Bu haftayı Shakespeare’e ayırmıştım. Sayfalar, tiratlar, insanın içine işleyen cümleler… Haftanın sonunda ise Hamlet’in bir tiradı zihnime takılıp kaldı. Hem gülümseten hem de insanın kibrini yerle bir eden o sözlerle, haftayı kapatayım istedim.
Kısaca anlatayım...
Dünyayı yönettiğini sanan Kral ölür ve toprağa gömülür. O ulu kralı solucanlar yemeye başlar. Derken yoksul bir balıkçı, o solucanı oltasının ucuna takıp denize sallar. Bir balık gelip solucanı yutar... O yoksul adam da tuttuğu balığı akşam eve götürüp afiyetle yer. Günün sonunda, o dünyayı titreten kral, yoksul bir adamın bağırsağında mütevazı bir seyahate çıkmış olur.
İşte hayatın en büyük, en eşitlikçi şakası bu.
İnsan ne kadar yükselirse yükselsin, hırsları ne kadar göğe ererse ersin, doğa herkesi aynı döngüde buluşturuyor. Yaşarken dünyaya hükmedebileceğini sanan insanın gün gelip bir solucanın menüsüne dönüşebileceğini Shakespeare, muzipliği elden bırakmadan yüzümüze çarpıyor.
Son tahlilde, haftayı kapatırken aklımda bu soru var:
Dünyada olup bitenlere bakınca, vicdanı rafa kaldıranlar, kolayca hak yiyenler, adaletsizliği kural hâline getirenler sonlarının bir solucan sofrası olduğunu nasıl unutabiliyor?

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder