evliya çelebi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
evliya çelebi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Temmuz 2017 Pazartesi

Kelimeler ve Çizgilerle Seyreylemek Şu Alemi

Acaba 1865  Filibe doğumlu Ahmet Hilmi Bey'le yolumuz ne vakit, nerede kesişmişti ki? Filibe neresiydi? Adını ilk gördüğümde hemen Filibe'yi gugıllamıştım. Bulgaristan'ın ikinci büyük şehriymış. Adını Makedonya Kralı II. Filip'ten almış. Sevgili Evliya Çelebi'nin yorumuyla Filibe, dokuz adet yamru yumru boz kayalık tepeler üzerine, dereler arasına kurulmuş.  Ruhuna rahmet... Doğumundan 152 yıl sonra, Filibeli Ahmet Hilmi Bey'in yazdıklarının menzilinde büyülenerek yine yeni yeniden  gezinmekteydim.  

A'mâk'ı Hayal Filibeli Ahmet Hilmi Bey'in romanı. Denk geldiğim tüm basımlarını satın aldığımı söyleyebilirim. A'mâk'ı- Hayal'in 2015'de ilk baskısı yapılan çizgi romanı olduğunu daha dün öğrendim. Durur muyum? Sabah ilk işim hemen aldım... Çizen ve düzenleyen Mustafa Ahmet Kara'ymış.  Kitap onu seçmiş. Çizer emek vermiş.  Ellerine sağlık demeliyim. 

Kitabı okumaya başlar başlamaz Aynalı Baba sönmeye başlamış ateşe kahveyi koydu. Kahvenin ağır ağır pişmişi makbuldu. Aynalı, neyini aldı ve üflemeye başladı. Neyin sesi hafif latif bir inilti halini aldığı sırada dalmışım. Dem bu demdir dem  bu demdir demeye başlamışım. Gözlerimi açtığımda yeni uyanmıştım.



10 Nisan 2017 Pazartesi

Bu Hafta Neler Yaptım?


 
36. İstanbul Film Festivali'nden  nasiplendim. 
Filmler  seyrettim.. 
Evliya Çelebi'yle ilgilendim.



Yusuf Franko'nun İnsanları-Bir Osmanlı Bürokratının Karikatürleri Sergisi'ni gezdim.



Hep Galata'da kule dibinde dolaşıyordum.
Bu kez Galata Kulesi'ne uzaktan baktım.
Ben var ya, Galata Kulesi'nin içine girip tepesine hiiiç çıkmadığımı yeni anladım:)


9 Mart 2013 Cumartesi

Abartma Sanatı İcra Ederek Roman Okuma Vaziyetim.



Evet, seviyorum duygularımı abartmayı... Kabul ediyorum mübalağacıyım. Yoo... Çoğu zaman evlatlık mıyım acaba diye, düşünmedim değil. Düşündüm vallahi. Yoksa...  Bilmiyorum olabilir mi ama...  Kaç kere yakaladım ailemin, "Acaba karıştırdılar mı, bu çocuk bizim değil mi?" tadındaki bana acımtrak bakan gözlerini...  Hal böyleyken, anlatamıyorum derdimi, inandırıcı gelmiyorum... Şaşırıp, hayret ediyorlar bana tabii. Hep sabırla beklediler. Yaş aldıkça duygularımı abartmayı dizginleyeceğimi zannettiler. Nerdeee?  Bilakis, yıllar içerisinde iyice sahiplenip, en incesinden en kallavisine, tüm hislerimi çitileyip, kabarttıkça kabarttım, abarttıkça abarttım. Artık şaşırmayı bıraktılar... Yüzlerinden okuyorum... Vaziyetime ya üzülüyor ya da acıyorlar... Bakma,  bazan ben de çok acıyorum bana. Amaaa... Hemen Evliya Çelebi'yi getiriyorum aklıma.. Misal, Karadeniz'in dalgalı oluşunu nasıl anlatır Evliya Çelebi? Heyy! Hatırlasana...  "Dalgalar yükseliyordu ay'ı elliyorduk, dalgalar çekiliyordu cehennemdeki zabanileri görüyorduk" tadında anlatışı, nasıl harikûladedir, öyle değil mi?

Şimdi niye anlattım bunları biliyor musun? Engin Ergönültaş'ın Minare Gölgesi adlı kitabının, Mart ayı başından itibaren satışa çıkacağını duyduğumdan beri, yüreğimin pıtpıtını durduramadım gitti. Hatta hafta başında, İstanbul'a,  Kemal Tahir Sempozyumu'na gittiğim gün, kıyı bucak önüme denk gelen tüm kitapçılara, hiç üşenmeden tek tek girdim. Minare Gölgesi'ni sordum. Yoktu. Kitabı ogün elime alacağıma kendimi öyle inandırmışım ki, bineceğim otobüsün Kadıköy'deki şubesinin yanındaki son kitapçıda da bulamayınca... Of... Bak... "Abartmışsın gene... "Alt tarafı kitap, acelen ne?"  diyeceksen, aman sakın ola deme... O an bana denk gelip, "naber" filan deyip dokunsaydın elime...  Başımı omuzuna dayayıp, iki gözü iki çeşme ağlardım inan ki.. Öyleee koskocaman bir yumruk oturmuştu yüreğime.  Öyle işte... Abartıyorum öyle mi? Pekiii... Bi sor bakalım niye?


Günümüzde, her yer, her şey, o kadar  hızlı, o kadar paldır küldür değişiyor ve adına  modernizisyon deniyor ya hani... Biliyorum gene abartıyorsun diyeceksin ama...  Yeminle başka türlüsü elimden gelmiyor... Bu değişim bünyemin akordunu fena halde bozuyor, yabancılık hissediyorum, ne yapabilirim yani...  İnan... Kimi zaman yüreğim sırf bu sebepten daralıyor... Bu kadar mı değişir herşey bu kadar mı yabancılaşır insan çevresine?  Hiç mi eskiyi hatırlatmaz bir şey, bu kadar mı anılar gömülür yerin dibine?  Yıllardır duymadığım Engin Ergönültaş ismi, beni aldı taaa  Gırgır mizah dergisi okuduğum zamanlara götürdü. Engin Ergönültaş'ı tanıyor muyum? Yooo...  Fotoğrafını görsem bilir miyim? Hayır. O zamanlar televizyonda herkesi görmezdik. Henüz kameralar evlerin içine kadar girmemişti. Ayrıca sanatçılar  yaptıkları işlerden çok kendilerini göstermeye hevesli değillerdi ki... O zamanlar Engin Ergönültaş'ın mizah dergilerinde çizip anlattığı yoksul mahalleler, ötekileştirilenler, hor görülenler, işsizler, yaşamın sertliklerinde sahipsiz savrulanlar, çevremde görmediğim zalim bir dünyayı farketmeme ve dahası anlamama sebep olduğuna inanıyorum. Engin Ergönültaş'ın Minare Gölgesi adlı romanını duyunca, eskiyi hatırlatan  sığınacak bir liman bulduğumu düşündüm. Gene duygularımı dizginleyemedim. Çocuk gibi sevindim.  Hele bu romanda, evinden kaçıp minareye saklanmış, artık şerefede yatıp kalkan bir çocuğun varlığını öğrenince...  Otomatikman afacanlaşıp güldüm. Neden biliyor musun?  Ne vakit yabancılaşma hissetsem, ilk denk geldiğim minareye çıkıp yerleşsem diye hayal ederim. Hoşuma gitti ne yalan söyleyeyim. Demek ki Engin Ergönültaş'ın kahramanlarından biri,  benim gibi abartmayı seviyor. Nanananooom... Minare Gölgesi şimdi elimde. Abartacağım. Kısmetse, sabaha kadar okuyacağım. İyisi mi,  bi iyilik yapıver,  bana "İyi okumalar" dile:)


18 Eylül 2012 Salı

Benim Sevgili Pir'lerim... ( Yoksa Guru'larım Mı Demeliydim?)


Dikkat ediyorum. Konuşurken "ya tutarsa" deyimini epeyce fazla kullanıyorum. Nereden dilimde yer etmiş bu iki kelime? Hatırlasana... Nasrettin Hoca'dan genlerime miras kalmıştır elbette. Hani köylüler Nasrettin  Hoca'yı  Akşehir Gölü'ne  kaşık kaşık yoğurt  dökerken görürler de ne yaptığını sorarlar ya... Hoca yoğurt olması için göle maya döktüğünü söyler hani. Köylüler şaşırırlar bu cevaba... Akıllarısıra küçümseme katkılı bıyıkaltı gülüş sarkıtırlar Hoca'ya... "Koskoca göl hiç yoğurt tutar mı?" diye sorarlar. Nasrettin Hoca kaçın kurası tabii... Muzip muzip gülümser. Tüm bilgeliğiyle "Bilmez miyim gölün maya tutmayacağını... Amaaa... Düşünsenize ya tutarsa?" der. Müthiş bir hayal gücü sezerim bu fıkrada. Nasıl abartma sanatında Evliya Çelebi'yi  pir'im olarak kabul ettiysem...  Daha önce yazmıştım bu konuyu. İşte burada... Hayal etme sanatında ise  göğsümü gere gere Nasrettin Hoca pir'imdir diyebilirim valla... Her ikisine de bayılırım. Ölürüm... Bak gördün mü duygularımı işte böyle abartmayı severim. Evliya Çelebi 17. yüzyılda yaşamış. 2011 yılında dünyada Evliya Çelebi'nin 400. doğum yılı kutlandı. Peki Nasrettin Hoca kaç yaşında biliyor musun? Düşün ki Evliya Çelebi o meşhur Seyahatnamesi'nde Nasrettin Hoca'yı yazmış. Nasrettin Hoca ise 15. yüzyılda yani günümüzden 600 yıl önce yaşamış. Evliya Çelebi, Seyahatnamesi'nde Nasrettin Hoca'nın türbesinden bahsettikten sonra "Fazilet sahibi olup, hazırcevap, keramet sahibi, filozof, din ve dünya işlerini birlikte ve eksiksiz yürüten büyük bir zat idi. Timurlenk ile bir toplantıda bulunmuştur. Timur Han onun şerefli sohbetlerinden hoşlanırdı. Bu sebeple o büyük bilginin hatırı için Akşehir'i yağma ettirmemiştir. Büyük hocanın sözleri ve latifeleri bütün lisanlarda ata sözü olarak söylenir" demiş. Ne hoş... Bakma biz sadece ilkokul çocuklarına okutuyoruz Nasrettin Hoca fıkralarını... Oysa hakkında altmıştan fazla yazma esere... Dikkatini çekerim dünyada ise dört bine yakın basılmış kitaba konu olmuş. Her millet kendisine çekip bizim demeye çalışıyor. Müthiş bir değer. Bak görüyor musun, birer birer sırlarımı veriyorum.  Hayal etme sanatı  pir'im Nasrettin Hoca... Abartma sanatı pir'im Evliya Çelebi.. Pekiii... Hani ayağım  anında yerden kesilir..  Hemencik havalanır uçarım ya bilirsin... Uçma sanatı pir'imi artık tahmin edersin öyle değil mi? Aaa! Yoksa tahmin edemedin mi? Gene 17. yüzyıldayız. Evliya Çelebi'yle çağdaş biri... Galata Kulesi'nden Üsküdar'a uçmaya cesaret edip, dünyanın ilk uçan insandır kendisi.. Kim mi? Allahım... Benim uçma sanatı pir'im... Hazerfan Ahmet Çelebi tabii.  4. Murat zamanı... Mühim bir fenci. Böyle uçmaya niyet edip deneyince... Padişahın kafasını karıştırıp büyücülük yaptığını filan söylemişler.  Değerini bilmemişler ne yazık ki... Fizan'a sürmüşler... Daha çok genç yaşında, yapacak kimbilir ne çok işi, icadı varken 30'larında sürgünde öldüğünü ya da öldürüldüğünü söylerler. Nasrettin Hoca... Evliya Çelebi... Hazerfan Ahmet Çelebi... Her üçüde memleketimin  insanı... Bilmeli ve sahiplenmeliyiz.  Ah! Benim sevgili pir'lerim... Ruhlarına rahmet... Bilsen her  birini ne çok severim.

30 Mayıs 2011 Pazartesi

Hayırdır İnşallah!


Hep söylerim. Öğrenim hayatım boyunca en kötü dersim Tarih’ti. İkmale  bile kaldım Tarih’ten  yani öyle söyleyeyim. Tarih derslerinde ellerimi yanaklarıma dayar, camdan dışarıya aylak avere bakar, mütemadiyen zaman hızla geçsin, içinde yaşadığım an  tarih olsun diye hayal ederdim. Şimdi tarih öğretmenlerime laf etmeyeyim. Kusur bendeydi elbet, ne bileyim? Neyse… “Öyle bir geçer zaman ki” der gibi zaman geççttii gitti. Hayallerim gerçek, benim öğrencilik günlerim tarih oldu sahiden. İyi ama... Şimdi...  Ben var ya ben… İnanılacak gibi değil. Ben son zamanlarda tarihçilerin izini sürer oldum. Önce Reşat Ekrem Koçu kitaplarına bittim. Resmen bittim. Her bir kitabı uçurdu beni diyebilirim. Ara sıra elime alıp birkaç bölüm okumazsam kendimi  eksik  hissederim. Şimdilerde Evliya Çelebi’ye merak sardım. Evliya Çelebi'nin nükteli anlatımıyla gezdiği coğrafyaların tarihini öğrenmek için büyük bir arzu duyuyorum. Kararlıyım. Kısmetse, bu yaz üzerinde iyice çalışacağım. Son aylarda ise Cemal Kafadar nereye ben oraya desem bilmiyorum abartmış olur muyum? Şimdi diyeceksin ki “Koskoca profesörün Harvard Üniversitesi Ortadoğu Tarihi Bölümündeki derslerine giriyorum diyerek komik olma sakın! Ancak rüyanda görürsün!” Gerçekten bu düşünce aklından geçti mi senin? Geçti değil mi? Dedin ki “Gene hayaller aleminde… Gene uyanıkken rüya görmekte.”  Çok fenasın! Doğru... Hayal kurmayı seven ve rüyasını keyfine göre akort edebilen bir bünyeye sahibim. Sadece uyurken rüya görmem üstelik, canım isterse uyanıkken de görebilirim. Sakın bir şey söyleme. Şu fani dünyadaki tek yeteneğim.


