Latince adı “Gezgin” anlamına gelen…
Bana kalırsa o, bedenimizin özbeöz Evliya Çelebi’si! Vagus siniri…
Seyyahımız Vagus, yolculuğuna beyin sapından başlıyor, boynumuzdan geçiyor, göğsümüze uğruyor, kalbimize selam veriyor ve karnımıza kadar uzanan uzun bir keşfe çıkıyor. Uğradığı organlarda bedenin dinlenme, sindirim ve denge süreçlerine eşlik ediyor.
Peki, bu seyyahın en sevdiği yol arkadaşlarından biri kimmiş, biliyor musunuz?
Sesimiz!
Biz gırtlağımızdan tatlı bir mırıltı çıkardığımızda, şarkı söylediğimizde ya da içten gelen bir “Ohhh!” çektiğimizde, nefesimizin ritmi ve sesimizin titreşimi bedenimizin sakinleşme süreçlerine eşlik edebiliyor. Sanki bedenimize usulca şu mesajı fısıldıyoruz:
“Güvendeyiz, rahat bir nefes al…”
Demek ki hayatın yükü, bitmek bilmeyen koşuşturmaca, dünyada tanık olduğumuz kötülükler, haksızlıklar, vicdansızlıklar ve kabalıklar karşısında yapabileceğimiz en büyük hatalardan biri, sessizliğe gömülmek.
Oysa sesimiz yalnızca bedenimize değil, duygularımıza ve dünyayla kurduğumuz ilişkiye de dokunuyor. Her şeye rağmen içimizdeki o neşeli ritmi, o özgür titreşimi kimse elimizden alamaz ki!
Kendi sesimiz…
Hem ruhumuza iyi gelmek hem de varlığımızı hatırlatmak için ses çıkarmalıyız. Bazan bir mırıltıyla, bazan kahkahamızla, bazan de içimizden geldiği gibi haykırarak…
Vagus Çelebi’ye bir selam çakmalı, derin bir nefes almalı ve sesimizi özgürce dışarı bırakmalıyız.
“Heeyyyy!”
Çünkü ses çıkarmak, yalnızca kendimize değil, dünyaya da bir iyileşme çağrısıdır.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder