kardeş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kardeş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Haziran 2026 Pazar

Mutluluk Neydi ki?

 

Bugün bir çılgınlık yaptım... Kıt parama kıyıp bir suşi matı aldım. Evet, adına suşi matı deniyormuş. Ben de birkaç gün öncesine kadar bilmiyordum!

Suşi pirinci, pirinç sirkesi, nori denen o gizemli yosun yaprakları ve bir avokado... Evdeki ton balığı ve salatalık da ekibe katılınca kadro tamamlandı.

Açıkçası ilk başta gözüm çok korkmuştu. Suşi yapmak bana hep Uzak Doğulu şeflerin yıllarca süren eğitimlerle icra ettiği bir sanat gibi gelirdi. Oysa işin sırrı biraz merak, doğru malzemeler ve o meşhur mat yardımıyla dikkatlice sarmaktan ibaretmiş.

Pişirdiğim pirinci soğuttum, pirinç sirkesiyle tatlandırdım. Nori yaprağının üzerine itinayla yaydım. Malzemeleri dizdim, sardım ve...  Nanananoom!... Oldu! Hem de beklediğimden çok daha kolay oldu.

Yemek yapmanın en büyülü tarafı da bu galiba. Dünyanın bambaşka bir köşesinde doğmuş bir kültürü kendi mutfağımda misafir edebiliyorum.

Bu arada küçük bir bilgi: Suşi aslında çiğ balık değil, eski Japoncada sirkeli pirinç anlamına geliyormuş. Hikâyesi de çok ilginç... Yüzyıllar önce balıkları bozulmadan saklamak için ekşitilmiş pirincin içine gömerlermiş. Eskiden o pirinç çöpe atılır, sadece balık yenirmiş... Zamanla pirinci sirkeyle tatlandırıp balıkla birlikte yemeyi akıl etmişler ve asıl kahraman o emektar pirinç olmuş. 

Yüzyıllar önce Japonya'da balıkları saklama yöntemi olarak başlayan bu yolculuk, bugün benim mutfağımda mütevazı bir lezzet şölenine dönüştü.

Tam ruloları dilimleyip masaya dizmiştim ki telefonum çaldı. Arayan kardeşimdi.

"Abla, geliyorum."

Bugünkü planımda ne misafir vardı ne de suşi ziyafeti paylaşmak... Kardeşim eve girer girmez masadaki tabağa baktı... Sonra bana... Sonra tekrar tabağa... 

"Sen mi yaptın bunları?"

Benim öğretmen kardeş, en öğretmen edasıyla gözlerimin içine bakıp ayak üstü sözlü sorusu sorunca, bir an kendimden şüphe ettim. Harbiden ben mi yapmıştım bu şahane suşileri?

Kardeşimin sesiyle kendime geldim:

"Ablam, vallahi çok açım. Ayrıca bilirsin, suşiye bayılırım!"

Birer ikişer derken suşileri soya sosuna bandırarak, büyük bir iştahla silip süpürdü.

Ben de karşısında oturup onu seyrettim.

Mutluluk neydi ki?

Bazan mutluluk, pahalı restoranlarda değil, mutfakta kendi ellerinle, bütün acemiliğinle hazırladığın bir yemeği sevdiğin birinin iştahla yemesini seyretmekti.

22 Mart 2026 Pazar

Çay Var İçersen...

Abim ve kardeşim, babam hayattayken bayram sabahları  bana gelirler, birlikte kahvaltı yapardık. Babamı toprağa verdikten sonra aynı geleneği sürdürmeye devam ettik. Bu, babamsız geçirdiğimiz üçüncü bayram.

Abim,  "bu bayram hiç evden çıkasım yok” diye mesaj attı. Yorgundur, dinlenmek istiyordur, diye düşündüm.  Ama yine de üç kardeş bayramın ilk günü bir araya gelmezsek içime sinmeyeceğini hissettim. “Ben de yorgunum abim,” dedim, “sabah değil de öğleden sonra buluşalım, ne dersin?”

Bir süre cevap gelmedi. Sonra… “Bilmem, düşüneyim,” dedi. Keyifsiz olduğu belliydi. Ben de son kozumu oynadım...  “Hey! Geliyorsun diye pırasa yaptım sana… Valla enfes oldu. Benden söylemesi, kaçırma!” diye yazdım.  Rüzgar hızında cevap geldi. Önce bir gülücük… Ardından: “Aa, gelirim o zaman.” dedi.

Önce abim geldi. Yemeğini yedi. Pırasayı hımlaya humlaya  bitirdi. Kalanı kavanoza koydum. “Eve götürürsün,” dedim. “Tamam,” dedi. Kardeşim geldiğinde, göz kırptım. “Sana pırasa yok,” dedim, “abiye koydum.”  Gülümsedi.  Onaylayıp göz kırptı.

