filmekimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
filmekimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ekim 2015 Cuma

Şşşth! Kimse Duymasın!.. - 21-

 
 hayal kurarak,
amaçlayarak,
düşünüp tasarlayarak,
kararlaştırarak,
sürprizlere şans tanıyarak,
 
niyet ederek,
sezgilerime güvenerek,
kendimi içime gizleyerek,
parmaklarımın ucunda seke seke,
bile isteye
ofisten kaçtım.
 
Filmekimi'ndeydim.
Arka arkaya üç film seyrettim.
 
 
 Gerçekten...
 
 

30 Ağustos 2013 Cuma

Fala İnanma Falsız Kalma Derler Ya Hani... Filmekimi:)


Dün sabah ofise gelmeden Oya'ya uğradım. Uyuyordu. Parmağımı kaldırmadan zile bastım. Hiiiç acımadım. Arkadaşımı uyandırdım. Mahmur mahmur açtı kapıyı. "Rüyanda mı gördün beni." dedi. Kıkırdayarak "Bu  şahane Ağustos  sabahını kaçırmana gönlüm razı gelmedi." dedim. Yoldayken Dilek'i aramıştım. Geldi. Üç arkadaş bahçedeki şezloglara ayaklarımızı uzatıp, zamanın içine keyifle yayıldık. Bir ara elimi gözlerime siper edip gökyüzüne baktım. Uçsuz bucaksız maviliğin içinde bembeyaz  bir bulut, resmen güneşle oynuyordu. Ya güneş...  Şaşkın ya! Hani vardır ya görücüye giden   mahcup köy delikanlısı hali... Hahh işte! Başını bulutun arkasına utangaç utangaç sokup çıkararıyordu. 


Dilek'le Oya muhabbete başladıklarında, kalktım. Mutfağa geçip, şööyle yandan çarklı, mis gibi dumanı tüten  kahve yaptım. Bahçedeydik. Hem kahvelerimizi hüpletiyor, hem çekirdek çitler gibi çıtır çıtır muhabbetin dizini kırıyorduk. Rüzgar tatlı tatlı esiyordu. Güneş, bulutla oynamaya devam ediyordu. Oya, son hüplemesinden sonra fincanını tabağına kapattı. Dilek de kapattı. Geri kalır mıyım? "Fala inanma falsız kalma" derler bilirsin. Ben de  kapattım. Kapatırken ne düşünmüştüm? "Neyse halim çıksım falim!" mi demiştim, yoksa "kalbimdeki pir fincanima gir!" mi demiştim? İnan hatırlamıyorum. Bildiğim bir araya geldiğimizde geyiğine fal kapattığımız... Hayali benzetmelerimiz üzerine bolca kahkahalar attığımız... Öyle yani. Kimsenin gaipten sesler işittiği ya da görüntüler gördüğü filan yok. Oya ve Dilek şahane benzetmeler yapıyorlar o kadar.  


Biri "Aa! Senin fincanda flamenko yapan hipopotamlar görüyorum," diyor misal... Hep birlikte başlıyoruz hahaha hihihi... Ardından birbirimize bakıp soruyoruz... "Acep fincanda flamenko yapan hippopotamlar görmenin anlamı ne olabilir ki?" Geyiğe dibine kadar devam ediyoruz. Fincan üzerinden makara yapmayı öyle sürdürüyoruz ki, bir süre durulmadan mütemadiyen dalgalanı dalgalanıveriyoruz. Şimdi uzun uzadıya anlatmayayım. Kızlar sırlarını veriyorum diye bana kızarlar. Neme lazım. Yerin kulağı var. Ben... Ben var ya asla anlamam faldan maldan. Bir nebze  yetenek yok. Sahiden. Hayal Kahvem'de uydurma yazmayı beceriyorum kimi zaman. Tamam. İtiraf etmeliyim ki hayali yazılarım bolca var. Falda bişi hayal et bari mübarek! Ne bileyim, yol var de... Üç vakte kadar haber var de... Di mi? Nerdeee? Tın tın... Nato göz nato hayal!.. Hiç bir şey uyduramıyorum. Bırak uydurmayı  hiç bir şekli  hiç bir şeye benzetemiyorum. Sözün özü, fal bakmayı bile beceremiyorum. Çok fena!

 
Fakat bu sabah tuhaf bir şey oldu. Bak şimdi. Oya benim falıma bakıyordu tamam mı? Doğrusu hepimiz fincana bakıyorduk. Bu kez fincanda öyle belirgin bir şekil çıkmıştı ki anlatamam. Bööölee nasıl söylesem küçük bir kız... Mutlulukla gülümsüyor. Aaa! Sanki film şeridinden ipi olan bir salıncakta sallanıyor. Hah işte, kahve fincanında gördüğümüz aynen anlattığımın benzeri bi şeydi...  Üçümüz gözlerimizi açmış fincanın içine merakla bakıyorduk. Şekil nasıl belirgindi anlatamam. Ben bile anladığıma göre, eh sen  nasıl görünür bir şekil olduğunu anlayıver işte... O anda pek anlam verememekle birlikte, ilk kez bir şekli bir şeye benzettim ya etkilendim yeminle.  

Sonra ne oldu bil bakalım? Ofise geldiğimde işe başlamadan önce bloglar arası dolanayım istedim. Hey!.. O ne? Benim fincanda çıkan şeklin tıpkısı durmuyor mu gözümün önünde? Pes vallahi!.. İnanamadım gözlerime... Du bi... Ağustosun son günlerindeyiz ya şimdi… Sonraaa…  Eylüüül! Eylül'ün arkasından ne gelir? Ekim tabii Ekim!.. Hey, düşünebiliyor musun Filmekimi vakti geldi geliyor demek ki... Ne güzel!..  Gördüğüm bu yılki Filmekimi Festivalinin posteriydi. Evet!.. İyi ama, sanki gelmiş görmüş fincanda, benim falımda çıkan film şeridi ipli salıncakta sallanan kızın şeklini aşırmış biri... Yok artık, şaka mı bu?  İnan, şaşakaldım. Kalakaldım. Hatta donakaldım bir süre... Ne yani?  Falda çıkan şey,  Filmekimi'nin ön haberi miydi?  Yoksaaa...  Yoksa bu bana bir işaret olabilir mi? 

Yooo. Bu kadar makara yeter. Yazım bitti. Hey! Du bi... Gelmiş geçmiş Filmekimi afişlerine hemencicik bakıverelim mi?

 

 


23 Eylül 2012 Pazar

Filmekimi Ve Ben

"...  Ama hepiniz, hepiniz...
Hepiniz geçim derdinde.
Bir ben miyim keyif ehli, içinizde?
....."
Orhan Veli Kanık


Dün sabah Filmekimi için seçtiğim iki iş gününe kendime akortladım. O iki gün seyretmek istediğim filmleri işaretledim. Ne yazık ki seçtiğim filmlerin çoğunun bilet satışı bitmiş. Eli çabuk birileri gene benden önce bu filmlerin biletlerini satın almış belli. Anlaşılan gene kısmetime denk gelen filmleri seyredeceğim. Biliyorum her birini çok beğeneceğim. Seyredemediklerimi ise,  yıl içinde bir şekilde bulup buluşturup, gene evde kendi kendime film festivali tertipleyip izlemeye niyetleneceğim. Neyse... Filmekimi'nin 11. yılıyken, ben 3. yıldır Filmekimi'ne gidiyor olacağım. Yüreğime film festivaline gitme arzusu eken, Tersninja'ya ve o zamanlar Tersninja'da yazılar yazan Numan Serteli'ye buradan teşekkür etmeliyim. Yılda iki gün Filmekimi'ne, iki gün de İstanbul Film Festine gidiyorum. Hayatımın hayhuyu, rutin koşuşturması içinde kendime ait, sadece kendime ayırdığım bazı günlerim olsun istiyorum. Film festivalleri ve kitap fuarları için ayırdığım günler bunlardan bazıları oluyor. O günler kendimi iyice çitiliyorum. Duygularımı köpük köpük abarttıkça abartıyorum. Yılda iki defa da olsa, benim gibi köyde yaşayan, fazla özelliği olmayan basit birine film festivallerinde İstanbul'a gitmek, bir sinemadan çıkıp diğerine girmek, Beyoğlu'nun   ara sokaklarında dolaşmak, Emek Sineması'nın yeniden açılacağını umutla hayal etmek, salaş bir sandalyeye çöküp ince belli bardaktan demli çay içip simit yemek, insanları seyretmek, seyrettiğim insanlar arasından birinin, okuduğum bir roman kahramanı olduğunu farzetmek, herşeyi iyi ve güzel tarafından görmek, sinema yoluyla dünyayı dolaşmak,  aynı bir film gibi bir gün yaşamımın sona erecek olacağını yeniden algılamak, sanatın ve sanatçının yanında hiçliğimi farketmek, insan duygularının müşterekliğini sezmek, sevginin varlığının  en şifalı şurup olduğunu hissetmek, küçük sevinçlerin içimde uyandırdığı koskocaman  haz duygusu gibi sayısız katkı sağlıyor. Zenginleştiğimi anlıyorum. Köyüme  coşkuyla dönüyorum. Tanrım, lütfen bu coşku beni terketmesin!


 
                           







12 Eylül 2012 Çarşamba

Kahve Molası - Fincanda Flamenko Yapan Hippopotamlar...


Sabah ofise gelmeden Oya'ya uğradım. Uyuyordu. Elimi kaldırmadan zie bastım. Acımadım. Uyandırdım. Mahmur mahmur açtı kapıyı. "Rüyanda mı gördün beni." dedi. Güldüm. "Bu güzelim sonbahar sabahını kaçırmana gönlüm razı gelmedi." dedim. Yoldayken Dilek'i de aramıştım. Geldi. Üç arkadaş bahçedeki şezloglara ayaklarımızı uzatıp, bir süre  sesizce oturduk. Bir ara elimi gözlerime siper edip gökyüzüne baktım. Uçsuz bucaksız maviliğin içinde bembeyaz  bir bulut  resmen güneşle oynuyordu. Ya güneş...  Şaşkın ya! Hani vardır ya görücüye giden   mahcup köy delikanlısı hali... Hahh işte! Başını bulutun arasına utangaç utangaç bir sokup bir çıkararak adeta bizimle eğleniyordu. Dilek'le Oya muhabbete başladıklarında, kalktım. Mutfağa geçip, şööyle yandan çarklı, mis gibi dumanı tüten  kahve yaptım. Bahçedeydik. Hem kahvelerimizi hüpletiyor, hem çekirdek çitler gibi çıtır çıtır muhabbetin dizini kırıyorduk. Oya, son hüplemesinden sonra fincanını tabağına kapattı. Dilek de kapattı. Geri kalır mıyım? "Fala inanma falsız kalma" derler bilirsin. Ben de  kapattım. Kapatırken ne düşünmüştüm? "Neyse halim çıksım falim!" mi demiştim.Veya "kalbimdeki pir fincanima gir!" mi dedim? İnan hatırlamıyorum. Bildiğim bir araya geldiğimizde geyiğine fal kapattığımız. Hayali benzetmelerimiz üzerine bolca kahkahalar attığımız. Öyle yani. Kimsenin gaipten sesler işittiği ya da görüntüler gördüğü filan yok. Oya ve Dilek şahane benzetmeler yapıyorlar o kadar.  Biri "Aa! Senin fincanda flamenko yapan hipopotamlar görüyorum." diyor misal... Hep birlikte başlıyoruz hahaha hihihi... Ardından birbirimize bakıp soruyoruz... "Acep fincanda flamenko yapan hippopotamlar görmenin anlamı ne olabilir ki?" Geyiğe dibine kadar devam ediyoruz. Fincan üzerinden makara yapmayı öyle sürdürüyoruz ki, bir süre durulmadan mütemadiyen dalgalanı dalgalanıveriyoruz. Şimdi uzun uzadıya anlatmayayım. Kızlar sırlarını veriyorum diye bana kızarlar. Neme lazım. Yerin kulağı var. Ben... Ben var ya asla anlamam faldan maldan. Bir nebze  yetenek yok. Sahiden. Hayal Kahvem'de uydurma yazmayı beceriyorum kimi zaman. Tamam. İtiraf etmeliyim ki hayali yazılarım bolca var. Fincanda ise tek bir şekli bir şeye benzet bari mübarek! Ne bileyim, yol var de... Üç vakte kadar haber var de... Di mi? Nerdeee? Tın tın... Nato göz nato hayal!.. Hiç bir şey uyduramıyorum. Bırak uydurmayı  hiç bir şekli  hiç bir şeye benzetemiyorum. Sözün özü, fal bakmayı bile beceremiyorum. Çok fena!


Fakat bu sabah tuhaf bir şey oldu. Bak şimdi. Oya benim fincanıma bakıyordu tamam mı? Doğrusu hepimiz bakıyorduk  fincana. Bu kez fincanda öyle belirgin bir şekil çıkmıştı ki anlatamam. Bööölee kocaman bir  bardak sanki... İçindeki kahve telvesinden anlıyoruz ki, bu bardağa benzettiğimiz şeklin yarısından fazlası dolu gibi. Bilirsin ya, kalsiyum sandoz vardır. Suya atarsın da foşur foşur eriyiverir hani... Hah işte, kahve fincanında gördüğümüz aynen anlattığımın benzeri bi şi...  Üçümüz de gözlerimizi açmış fincanın içine merakla bakıyorduk. Şekil nasıl belirgin anlatamam. Ben bile anladığıma göre, eh sen  nasıl belirgin bir şekil olduğunu anlayıver işte... O anda pek anlam verememekle birlikte ilk kez bir şekli bir şeye benzettim ya etkilendim galiba.  Sonra ne oldu bil bakalım? Ofise geldiğimde işe başlamadan önce bloglar arası dolanayım istedim. Aaa!.. O ne? Benim fincanda çıkan bardak şeklinin tıpkısı durmuyor muydu gözümün önünde? Pes vallahi!.. İnanamadım gözlerime... Du bi... Hangi aydayız? Eylüüül! Eylül'ün arkasından ne gelir? Ekim tabii Ekim!.. Hey, düşünebiliyor musun Filmekimi vakti gelmiş. Ne güzel!.. Bu gördüğüm bu yılki Filmekimi Festivalinin posteriydi. Evet!.. İyi ama, sanki gelmiş görmüş fincanda, benim falımda çıkan bardağın şeklini aşırmış biri... Yok artık, şaka mı bu?  İnan, şaşakaldım. Kalakaldım. Hatta donakaldım bir süre... Ne yani?  Falda çıkan şey,  Filmekimi'nin ön haberi miydi?  Du bi...  Yoksa bu bana bir işaret olabilir mi? Yooo. Bu kadar havayilik yeter. İşe dönmeliyim. Kahve molam bitti.




25 Ocak 2012 Çarşamba

Memleketimdeki 2. Engelsiz Film Festivali'nin Takipçisiyim.


Ömrümün şu son üç yılı içinde İstanbul'daki iki film festivaline mutlaka gitmeyi kendime iş edindim. Biri İstanbul Film Festivali, diğeri Filmekimi. Ne yalan söyleyeyim, taşrada yaşıyan, sinema seven ve hepsinin üzerine benim gibi  hayalperest biri için film festivaline gitmek mucizevi bir dünya yaratıyor. Film Festivallerine sadece kendimi ödüllendirmek, keyfimin kahyası olabilmek,  festival ruhu içinde film seyretmek, o günleri kendimce şölene çevirmek, sinemanın büyülü havasını  bile isteye doya doya koklayabilmek, memleketimde düzenlenen böyle festivallerin devamına katkı yapabilmek, ömrümün "mesut dakikalar ve haz veren lahzalar" bölümünün sayısını arttırabilmek, insan olduğumu hissedebilmek için gidiyorum. Geçen sene İstanbul'da yapılan Ululararası Engelsiz Film Festivali olduğunu duymamışım. Bu benim ayıbım. Çünkü engellilerin  bu yıl daha fazla  farkına vardım. Kocaeli Altınokta Körler Derneği'nin son üç aydır içindeyim. Görmeyenlerin nasıl film seyrettiklerini hiç düşünmemişim. "Sesli betimleme" diye bir şeyin olduğunu yeni öğrendim. Engellilerin ne engellerle haşır neşir olduklarını öğrendikçe mahcubiyetim daha da büyüyor. Bu nedenle engeliler için yapılan her güzelliğin gönüllü destekçisiyim. Şimdi Engelsiz Film Festivali'nin 2.nin yapılacağını duydum ya... Önce Hayal Kahvem'de duyurusunu yapmakla başlayacağım. Sonra bizim şehrimizde neler yapmayı planladığımızı, bu yıl ki Engelsiz Film Festivali'ne katılıp yaşadıklarımı mutlaka anlatmak niyetindeyim. İşte basın tanıtımını bloğuma aktarmakla başlıyorum. Böyle bir festivale düzenleyen ve katkı yapan herkese çok teşekkür ediyorum.  Buyrunuz... 

2. ULUSLARARASI ENGELSİZ FİLM FESTİVALİ KISA FİLM YARIŞMASI BAŞVURULARI BAŞLADI:


Mind the AD- İstanbul tarafından bu yıl ikincisi düzenlenecek olan 2. Uluslararası Engelsiz Film Festivali 30 Nisan-5 Mayıs 2012 tarihleri arasında hayata geçiyor. Engellilik, iş göremezlik konusunda kısa ve uzun metrajlı filmlerle toplumda farkındalık yaratmayı ve bu bilincin güçlenerek yayılmasını sağlamayı hedefleyen Uluslararası Engelsiz Film Festivali; “Herkes İçin Eşit Yaşam Koşulları, Eşit Saygı ve Adalet” ana temasıyla çalışmalarını sürdürmeye başlamıştır.  Kısa Film Yarışması Jürileri Açıklandı… Ulusal alanda yarışma düzenlenecek olan festivalde EN İYİ KISA FİLM, EN İYİ SENARYO ve JÜRİ ÖZEL ÖDÜLLERİ verilecektir. Bunun çerçevesinde Türkiye  genelinde “HERKES İÇİN EŞİT YAŞAM KOŞULLARI, EŞİT SAYGI VE ADALET” temalı bir kısa film yarışması düzenleneceğinin duyurusu yapılmıştır. Kısa film ve senaryo yarışmalarının jürileri; Beste Bereket, Cemil Ağacıkoğlu, Ece Uslu, Zeynep Özbatur Atakan, Hüseyin Kuzu, Ege Görgün, Banu Bozdemir, Selçuk Aydemir, Görkem Yeltan, Tolga Afşin Kaya ve Bülent Doruker’ den oluşuyor. Ön Değerlendirme Jürisi Yarışmaya katılacak filmleri ödüllü kısa film yönetmenleri ve Kısa Film Ruhu’nu ısrarla koruyan genç sinemacılar değerlendirecek ve ana jüriye iletecek. Ön Değerlendirme Jürisinde yer alacak isimler: Bessy Adut (Kısa Film Yönetmeni), Ayşegül Yadigar (Kısa Film Yönetmeni), Heval Hazal Kurt (Yönetmen-Yapımcı), Armağan Lale (Yardımcı Yönetmen), Ahmet Turgul (Kısa Film Yönetmeni), Beyçin Uygur (MetinYazarı), Memet Sefa Öztürk (Klasik Bale Sanatçısı).


Yarışmaya Son Katılım Tarihi: 1 Nisan 2012

Yarışmaya katılmak ve başvuru koşullarını incelemek için www.engelsizfilm.com web sitesini ziyaret edebilirsiniz.  


Diğer soru ve önerileriniz için bize festival@engelsizfilm.com adresinden ulaşabilirsiniz.

                   

21 Ocak 2012 Cumartesi

İskandinavyalılaştırdıklarımızdan Mısınız?

 

Son zamanlarda seyrettiğim filmler sayesinde bir kez daha anlamış bulunmaktayım ki ülkeler,  isterse Dünya Barış Endeksi'ne göre en  barışçıl ülkeler  seçilsinler, ister mutluluk, refah ve konfor ölçümleri  tavan yapsın, isterse dünyanın en saygın  koca koca  üniversiteleri bu ülkelerdeki hayatın huzur içinde olduğunu, en demokratik sistemlerin bu ülkelerde  olduğunu ispatlayacak tezler ortaya atsınlar, makaleler, kitaplar yazılsın... İstediği kadar bu ülkelerdeki  insanlarının birbirlerine saygılı ve nazik davrandığı anlatılsın... Meğer  biz kadınlar için değişen hiç bir şey yokmuş... Meğer pek çok  erkeğin kafalarının içindeki  kadınlara uygulanan o kadim şiddet hisleri, ülkelerin mutluluk, huzur, konfor, barışçıl ortam,  en demokratik sistem modelleri içinde bile  değişmiyormuş...  Bilakis sanki bileyleniyormuş bile diyebilirim. Ne fena! Of, şimdi bunları yazdıkça yüreğim sıkıştı vallahi. Nedir bu? Nedir bazı erkeklerin asırlardır kadınlara karşı bu dipten giden çekememezliği? İlk şokumu geçen yıl Ejder Dövmeli Kız adlı filmi seyrederken yaşamıştım.  Söylesene, İskandinav ülkeleri hayatlarından en memnun, en huzurlu, devletleriyle en barışık ülkeler değil miydi?  Ne bileyim, hatırlasana... Kaliteli eğitim, sağlık sigortaları, iş imkanları ya da işsizlik yardımları filan... Breh breh! Evet, öyle...  Ejder Dövmeli Kız bir İsveç, Danimarka ortak yapımıydı. Film İsveç'te geçiyordu. Bu filmde seyrettiğim kadınlara  yapılanlar şiddet ve eziyetin dehşeti karşısında donakaldığımı bugün gibi hatırlıyorum.