Bak şimdi… “Tarihçi, ele aldığı kişilerin zamanlarının büyük bir kısmını uyuyarak geçirdiklerini, uyurken de rüya gördüklerini gözden kaçırma tehlikesi altındadır. “ diye bir söz varmış Tarih literatüründe.  Cemal Kafadar rüyaları ciddiye almak istediğini söylüyor. Arkasından ekliyor: "İllâ uyku halinde olmak gerekmiyor. Uykuda değilken de, bilincin, iradenin dışında bir ses, bir görüntü, bir fikir tecelli ediyor, bir keşif vuku buluyor. Bunun  gibi bir sürü ara kademe var.” Nasıl ama? Haydi benim gibi merakı iştahlı fakat bilgisi kıt birinin sözüne ehemmiyet etmiyorsun. Eh, ne diyebilirim. Çok  haklısın. Amaaa koskoca profesör yanlış söyleyecek değil ya! Kimbilir kaç kitap yutmuş, kaç araştırma yapmış da böyle bir kanaate varmış öyle değil mi?  Ne diyor biliyor musun? “Uykuda zihnimiz bir şekilde çalışıyor, bir iş yapıyor; onu ciddiye almak lazım.” (hımm..bunu söylerken gülüyormuş) Mesela açın rüyasıyla tokun rüyası, kadının rüyasıyla erkeğin rüyası aynı şey değilmiş ve aynı şekilde yorumlanmazmış. Zamane bilim insanları Freud'un mesela rüya teorileri,  rüyaların psikanalize tâbi tutulması, psikanalizle kişinin ailesiyle, çocukluğuyla, çevresiyle ilişkisi irdelenebilmeye yarayan bir aracı gibi düşünülüyor. Ve rüyaları psikanalitik bağlam dışında pek ciddiye almıyorlar. Oysa kadim tâbir sistemlerinde rüya başka bir âlem ya da âlemlerle ilgili oluyor diyor Cemal Kafadar.  Dolayısıyla rüya hakkında metafizik ve ontolojik tartışmalar olduğunu söylüyor. 

 
Gene Yücel Göktürk ve Ulaş Özdemir’in Cemal Kafadar’la yaptıkları  hoş sohbet bir yazı elimin altındaydı. Çok önce denk geldiğim bir derginin sayfalarıydı ve ne yalan söyleyeyim kana kana okumuştum. Cemal Kafadar affetsin beni, işime gelenler  aklımda kalmış ne yazık ki…  Aslında daha ne  muhabbetler vardı anlatamam. “Rüya gibi her hatıra, her yaşantı bana…” şarkı sözleri üzerine  ya da ne bileyim Osmanlı’nın kuruluşuyla ilgili rüya muhabbetleri vardı mesela. Hani Osman Gazi, şeyh Ede Balı’nın evinde misafir oluyor. Şeyhinin evinde gece uykudayken bir rüya görüyor.  Rüyasında ay doğuyor, geliyor, Osman Gazi'nin göğsüne giriyor. Oradan bir ulu çınar doğuyor ve yükseliyor hani… Şeyh Ede Balı bu rüyayı  Osman Gazi’ye ve soyuna dünya saltanatının müjdelendiği şeklinde yorumluyor ve Osmanlı İmparatorluğu’nun başlangıcı  böyle oluyor diye anlatılır ya duymuşsundur illa ki. Aslında Roma imparatorluğuyla ilgili de böyle bir rüya hikayesi varmış biliyor musun? Sonra Osmanlı’nın en rüya seven sultanı III. Murat'mış mesela… Cemal Kafadar III. Murat’la ilgili ne rüyalar anlatıyordu anlatamam sana… İyi ama neden bunlar okul derslerinde anlatılmıyor?  Neyse… Yazdıkça yazıyorum. Keseyim bence burda… Dalmayayım daha fazla... En son gene bu yazıda okuduğum  ve akıl defterime not ettiğim şu dizelerle son vereyim bari yazıma… Biraz karamsarca olacak ama... Ne bileyim? Bunu not etmişim. Hayırdır inşallah! “Rüya bütün çektiğimiz… Rüya kahrım, rüya zindan… Nasıl da yılları buldu… Bir mısra dolu maceram..”


27 Mart 2011 Pazar

Evliya Çelebi Ve Vampir Folkloru


Hiç aklıma gelmezdi hiç. Ne mi gelmezdi? Evliya Çelebi’nin vampirlerden söz edeceği tabii. Bak şimdi. Geçenlerde değerli Tarihçimiz Prof. Dr. Cemal Kafadar’ın “Kim Var İmiş Biz Burada Yoğ İken” adlı kitabını alsam diye aklımdan geçiriyordum ki baktım Yücel Göktürk ve Ulaş Özdemir’in Cemal Kafadar’la yaptıkları bir röportaj var. Hemen ilgiyle okumaya başladım. Söyleşide Cemal Kafadar Evliya Çelebi’den bahsetmiyor mu? Üstelik ne diyor biliyor musun? Seyahate çıkmayı düşünen biri, eğer daha önce Evliya Çelebi’nin dolaştığı coğrafyalara gidecekse, mutlaka yanında Çelebi'nin Seyahatnamesini götürmeliymiş. Evliya Çelebi’nin çok ilginç ve renkli tespitleri varmış. Nasıl hoşuma gitti bu durum anlatamam. Evliya Çelebi'yi niye şimdiye kadar okumayı ihmal ettim ki?

Bir aralar Cemal Kafadar Vampir folkloruyla ilgilenmiş. Vampir folklorunun tarihinin çok ilginç olduğunu söylüyor. Vampir folkloru 17. yüzyılın sonlarında ortaya çıkmış. 18. yüzyılda yazılı kültüre, 19. yüzyılda ise edebi kültüre geçiyor. Günümüzde ise malum. Sağım solum önüm arkam vampir. Niye? Sakın Edward'la Bella'nın aşklarını duymadım deme! Günümüzün vampir tipi artık Edward! Eski vampirler gibi korkutucu, soğuk, çirkin değil. Yakışıklı mı yakışıklı! Hatırlasana Alacakaranlık’ın Edwad’ını… Bütün kızlar hem filmlerine, hem kendine bayılıyorlar. Ya kitaplar.. Yediden yetmişe tüm kızların elinde.. Günümüzün vampirinden kimse korkmuyor yani.. Ah! "Gelse benim boynuma dişlerini geçirse keşke!" diyen kaç kız duydum biliyor musun? Boyunlarını uzatacaklar neredeyse… Tövbe tövbe…


Neyse... Dönelim Tarihçimiz Cemal Kafadar'ın anlattıklarıyla bizim Evliya Çelebi’mize… Osmanlı zamanlarındayız. Ruslar, Lehler, Çekler, Slavlar vampir hikayeleri ile çalkalanıyor. Osmanlı coğrafyasında Macaristan, Sırbistan taraflarında da bu söylentiler çok yaygın. Batı ilgiyle tıp ve hukuk literatüründe böyle bir şey olabilir mi diye kafa patlatıyor. Bir kısmı olur, bir kısmı olmaz diyor. Vampir folkloru Müslüman folklorunde pek rağbet görmemiş gibi sanılıyor sanılmasına ama Hristiyanlarla iç içe yaşıyorlar ya etkileniyorlar kimi durumlardan. Bak şimdi. Bir gün Edirne taraflarından bir köyden, köylüler kadıya başvuruyorlar. Son zamanlarda mezarlarını kazılmış buluyorlarmış. Hristiyan komşuları vampir diye bir şeyden bahsediyorlarmış. Bu vampirler mezarlarından çıkarlarmış da insanlara musallat olurlarmış. Hatta bu Hristiyan komşular şöyle bir çare öneriyorlarmış. “Mezarı kazacaksınız, cesedi çıkaracaksınız, kafasını kesip ayağının önüne koyacaksınız, bir de göğsüne kazık çakacaksınız.” diyorlarmış. İslamiyette mezarı açmak, cesedi kurcalamak doğru değildir tabi ki. Haşır neşir zamanı denilen, insanların hesaba çekileceği ve durumuna göre cennete ya da cehenneme dağıtılacağı zamana kadar bedeninin bütün olarak kalmasına inanıldığı için “ Olur mu böyle bir şey?” diye Kadı’ya soruyor. Evliya Çelebi anlatıyormuş bunları. Ne hoş değil mi? Kadı düşünüyor taşınıyor, eski fetvaları karıştırıyor. Sonunda bir fetva buluyor. Eski fetva vampirden değil ama hortlaktan bahsediyormuş. Ve 150 yıl öncesine aitmiş bu bulduğu fetva. Demek ki Müslümanlarda da kulaktan kulağa da gelse, böyle bir vampir folkloru bir biçimde var. Amcamın ben küçükken anlattığı, hem korkup yerime sinerek dinlediğim, hem de tuhaf bir haz aldığım hikayeleri aklıma geldi. Aslında bir ara yazmıştım Hayal Kahvem'e. Evvel zaman içinde.

Evliya Çelebi’nin seyahatnamesini hemen edinebilsem keşke. Cemal Kafadar’ın iki arkadaşı Arnavutluk’u Evliya Çelebi’nin kitabı ellerinde gezmişler. Çelebi kendisine garip gelen, kendisini şaşırtan adetleri tek tek anlatıyormuş. Çelebi’nin tespitleriye onun dolaştığı coğrafyalarda gezinmek müthiş olmalı. Evliya Çelebi 1611 de doğmuş. Yani seneye 400. doğum günü kutlanacak. 400 yıl önce yazılanlardan söz ediyoruz. İnanılacak gibi değil. Delikanlıyken İstanbul’u yana yakıla dolaşıyormuş ve nasıl cihan gezgini olurum diye hayaller kuruyormuş. Babasına haber vermeden Bursa’ya gidince, o zaman ki seyahat şartlarını düşününsene, kimbilir kaç günde gidip gelmiştir İstanbul’dan Bursa’ya? O vakitler 18-19 yaşlarındaymış. Dönüşte babasından sıkı bir tokat yiyiyor. Çok üzülüyor, kırılıyor ama sonra babasıyla sıkı bir pazarlığa girişiyor. Seyahatten vazgeçemeyeceğini anlatıyor. Babasını ikna etmiş olmalı ki ondan sonra seyahatlerine başlıyor. Ölümü hakkında kesin bir şey söylenmemekle birlikte 2. Viyana Kuşatması’nı yazdığı için 1683 den sonra öldüğü düşünülüyor. Cemal Kafadar Evliya Çelebi ile ilgili o kadar güzel ve ilginç şeyler anlatmış ki, inan içimdeki merak duygusu depreşti. Nasıl durur otururum ben şimdi? Hemen edinmeliyim Evliya Çelebi’nin Seyahatmanesi’ni… Ben Evliya Çelebi’nin akrabalarından biri olabilir miyim ki? Kendime o kadar yakın hissettim. Sanki benim büyük büyük büyük büyük babammış gibi. (01.03.2010)

26 Mart 2011 Cumartesi

2011 Unesco Tarafından Evliya Çelebi Yılı İlan Edildi. Çünkü Evliya Çelebi'nin 400.Doğum Yılı.


EVLİYA ÇELEBİ VE MÜBALAĞA ETME SANATI: 
Ben var ya, Evliya Çelebi'nin adını duyduğum anda, gerekirse önüne bedenimi kale yapar akan suları durdururum valla. Eğer o şehirde Evliya Çelebi varsa, diyelim ki o şehrin dereleri yukarıya aksa, genede vermem Evliya Çelebi'mi ellere tüm şehir üstüme kalsa... Çılgının biri, Evliya Çelebi'yi zincire vurmaya kalksa, yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım icabında... Öyle böyle değil yani, Evliya Çelebi'yi o kadar çok severim ki anlatamam sana. Hey! Sen.. Bu sözlerimi okuduktan sonra, gene alay dolu gözlerle bakıyorsun demek bana... Anlıyorum, diyorsun ki: "Gene mi mübalağa! Yok artık... Her şeyin bir ölçüsü var. Bu kadar da abartma!" Of! Evet, seviyorum abartmayı... Kabul ediyorum mübalağacıyım. Ne var yani? Tamam, kimi zaman evlatlık mıyım acaba diye düşünmedim değil. Ailem de tuhaf tuhaf "acaba karıştırdılar mı, bu çocuk bizim değil mi?" diye suratıma baktılar çoğu zaman eminim. Çünkü ailede hiç kimse benim gibi değil. Benden başka herkes normaldir. Bizim ailede hep sorarlar bana... Derler ki: "Bu kadar mübalağacısın, kime çekmişsin Allahaşkına?" Nihayet buldum işte kime çektiğimi. Dinler misin, anlatacağım şimdi:


Bir defasında Filmekimi nedeniyle İstanbul'daydım. İki film arasında gene kitapçıya uğradım. Son günlerde satın almayıp kitapçıda okuduğum kitap, İskender Pala'nın Kahve Molası adlı kitabı. Tamam, bu kitabını özellikle satın almadım ama, bakma böyle yaptığıma, İskender Pala'nın külliyatını satın almışımdır. Kimini okudum. Kimi okunmayı bekliyor. Olduğu yerde demleniyor. Bu kitabını ise özellikle satın almak istemedim. Çünkü kitapçıda satın almadan gizli gizli kitap okumayı severim. Bu benim kendi kendime oynadığım oyunlardan biridir. Genelde gideceğim her kitapçıda rahatlıkla bulabileceğim kitaplardan seçerim. "Gönül ne kahve ister ne kahvehane, gönül sohbet ister kahve bahane" denir bilirsin. İşte o misal, İskender Pala'nın Kahve Molası adlı bu kitabında, bir kahve molasında okunabilecek, okumayı eğlenceye dönüştürecek 300 kadar küçük küçük hikayecikler, denemeler var. Tamam. Kitabı kitapçıdaki rafında buldum. En son 98. sayfada kalmıştım. Sayfayı açtım. Aaa! Bil bakalım konu başlığı ne? "Evliya Çelebi Mübalağacı Mıydı?" Bu başlığı görür görmez içim sevinçle doldu da kanatlanacağımı sandım ne yalan söyleyeyim. "Bu kadar mübalağacısın, kime çekmişsin Allahaşkına?" diye soruyorlar ya bana. Görsünler. Buldum işte... Kime benzeyeceğim? Tabii ki Evliya Çelebi'ye!