Çay içtik. Sohbet ettik. Abim çayı çok sever. Niyeyse ilk bardağı yarım bıraktı. “Başka istemem,” dedi. Üstelemedim. Bol bol muhabbet ettik. Sonra herkes evine gitti.

Gece yatmadan önce telefona baktım. Abim mesaj atmış... 

“Pırasan çok güzel. Çay demlemeyi öğren.” 

Hahha!  Yeminle sesli güldüm. Bir de çay demleme tarifi göndermiş. Üstelik aynı benim demleme usulüm.

Abimin yazdığı çok hoşuma gitmişti. Beğendiğine “beğendim” diyen, beğenmediğine “öğren” diyebilen insanların hayatımda olması şahane!

Hayat bana bayram:) 

14 Şubat 2026 Cumartesi

Masumiyet Müzesi Ritüelimiz...

 

"Ablam, Masumiyet Müzesi dizisi yayına başladı. Birlikte seyredelim mi?" diye sordu kardeşim. 

"Balık burcu, romantiklerin prensesi ile seyretmeyeceğim de kiminle seyredeceğim?" dedim gülerek... 

Bekliyorum az sonra gelecek. Kitapları yanımıza dizeceğiz. Kahvelerimizi içerken kitap üzerine dedikodu edeceğiz. Sonraaa.... Televizyonun karşısına geçeceğiz.  Tüm merakımızla seyredeceğiz. 

"Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum."


31 Ocak 2026 Cumartesi

Bir Fotoğraf Çekilebilir miyiz?

 
Dün gece benim kardeş arayıp "Ablam, yarın tiyatroya gidelim mi?" diye sorunca  daha cümlesini bitirmeden, "Tamam!" dedim. 

Kardeşim  öğretmendir. Sadece okulda değil, hayatın içinde de öyledir. Dinibütün, olgun, sohbeti ballı bir kardeştir. Edebiyatı, tiyatroyu,sinemayı, müzeleri, sanatın her dalını dört bir koldan takip eder. 

İki hafta okulu tatildi. Sadece bir  sabah birlikte kalvaltı yapabildik, o kadar. Çıkma teklifini kabul etmez miyim? Çok özledim.

Bugün tiyatro öncesi buluşacağız. Kararlıyım, kardeşimin üzerine titreyeceğim. "Gel kardeş, sen böyle otur, arkandan soğuk gelmesin" diye ihtimam göstereceğim. "Yavrum sen yaş aldıkça daha da güzelleşiyorsun. Nedir sırrın? Ablana anlatsana" diyeceğim. 


"Amaan abla, abartma!" diyecek. Gene de sözlerim hoşuma gidecek. 


Gülecek. Güleceğim.  Beraber güleceğiz


Tiyatroya giderken,  sarılarak yürüyeceğiz. Cep telefonlarımıza değil,  hayata fiyakalı bir fotoğraf vereceğiz.


16 Eylül 2021 Perşembe

Mutluluk Neydi Ki?


Odadan çıktık. Yan yana yürüyoruz. İlk hangimiz konuşmaya başlayacağız diye birbirimizi gözlüyoruz.

Gözlerim yerde. Adımlarımızı sayıyorum. Önce sağ ayak sonra sol ayak... Aynı ritimde yürüyoruz. Asansörün önüne geldik. Benden atik davrandı. Asansörün düğmesine bastı. İki yabancı gibi konuşmadan öylece duruyoruz. Asansörün gelmesini bekliyoruz. Geldi. Bindik. 

Hemen uzandım. Otopark düşmesine bastım. Beş- Dört-Üç-İki-Bir-Giriş-Otopark. 
Kapı açıldı. İndik. Arabamın yanına geldik. 

Kumandayla kapıları açtım. İçeri girdi. Oturdu. Tam başımı eğdim arabaya girecektim ki, durdum. Önce mahcup mahcup etrafıma bakındım.  İn cin top oynuyordu. Sonra dayanamadım.  Tıpkı Aile Arasında'ki Solmaz gibi oynamaya başladım. 

Arabadan fırladı:
-Ablam, napıyorsun, dedi.
Dedim:
- Doktor  iyi olduğunu söylediğinden beri içim aynen böyleydi.

Kardeşim en kardeş bakışıyla baktı, ağız dolusu kahkaha attı.
-  Aaa! Arabaya bin! Yeminle delisin,  dedi. 
Hemen arabaya bindim.  Kardeş sözü dinlerim:)

Mutluluk neydi ki? Mutluluk, insanın kardeşinin sağlıklı olduğunu bilmesiydi.

22 Temmuz 2021 Perşembe

Kardeşle Mesajlaşma: YA Melankoli YA DA Kaygı:)



"Geniş çevremdeki tanıdıklarım dışında samimi bir dostum daha var: Melankolim. Eğlencemin tam ortasında, işimin gücümün tam ortasında el edip beni kenara çeker, bedenen bulunduğum yerde değilimdir artık. Melankolim, şimdiye kadar tanıdığım en vefalı sevgili, pek tabii ki ben de onu çok seviyorum."

Kitabın   sayfasında, bu cümleleri okuyunca, hemen telefonumu elime aldım, benim öğretmen kardeşe;
- Melankoli şarkısını bu kitabı okuduktan sonra yazmış olabilir mi Ali Kocatepe, diye mesaj yazdım.
Kardeşim hemencik  görüverdi. Anladım. Mesajdaki tik renklendi. 
Baktım, sesli mesaj gönderdi. En  sevimli öğretmen sesiyle;
- Melankoli'nin sözleri Sabahattin Ali'nin, dedi.
- Aaa! Sahi, haklısın, diye yazdım. Beste mi Ali Kocatepe'nindi peki?
- Evet.
Ne tatlı kardeş. Bayılıyorum kendisine. Öğretmenim de olsaydı keşke:)

- Bu gönderdiğin cümleler hangi kitaptan, diye sordu.
Kitabın fotoğrafını gönderdim. Madem bilmiyor, hava atmaya heveslendim;
- Danimarkalı felsefeci Soren Kierkegaard'ın Ya Ya da adlı kitabından, dedim. 42 yaşında ölmüş biliyor musun? Melankoli ve kaygı Kierkegaard'ın en belirgin  özelliğiymiş. Bu cümlelerini okuyunca Melankoli şarkısını hatırlayıverdim, dedim.
- Senin Kierkegaad'la ilgili bir yazın yok muydu, dedi. 
- Yoo... deyiverdim.
Aşağıdaki yazıyı gönderdi. 2013 yılında yazmışım. Yazıyı ilk kez görüyormuşum gibi, merakla bir solukta okudum.  Yalanım yok, çok sevdim. Aldım buraya koydum. Nanananoom:)

29 Nisan 2013 Pazartesi

Sadece İnsanlar Mı Kaygı Duyar Sizce?


Tanıdığım bir ağaç var. Yeni Cuma Camii'nin hemen alt köşesinde...  Ukala mı ukala... Afralı tafralı duruşuyla, diğerlerinden farklı bir ağaç bu... Arabamla geçerken... Tam ağaç kalabalıklığının olduğu yerde... Trafik sıkışınca bir süre... Gözüm hemen o ağaca takılır. Nasıl burnu havada bir ağaçtır anlatamam. Yüzde binbeş yüz eminim şehrin ilk tomurcuklanan ağacı olduğuna. Aziz Nesin der ya hani... "Bir ılman hava esmeye görsün." Hopp!  Patır patır açıverir çiçeklerini... Hemencik kendini o güzel havalara vuruverir. Daha ne oluyoruz demeden en güzel renklere bürünüverir. Gene becerdi... İlkin o çiçek açıverdi. Baktım. Of! Gene bir kibirli hâl… Bir şımarma… Nasıl herkesi küçümseyen küstah bir havası var anlatamam. Resmen gözlerimin içine bakarak diyor ki… "İster bak! İster bakma!"... Aaa!.. Umrunda değil dünya!.. Anlatılacak gibi değil!   Kalıbımı basarım… Mümkünü yok,  ağaçların aptalı değildir. Gözlerimle şahidim. Ne ilkbahar yağmurları, ne kocakarı soğukları, ne de kiremit uçuran fırtınalar sallayıp silkeleyebildi  dallarını...  Bana mısın, demedi! Nasıl beceriyorsa beceriyor. Sırlarını gizlediği tomurcuklarına hiç bir şeycik olmuyor. Hayır. Kaç kere utanarak "nasılsın?" diye soruverdim. Allahım! Beni hiiç kaale almıyor. Cevap vermeye tenezzül etmiyor.

Of! Biliyorum, şaşkının tekiyim. Bana yaptıklarını bile bile, her defasında ilgimi çekmeyi beceriyor. Abartmıyorum… Arabayı yolun ortasına bırakıveresim, koşup sarılıveresim, kulağımı gövdesine dayayıveresim, şımarık iç kahkahasını duyuveresim gelir. Öyle baştan çıkarıcı hâli vardır ki anlatamam. Başka bir şeyi gözüm görmez, o an  yüreğimin  merkezine oturuverir.

Şimdi neden yazdım bunları biliyor musunuz? Az önce içimi kurcalan bir merak sebebiyle sanal ansiklopedide bir şeyler arıyordum. Kierkegaard'ın kaygılı olmanın,  insanı diğer canlılardan ayıran şey olduğu tadında bir yazısına denk geldim. Ünlü Danimarkalı filozofa göre, insan dışındaki diğer canlılar kaygı duymazlarmış. İnsanın ise yitip gitmeden, boyun eğmeden kaygıyla yaşamasını öğrenmesi lâzımmış. 

İşte tam bu yazıyı okuduğumda... Kafama dank etti. Anlattığım bu hoş ağacın hemen yanındaki zavallı ağaç ansızın gözümün önüne geliverdi. Deminden beri o deli dolu, kendini beğenmiş  ağacı anlatıyorum ya hani... Hah işte… O ağacın hemencik yanındaki ağaç ise bizimkinin tersine... Dalları nasıl kara kuru... Nasıl cılız... Nasıl süklüm püklüm... Nasıl acınacak haldedir anlatamam. Şimdi anladım. Beriki  etrafına aldırmadan havalı havalı renklendikçe... Bu ise,  kederinden eriyor olmalı günden güne... Hey!.. Ne demek kaygı duymamak, kaygılı olmamak… Kierkegaard görebilseydi keşke! Bu ağaç var ya, baştan aşağıya kaygı… Tepeden tırnağa tasa… Kökünden dallarına mutsuzluk…Gerginlik… Endişe. Ay, düşündükçe yüreğim daraldı yeminle... 

Acaba yanındaki ağaç, çevresine yüz vermeden gerim gerim gerindikçe, bu kendini hepten aciz, eksik mi hissediyor? Acaba hep diğeriyle ilgilenince, bu ağaç hayatta bir kıymeti yokmuş gibi mi düşünüyor? Ne fena! Yooo... Var! Bak aklıma geldi işte. Ben onu önemsiyorum. Ne diyorum biliyor musunuz? Çıkıp oraya gitmeliyim. Evet, gitmeliyim inan ki. Gözünün önünde olan biteni göremeyip "dünyanın en şahane ağacı benim" havasıyla salım salım salınan o kendini beğenmişi değil, bilakis günden güne eriyen kaygılı ağaca kulağımı dayayıp ilgiyle dinlemeliyim. Ne bileyim? Aziz Nesin'in dediği gibi... "Bir güler yüz, bir tatlı söz..."  Havasını bulur da önce aydınlatır kararan yüreğini... Çırpıştırır dallarını şööyle... Yanındaki şımarık ağacı şaşırtmanın sevinciyle içinde kalmış çiçeklerini patır patır  açıverir belki. Şaşkın ya! Şimdi anladım. Enayi gibi  hep  o şımarık ağacın havasına kapılmışım! Tamam. Kararlıyım. Kaygılı ağacın yanına hemen gideceğim. Biliyorum. Benim öğretebileceğim bir şey yok, hiç kimseye ya da hiçbir şeye. Hey!.. Ağacın kulağına sadece... "Kimi zaman ben de senin gibi hissediyorum. Olur böyle haller." diyerekten  gönül alma kıvamında bir kaç lakırtı edeceğim. O kadar! 

Ah! Ben insanların aptalı. Bunu daha önce nasıl akıl edemedim?! Bari siz kaygılanmayın e mi? Merak etmeyin. O kaygılı ağacı teselli edeceğim.

1 Mart 2020 Pazar

Ve Yaz Ve Ahmet Haşim Ve İncir Kokusu Ve Kardeş


"Yaz, bir sevgili gibi, yüzüme saçlarını yaklaştırmış, ruhuma sarılmıştı." 

Bu cümleyi mesaj yazıp, kardeşime gönderdim.  Bir hayli zaman sonra  onay işareti mavileşti. "Vuuu ablam, sen mi yazdın?" diye cevap verdi.  Ben mi, dedim kendi kendime... Kardeşimin mesajı hoşuma gitti. 

Durur muyum? Hemen rolümün gereğini yerine getirdim.  
"Bak şimdi... Kırdaydım. İki bahçe arasında, harap bir yoldan geçiyordum. Birden burnum incir yapraklarının kokusunu almıştı. Bir mucize ile birden iki gözü açılmış bir kör gibi bütün duyularımın bir kamaşma içinde kaldığını hissetmiştim. İşte o esnada yaz, bir sevgili gibi, yüzüme saçlarını yaklaştırmış, ruhuma sarılmıştı. Biliyor musun, seneler sonra yazın çehresini o gün tekrar görebilmiştim." diye yazdım. İşaret parmağım havada bir süre bekledim.  Tereddüt etmedim. Tıkladım. Mesajımı gönderdim.

Öğretmen kardeş bir gülücük attı. Devamında şöyle yazdı:
"Unutma ablam, ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden, eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak...:)"

Ahmet Haşim'in Bize Göre adlı deneme kitabını okuyordum. Şairin denemeleri resmen şiir lezzetindeydi. Bu cümlesine bayılmıştım. Kardeşimin hoşuna gideceğine emindim. Kitabı okumayı kesip, kardeşime cümleyi gönderdim. Şaka da olsa, sen mi yazdın,  cevabı hayal çarklarımı tıkır tıkır çalıştırmaya yetti.  Kitabı elime aldım. Sanki ben  yaşamışım gibi yazarın cümlelerini mesaja geçiriverdim. Kül yutar mı? Anlamıştı cümlelerin gerçek sahibinin Ahmet Haşim olduğunu öyle mi? Ben de durur muyum...  Yazmaya devam ettim:

"Yazın mahrem rahiyası, incir yapraklarının sert, yeşil kokusudur." diye Ahmet Haşim'in Yaz Kokusu başlıklı deneme yazısının son cümlesini yazıp kardeşime gönderdim.

" Canım ablam" dedi ve gülmekten gözlerinden yaşlar akan bir imoji gönderdi.
"Sular sarardı...  Yüzün perde perde solmakta...  Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta...
Şekerim, bu muhabbeti bir an önce  keselim,  yemekler ocakta yanmaktaaa:))

Sonra mı? Ne olacak? Sonrası iyilik güzellik...


10 Aralık 2018 Pazartesi

Kardeşle Tehlikeli Oyunlar


Kasım ayının 24'ü Öğretmenler Günü ya hani... Hah işte...  Geçen ay... Kasım'ın 23'ydü. Dedim ki:
- Kardeş, söyle...  Öğretmenler günü bahanesiyle, hangi armağanı alayım sana, şahane bir öğretmen kardeşsin diye?

Devrik devrik sorduğum soruyu duyunca gülümsedi. Gülüşünde öyle tatlı, öyle sevecen bir ifade vardı ki... Bilirsiniz ya... O en kızkardeş hali...  İçim eridi... Cevabını bekleyemedim:
- Dile benden ne dilersen, deyiverdim. 

Daha cümlem dudaklarımdan henüz dökülmüştü ki, tereddütsüz ve de hatta soluksuz  cevap verdi:
- Tehlikeli Oyunlar'a  götürsene beni!
Takdir edersiniz ki, tepkim şöyleydi:
- Hoppala!... 

Ne bileyim? Yeminle böyle bir şey isteyeceği hiiç aklıma gelmedi.  Pat  diye söyleyiverdi. İyi ama... Gösteri hafta içi... Ertesi gün iş var... Hadi benim kendi işim... Kardeş ise öğretmen. Sabah erkenden iş başı yapacak.  Ayrıca benim gece İstanbul'da kalmam gerekecek. Planda ertesi gün iş toplantım var.  Kardeşin illa dönmesi lazım.  Gece yarısı otobüse binecek, geri dönecek. Kolay mı? Yorulacak. Bıdı bıdı bıdı... Söyledim...  Olsun.  Razıydı. İstiyor. Olmazsa da başka bir şey istemiyor. 

Du bi...  Ben... Erdem Şenocak'ın olağanüstü performansıyla sahneye koyduğu bu tek kişilik gösteriyi geçen yıl seyretmiştim. Evet... Seyretmiştim... Seyretmiştim de feci etkilenmiştim. Sahiden müthişti.  İkinci kez seyreder miyim? Elbette  seyrederim. 

Ayrıca kardeşim istiyor.  Ne dilersen dile, dedim. Yüreğindekini samimiyetle söyledi. Hemen kolları sıvadım. İki bileti kaptım.  Biri bana... Biri kardeşe... İşte zamanı geldi. Bu hafta kardeşimle Tehlikeli Oyunlar vakti:)



31 Ekim 2018 Çarşamba

Kardeş Mi, Öğretmen Mi?

Benim kardeş,  öğretmen sesiyle değil, o en ikna edici minnoş kardeş sesiyle:
- Ablam Lütfen Beni Öldürme'yi mutlaka seyretmelisin, dedi.
- Nedir o fıstığım? Hayırdır, diye sordum.

Sesinin tonu değişti. İşte buyrun... Gene öğretmen şimdi.
- Aaa! Ne diyorsam yap, dedi.

Öğretmen olduğu için "he" demedim tabii. Kardeş sözü dinlerim.

GERÇEKTEEENNN:)


7 Ekim 2018 Pazar

Kavanoz Dipli Dünya


Cuma akşamı benim kardeş:
- Ablam 18.45'deki filme gidelim mi?
Diye whatsuptan  sorunca, cevap vermeden önce düşündüm. 

Doğrusu; günüm netameli insanlarla uğraşarak geçmişti. Yeni  müşterimin kiraladığı makinelere,  makine kırılması ve  3. şahıslara verecekleri zararları kapsayacak  poliçe teklifi hazırlamalıydım. İş  saati bitmişti. Sigorta şirketinin yokuşa süren soruları bitmemişti. Teklif sonuçlanmamıştı. Konu gereksiz yere pazartesi sabahına sarkmıştı. Bezgindim.

Kardeşimin teklifi cazip geldi. Ötesini gerisini sormadım.
- Olur. Gidelim. Sinemada buluşalım, diye cevap yazdım.

Trafik yoğundu. Kardeş sinemaya benden önce varmıştı. Biletleri almış. Salona girip koltuğuna oturmuş. İyi yapmış. Ben on dakika geç gelebildim. Kapının girişinde filmin afişini gördüm ya... Yalan söyleyecek değilim, "Eyvaah!" diye inledim. Balık burcu kardeş bir romantik film bulmuş demek... Filmin adı İstikamet:Düğün. Yok artık! "Ooo my God!" dedim. Salona girdim. Karanlıktı.  Kardeş el salladı. Yanındaki koltuğa  çöktüm.

Seyretmeye başladım. Filmin baş kahramları oldukları malum adam ve kadın sürekli konuşuyorlar. Güya birbirlerinden hoşlanmıyorlar.  Belli ki sonunda aşık olacaklar... Jön Keanu Reeves olsa kaç yazar? Ekşın yok abicim! Haybeye lakırdılar... Yoo...  Bu tarz filmler beni bozar. Resmen darlandım. Kardeşe baktım o da kıpırdanıyor.  Çok şükür ki filmin görüntüsünde çapariz var.
-Kardeş, benim gözler bozuldu galiba. Net göremiyorum filmi, dedim.
-Aynen, dedi kardeşim. Görüntü çok kötü. 
-Gidip söylesene, dedim.
Güldü. En öğretmen sesiyle:
-Sen  kapıya daha yakınsın, dedi.
Ben ablayım. O kardeş.  Kardeş sözü dinlerim:) Evet. Kalktım. Gittim. Söyledim. 

Sahiden filmin görüntüsü sorunluymuş. Çözememişler. Başka bir filme girebileceğimizi söylediler. O saate denk gelen film "Babamın Ceketi" ymiş. Kardeşe bakıp kaş kaldırdım.

-Aaa! Girelim işte. Güleriz, dedi.  Ardından;
-Gel patlamış mısır alıp moralimizi düzeltelim, diye ekledi. 
Kardeş sözü dinlediğimi daha önce söylemiştim di mi?

İkinci filmi seyretmeye başladık. Mısır bittiğinde filmin on dakikası geride kalmıştı ve de  benim kurtlanmalarım başlamıştı.
-Kardeş, ben kaçsam ayıp olur mu sana, diye kulağına fısıldadım.
-Aaa! Git canım dert  etme, dedi ya, neredeyse  bağrıma basıp kucaklayacaktım.

Evdeyim. Benlik bir dizi seçtim. Seyretmeye başladım...  MANIAC!



Başlık - Şarkı sözü - Selahattin Sarıkaya

23 Eylül 2018 Pazar

O Hareket...


Telefonun ekranına baktım. Vatsaptan  fotoğraf yollamış. 
-Abalammmm, baakkkk, diye yazmış.

Resmin olduğu kareye işaret parmağımın ucuyla tıkladım. Sonra... Hani bilirsiniz ya o hareketi... İşaret ve baş parmaklarımızla... Hani telefonun ekranındaki fotoğrafı büyütmek için yaptığımız o hareket... 

Hahha! Şimdi tarif etmeye çabalarken  Cem Yılmaz aklıma geldi.  Elleriyle o hareketi yapar ve der ya hani: 

-Beş sene önce biri birine bu hareketi yapsa, oğlum sen manyak mısın, derdi.  Bu hareketi nasıl bulduysa o firma? Bu hareket nerden alınmadır biliyorsunuz di mi? Hani iplikle kıl alınır ya böyle...  Ah! Steve Jobs! Sen yok musun? Gez burda berberlerde  fikri kap hemen,  diye nasıl tatlı anlatır....

Kardeşimin gönderdiği fotoğrafı  o hareketle büyüttüm ve dayanamadım kendi halime güldüm.

Fotoğrafa iyice baktım. Bu ne? Rengarenk kapaklı iki kitap, uzanmamışlar mı bir ağacın gölgesine...  Eee...  Neymiş ki? O hareketi yapmayı sürdürdüm. Fotoğrafı iyice büyüttüm. 

Antika Titanik... Yeminle duymamıştım. Heyy! Bu Murat Menteş'in son kitabı...  Delirdim delirdim!  Hastasıyım! Durur muyum?

- Aaa! Harika! Nerden aldın? Ben de isterim, diye yazınca,
-İyi ya işte. Aldım sana. O kardeş kardeş duran iki kitabın biri senin biri benim, diye yazdı. 

Ne tatlı kız yarabbim!.. 

Ne yazsam ki şimdi ona?  Teknoloji hayatımızı kolaylaştırdı ya  derhal pratik bir çözüm buldum.
"Kelimelerin kifayetsiz kaldığı anlarda kullanılan " Ya seni yerim" emojisini yolladım. Kalpli göz ifadesi 


16 Eylül 2018 Pazar

Öpücük


Muhabbet ediyoruz. Durgun biraz. Canını sıkan bir şey olmalı. Sormayacağım. Paylaşmak isterse nasılsa anlatacaktır. Oturduğumuzdan beri  bıdı bıdı bıdı  hep ben konuşuyorum. Abartarak  heyecanlı heyecanlı lafladığımın farkındayım.  Yoo... Göz ucuyla   her mimiğinin  takibindeyim.  Dudak kenarlarında  hafif bir tebessüm belirtisi görsem var ya... Yeminle kanatlanıp uçacağım.  Ve sanırım işte o anda susacağım.  O ise sessizce nasıl güzel dinliyor anlatamam.  Bazan koluna sevgiyle dokunuyorum.  Bazan  elini usul usul okşuyorum. Kalktım oturduğum yerden, uzandım: 
-Du bi, öpecem seni, dedim. Öptüm.
-Hopplala, şimdi niye öptün  beni, diyor. Aldırmıyorum. Pişkiniğe vurup:
-Aaa! Ne var? İçimden geldi. Öpmeden önce izin mi alacağım yani, diyorum.
Gözlerini koca koca açıyor.  Durur muyum:
-Biliyor musun, sen böyle  şaşkınlıkla bana  bakınca gözlerinin rengi değişiyor, deyiveriyorum.  Heyy!... Du bakayım... Ne renk oluyor biliyor musun? 
Dayanamıyor:
-Ne renkmiş, diye merakla  soruyor. 
En sevdiği şairle onu faka bastırmaya niyetleniyorum. Zihnimde yer eden Attila İlhan'ın şiirlerinde kullandığı renkleri sıralamaya başlıyorum:
-Hımmm, zakkum pembesine çalan havai eflatun  mu desem... Yok, yok... Boru çiçeğine çalan morumsu lacivert...
-Hopplala! Ne alaka, diyor. 
Ağırbaşlı  sigortacı edası takınıyorum:
-Haklısın diyorum. Nerden geldi bu renkler aklıma? Oysa lale ezmesi kırmızı, ördek başı yeşili demeliyidim. Hey, kederli külrengi mi desem yoksa bonbon pembesi mi? Hayır! Buldum, diyorum.  Örümcek kızılı... Yangın kızılı... Vahşi yeşil...  Hayır... Hayır...  Şehvet kırmızısı... Nasıl desem? Delimsirek renkler:)
O en sevdiğim kızkardeş kahkahasıyla  oda çınlıyor:
-Delisin, diyor. 
Durur muyum? Hemen  Attila İlhan'dan dizeleri sıralamaya başlıyorum:

"Ellerin de titriyor, bir şeyin mi eksik?
Böyle kız değildin sen eskiden
Sana ne yaptılar, sana ne yaptılar?
Kirpiklerin ıslanıyor durup dururken
O sabah mı çıkmıştın, bir gün önce mi?
Çok değişmişsin birden tanıyamadım."

Güldü, güldüm, güldük biz:)

28 Kasım 2017 Salı

Büyümek Ne zaman Başlar?

"İzini sür yolun, acının ormanı  büyütür insanı "
Birhan Keskin/İz



Beşinci sınıfa geçmiştim. On yaşında olmalıyım. Kardeşim Cemal  o yıl ilkokula başlayacaktı.  Amcamlar, çocukları, annem, babam, kardeşimle, yakınımızdaki sahil köyüne yüzmeye gidiyorduk. Kalabalıktık. Kıkırdamalar, gülüşmeler, kahkahalar, her ağızdan mutluya akortlu sesler işitiliyordu. Büyüklerin ellerindeki yemek ve  plaj çantalarıyla, çoluk çocuk cümbür cemaat minibüsten inmiştik. Sonradan öğrenmiştim. Babam ve amcamlar  önce eşyaları yolun karşısına geçirmiş. Kardeşim babamı karşıda görünce yola fırlamış. 06 plakalı bir otomobil Cemal'e çarpmış. Kardeşimi yolun kenarında yerde yatarken hatırlıyorum. Hareketsizdi. Uyuyor gibiydi. Başı yana dönmüştü. Kulağının üstündeki saç derisi  küçük bir üçgen şeklinde yüzülmüştü. 

Acaba büyümek, ölümün varlığını ilk fark ettiğimizde mi, yoksa ölümlü olduğumuzu, bir gün  öleceğimizi ilk anladığımız anda mı başlar?



29 Ağustos 2016 Pazartesi

Ne Dersin?


Haftanın ilk çalışma günüydü. Ofise girdiğimden beri gelen gidenin haddi hesabı yoktu. Üstelik iki müşteriyi saymazsam, gelenler hep randevuluydu.  Tüm gün ofiste olacağımı düşünerek, görüşmeleri  aynı güne toplamış olmalıyım. Günün sonunda geriye bakınca itiraf etmeliyim ki, yaptığım doğruydu. Lakin tüm gün biteviye konuşmuştum... Konuşmuştum... Konuşmuştum. 


Kardeşim, "Napıyorsun ablam? İşten erken çıkarsan buluşalım, ne dersin?" diye mesaj atınca, vaziyetime baktım.  Ve... "Tamam kardeş, buluşalım. Bir bakar mısın hangi filmler var?Sinemaya gidelim, ne dersin?  diye cevap yazdım.  Kardeşim, tamam işareti gönderdi. Ben masamdaki işlere geri döndüm. Yarım saat sonra kardeşimin mesajını gördüm.  "Suikast diye bir film varmış. Emir gitmek istiyor. Bilirsin sevmem bu tarz filmleri... Emir sinemaya girsin biz seninle bir yerde oturalım, ne dersin?" diye yazdı.  Bu arada Emir'in mesajı düştü. "Teyze... 17.30 seansı orijinal, altyazılı." Daha bir şey dememe fırsat bırakmadan... "Jason Statham'ın filmi teyze, ne dersin?" dedi. Ve gülücük ekledi.  

Cevabım netti... "Annen otursun evde evlat. Fırla sen... Ancak yetişiriz... Yola kadar yürü. Duraktan alayım seni, ne dersin?"


23 Nisan 2015 Perşembe

Ve Kardeş Ve Romantizm Ve Aksiyon


Kardeşim telefonda "Abla, biz Müge'yle sinemaya gidiyoruz. Gelsene." dedi. Gökte film oynuyor deseler, bünyem icabı  bulutlara merdiven dayayıp çıkabilirim. Hele benim öğretmen kardeşim sinemaya gitmeyi  teklif ediyorsa, ne demek? Emir telakki ederim. 

Önce "Olur canım, gelirim." dedim. Sonra bi durdum. Esasında hiiiç sormam... Nedense "Hangi filme gidiyorsunuz?" diye sordum.  "Hani İlker Aksum'la Sedef Avcı'nın son romantik filmi var ya... Aşk Olsun." dedi. Kardeşim balık burcudur. Tepeden tırnağa romantiktir.  365 gün sevgililer günü kutluyor gibidir. Evine gidin, yastıkları kalp şeklindedir. Bir ara cildinde döküntü olmuştu. Doktora gitti. Neymiş hastalığının adı bilin bakalım? Rose... "Pes!" demiştim. "Döküntülerin bile gül şeklinde. Nasıl becerdin?"

Bendeki durgun hali anlamış olacak... En kardeş sesiyle ballandıra ballandıra  "Kadınlara aşk ilişkilerinde yardımcı olan bir doktor varmış." tadında filmin senaryosu hakkında bir şeyler anlatmaya başladı. "Du bi.." dedim. "Yok fıstığım, bugün aşk filmi seyredecek vaziyette değilim. Hele kadınlara aşk doktorluğu yapmaya yeltenen bir adamı bugün asla çekemem. Sizinle o filmi seyredip günüzü rüsva etmeyeyim. Gelirim ama ben başka bir filme girerim." dedim. Kardeşim en öğretmen sesiyle "Aaaa! Aşkolsun!" dedi. Güldüm. Buluştuk. Kucaklaşıp, ayaküstü hasbihal ettik. Kardeş ve Müge Aşk Olsun'a girdiler. Ben ise ruh iklimime denk düşen filme girdim. Hangisi mi?  Hızlı ve Öfkeli 7'ye tabii:)


Çılgın kovalamacalar, havada uçan, kurşun geçirmez arabalar, intikam, dostluk, hız üzerine kurgulanmış müthiş bir filmdi. Üstelik, toprağı bol olsun.  Hızlı ve Öfkeli 7, trafik kazasında ölen merhum Paul Walker'a selam çakan bir filmdi. Tüm hevesimle seyrettim.  Bugün aksiyon filmi bana iyi geldi.  Nasılsa Aşk Olsun'u başka bir gün illa seyrederim.















24 Aralık 2014 Çarşamba

Şşşth! Kimse Duymasın!.. - 15 -

 

 
Kitap okumakta, niyet mi önemlidir, kısmet mi?
Kısmet elbette, öyle değil mi?
 
Orhan Pamuk’un son kitabını,
 dahaaaa  fırından kitapçı tezgahına  çıkar çıkmaaaz,
dumanı tüttüğünü hayal ede edeee,
hem deee…
bir değiiiill…
tam  iki tane...
 Biri bana, biri kardeşime niyetiyle  satın aldım.
 
Kardeşim çoktan başladı okumaya...
Az kalmış... Bitirdi bitiriyor... 
 
Ahh!
Ben ise...
Her gece,  sokaktan  bozacının geçmesini bekliyorum.
 
Geçmeyince,
 Bana  henüz kısmet olmadı…
İlk sayfasını  bile  aralayıp bakmıyorum.
 
Kafamda bir tuhaflık var…
Boza içerek  okumaya başlamazsam,
Kitap bana gücenir diye çok korkuyorum.
 
 
Gerçekten!