkan, yumuşak, ılık, esintili sonbahar güneşini sevmiştim. İşte o gün... Tam o gün... Güneşle barıştım ya... Hemen babama telefon ettim.  Telefon uzun uzun çaldı... Tam kapatacaktım ki... Babam enerjik bir sesle: "Alooow!" diye bağırdı. Ben masum bir ses takındım. Bir kedi gibi mırıl mırıl... Şöyle  mırıldandım: "Afedersiniz bayım, sizin çok büyük hayranınızım. Bilirim siz hep çocuklarınıza "hayat kimseye kızmayacak, küsmeyecek kadar kısa" dersiniz. Üzgünüm ama ben güneşe küsmüştüm. Bugün barıştım. Çok sevinçliyim. Kutlamak için Seka Park'ta yürümek istiyorum. Acaba size çıkma teklif etsem, kabul eder misiniz" dedim.  Adımı seslendi.  "Buyrun benim!" dedim.  Güldü...  "Komik kızsın vesselam." dedi. "Aşağıdayım. Sizi arabada bekliyorum. Umarım beni kırmazsınız. Bakın hayat kısa filan demem sonra feci küserim. Sizden yüz çeviririm." dedim. Sanıyorum korktu küsmemden babam. Hemen "Tamam. Geliyorum." dedi. İşte o gün... Hani ben güneşle barışmıştım ya...  Hah, işte o gün... Ben, babam ve güneş eğlenerek yürüdük. Oh! Rahatladım vallahi. Çok şükür. Küsmek meğer  ne feci bir  hismiş!

26 Ağustos 2011 Cuma

"Bir De Simit Ağacı Olaydı..."


Babamdan dönüyordum. Arabamı hemen evin önüne değil, bir sokak ilerideki çıkmaz sokağa park etmiştim.  Telaş içindeydim. Bir an once ofise gitmeliydim. Çıkmaz sokağın köşesindeki simitçi  her zamanki yerindeydi.  Simide asla dayanamam.  Kesin akşam simidiydi bunlar… Dumanı tütüyordu çünkü…  Of!.. Buram buram taze gevrek simit kokusuna nasıl içim gitti... Oruçluydum. Akşam ezanının okunmasına üç saat vardı. Bünyem çekti bir kere… Görmezden gelemedim. Simitçi tezgahının önünde  bir süre durup simitleri seyrettim.  Yalan söyleyecek değilim. Kendimi alamıyor, imrenerek simitlere bakıyordum.  Onu farkettim. O da durmuş aynı benim gibi simitlere bakıyordu.  Gözgöze geldik. Aynı anda birbirimize gülümsedik. Gülünce güneş karası yüzü aydınladı sanki. Sevimli bir yüzü var...  Nasıl zayıf, kuru bir şey anlatamam. Şairin “Çöp gibi bir oğlan ipince” dediği türden… Kafamızı aynı ahenkle simit tablasına çevirdik. Ben simitlere gözümle yermiş gibi baktım. Ona döndüm. “Aç mısın?” dedim. Öyle başını büküp Küçük Emrah pozu vermedi. Sadece sustu ve tekrar gülümsedi.  Gülümseyince dudağının sağ yanı, yanağına doğru diğerinden daha fazla kıvrılıyor. O kıvrımın hemen bitiminde minik bir gamze beliriyor. Üstündeki giysiler abisinin olmalı… Renkleri solmuş… Üzerinden dökülüyor. Sırtında boyacı kutusu var. Ayakkabı boyacısı belli. En son ne zaman ayakkabılarımı boyattığımı düşündüm… İnan aklıma gelmedi. Marketlerden satın aldığım süngerlerle işimi gördüğümden beri ayakkabı boyacılarını unutmuşum. Tuhaf!  Hiç mi denk gelmedim? İşim olmayınca farketmiyorum demek ki…  Simitçiden satın  aldığım simidi uzattım.   “Ben yiyemiyorum. Benim yerime sen ye bari.” dedim. Hiç tereddüt etmedi. "Teşekkür ederim" dedi. Aldı. Hemen ağzına götürdü. Kocaman ısırdı. Sırtını döndü.  Şehrimin asırlık ağaçları altında seke seke  yürüdü. Arkasından bakakaldım.  Az ilerledi. Durdu. Başını geriye çevirdi. Bana baktı. Gülümsedi. Minik elini salladı.  Elimi kaldırım.  "Hoşçakal çocuk" dedim.  Aklıma Orhon Arıburnu’nun bir şiiri geldi…

“Ne gam kalırdı
 Ne kasavet
 Bir de simit ağacı olaydı
 Bizim sayılırdı saadet.”

Böyle bir ağaç var mı? Yok tabii… Nedense mutlu bir doygunluk hissettim. Arabama doğru umutla yürüdüm. 
 

16 Kasım 2010 Salı

Bayram Hasbihali...

Büyükannem.. Canı rahmet istedi. Nur içinde yatsın. "Ramazan ayı bitti diye üzülmelisin, yeni  esvaplar giymemelisin." derdi. Ona göre mübarek ramazan ayının ardından sevinilmez ancak göz yaşı dökülebilirdi. Oysa kurban bayramı tam bir bayramdı. Çünkü Yaradan insana acımış, yavrusu yerine bir koç kurban etmesini  uygun görmüştü. Ya İbrahim Peygamber'in Allah adına çocuğunu kurban etmeye rıza göstermesi gibi bir durum uygulanır olup gitseydi. Yaradan  esirgeyen ve bağışlayandı. Acımıştı insana ve böyle bir uygulamaya razı gelmemişti. O halde kurban bayramında bayram yapmalıdı işte. Yeni esvaplar giyinmeliydi. Gülüp eğlenilmeliydi. Bol bol Rabbe şükretmeliydi. Büyükannem böyle öğretmişti.

Bir bayrama daha sağlıkla kavuştuk ya, şükür Rabbime.. İyi günün kıymeti bilinmeli.  Bilinmeli sahiden. Küçük şeyleri büyütüp dert etmemeli. Böyle günlerde bol bol Yaradana teşekkür etmeli. Tecrübeliyim. Her zaman böyle olmuyor. Attila İlhan'ın şiirine benzeterek tüm samimiyetimle söyleyebilirim ki, ne  bayramlar gördüm  sanki yoktular. Şimdi şu anda hasta bakan, cenaze başı bekleyen kimbilir kaç kişi var? Yaşadıkça  görülüyor acılar. Eğer böyle hastalık, kayıp varsa... Hayır ve  şerrin Allah'tan geldiği kabul edilse de, elde değil acı duyuyor insan. Bilirsin acının birbir çeşidi var. Kimi durumlarda ne oluyor biliyor musun? Öyle bir hal oluyor ki kendini feci falde zavallı hissediyorsun. Elinden bir şey gelmiyor. Olan bitenin karşısında elin kolun bağlı kalakalıyorsun. Hatta  acizliğine şaşakalıyorsun. "Allah gecinden versin!", "Sıralı ölüm versin!" denir ya hani.. Sakın garipseme bu duayı e mi? Ölüm herkesin başına... Bir varmış bir yokmuş olacak. Dünyaya çivi çakan olmuş mu? Nerdee?  Barış Manço "Bu dünya ne sana ne de bana kalmaz.. Sultan Süleyman'a kalmadı böyle hiç bir kitap yazmaz" diye şarkı söylemez miydi o etkili sesiyle. Bari sıralı ölüm olsa keşke. Netice itibariyle baktın ki  bugün sen iyisin, yakınların, arkadaşların iyi... İşte o günün kıymeti bilinmeli.  En büyük zenginlik sağlıktır öyle  değil mi? Yaşlar ilerledikçe sevdiklerini cennete gönderiyor insan. Peki çok küçükken gönderenler yok mu? Çook! Hayat böyle bir şey arkadaşım. Yaşanacak ve görülecek. Bir an sonrasını bilen var mı? Yok! O halde... Sen ne plan yaparsan yap!  Felek sana ne kıyaklar yapacak ya da ne  tokatlar çakacak bilemiyorsun ki. Bir bakıyorsun depremmiş, hastalıkmış, trafik kazasıymış almış götürmüş sevdiklerini. Annem ve sevdiklerimin bazıları cennete gidince, elimde olmadan bayram günleri  hüzünleniyorum böyle.
