öğretmen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
öğretmen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ekim 2018 Çarşamba

Kardeş Mi, Öğretmen Mi?

Benim kardeş,  öğretmen sesiyle değil, o en ikna edici minnoş kardeş sesiyle:
- Ablam Lütfen Beni Öldürme'yi mutlaka seyretmelisin, dedi.
- Nedir o fıstığım? Hayırdır, diye sordum.

Sesinin tonu değişti. İşte buyrun... Gene öğretmen şimdi.
- Aaa! Ne diyorsam yap, dedi.

Öğretmen olduğu için "he" demedim tabii. Kardeş sözü dinlerim.

GERÇEKTEEENNN:)


17 Eylül 2012 Pazartesi

Kahve Molası - Örtmenim Canım Benim...


Üniversiteyi bitirdiğimde, bir süre ücretli öğretmenlik yapmıştım. Ve... Öğretmenliğe bayılmıştım. Marmara Üniversitesi Kamu Yönetimi mezunu olduğum için, akademik olarak öğretmenlik yeterliliğim yoktu elbette...  Dert değildi. O kadar sevmiştim ki öğretmenliği, hiç üşenmemiş, üniversitenin Eğitim Fakültesi'nin eğitim formasyonu derslerine devam etmiş, kapı gibi öğretmenlik sertifikası almayı becermiştim. Sonrasını anlatmayayım. Bakanlıkla yazışmalar, yazışmalar... Bir türlü atanamamıştım. Artık para kazanmam gerektiği için, daha fazla bekleyecek vaktim yoktu. Yüreğimin bir köşesinde öğretmen olma hayalim, başka işler peşine düşmeye başlamıştım. Aslında fena halde kendi işimi kurma arzusu duyuyordum. Liseden bir  arkadaşım, Sigortacılık Yüksek Okulunu'nu bitirmişti. İstanbul'da sigorta acentsiydi. Pek sermaye istemeyen bir iş olunca, arkadaşımın verdiği cesaretle, kendi ofisimi kurmuş, acentelik almış, sigortacılığa başlamıştım. Şimdi işimi çok seviyorum.  Hatta abartmıyorum, sigortacılığa bayılıyorum. Aklım öğretmenlikte kalmadı diyebilirim. Acaba öğretmen olsaydım, hayatım nasıl etkilenirdi, şimdi nerede ve nasıl olurdum bilmiyorum. Hayat zaten böyle değil mi? İstediğin kadar planla, kendi mecrasında akar,  o akıntı içinde  istediği yöne sürükler seni. Neyse...

İşte o öğretmenlik yaptığım dönem içinde, biriktirdiğim epeyce anım oldu. Halen haberleştiğimiz öğrencilerim de var elbette. İyi ki yaşamışım o günleri... Şahane!.. Şimdi... Neden anlatıyorum bunları biliyor musun? Bak, şu yukarıdaki karikatürü çok seviyorum. Bana üniversiteden mezun olduğum ilk yıllardaki öğretmenlik günlerimde yaşadığım bir olayı hatırlatıyor. Öğretmenine aşık olduğunu sanan bir öğrenciydi. O kadar masum ve sevimliydi ki, hemencik kendini açık edivermişti. Üstelik ilkokul değil, lise öğrencisiydi...  Aşk hesapsız kitapsız değil midir?  Bir anda küüt diye insanın başına geliverir. O hissi kim kime hissettirir, bilemez ki insan. Aniden tutuluverirsiniz. Ne diyor Murathan Mungan  "Aşkın bir yolu vardır....  Her yaşta başka türlü geçilen..." Aynısı diğer canlılarda var mı bilmem ama insan evladına Yaradan'ın en büyük kıyaklarından biri değil midir bu his? "Gökyüzünde yalnız bir yıldız arar gözler..." Yani gözlerimiz... "Aşkın kuzey yıldızıdır bu....... Ben, öteki, bir diğeri ona doğru ilerler..." Bir süre sonra geçer. Hissedilen o yoğun duygu, demeliyiz ki yani aşk, biter. O zaman şairin dediği gibi "Zamanla anlarsın bu bir yanılsama... Ölü şairlerin imgelerinden kalma... Sen de değilsin. O da değil... Kuzey yıldızı daha uzakta... Yeniden yollara düşer....." Ya da yeniden yollara düşeriz öyle değil mi?  Bunun geçici bir sevda olduğunu ama mühim olan aşkı hissetmenin ve verdiği tüm hislere sahiplenmenin güzel olduğunu öğretmeliydim. Çok detaylara girmek istemiyorum. Çünkü iyi bir arkadaşız şimdi.  Hakiki kuzey yıldızını buldu. Şahane bir kıza aşık oldu. Karşılıklıydı hisleri... Evlendi. Çok mutlu. Ne vakit bir araya gelsek, eşinin yanında anlatır öğretmenine aşık  romeo öğrenci vaziyetlerini... Güleriz hep birlikte...  "Sevgili örtmenim... Ben size aşık oldum. Aşkısinizdan gösüm ne hayat bilgisi görüyor nede çarpım tablosu." diyen bir öğrenciye, kızmadan ve kırmadan, sevginin ne hoş bir his olduğunu öğretebilmek de öğretmenliğin bir gereği değil mi? Hey, işe dönmeliyim. Bak görüyor musun, gene kahve molam bitti.


24 Aralık 2011 Cumartesi

Zamanın İçine Sıkışmış Kalmış Hisler Durağında İnecek Var!


KoÜ Edebiyat Kulübü'nün facebook'taki sayfasında görmüştüm. 23 Aralık cuma akşamı saat 19:00'de Leyla Atakan Kültür Merkezi'nde Şiir Dinletisi olacaktı.  Tema "Ayrılık"tı. Aman Allahım! Ben bu haberi duydum ya nasıl sevinmiştim anlatamam.  Son haftalarda hep İstanbul'daki üniversitelerin yazarlarla ilgili sempozyumlarına katılmıştım. Kadir Has Üniversitesi'nde Tezer Özlü Sempozyumu'na, Mimar Sinan Üniversitesi'nde Tomris Uyar Sempozyumu'na, Yeditepe Üniversitesi'nde Vüs'at O. Bener Sempozyumu'na, Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi'nde Öteki Dünyalar Edebiyatı adlı fantastik romanlar üzerine bir sempozyuma katılabilmek için işimi gücümü bırakıp İstanbul'a gitmiştim. Her defasında  daha fazla zenginleştiğimi hissetmiştim. Şimdi şehrimde bir şiir dinletisine katılacaktım. Şahane bir duyguydu bu. Zaten üzerine afiyet, bilirsin, abartma sanatında şöhret sahibiyimdir. Ben şehrimde yapılacak bu şiir dinletisi üzerine hayallerimi abarttıkça abartmıştım. Kimbilir hangi şairlerin şiirleri akacaktı dize dize? Kimbilir nasıl etkilenecektim? Mutlaka ağlayacaktım. Kimseye aldırmaz, ağlardım eminim... Hele dinleti "ayrılık" üzerineydi ya... Of, kimbilir hangi hisli dizeler bam telime değecekti? Bazı dizelerde biliyorum... Yüreğim resmen tir tir titreyecekti...  Attila İlhan'dan şiir okurlardı illa değil mi?. O güzeller güzeli dizeler okunmadan olur mu? "Çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var... Çünkü ayrılık da sevdâya dahil..." Belki Cemal Süreya misali öperek uyandıracaktık  ayrılığı... Fırından yeni çıkan beklentiler satın alacaktık... Kırmızı mavi ekoseli yalnızlıklarımızı serecektik masaya... Bilirsin ya o şahane şiiri... Manzara denize sıfır olmayacaktı elbette... "Manzara ayrılığa sıfır!" Acılarımızla iki lafın belini kıracaktık... Olmadı ama... Bilsen daha ne çok şairler ve ayrılık şiirleri üzerine hayaller kurdum ben... Bugün Bursa'ya gitmeliydim. Çalıştığım sigorta şirketlerinden birinde öğleden sonra üç ile beş arasında toplantı vardı. Katılmam şarttı. Şiir dinletsi ise İzmit'te akşam yedideydi. Önce Bursa'ya gittim. Toplantıya yetiştim. Dönüşte boğazıma dizile dizile iskenderimi yedim. İzmit'teki şiir dinletisi için Leyla Atakan Kültür Merkezi'ne vardığımda saat yediyi on geçiyordu. Tüm merakımla ve heyecanımla hemen konferans salonunun kapısını açmaya davrandım ki içeriden bir genç kapıyı açtı. "Şşşttt! Şimdi prova var. Gösteri sekizde" dedi. Hımmm... İlk hayal kırıklı... Neyse... Belki daha iyi böylesi diye düşündüm. Yorgundum. Biraz kendimi toparlayıp sonra şiirleri dinlemem belki benim için daha hayırlı olacaktı. 