Evliya Çelebi denildiğinde aklımıza ne gelir? Seyahatnamesi tabii... İskender Pala diyor ki, Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesi kadar, mübalağacı üslubu da çok meşhurmuş. Hakikatleri çarpıtmaz, değiştirmezmiş de okuyucunun ilgisini çekmek için abartarak anlatırmış. Evliya Çelebi'nin Erzurum kışı ile ilgili anlattığı mübalağalı hikayesi çok meşhurmuş. Şöyle.. Evliya Çelebi Erzurum'da 11 ay, 29 gün kalmış. Hep yaz gelecek demişler. Anlaşılacağı gibi bir gün olsun yaz mevsimini görememiş. Bak şimdi, öykünün bu bölümü şahane... Evliya Çelebi'nin anlattığına göre, Erzurum'da kışları öyle soğuk olurmuş ki, bir keresinde bir kedi damdan dama atlarken boşukta öylee donmuş kalmış. Hahha! Sonra ancak ilkbahar geldiğinde donu çözülmüş ve miyav diye yere düşmüş. Bayıldım işte buna. Ama bak bunu Evliya Çelebi kendisi görmüş gibi anlatmıyor. Uydurmuyor yani. Kendisine anlatmışlar. Böyleyken böyle diye duyduğunu söylüyor. Abartarak anlatmak yazıya nasıl nükte katmış! Ve bunları günümüzden 400 sene önce yazmış. Ne şeker bir çelebiymiş. Bunları okumak hoş değil mi? Demek ki insan halleri yüzyıllar geçse bile değişmiyor. Demek ki her devirde mübalağa etmeyi seven insanlar var. Yalnız değilim ya o kadar sevindim ki anlatamam. Hani diyorlar ya bana... "Bu kadar mübalağacısın kime çekmişsin?" diye... Yaşasın, buldum işte... Büyük, büyük, büyük, büyük dedeme... Evliya Çelebi'ye! Yaa... Böyle işte. Gözlerimi kapatarak derin bir iç çektim. Evliya Çelebi'nin ruhuna rahmet gönderdim. Sonra İskender Pala'nın Kahve Molası adlı kitabının kapağını kapattım. Şöyle usulca etrafıma baktım. Kitapçıdaki rafına sessizce kitabı bıraktım. Bir sonraki kitapçı ziyaretimde, kitabın devamını okuyacağım. Ne yapayım bayılıyorum böyle gizli işlere. Baktım saatime. Sinema vaktim gelmiş. Hemen 400 yıl öncesinden günümüze dönmeliydim. Filmekimi için geldiğim Beyoğlu'nda günün ikinci filmini seyretmek için sinemaya girmeliydim. Of! Film de filmdi hani. Chatroom. Sanal dünyanın korkularının mübalağa edilerek anlatıldığı bir film. Filmi daha sonra mutlaka anlatacağım. Şu kadarını söyleyeyim, Chatroom'u soluk almadan seyrettim. Bence Chatroom'un yönetmeni Hideo Nakata, (Halka, Halka2 ve Karanlık Sular gibi korku filmleri şahaserlerinin de yönetmedir) günümüzün Evliya Çelebi'lerinden biri. Mübalağa etme sanatının sinemadaki en güzel örneklerinden biridir bana göre Chatroom. Bayıldım yani ne diyebilirim. Zaten mübalağa edilen her şeyi severim. Huyum kurusun. Böyleyim. 14.10.2010

7 Ocak 2011 Cuma

Huyum Kurusun, Mübalağa Etmeyi Severim...


Ben var ya, Evliya Çelebi'nin adını duyduğum anda, gerekirse önüne bedenimi kale yapar akan suları durdururum valla. Eğer o şehirde Evliya Çelebi varsa, diyelim ki o şehrin dereleri yukarıya aksa, genede vermem  Evliya Çelebi'mi ellere  tüm  şehir  üstüme kalsa... Çılgının biri, Evliya Çelebi'yi zincire vurmaya kalksa, yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım icabında... Öyle böyle değil yani, Evliya Çelebi'yi o kadar çok severim ki anlatamam sana. Hey! Sen.. Bu sözlerimi okuduktan  sonra, gene alay dolu gözlerle bakıyorsun demek bana... Anlıyorum, diyorsun ki: "Gene mi mübalağa! Yok artık... Her şeyin bir ölçüsü var. Bu kadar da abartma!" Of! Evet, seviyorum duygularımı abartmayı... Kabul ediyorum mübalağacıyım. Ne var yani? Tamam, kimi zaman evlatlık mıyım acaba diye düşünmedim değil.  Ailem de tuhaf tuhaf  "acaba karıştırdılar mı, bu çocuk bizim değil mi?" diye suratıma baktılar çoğu zaman eminim. Çünkü ailede hiç kimse benim gibi değil. Benden başka herkes normaldir. Bizim ailede hep sorarlar bana... Derler ki: "Bu kadar mübalağacısın, kime çekmişsin Allahaşkına?"  Nihayet buldum işte  kime çektiğimi. Dinler misin, anlatacağım şimdi:


Bir ara Filmekimi nedeniyle İstanbul'daydım. İki film arasında gene kitapçıya uğradım. O günlerde satın almayıp kitapçıda okuduğum kitap, İskender Pala'nın Kahve Molası adlı kitabıydı. Tamam, bu kitabını  özellikle satın almadım ama, bakma böyle yaptığıma, İskender Pala'nın külliyatını satın almışımdır. Kimini okudum. Kimi okunmayı bekliyor. Olduğu yerde demleniyor. Bu kitabını ise özellikle  satın almak istemedim.  Çünkü kitapçıda satın almadan  gizli gizli kitap okumayı severim. Bu benim kendi kendime oynadığım oyunlardan biridir. Genelde gideceğim her kitapçıda rahatlıkla bulabileceğim kitaplardan seçerim. "Gönül ne kahve ister ne kahvehane, gönül sohbet ister kahve bahane" denir bilirsin. İşte o misal, İskender Pala'nın  Kahve Molası adlı bu kitabında, bir kahve molasında okunabilecek, okumayı eğlenceye dönüştürecek  300 kadar küçük küçük hikayecikler, denemeler var. Tamam. Kitabı kitapçıdaki rafında  buldum. En son 98. sayfada kalmıştım. Sayfayı açtım. Aaa! Bil  bakalım konu başlığı ne? "Evliya Çelebi Mübalağacı Mıydı?" Bu başlığı görür görmez içim sevinçle doldu da kanatlanacağımı sandım  ne yalan söyleyeyim. "Bu kadar mübalağacısın, kime çekmişsin Allahaşkına?" diye soruyorlar ya bana. Görsünler. Buldum işte... Kime benzeyeceğim? Tabii ki Evliya Çelebi'ye!


Evliya Çelebi denildiğinde aklımıza ne gelir? Seyahatnamesi tabii... İskender Pala diyor ki, Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesi kadar, mübalağacı üslubu da çok meşhurmuş. Hakikatleri çarpıtmaz, değiştirmezmiş de okuyucunun ilgisini çekmek için abartarak anlatırmış. Evliya Çelebi'nin Erzurum kışı ile ilgili anlattığı mübalağalı hikayesi çok meşhurmuş. Şöyle.. Evliya Çelebi Erzurum'da 11 ay, 29 gün kalmış. Hep yaz gelecek demişler. Anlaşılacağı gibi bir gün olsun yaz mevsimini görememiş. Bak şimdi, öykünün bu bölümü şahane...  Evliya Çelebi'nin anlattığına göre, Erzurum'da kışları öyle soğuk olurmuş ki, bir keresinde bir kedi damdan dama atlarken boşukta  öylee donmuş kalmış. Hahha! Sonra ancak ilkbahar geldiğinde donu çözülmüş ve miyav diye yere düşmüş. Bayıldım işte buna. Ama bak bunu Evliya Çelebi kendisi görmüş gibi anlatmıyor.  Uydurmuyor yani. Kendisine anlatmışlar. Böyleyken böyle diye duyduğunu söylüyor. Abartarak anlatmak yazıya nasıl nükte katmış! Ve bunları günümüzden 400 sene önce yazmış. Ne şeker bir çelebiymiş. Bunları okumak hoş değil mi? Demek ki  insan halleri  yüzyıllar geçse  bile değişmiyor.  Demek ki her  devirde mübalağa etmeyi seven insanlar var. Yalnız değilim ya o kadar sevindim ki anlatamam. Hani diyorlar ya bana... "Bu kadar mübalağacısın kime çekmişsin?" diye... Yaşasın, buldum işte... Büyük, büyük, büyük, büyük dedeme... Evliya Çelebi'ye! Yaa... Böyle işte. Gözlerimi kapatarak derin bir iç çektim. Evliya Çelebi'nin ruhuna rahmet gönderdim.  Sonra İskender Pala'nın Kahve Molası adlı kitabının kapağını kapattım. Şöyle usulca etrafıma baktım. Kitapçıdaki rafına sessizce kitabı bıraktım. Bir sonraki kitapçı ziyaretimde, kitabın devamını okuyacağım. Ne yapayım bayılıyorum böyle gizli işlere. Baktım saatime. Sinema vaktim gelmiş. Hemen 400 yıl öncesinden günümüze dönmeliydim. Filmekimi için geldiğim Beyoğlu'nda günün ikinci filmini seyretmek için sinemaya girmeliydim. Of! Film de filmdi hani. Chatroom.  Sanal dünyanın korkularının mübalağa edilerek anlatıldığı bir film. Filmi daha sonra mutlaka anlatacağım. Şu kadarını söyleyeyim,  Chatroom'u soluk almadan seyrettim. Bence Chatroom'un yönetmeni  Hideo Nakata, (Halka, Halka2 ve Karanlık Sular gibi korku filmleri şahaserlerinin de yönetmedir) günümüzün Evliya Çelebi'lerinden biri. Mübalağa etme sanatının  sinemadaki en güzel örneklerinden biridir bana göre Chatroom.  Bayıldım yani ne diyebilirim.  Zaten mübalağa edilen her şeyi severim. Huyum kurusun. Böyleyim. Bana bak öyle bıyıkaltı muzip muzip gülme karşımda. Sana inat görürsün bir yazı yazacağım. Duygularımı  dibine kadar abartaaa abartaaa! Huyum kurusun, mübalağa etmeyi severim. Değişemem ya bu yaştan sonra.

14 Ekim 2010 Perşembe

Mübalağa Etme Sanatı - Evliya Çelebi Seyahatnamesi ve Chatroom


Ben var ya, Evliya Çelebi'nin adını duyduğum anda, gerekirse önüne bedenimi kale yapar akan suları durdururum valla. Eğer o şehirde Evliya Çelebi varsa, diyelim ki o şehrin dereleri yukarıya aksa, genede vermem  Evliya Çelebi'mi ellere  tüm  şehir  üstüme kalsa... Çılgının biri, Evliya Çelebi'yi zincire vurmaya kalksa, yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım icabında... Öyle böyle değil yani, Evliya Çelebi'yi o kadar çok severim ki anlatamam sana. Hey! Sen.. Bu sözlerimi okuduktan  sonra, gene alay dolu gözlerle bakıyorsun demek bana... Anlıyorum, diyorsun ki: "Gene mi mübalağa! Yok artık... Her şeyin bir ölçüsü var. Bu kadar da abartma!" Of! Evet, seviyorum abartmayı... Kabul ediyorum mübalağacıyım. Ne var yani? Tamam, kimi zaman evlatlık mıyım acaba diye düşünmedim değil.  Ailem de tuhaf tuhaf  "acaba karıştırdılar mı, bu çocuk bizim değil mi?" diye suratıma baktılar çoğu zaman eminim. Çünkü ailede hiç kimse benim gibi değil. Benden başka herkes normaldir. Bizim ailede hep sorarlar bana... Derler ki: "Bu kadar mübalağacısın, kime çekmişsin Allahaşkına?"  Nihayet buldum işte  kime çektiğimi. Dinler misin, anlatacağım şimdi:


Dün Filmekimi nedeniyle İstanbul'daydım. İki film arasında gene kitapçıya uğradım. Son günlerde satın almayıp kitapçıda okuduğum kitap, İskender Pala'nın Kahve Molası adlı kitabı. Tamam, bu kitabını  özellikle satın almadım ama, bakma böyle yaptığıma, İskender Pala'nın külliyatını satın almışımdır. Kimini okudum. Kimi okunmayı bekliyor. Olduğu yerde demleniyor. Bu kitabını ise özellikle  satın almak istemedim.  Çünkü kitapçıda satın almadan  gizli gizli kitap okumayı severim. Bu benim kendi kendime oynadığım oyunlardan biridir. Genelde gideceğim her kitapçıda rahatlıkla bulabileceğim kitaplardan seçerim. "Gönül ne kahve ister ne kahvehane, gönül sohbet ister kahve bahane" denir bilirsin. İşte o misal, İskender Pala'nın  Kahve Molası adlı bu kitabında, bir kahve molasında okunabilecek, okumayı eğlenceye dönüştürecek  300 kadar küçük küçük hikayecikler, denemeler var. Tamam. Kitabı kitapçıdaki rafında  buldum. En son 98. sayfada kalmıştım. Sayfayı açtım. Aaa! Bil  bakalım konu başlığı ne? "Evliya Çelebi Mübalağacı Mıydı?" Bu başlığı görür görmez içim sevinçle doldu da kanatlanacağımı sandım  ne yalan söyleyeyim. "Bu kadar mübalağacısın, kime çekmişsin Allahaşkına?" diye soruyorlar ya bana. Görsünler. Buldum işte... Kime benzeyeceğim? Tabii ki Evliya Çelebi'ye!


Evliya Çelebi denildiğinde aklımıza ne gelir? Seyahatnamesi tabii... İskender Pala diyor ki, Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesi kadar, mübalağacı üslubu da çok meşhurmuş. Hakikatleri çarpıtmaz, değiştirmezmiş de okuyucunun ilgisini çekmek için abartarak anlatırmış. Evliya Çelebi'nin Erzurum kışı ile ilgili anlattığı mübalağalı hikayesi çok meşhurmuş. Şöyle.. Evliya Çelebi Erzurum'da 11 ay, 29 gün kalmış. Hep yaz gelecek demişler. Anlaşılacağı gibi bir gün olsun yaz mevsimini görememiş. Bak şimdi, öykünün bu bölümü şahane...  Evliya Çelebi'nin anlattığına göre, Erzurum'da kışları öyle soğuk olurmuş ki, bir keresinde bir kedi damdan dama atlarken boşukta  öylee donmuş kalmış. Hahha! Sonra ancak ilkbahar geldiğinde donu çözülmüş ve miyav diye yere düşmüş. Bayıldım işte buna. Ama bak bunu Evliya Çelebi kendisi görmüş gibi anlatmıyor.  Uydurmuyor yani. Kendisine anlatmışlar. Böyleyken böyle diye duyduğunu söylüyor. Abartarak anlatmak yazıya nasıl nükte katmış! Ve bunları günümüzden 400 sene önce yazmış. Ne şeker bir çelebiymiş. Bunları okumak hoş değil mi? Demek ki  insan halleri  yüzyıllar geçse  bile değişmiyor.  Demek ki her  devirde mübalağa etmeyi seven insanlar var. Yalnız değilim ya o kadar sevindim ki anlatamam. Hani diyorlar ya bana... "Bu kadar mübalağacısın kime çekmişsin?" diye... Yaşasın, buldum işte... Büyük, büyük, büyük, büyük dedeme... Evliya Çelebi'ye! Yaa... Böyle işte. Gözlerimi kapatarak derin bir iç çektim. Evliya Çelebi'nin ruhuna rahmet gönderdim.  Sonra İskender Pala'nın Kahve Molası adlı kitabının kapağını kapattım. Şöyle usulca etrafıma baktım. Kitapçıdaki rafına sessizce kitabı bıraktım. Bir sonraki kitapçı ziyaretimde, kitabın devamını okuyacağım. Ne yapayım bayılıyorum böyle gizli işlere. Baktım saatime. Sinema vaktim gelmiş. Hemen 400 yıl öncesinden günümüze dönmeliydim. Filmekimi için geldiğim Beyoğlu'nda günün ikinci filmini seyretmek için sinemaya girmeliydim. Of! Film de filmdi hani. Chatroom.  Sanal dünyanın korkularının mübalağa edilerek anlatıldığı bir film. Filmi daha sonra mutlaka anlatacağım. Şu kadarını söyleyeyim,  Chatroom'u soluk almadan seyrettim. Bence Chatroom'un yönetmeni  Hideo Nakata, (Halka, Halka2 ve Karanlık Sular gibi korku filmleri şahaserlerinin de yönetmedir) günümüzün Evliya Çelebi'lerinden biri. Mübalağa etme sanatının  sinemadaki en güzel örneklerinden biridir bana göre Chatroom.  Bayıldım yani ne diyebilirim.  Zaten mübalağa edilen her şeyi severim. Huyum kurusun. Böyleyim.