Bir kadın olarak bu film o kadar canımı acıtmış o kadar üzmüştü ki beni, kendime gelip erkeklere inancımı tekrar diriltmek için Filmekimi'nde seyrettiğim bir Kazakistan filmi olan Tulpan'ı aklıma getirmiştim. Tulpan, harbiden elektriksiz, susuz, telefonsuz, her türlü imkandan uzak, çadırda yaşanılan Kazakistan'ın steplerinde geçiyordu. Ve o konforsuz, sistemsiz çöl ortamında erkeklerin kadınlara gösterdiği hürmet insanı hayrete düşürüyordu. Bu ne demek oluyordu şimdi? Kafam karışmıştı.  Eğitimin, görgünün, refahın, her türlü niğmetin, hakkın, özgürlüğün olduğu ülkelerde kadına saygının zirve yapması gerekmiyor muydu?

 

Son Filmekimi'nde seyrettiğim Melancholia adlı film, büyülemişti beni. Bir Danimarka filmiydi. Yönetmeni Lars Von Trier'di. İsminden kim olduğunu bilemedim. Filmden çıkarken "Helal olsun, ne hoş bir film çevirmiş" dedim. Dedim demesine ama yüreğimde... nasıl anlatacağımı bilemediğim... filmden kalan... böyle... incecik...  kadınlarla ilgili... nebileyim... çok hafif ama... hangi kelimeyle izah edeceğimi çıkaramadığım... minik bi fena koku... azıcık... buna benzer bir his bırakmıştı. Önemsemedim. Öyle feminist düşünceleri olan, erkek düşmanı biri asla değilim. Bilakis insanları kadın erkek diye ayırmam. İnsanlıkları ölçüsünde  severim. Sanıyorum memleketimde son zamanlarda kadınların yaşadığı şiddet vaziyetleri, bu konudaki duyargalarımı açtı. Daha önce üstünde durmadığım ya da fark etmediğim durumlara karşı beni hassaslaştırdı.


Bugün  Lars Von Trier'in Antichrist adlı filmini seyrettim. Filmden sonra "Bu yönetmen kimdir?" diye iyice merak ettim. Filmdeki  pornografik görüntüleri ve şiddet içeren sahneleri bir kenara bırakıp söylemeliyim ki,  gene bir  İskandinav filminde  bir Danimarka'lı yönetmen, yüzyıllardır bazı  erkeklerin bilinçaltında kadına duyduğu öfkenin boyutlarını ortaya koyan bir film yapmış. Böyle gerilim, dehşet, şiddet içeren filmlerin huzur simgesi İskandinav memleketlerinden çıkması enteresan geliyor bana...  Tabii  hayatlarını son derece konforlu, huzurlu, sakin, sorunsuz yaşayan, dünyanın niğmetlerinden en fazla faydalanan, doğuştan temel hak ve özgürlüklere sahip olan insanların yaşadığını düşündüğüm bu memleketlerde kadınla ilgili fena vaziyetlerin değişmemesi düşündürücü. Sonra yönetmenin hayatını okudum. Film gibiydi ne yalan söyleyeyim. Üzüldüm. Du bi... İyisi mi ben gene bir Kazak filmi seyredeyim. Allahın steplerindeki çadırlarda bile olsa, dünyanın bir yerlerinde kadınlara verilen hakları ve  kadınlara gösterilen hürmeti gözümün önüne getireyim ki kederimi dindirebileyim.



4 Kasım 2011 Cuma

Sinemada Oynadığım Farzetme Oyunum 8 - Alev İpek


Eski huyumdur. Çocukluğumdan beri  insanları seyretmeyi severim.  Bu huyum sayesinde can sıkıntısı diye bir şey bilmem. Aynı bir sinema perdesine bakar gibi mütemadiyen insanları seyredebilirim. Kim olduklarını, neler düşündüklerini tahmin etmeye girişmek hoşuma gider. Özellikle sinemaya gittiğimde oynadığım farzetme oyunum vardır. Film başlamadan önce, sinemanın loşluğunda kendilerini oturdukları koltuğa rahatça bırakan seyircileri belli etmeden seyrederim. İnsanların suretlerinde kitaplarda okuyup hafızamın kuytu çekmecelerine kendiliğinden yerleşmiş irili ufaklı roman kahramanlarının izlerini  sürerim. Bu benim için anlatılmaz heyecan verici bir oyundur. İnsanların görüntülerinden çok iç dünyalarını görmek, duygularına erişmek isterim. Sinemanın o efsunlu loşluğunda etrafıma bakınırım. Bu insanların kim bilir ne sırları, ne korkuları, ne huzursuzlukları vardır diye aklımdan geçiririm.  


Geçen ay Filmekimi için Beyoğlu'na gittiğimde, biletimi almak için Atlas Sinaması önünde sıramın gelmesini bekliyordum.  Bu arada etrafımdaki insanlara bakıp zaman geçiriyordum.  Pasajın dışında sigara içmekte olan frapan giysili bir kadın dikkatimi çekti.  Orta yaşın kıyısında olmalıydı. Boyu bir yetmişe yakındı. Uzun boyuna göre bacaklarının orantısız kısalığını farkettiğim an bu kadını, Halil Gökhan'ın Konuşan Kadın adlı romanındaki, ağzı kötülüklerle dolu kahramanı, kara sinemacı Alev İpek olduğunu farzettim.  Kadına göz ucumla  baktım. Belki çocuk  yaşından beri hayali iki uzun bacağa sahip olmaktı, diye aklımdan geçirdim. Bacakları inceleceği ve uzayacağı yerde, boyları neredeyse çocuk yaşındakilerle aynı kalmıştı. Üstelik biraz da kalınlaşmaları onu  iyice çileden çıkarmıştır, diye hayal ettim. O nedenle belki pantolon fazla giymemişti de, frapan elbiseleri tercih etmişti. Bu tarz elbiseler içinde boğuluyor ve kıvranıyordu belki. Boyalı saçlar, topuklu ayakkabılar arasında sıkışıp kalmıştı. Gözlerimle değil yüreğimle baktım. Güzeldi aslında, hiç de çirkin değildi. Ama belli ki vücudundan hoşnut değildi. Bunu kadınlığının bir cezası olarak düşünüyordu. Çünkü ona göre kadınların en büyük arzusu güzellikti. Sanırım en çok ellerini beğeniyordu.  Parmakları ince ve narindi. Dışarıdan bakıldığında görülmeyen taraflarının görünenlerden daha güzel olduğunu düşünüyordu. Sinemacıydı. Genç yaşta kara filmler çekmişti. Şimdi ısrarla sadece iki dudağının ortasında soluk ve sıvı almasını sağlayacak küçük bir delik bıraktırarak, ağzının kalan kısmının dikilmesini arzu ediyordu. Acaba kadın geçmişte çok günahlar işlemişti de kendine "susma cezası" mı vermek istiyordu?  Aslında Tanrı konuşmak için değil susmak için mi vermişti ağzı insanlara? Sükûtun değeri belliydi: Altın. Yoksa konuşmak insana verilmiş en büyük ihtiras mıydı? İnsanın korkunç söz deneyimi, nasıl bir aşamaya gelmiş olmalı ki orada susmak değerli olsun ve altın katına çıksın?

 
Filmin başlamak üzereydi. Önüm sıra sinemaya yürüdü. Kederli gözlerle etrafına bakındı. Dişleriyle dudaklarını çok sert bir biçimde ısırdı. Şaşırdım. Ardından elbisesinin yakasındaki toplu iğneyi ısırdığı dudağına batırdı. Usulca elini ceketinin sağ cebine soktu. Kanayan dudağını silmek için mendil çıkaracağını zannettim. Hayır. Bir beyaz kağıt çıkardı. Dünyanın en önemli işini yapıyormuş gibi elindeki kağıda dikkatle baktı. Sonra iyice buruşturup yere attı. Yerden kağıdı aldım. Açtım. Kağıtta sadece iki kelime  yazıyordu. "Vadeli rüyalar"...  Biletçinin gösterdiği koltuğa oturdum. Tam o anda sinemanın  ışıkları karardı. Film başladı.  Ben "Alev İpek" olduğunu farzettiğim kadını unuttum. Beyaz perdenin  o muazzam illüzyonuyla usulca filmin mecrasına  aktım.

   
NOT:  Halil Gökhan'ın Konuşan Kadın adlı romanındaki bazı cümleleri  bu yazıya alıntıladım.

19 Ekim 2011 Çarşamba

Sinemada Oynadığım Farzetme Oyunum 6 - Hayalet Oğuz


Eski huyumdur. Çocukluğumdan beri  insanları seyretmeyi severim.  Bu huyum sayesinde can sıkıntısı diye bir şey bilmem. Aynı bir sinema perdesine bakar gibi mütemadiyen insanları seyredebilirim. Kim olduklarını, neler düşündüklerini tahmin etmeye girişmek hoşuma gider. Özellikle sinemaya gittiğimde oynadığım farzetme oyunum vardır. Film başlamadan önce, sinemanın loşluğunda kendilerini oturdukları koltuğa rahatça bırakan seyircileri belli etmeden seyrederim. İnsanların suretlerinde kitaplarda okuyup hafızamın kuytu çekmecelerine kendiliğinden yerleşmiş irili ufaklı roman kahramanlarının izlerini  sürerim. Bu benim için anlatılmaz heyecan verici bir oyundur. İnsanların görüntülerinden çok iç dünyalarını görmek, duygularına erişmek isterim. Sinemanın o efsunlu loşluğunda etrafıma bakınırım. Bu insanların kim bilir ne sırları, ne korkuları, ne huzursuzlukları vardır diye aklımdan geçiririm.  


Bu yıl Filmekimi için Beyoğlu'na gittiğim ilk gün, Emek Sineması'na girdiğimde film başlamak üzereydi.  Daha yerimi bulamadan salonun ışıkları kararmaya başlamıştı ki, biletçi elindeki fenerle oturacağım koltuğu işaret etti. Gösterdiği yöne baktım. Sıranın ortalarıydı. Çoktan koltuklarına yerleşmiş seyircilerin önlerinden, mahcubiyet içerisinde, "Afedersiniz" diye diye oturacağım yere geçtim.  Ceketimi çıkarırken sol yan koltuktaki seyirciye baktım. İncecik, varla yok arasında, zayıflıktan ölecekmiş gibi duran bir adam oturuyordu. Koltuğuma iyice yerleştim. Ön koltukta oturan kadın başını arkaya çevirerek salona göz atmaya başladı. Bir an yanımdaki adamın bakışlarına takıldım. Göz ucuyla iyice baktım. Adam bu güzel kadına sanki annesi, arkadaşı ve aynı zamanda sevgilisiymiş gibi baktı. Kadın ise onu hiç fark etmedi. İşte o anda adamın Tezer Özlü'nün kitaplarında okuduğum Hayalet Oğuz olduğunu farzettim. Beş yaşında annesi terk etmişti. Hayat kendi mecrasında bir şekilde akıp gitmişti. 1970 yıllarına gelindiğinde Beyoğlu'nun müdavimlerindendi.  Evini sırtında gezdiren biri olmalı diye düşündüm. Hayatında hiç ev almayan, ev kiralamayan, eşya almayan, eşya tamir ettirmeyen, belki de bir tek mobilya mağazasına girmeyen, pasaport almayan, evlenmeyen, boşanmayan, kimseyi gebe bırakmayan, canlı ve cansız  hiçbir şeye malı gözüyle bakmayan, resmi dairelere girip çıkmayan, örgütçülüğe inanmayan, her türlü dayatmaya isyankar, tutunamayan değil bile isteye tutunmayan,  bireysel baş kaldırı örneği. Yaşamının  çeyrek yüzyılını elliye yakın dostunun evinde geçirecekti. Ama konukluğu bir kelebek gibiydi.  Kendini hiç belli etmemeye çalışır, hiç bir özel isteği olmaz, ince ve sevimli bir sesle konuşur, eve gelirken çiçek ve pasta getirirdi. Yaptığı çevirilerle, yazdıklarıyla kim bilir Türk edebiyatına kazandırdığı ne çok kitap vardı? Kim bilir  sinema dünyasına ne mühim katkılar yapmıştı? Birden Hayalet Oğuz'un kırk altı yaşında kırk altı kilo olarak öldüğü aklıma geldi. Ürktüm.

 
Adam oturduğu yerde  kıpırdandı. Kayıtsız gözlerle etrafına bakındı. Sağ elini montunun  cebine soktu.  Usulca cebinden çıkardığı elinde, İngilizce polise bir roman vardı. Dünyanın en önemli işini yapıyormuş gibi o kitaba dikkatle  baktı.  Tam o anda sinemanın  ışıkları karardı. Film başladı.  Ben "Hayalet Oğuz" olduğunu farzettiğim adamı unuttum. Beyaz perdenin  o muazzam illüzyonuyla usulca filmin mecrasına  aktım.

   
NOT:  Tezer Özlü'nün  Eski Bahçe - Eski Sevgi  adlı kitabındaki bazı cümleleri  bu yazıya alıntıladım.

14 Ekim 2011 Cuma

Çıkmaz Sokak ve Filmekimi 2011



"adımı unuttum
olmayan yerlerde
ne in
ne cin
 ne benî adem

zamanlar içinde
kuşlar uçuyor
kervanlar geçiyor
bir iğne deliğinden

çarşılar kuruluyor
 sarayları oyuncak
 insanları karınca şehirler
 zamanları gördün mü
 bir iğne deliğinden

adımı unuttum
 adı olmayan yerlerde
 geçip gidenlere bakarak"

Asaf Hâlet Çelebi



Geçip gidenlere bakarak yürüyordum. Fısıltıyla tekrarladığım "ben kimim?" sorusunun cevabını bulmak niyetiyle tanımadığım sokaklarda dolanıp durduğuma göre, demek ki kendimden epeyce uzaklaşmıştım. Ne in, ne cindim. Bir kadın olduğumu biliyordum. Adımı ve kim olduğumu unutmuştum. Arnavut kaldırımlı bir sokağın girişine vardığımda, öylece kalakaldım. Sokağın iki yanındaki ahşapları dökülmüş metruk evler, zamanın acımasızlığına meydan okurcasına rüzgârda dimdik ayakta durmaya çabalıyorlardı. Şaşkınlıkla gözümü ayırmadan yola baktım. Yol çıkmazdı. Evlerin bitimindeki yolun tam ortasında, adeta hayret cümlesinin sonuna konmuş heybetli bir ünlem işareti görünümünde  tarihi bir bina vardı. İstanbul'da altıyüzü aşkın çıkmaz sokak olduğunu duymuştum. Bunu öğrendiğimde içimin sevinçle dolduğunu hatırladım. Çünkü İlhan Berk'in dediği gibi  kentler çıkmaz sokaksız nasıl sevilirdi ki? İstanbul'u  sırf bu kadar çok çıkmaz sokağı olduğu için bir kez daha sevdiğimi düşündüm. İşte o anda... Ben.. Hatırladım. Filmekimi için İstanbul'daydım. Saatime baktım. Gerisingeri döndüm. İstiklâl Caddesinin karınca misali kalabalığında, Atlas Sineması’na gitmek amacıyla, insanları yara yara yürüdüm.



10 Ekim 2011 Pazartesi

Filmekimi ve İnsan

  
Hava iyice karanlık.  Zifiri… Gecelerden bir gece… Ve ben… Bezginim. Üstelik, bugün Filmekimi nedeniyle Beyoğlu’ndaydım. Nasıl yağmur yağıyordu anlatamam. "Tuhafsın!" diyeceksin biliyorum ama...  Ben yağmur altında asla şemsiye kullanmam. Yağmur yağıyor diye saçak altına kaçmam. “Hey! Öleceksem suda öleyim!” derim. Kendimi iyice vururum yağmura, suya... Bu durumda tabiyatıyla adamakıllı ıslanırım. Eve epeyce geç geldim. Hemen bilgisayarımın başına oturdum. Yatmadan önce illa bir şeyler yazacağım  yazmasına ama kafamı bir türlü toplayamıyorum. Çünkü televizyonda bir kadın çığlık çığlığa şarkı söylüyor. Başımı çevirip kim diye baktım. Belli, yıkılmış bir kadın, hayli çirkin, hayli geçkin, ağlamaklı. İnanmayacaksın biliyorum. Hatta abarttığımı sanacaksın… Bu kadın var ya…  Aynı Timur Selçuk’un şarkısında anlattığı gibi zayıf, incecik elli… Sahiden incecik elli ve kalın dudaklı.  Sesi bir tokat gibi patlıyor kulaklarımda… Yüzüm al al oluyor. Dinledikçe içim hüzün doluyor. Kahır doluyor. Gözlerim yaş doluyor. Filmekimi’nde seyrettiğim üç film aklıma geliyor. Önce bir Fransız filmi. Gökten Bir Uydu Düştü. Büyükannelerinin doğum günü nedeniyle bir hafta sonu bir araya gelen aile fertlerini üç neslin perspektifinden izleten duygusal bir film... Sonra Ada adlı, Bulgaristan-İsveç yapımı, Bulgaristan’da bir adada geçen, hayallerle gerçeğin harmanlandığı psikolojik bir film. Bu iki filmden sonra sinemanın derdinin, insanın insanı çözme çabası olduğunu düşündüm. Günün üçüncü filmi ise bir Güney Kore filmiydi. Filmekimi'ndeki ilk günümün film seçimine tam manasıyla  tuz biber ekti. Ölüm Denizi aksiyon, gerilim ve şiddet içeren bir filmdi. Başından sonuna ilgiyle seyrettim. Filmekimi’nde  bugünün özeti şöyleydi diyebilirim… İnsan dediğimiz canlı neydi? Ve ben kimdim? Son filmden çıktığımda hava iyice kararmıştı. Yağmur hızını arttırmış, bardaktan boşanırcasına yağıyordu. Hava günlük güneşlik ya da sağnak yağışlı... Hiçbir şey fark etmiyordu. Beyoğlu her zaman olduğu gibi tıklım tıklım insan doluydu. O kimsenin çözemediği insan... Doğuran, öldüren, gülen,  ağlayan, vicdanlı, acımasız, vefalı, nankör, barışçı, savaşçı, zalim, merhametli… Hepsi birden insan…  İnsan aynı zamanda acıkır ve susardı tabii. Yağmurda tedbirsiz dolaşan ahmaklar ıslanırdı da üstelik. Islanmıştım. Üşüyordum. Karnım feci acıkmıştı. Çorbacıya girdim. İlk bulduğum boş masanın sandalyesine oturdum. “Hey garson, bütün hesaplar benden bu gece, çorbadan sen de iç, sen de iç… Kapat kapıları kapat, kapat, yabancı girmesin. Filmekimi’nde hem içimin hem bedenimin üşüdüğünü kimse bilmesin. Yeter, yeter… İnsanın bu delice koşusu artık bitsin!” diyecektim ki diyemedim… Onun yerine… “Hey garson, bir sıcak çorba, yanında kız belli bardakta demli bir çay, lütfen.” dedim. 


 



7 Ekim 2011 Cuma

Geçmişte Filmekimi Yoluyla Aya Yolculuk

 
Geçtiğimiz sonbaharda Filmekimi için İstanbul’a gittiğimde seyrettiğim bir bilimkurgu film vardı. Öyle havalı tafralı bilimkurgu filmlerinden değil ama… Nasıl naif, nasıl iddiasız ve nasıl şahane bir bilimkurgu gerilim filmiydi. Nasıl beni derinden etkiledi anlatamam. Neredeyse tek oyuncu ve tek mekanda bir bilim kurgu film çevrilir de bu kadar etkileyici olabilir mi? İnan ki oluyor işte!

 
Filmin adı Moon. 2009 yapımı bir İngiliz filmi. Rock yıldızı David Bowie'nin oğlu 1971 doğumlu Duncan Jones'un ilk uzun metrajlı film denemesiymiş. Bir endüstri şirketi yeni kullanıma başlanılan helyum-3 adlı bir yakıtı, ay üzerinden toplamaktadır. Helyum-3 temiz ve verimli bir yakıt olduğu için bütün dünyada kulanımı yaygınlaşmaktadır. Sam bu şirketle 3 yıllık bir kontrat yapmış, Ay’daki üretim tesisinde, Gerty adındaki robotuyla birlikte tek başına çalışmaktadır. Her şey otomatik makinalar tarafından yapılmakta ve toplanılan helyum-3 gazı belirlenen zamanlarda dünyaya gönderilmektedir. Sam, Ay’a gelirken henüz doğmamış kızı ve karısı ile kimi zaman robotu Gerty yardımıyla haberleşmektedir. Bu filmden sonra gökyüzündeki aya baktım. Koskoca bir beyazlıkta Sam tek başına. Sadece şirin mi şirin mimikleri olan Gerty adlı robotuyla. Üstelik filmi seyrederken hep bir kötülük gelecek diye bekledim Gerty’den biliyor musun? Neyse anlatmayayım. Seyretmediysen eğer, filmin tadı gider. 3 koca yıl. Başka kimse yok. Yapılacak fazlaca iş de yok. Sam’in arada suladığı bitkilerini ve büyükçe bir maketini hatırlıyorum o kadar. Neyse… İşin sonuna gelmiştir artık Sam ve iki hafta sonra kontratı sona erecek, dünyaya dönecektir.
 

Ama işte ne olursa olur, film birden hareketlenmeye başlar. Sam’da psikolojik bir bozukluk ortaya çıkar sanki. Arıza yapan bir makineyi kontrol etmek için tesis dışına çıktığında, sanki bir halüsinasyon görür ve ay arabasıyla kaza yapar. Sonra Sam’i tesisteki tedavi yatağında görürüz. Nasıl oraya geldiğine kendisi anlam veremediği gibi valla ben de pek anlam veremedim. Başka kimse yoktu ki Ay’da. Peki Sam nasıl geldi tesisteki yatağına? Nananom… İşte film şimdi esas başlar. Tamam kim okuyacak benim film hakkında yazdıklarımı? Belki kimse. Bu film gelir mi bizim şehre? Zannetmem. Eee! "Başladın madem bitir. Sonunu getir." Diyeceksin ama olmaz. Devamını mümkün değil anlatmam. Ya seyretmek isteyen biri denk gelirse yazıma… Olur a! Yazık olur vallaha! Ama sana bir şey söyleyeyim mi? Bayıldım ben Ay’a. Müziklerine de bittim. İyi ki Filmekimi’ne gitmişim. Bu filmi nerede seyredecektim yoksa?