Hem bu arada kardeşimi de dinletiye getirebilirdim. Hey! Şiir dinletisinin ilandaki saatinde yapılmamasına kızacağıma sevindim ben. Hemen kardeşimi aradım. Durumu anlattım. "Tamam, gelirim." dedi. Atladım arabaya, kardeşimi aldım. Konferans salonuna zamanında vardık. Kalabalık toplanmıştı. Bir iki hanımla ayaküstü muhabbet ettik. Baktık ki ayrı telden çalıyoruz. Ben şiir diyorum. Onlar tiyatrodan bahsediyorlar. Ben Kocaeli Üniversitesi diyorum. Onlar memleketteki tüm üniversitelerden söz ediyorlar. Diyeceğim odur ki bu gece orada benim ilanını gördüğüm şiir dinletisi yoktu. Onun yerine bir tiyatro vardı. İkinci hayalkırıklığı... Ben şaşırdım kaldım. Kardeşle ikimiz öylece kalakaldık. Benim kardeş öğretmen kaşını kaldırdı... "Nereden buldun abla sen o ilanı." dedi. Tam o anda kaybolmuş, belki o zamanlar ne olduğunu anlamadığım için zamanın içine sıkışmış kalmış eski bir hissi hatırladım. Karşımdakinin kardeşim olduğunu unuttum bir an... Okuldaydım. Sınıfta.. Öğretmen ödevlere bakıyordu. Ben hem ödevimi yapmamışım hem defterimin kenarları kıvrılmış, sayfaları renkli kalemlerle alaca bulaca karalanmış. Öğretmen defterimin halini görüyor. Ödevimi yapmadığımı öğreniyor. "Nedir bu defterin hali?!" diyor. Öğretmenin yüzüne bakıyorum. Terliyorum. Terler sırtımdan aşağıya boşalıyor. Hiç haketmediğim bir yürek sıkıntısı hissediyorum. Hep böyle olur. Karşımdaki kardeşim bile olsa öğretmenler karşında her daim dilim tutulur, aklım karışır, bildiğimi bile söyleyemem. Çok eskilerde kalan, unuttuğum aynı hisler içindeydim... O zaman öğretmenime defterimi kardeşimin karaladığını, sayfalarını kıvırdığını söylememiştim. Şimdi kardeşim öğretmen ya, sorduğu soruya cevap veremedim. Derin derin baktım... Biraz daha kardeşimin öğretmen gözlerine  bakarsam, içli bir şiire  ya da efkârlı bir türküye dönüşecektim. Eminim. Kardeş anladı halimi.. Şefkatle saçlarımı okşadı. "Dert etme. Olur böyle şeyler. Gel biz kahve içelim." dedi. Eve dönüdüğümde hemen facebook'a baktım. Bir kaç gün önce KoÜ Edebiyat Kulübü facebook duvarına şunu yazmış... "23 Aralık Cuma günü Leyla Atakan Kültür Merkezi'nde yapılması planlanan Şiir Dinletisi elde olmayan bazı sebeplerden dolayı iptal edilmiştir. Affınıza sığınıyoruz..." Ben yoğunluktan bu haberi görmemişim tabii... Neyse... Böyleyken böyle işte... Yooo... Üzülmedim hiç... Hayallerim gene bana yetti... Bu gece kardeşle bir kafeye gittik.  Kahve içtik. Kardeş anlattı. Hiç sesimi çıkarmadım ben... Sessizce, uslu uslu öğretmen kardeşimi dinledim. 

26 Kasım 2010 Cuma

Hep Hayal Kirikliği!