13 Ekim 2010 Çarşamba

Evliya Çelebi Ve Vampir Folkloru

 
Hiç aklıma gelmezdi hiç. Ne mi gelmezdi? Evliya Çelebi’nin vampirlerden söz edeceği tabii. Bak şimdi. Geçenlerde değerli Tarihçimiz Prof. Dr. Cemal Kafadar’ın “Kim Var İmiş Biz Burada Yoğ İken” adlı kitabını alsam diye aklımdan geçiriyordum ki baktım Yücel Göktürk ve Ulaş Özdemir’in Cemal Kafadar’la yaptıkları bir röportaj var. Hemen ilgiyle okumaya başladım. Söyleşide Cemal Kafadar Evliya Çelebi’den bahsetmiyor mu? Üstelik ne diyor biliyor musun? Seyahate çıkmayı düşünen biri, eğer daha önce Evliya Çelebi’nin dolaştığı coğrafyalara gidecekse, mutlaka yanında Çelebi'nin Seyahatnamesini götürmeliymiş. Evliya Çelebi’nin çok ilginç ve renkli tespitleri varmış. Nasıl hoşuma gitti bu durum anlatamam. Evliya Çelebi'yi niye şimdiye kadar okumayı ihmal ettim ki?
 
 
Bir aralar Cemal Kafadar Vampir folkloruyla ilgilenmiş. Vampir folklorunun tarihinin çok ilginç olduğunu söylüyor. Vampir folkloru 17. yüzyılın sonlarında ortaya çıkmış. 18. yüzyılda yazılı kültüre, 19. yüzyılda ise edebi kültüre geçiyor. Günümüzde ise malum. Sağım solum önüm arkam vampir. Niye? Sakın Edward'la Bella'nın aşklarını duymadım deme! Günümüzün vampir tipi artık Edward! Eski vampirler gibi korkutucu, soğuk, çirkin değil. Yakışıklı mı yakışıklı! Hatırlasana Alacakaranlık’ın Edwad’ını… Bütün kızlar hem filmlerine, hem kendine bayılıyorlar. Ya kitaplar.. Yediden yetmişe tüm kızların elinde.. Günümüzün vampirinden kimse korkmuyor yani.. Ah! "Gelse benim boynuma dişlerini geçirse keşke!" diyen kaç kız duydum biliyor musun? Boyunlarını uzatacaklar neredeyse… Tövbe tövbe…

 
Neyse... Dönelim Tarihçimiz Cemal Kafadar'ın anlattıklarıyla bizim Evliya Çelebi’mize… Osmanlı zamanlarındayız. Ruslar, Lehler, Çekler, Slavlar vampir hikayeleri ile çalkalanıyor. Osmanlı coğrafyasında Macaristan, Sırbistan taraflarında da bu söylentiler çok yaygın. Batı ilgiyle tıp ve hukuk literatüründe böyle bir şey olabilir mi diye kafa patlatıyor. Bir kısmı olur, bir kısmı olmaz diyor. Vampir folkloru Müslüman folklorunde pek rağbet görmemiş gibi sanılıyor sanılmasına ama Hristiyanlarla iç içe yaşıyorlar ya etkileniyorlar kimi durumlardan. Bak şimdi. Bir gün Edirne taraflarından bir köyden, köylüler kadıya başvuruyorlar. Son zamanlarda mezarlarını kazılmış buluyorlarmış. Hristiyan komşuları vampir diye bir şeyden bahsediyorlarmış. Bu vampirler mezarlarından çıkarlarmış da insanlara musallat olurlarmış. Hatta bu Hristiyan komşular şöyle bir çare öneriyorlarmış. “Mezarı kazacaksınız, cesedi çıkaracaksınız, kafasını kesip ayağının önüne koyacaksınız, bir de göğsüne kazık çakacaksınız.” diyorlarmış. İslamiyette mezarı açmak, cesedi kurcalamak doğru değildir tabi ki. Haşır neşir zamanı denilen, insanların hesaba çekileceği ve durumuna göre cennete ya da cehenneme dağıtılacağı zamana kadar bedeninin bütün olarak kalmasına inanıldığı için “ Olur mu böyle bir şey?” diye Kadı’ya soruyor. Evliya Çelebi anlatıyormuş bunları. Ne hoş değil mi? Kadı düşünüyor taşınıyor, eski fetvaları karıştırıyor. Sonunda bir fetva buluyor. Eski fetva vampirden değil ama hortlaktan bahsediyormuş. Ve 150 yıl öncesine aitmiş bu bulduğu fetva. Demek ki Müslümanlarda da kulaktan kulağa da gelse, böyle bir vampir folkloru bir biçimde var. Amcamın ben küçükken anlattığı, hem korkup yerime sinerek dinlediğim, hem de tuhaf bir haz aldığım hikayeleri aklıma geldi. Aslında bir ara yazmıştım Hayal Kahvem'e. Evvel zaman içinde.
 
 
Evliya Çelebi’nin seyahatnamesini hemen edinebilsem keşke. Cemal Kafadar’ın iki arkadaşı Arnavutluk’u Evliya Çelebi’nin kitabı ellerinde gezmişler. Çelebi kendisine garip gelen, kendisini şaşırtan adetleri tek tek anlatıyormuş. Çelebi’nin tespitleriye onun dolaştığı coğrafyalarda gezinmek müthiş olmalı. Evliya Çelebi 1611 de doğmuş. Yani seneye 400. doğum günü kutlanacak. 400 yıl önce yazılanlardan söz ediyoruz. İnanılacak gibi değil. Delikanlıyken İstanbul’u yana yakıla dolaşıyormuş ve nasıl cihan gezgini olurum diye hayaller kuruyormuş. Babasına haber vermeden Bursa’ya gidince, o zaman ki seyahat şartlarını düşününsene, kimbilir kaç günde gidip gelmiştir İstanbul’dan Bursa’ya? O vakitler 18-19 yaşlarındaymış. Dönüşte babasından sıkı bir tokat yiyiyor. Çok üzülüyor, kırılıyor ama sonra babasıyla sıkı bir pazarlığa girişiyor. Seyahatten vazgeçemeyeceğini anlatıyor. Babasını ikna etmiş olmalı ki ondan sonra seyahatlerine başlıyor. Ölümü hakkında kesin bir şey söylenmemekle birlikte 2. Viyana Kuşatması’nı yazdığı için 1683 den sonra öldüğü düşünülüyor. Cemal Kafadar Evliya Çelebi ile ilgili o kadar güzel ve ilginç şeyler anlatmış ki, inan içimdeki merak duygusu depreşti. Nasıl durur otururum ben şimdi? Hemen edinmeliyim Evliya Çelebi’nin Seyahatmanesi’ni… Ben Evliya Çelebi’nin akrabalarından biri olabilir miyim ki? Kendime o kadar yakın hissettim. Sanki benim büyük büyük büyük büyük babammış gibi. (01.03.2010)

20 Temmuz 2010 Salı

Yol... Yola Çıkmak... Yolda...



1611 de İstanbul'da doğan, iyi bir öğrenim gören, Kur'an'ı ezbere bilen ve sarayda görev alan Evliya Çelebi, arkadaşlarının aksine o kadar çok gezi arzusu duymaktadır ki, bir gece rüyasında Muhammed Peygamber'i gördüğünde, "Şefaat Ya Resulullah!" diyeceğine, heyecan ve şaşkınlıktan "Seyahat ya Resullullah!" der. Denk gelir ve demek kabul edilir ki duası, meşhur gezilerine başlar. Zaten Seyahatname'si de bu rüyayı anlatması ile başlar. Önce İstanbul ve çevresini gezer. Daha sonra İstanbul dışına çıkar ve tam elli yıl boyunca Osmanlı İmparatorluğu sınırları içerisinde yer alan hemen hemen her yeri durmadan dolaşır durur. Değişik ve ilginç yerler görür, yeni insanlarla tanışır hatta savaşlara katılır. En son gittiği Mısır'da 1683 yılında vefat eder. Gezdiği gördüğü yerleri, tanıdığı insanları, yaşadığı olayları tarih ve yer belirterek, kendi uslubunca, kimi zaman alaycı bir dille, Türk Kültür Tarihi ve Gezi Edebiyatı konusunda önemli bir eser olan ünlü "Seyahatnamesi"ne aktarır.

"Bundan 20 yıl sonra yapamadığın şeyler seni yaptıklarına nazaran daha çok üzecek. O yüzden çöz halatları. Güvenli limanlardan uzaklara yelken aç. Rüzgarı yakala. Araştır. Hayal et. Keşfet!" Bu sözleri Tom Sawyer'ın Maceraları, Prens ve Dilenci, Küçük Prens ve Sokak Çocuğu'nun ünlü yazarı Mark Twain 18oo lü yıllarda söylemiş.

Şimdi artık günümüze dönelim. İki Yeşil Su Samuru, Kumral Ada Mavi Tuna adlı romanlarıyla ve Benim Adım Mayıs, Ayın En Çıplak Günü, Karayel Hüznü gibi öykü kitaplarını okuduğum yazar Buket Uzuner'e gelelim. Yazarın daha sonra çıkardığı son iki kitabını okurken, eski keyfi ve lezzeti almadığımı hissetmiştim. Üzülmüştüm. Yazarın "Yolda" diye yeni bir kitabı çıkmıştı. Kaç kez kitapçılarda göz göze geldik bu kitapla. Hiç ellemedim. Sadece bakıştık öylece uzaktan. Yolum gene kitapçıya düşünce, dayanamadım, kitabı elime aldım. Yazılarına şöyle bir göz gezdirdim. Hımm.. Buket Uzuner'in sanki eski kitaplarının kokusunu hissettim. Sevindim. Buket Uzuner çok gezen bir yazar. Bu kitabında seyahatleri sırasında yanında oturan yabancıların anlattıkları arasından en gizemli, tuhaf ve lezzetli yedi tanesini hikaye etmiş. Ayrıca her hikayenin sonuna da her hikayenin geçtiği coğrafyaya özgün birer yemek tarifini kitaba eklemiş. Yazara katılıyorum " Tıpkı kokular gibi tatlar da anılarımızı harekete geçirirler." Hayatımızda hiç Honolulu'ya gitmeyecek olabiliriz. Ama eğer hem Honolulu birinin hikayesini okur, hem yemeğini yersek damağımızda da Honolulu'yu ziyaret etmiş oluruz. Böyle düşünmüş yazar.. Kitabı yeni aldım ve okumaya başladım. Mutlaka verdiği tariflere göre yemek yapmayı deneyeceğim. Sonra da düşündüklerimi yazacağım.

Hani yazımın başında Evliya Çelebi'nin rüyasından bahsetmiştim ya, Buket Uzuner bu kitabını yazmadan önce Gabriel Garcia Marquez'in "On İki Gezici Öykü" adlı kitabını okumuş ve bu kitaptan çok etkilenmiş. Çok tuhaf! Marquez kitabının giriş bölümünde aynı Evliya Çelebi'nin ünlü Seyahatnamesi'nin giriş bölümünde yazdığı gibi bir rüyasını anlatmaktaymış. Marquez rüyasında kendi cenazesini görür. Yakınları ve arkadaşlarının katılımıyla danslı ve eğlenceli bir tören düzenlenir ve törenden sonra herkes mezarlığı doğal olarak terk eder. Anlar ki bir tek kendisi oradan bir yere ayrılamaz. Rüyada derin bir hüzne kapılır. Sonra bu kitabı yazar. Avrupa da yaşayan Latin Amerikalılar'ın başlarına gelenleri masalsı ama sert bir anlatımla,herbiri bir Avrupa şehrinde geçen on iki hikayede anlatır. Meğerse "Yolda" nın yazılmasının müsebbibi Marquez'in rüyasından sonra yazdığı bu kitapmış. Kitapların ve yazıların büyülü gücüne inanmak lazım öyle degil mi? Bazı insanlar "Çingene Ruhlu" olurlar. Gitmek, yola çıkmak, yol kelimelerinden hoşlanırlar. Ben de bunlardan biriyim. İlla eylem olarak yapmam şart değil, düşünmem bile beni heyecanlandırabilir. Kitaplarla, kelimelerle de yola çıkabilirim, yola koyulabilirim, yolda olabilirim... Buket Uzuner'in "Yolda" adlı kitabıyla az sonra "Marakeş"e doğru yola çıkacağım. "Çöl intikamcıdır. Asla vazgeçmez ve asla unutmaz! Bazen yüzlerce yıl bekler ama sonunda mutlaka öcünü alır. Bu yüzden akrebin anavatanını çöl zannedenler vardır." Diye bir alıntı ile başlıyor Marakeş'e tren yolculuğum. Yolculuğun sonunda da Fas'a özgü bir pilav ve yahni çeşidi olan"Sebzeli Tajin Kebabı ve Kuskus" yapacağım.

"Gezginler, şairler ve yalancılar, işte aynı anlama gelen üç sözcük!" Mark Twain'in 1800 lerde söylediği gibi yalandan da olsa "rüzgarı yakalıyalım", " hayal edelim", "araştıralım" ve "keşfedelim" öyleyse.. Ne duruyoruz?