Dün... Bayram öncesi... Babama gidiyordum. Ayaklarımın altında sarı sarı yapraklar. Başımı kaldırdım.  Yaprakları  dökülmüş o koca ağaca şöyle bir baktım.  Bir an öyle geldi ki bana...  Her dökülen yaprak ağacın bir acısıydı adeta.  O kadar yapayalnız ve zavallı göründü ki anlatamam sana. Elimdekileri yere bıraktım. Kollarımı açtım. Ağaca sımsıkı sarıldım. Kulağımı dayadım koca gövdesine.  Yüreğini dinlerken  hüzünle iç çekişini hissettim. Teselli ettim elimden geldiğince...  Neyse... Allaha bin şükür, sağ sağlim  bir bayrama daha eriştim işte. Biliyorum, annem  ve bazı sevdiklerim yok. Gittiler cennete. Ne yapalım, kalanlar sağ olsun demeliyim... Elimdekilerin kıymetini bilinmeliyim. Bak şimdi...  Dün annemin çorbasından pişirdim. Şöyle nefaseti yerinde, dumanı üzerinde...Yanına şahane mi şahane pilav yaptım...  Annemin tabiriyle şöyle yumruk kadar tereyağ var içinde... Söylemesi ayıp olmasın ama bir de patlıcan musakka... Babam çok sever de.. Babama götürdüm. Dedim "Babam, sakın annem yok diye üzülme, e mi! Bak, ben geldim işte. Hem de annemin yaptığı yemekleri yaptım, getirdim." Babam baktı yüzüme. Sevindi sevinmesine de... Annemin yerini tutar mı bir şey? Tutmaz tabi. İşte tam o anda  gelirken  yolda gördüğüm, yaprakları dökülmüş, bakınca yapayalnızlık hissi veren ağacı düşündüm. Sanki babam o ağaç gibiydi. Yaprakları dökülmüştü adeta. İki kolumu açtım. Sarıldım babamın zayıf gövdesine. Yanağımı  usulca dayadım göğsüne. Derinden gelen hüzünlü iç sesini dinledim. Kalbi küt küt atıyordu ya.. Sanki her atışında annemin adını tekrarlıyordu. Diyordu ki : "Sa - vi - ye" "Sa - vi - ye".  Kaptırmadım kendimi o hüzünlü hale... Gıdıkladım babamın karnını iki yandan...  Babam nasıl gıdıklanır anlatamam. Dayanamadı. Kahkahayla  güldü.  Dedim ki, "Babacım, bir bayrama daha sağlıkla kavuştuk ya, şükür Rabbim'e."  Öptü alnımdan. Dedi ki: " Komik kızsın vesselam!"

16 Mayıs 2010 Pazar

Bağçeşme'de Bahar Temizliği...

Kardeşle sözleşmiştik. Pazar sabahı buluşacağız. Babayı alacağız. Niyet ettik bir kere... Baba ve kızları olarak bahar temizliği yapacağız. Bak şimdi... Annem ve babam beş sene önce ayrıldılar. Hani ölüm Allah'ın emri, şu ayrılık olmasa, denir ya... İşte bizimkilerin ayrılık sebebi, tamamen Allah'ın emri. Annem artık İzmit'in Bağçeşme denilen tepe bölgesinde yatıyor. Her bahar maaile, "Çapalar elimizde, uzun ip belimizde" diyerekten, kışın olumsuz şartlarından etkilenen aile büyüklerinin yataklarını toparlamaya Bağçeşme'ye gideriz. Sahiden mezarlar ne fena olmuşlar. En son bayramda uğramıştık. Anneler gününde kardeş ve ben yüzyüze gelmek, anne lafı etmek istemeyince, şimdi şenlik vardı işte. Kardeş kardeş anneme gittik. Annemin hemen yanında babannem ve büyükbabam yatıyor. Bak şimdi... Bağçeşme'ye yolun düşerse Ali'yi mutlaka bul olur mu? Babamın adaşı. Kabristanın tuvaletinde çalışıyor. Ali Bakırköy Hastanesi'nden 46 numaralı hastalıktan muztarip. Azıcık meczup bir çoçuk. "Ali 46 numaralı hastalık ne ki?" diye sorarsan cevabı bellidir: "Tehlikeli"... Ayda bir Bakırköy'e gidip doktoruna görünmesi ve ilaçlarını alması gerekiyor. Eğer almazsa var ya.. Offf! Sakın görünme gözüne... Fena bir hastalık bu, çok fena... Ama ilacını alıyorsa, tedavisine devam ediyorsa bir kuzu.. O kadar iyi biri anlatamam. Babası kan davası sebebiyle öldürülmüş. Naylon poşetin içinde babasının parçalanmış bedenini görünce ortaya çıkmış bu hastalık maalesef. Her insan bir hikaye demiyor muyuz? İşte Ali başlıbaşına bir hikaye... Neyse...

Ali'yi de kattık aramıza, hep birlikte mezarların üzerlerindeki yabani otları temizliyoruz, çöken toprakları kabartıyoruz. Bir yandan da muhabbet ediyoruz. Babam : "Kaçmak yok, topraktan geldik, toprağa gideceğiz!" dedi. Ali "He amca, hepimiz gireceğiz toprağın altına bir gün. Ben hiç korkmam. Şimdi aç şu toprağı gireyim içine dert etmem." diye devam etti. Hani Atilla Atalay Deliler Denizi öyküsünde der ya aynı o biçim " Harbiden sudan gelmişim ben, toprak ne ki? "dedim. Ali "Abla tövbe de!" dedi. "Hz. Adem topraktan yaratılmadı mı? Biz Hz. Adem'in çocuklarıyız!" dedi. Babam da tastikledi. "Ben Yunus Peygamber soyundan geliyorumdur belki." dedim. "Topraktan değil, sudan yaratılmış olamaz mıyım yani? Nereden bilebiliriz ki?" dedim. Güldüler. Kardeş "Ben de uzaydan geldim,"dedi. Güldük. Annem çok komik bir kadındı zaten. Mutlaka gülmüştür o da bizimle. Amaaa büyükbabam var ya, oy oy oy nasıl cabbar bir adamdı anlatamam. Titretirdi çocuklarını. Torunlarına asla kıyamazdı oysa... Adı Yanık Cemal! Ah, canım ya... Ne tatlılardı... Belki anlatırım bir başka sefer. Ne çektirdim benim şakalarımla babanemi... Annemi... Bir anlatsam organize işlerimi... Belki de ömürleri kısaldı benim yüzümden yaa... Olur mu olur valla... Off! Ne fena! Şakalarıma epeydir ara verdim zaten. En son yaptığım şaka ayağıma dolandı ve beni darmadağınık etti. O gün bugün... Olmuyor... Beceremiyorum artık. Her şey zamanında demek ki. Eyvah! Şakalar benden geçti mi ne? Yooo... Devam eden bazı numaralarım var ama... Yapıyorum bir kaç numara işte.. Söylemeyeyim şimdi yeri değil. Belki bir gün söylerim. Kimbilir? Neyse... Epeyce muhabbet ve uğraşıdan sonra bir baktık ki bizimkilerin yattıkları mekanlar cennete dönüşmemiş mi? Tamam, işimiz bitti. Anneme ve diğer yatan yakınlarımıza veda edip ve son dualarımızı edip şehre döndük. Bahar temizliğini tamamlamanın verdiği huzurla babayı evine bıraktık. Kardeşle kahve içmeye gittik. Annemin anılarıyla güldük. Öbür dünyaya gönderdiğimiz yakınlarımızı yadettik. Kardeşi evine bıraktığım gibi, tırnaklarımın içindeki topraklarla şeeyyye gittim. Şeeyee! Nereye mi? Nereye olacak? Kocaeli 2. Kitap Fuarına tabi ki! Gittim inan ki!