Bu öğretmenler gününde benim öğretmen kardeşe bir sürpriz yapsam dedim. Öğrencilerine çikolatalar, kardeşe de "çok bir şey de getirmez, eli boş da gelmez" cinsinden beğeneceğini düşündüğüm minik bir hediye aldım. Öğretmenlik yaptığı devlet okuluna gittim. En son geçen yıl uğramıştım gene böyle çat kapı. Şaşırtmayı severim ya... Kardeşimi şaşırtmıştım. Öğrencileriyle şarkılar söylemiş, oynamıştık bir ders boyu. Sözlerimin içine hikayeler katarak mesleğimi anlatmıştım biraz. Geçen yıl 5. sınıfı okutuyordu. Bu yıl ise 1. sınıf. Öğretmenlik özel  bir meslek arkadaşım. Öğretmeyi ve asıl çocukları seven insan öğretmenlik yapacak. Benim kardeş öğretmenlik için yaratılmış cinsten. Sapına kadar öğretmen denilenlerden...  O ne derviş sabrı Yarabbim! İnanılacak gibi değil. İtiraf etmeliyim ki  ben bir ders boyu zor dayandım. Yoo.. Doğruya doğru... Çok eğlendim. Tamam. Yeter o kadar... Ne yalan söyleyeyim, bütün gün mümkün değil çekemem. Neyse... Bu yıl 1. sınıfı okutuyor ya, daha vahim tabi.. Bıdı bıdı bıdı... diye düşüne düşüne okul bahçesine girerken, öğrencilerin koşuşturduklarını görünce teneffüste olduklarını anladım. Biraz üzüldüm. Acaba içeri girmelerini beklesem mi diye bir süre düşündüm. Fakat  yetişmem gereken bir toplantım vardı. Bekleyemezdim. Hemen kardeşi bulma umuduyla öğretmenler odasına girdim. Baktım... Benim kardeş yok. Of! Meğer öğretmenler günü üç ders yapılmamış mı? Benim kardeşin işi bitmiş de eve dönmemiş mi? Hımm.. Kalakaldım tabii.. Tam o anda aklıma Elizabeth geldi. Bizim bir arkadaşın Amerikalı eşi.. Geçenlerde anlatıyordu. Bedeni biraz iri kıyım olduğu için  kendisine göre hazır bir şey bulamayınca, kıyafetlerini terziye diktiriyormuş. Ama dikilen elbiselerden hiç memnun kalmıyormuş. Bunu anlattıktan sonra iki kolunu şöyle bir yere doğru sallayarak: "Hep hayal kirikliği! Hep hayal kirikliği!" demişti. Sesindeki tonlama ve kiriklik kelimesi pek hoşuma gitmişti. Hoşuma gitti öyle mi? İşte kardeşimi bulamayınca okulda... Ve ona sürprizler yapmayı planlayıp,  düşündüğüm olmayınca... Kendimi aynı Elizabeth gibi hissettim. Ve öğretmen odasının ortasında, beni hiç tanımayan öğretmenler arasında, bağırarak "Hep hayal kirikliği! Hep hayal kirikliği!" dedim. Sonra mı? Yooo... Şimdi işe dönmeliyim....

8 Eylül 2010 Çarşamba

Kimler Çiçek Koklamaz?

Her bayram veya özel günlerde annelere hediye almak benim için bir şenlikti. Hem anneme hem Kadriye anneye, özenle seçer alır, itinayla paketlerdim hediyeleri. Sonra arka arkaya uğurladık her ikisini de Hakkın rahmetine. Alışkanlık var ya bir kere, annelere yapmalıydık gene bir hediye ama ölene dua etmekten başka ne yapabilirdik ki? Düşündük. Mezarlarını süsleyebiliriz dedik. Bu şahane bir fikirdi. Ayrıca kabristanların ziyaretçilerine üzüntü ve sıkıntı vermesini istemiyorduk. Evlatlar, torunlar hem dualarını okusunlar, hem de büyüklerini iyi anılarla hatırlasınlar istiyorduk. Karar verdik. Her bayram arefesinde veya özel günlerde mezarlarına çiçek ekmeye başladık. Ancak sıkıntılı bir durum vardı. Biz arefe gününden çiçekleri büyük bir özenle ekiyorduk.. Ertesi gün geliyorduk ki kabristana, çiçeklerin bir çoğu yerinde olmuyordu. Nasıl sinirlenip öfkeleniyordum anlatamam.. Diyordum ki "Mezardan da çiçek çalınır mı? Bu insanlarda hiç vicdan, insaf kalmamış. Pes artık!" Bu böyle devam etti gitti. Ben her seferinde öfkelendim. Ta ki bir öğretmen anısıyla bana ders verene kadar...

Sınıfta bayram seyran demeden, herhangi bir gün aniden, hem de her seferinde değişik çiçekler getiren, Umut adında bir öğrencisinden bahseder Gülizar Öğretmen. Oysa şehrin kenar mahallesinde, yakınlarda ne bir çiçek bahçesi ne de bir çiçek satıcı olmayan bir bölgesindedir okul. Zaten çiçek alacak parası da yoktur Umut'un. Annesi çok küçük yaşta terk etmiş, sonraki yıllarda babasından da olmuştur. Büyükannesinin emekli maaşıyla, şehrin en büyük mezarlığının yanındaki bir viranede yaşamaktadır. Son anneler gününde öğretmenin boynuna sarılıp, elindeki çiçeklerini vermiş "siz benim annem gibisiniz" demiştir gülen yüzle. Bir gün gene bir kucak dolusu gülle sınıfa gelince, öğretmen Umut'a bu çiçekleri nereden bulduğunu sormuş. Çocuk büyük bir samimiyetle mezarlıklarda ziyaretçilerin getirdiği çiçekleri aldığını söylemiş. Öğretmen üzüntülü "Ölülerin çiçekleri alınmaz oğlum!" demiş. Hikayenin sonu beni bitirdi... Umut kendinden emin bir tavırla şöyle demiş: "Ama öğretmenim ölüler çiçek koklamaz ki! Hem ben her gece dua ediyorum onlara penceremden!"

İşte bu anıyı okuduktan sonra, kaybolan çiçekler için üzülmüyorum şimdi... Eğer böyle masum bir neden için ektiğimiz çiçekler yok oluyorsa... İnanmak istiyorum böyle olduğuna... Helali hoş olsun! Umut doğru söylüyor... Ölüler çiçek koklamaz ki!

9 Mayıs 2010 Pazar

Öğretmenler Anılarıyla Bile Ders Verirler. Kimler Çiçek Koklamaz?

Her bayram veya özel günlerde annelere hediye almak benim için bir şenlikti. Hem benim hem eşimin annesine, özenle seçer alır, itinayla paketlerdim hediyeleri. Onlar layıktı hediyelerin en güzeline. Sonra arka arkaya uğurladık her ikisini de Hakkın rahmetine. Alışkanlık var bir kere, annelere yapmalıyız gene bir hediye ama ölene dua etmekten başka ne yapabilirdik ki? Düşündük. Mezarlarını süsleyebiliriz dedik. Bu şahane bir fikirdi. Ayrıca kabristanlar ın ziyaretçilerine üzüntü ve sıkıntı vermesini istemiyorduk. Evlatlar, torunlar hem dualarını okusunlar, hem de yaşadıkları anıları hatırlasınlar hepbirlikte istiyorduk. Karar verdik. Her bayram arefesinde veya özel günlerde mezarlarına çiçek ekmeye başladık. Ancak sıkıntılı bir durum vardı. Biz bir gün önceden ekiyorduk. Ertesi gün geliyorduk ki kabristana, çiçeklerin bir çoğu yerinde olmuyordu. Nasıl sinirlenip öfkeleniyordum. Diyordum ki "Mezardan da çiçek çalınır mı? Bu insanlarda hiç vicdan, insaf kalmamış. Pes artık! "Bu böyle devam etti gitti. Ben her seferinde öfkelendim. Ta ki bir öğretmen anısıyla bana ders verene kadar...

Sınıfta bayram seyran demeden, herhangi bir gün aniden, hem de herseferinde değişik çiçekler getiren, Umut adında bir öğrencisinden bahseder Gülizar Öğretmen. Oysa şehrin kenar mahallesinde, yakınlarda ne bir çiçek bahçesi ne de bir çiçek satıcı olmayan bir bölgesindedir okul. Zaten çiçek alacak parası da yoktur Umut'un. Annesi çok küçük yaşta terk etmiş, sonraki yıllarda babasından da olmuştur. Büyükannesinin emekli maaşıyla, şehrin en büyük mezarlığının yanındaki bir viranede yaşamaktadır. Son anneler gününde öğretmenin boynuna sarılıp, elindeki çiçeklerini vermiş "siz benim annem gibisiniz" demiştir gülen yüzle. Bir gün gene bir kucak dolusu gülle sınıfa gelince, öğretmen Umut'a bu çiçekleri nereden bulduğunu sormuş. Çocuk büyük bir samimiyetle mezarlıklarda ziyaretçilerin getirdiği çiçekleri aldığını söylemiş. Öğretmen üzüntülü "Ölülerin çiçekleri alınmaz oğlum!" demiş. Hikayenin sonu beni bitirdi... Umut kendinden emin bir tavırla şöyle demiş: "Ama öğretmenim ölüler çiçek koklamaz ki! Hem ben her gece dua ediyorum onlara penceremden!" İşte bu öyküyü okuduktan sonra, kaybolan çiçekler için üzülmüyorum şimdi... Eğer böyle masum bir neden için ektiğimiz çiçekler yok oluyorsa... İnanmak istiyorum böyle olduğuna... Helali hoş olsun! Umut doğru söylüyor... Ölüler çiçek koklamaz ki!