oya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
oya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ağustos 2013 Cuma

Fala İnanma Falsız Kalma Derler Ya Hani... Filmekimi:)


Dün sabah ofise gelmeden Oya'ya uğradım. Uyuyordu. Parmağımı kaldırmadan zile bastım. Hiiiç acımadım. Arkadaşımı uyandırdım. Mahmur mahmur açtı kapıyı. "Rüyanda mı gördün beni." dedi. Kıkırdayarak "Bu  şahane Ağustos  sabahını kaçırmana gönlüm razı gelmedi." dedim. Yoldayken Dilek'i aramıştım. Geldi. Üç arkadaş bahçedeki şezloglara ayaklarımızı uzatıp, zamanın içine keyifle yayıldık. Bir ara elimi gözlerime siper edip gökyüzüne baktım. Uçsuz bucaksız maviliğin içinde bembeyaz  bir bulut, resmen güneşle oynuyordu. Ya güneş...  Şaşkın ya! Hani vardır ya görücüye giden   mahcup köy delikanlısı hali... Hahh işte! Başını bulutun arkasına utangaç utangaç sokup çıkararıyordu. 


Dilek'le Oya muhabbete başladıklarında, kalktım. Mutfağa geçip, şööyle yandan çarklı, mis gibi dumanı tüten  kahve yaptım. Bahçedeydik. Hem kahvelerimizi hüpletiyor, hem çekirdek çitler gibi çıtır çıtır muhabbetin dizini kırıyorduk. Rüzgar tatlı tatlı esiyordu. Güneş, bulutla oynamaya devam ediyordu. Oya, son hüplemesinden sonra fincanını tabağına kapattı. Dilek de kapattı. Geri kalır mıyım? "Fala inanma falsız kalma" derler bilirsin. Ben de  kapattım. Kapatırken ne düşünmüştüm? "Neyse halim çıksım falim!" mi demiştim, yoksa "kalbimdeki pir fincanima gir!" mi demiştim? İnan hatırlamıyorum. Bildiğim bir araya geldiğimizde geyiğine fal kapattığımız... Hayali benzetmelerimiz üzerine bolca kahkahalar attığımız... Öyle yani. Kimsenin gaipten sesler işittiği ya da görüntüler gördüğü filan yok. Oya ve Dilek şahane benzetmeler yapıyorlar o kadar.  


Biri "Aa! Senin fincanda flamenko yapan hipopotamlar görüyorum," diyor misal... Hep birlikte başlıyoruz hahaha hihihi... Ardından birbirimize bakıp soruyoruz... "Acep fincanda flamenko yapan hippopotamlar görmenin anlamı ne olabilir ki?" Geyiğe dibine kadar devam ediyoruz. Fincan üzerinden makara yapmayı öyle sürdürüyoruz ki, bir süre durulmadan mütemadiyen dalgalanı dalgalanıveriyoruz. Şimdi uzun uzadıya anlatmayayım. Kızlar sırlarını veriyorum diye bana kızarlar. Neme lazım. Yerin kulağı var. Ben... Ben var ya asla anlamam faldan maldan. Bir nebze  yetenek yok. Sahiden. Hayal Kahvem'de uydurma yazmayı beceriyorum kimi zaman. Tamam. İtiraf etmeliyim ki hayali yazılarım bolca var. Falda bişi hayal et bari mübarek! Ne bileyim, yol var de... Üç vakte kadar haber var de... Di mi? Nerdeee? Tın tın... Nato göz nato hayal!.. Hiç bir şey uyduramıyorum. Bırak uydurmayı  hiç bir şekli  hiç bir şeye benzetemiyorum. Sözün özü, fal bakmayı bile beceremiyorum. Çok fena!

 
Fakat bu sabah tuhaf bir şey oldu. Bak şimdi. Oya benim falıma bakıyordu tamam mı? Doğrusu hepimiz fincana bakıyorduk. Bu kez fincanda öyle belirgin bir şekil çıkmıştı ki anlatamam. Bööölee nasıl söylesem küçük bir kız... Mutlulukla gülümsüyor. Aaa! Sanki film şeridinden ipi olan bir salıncakta sallanıyor. Hah işte, kahve fincanında gördüğümüz aynen anlattığımın benzeri bi şeydi...  Üçümüz gözlerimizi açmış fincanın içine merakla bakıyorduk. Şekil nasıl belirgindi anlatamam. Ben bile anladığıma göre, eh sen  nasıl görünür bir şekil olduğunu anlayıver işte... O anda pek anlam verememekle birlikte, ilk kez bir şekli bir şeye benzettim ya etkilendim yeminle.  

Sonra ne oldu bil bakalım? Ofise geldiğimde işe başlamadan önce bloglar arası dolanayım istedim. Hey!.. O ne? Benim fincanda çıkan şeklin tıpkısı durmuyor mu gözümün önünde? Pes vallahi!.. İnanamadım gözlerime... Du bi... Ağustosun son günlerindeyiz ya şimdi… Sonraaa…  Eylüüül! Eylül'ün arkasından ne gelir? Ekim tabii Ekim!.. Hey, düşünebiliyor musun Filmekimi vakti geldi geliyor demek ki... Ne güzel!..  Gördüğüm bu yılki Filmekimi Festivalinin posteriydi. Evet!.. İyi ama, sanki gelmiş görmüş fincanda, benim falımda çıkan film şeridi ipli salıncakta sallanan kızın şeklini aşırmış biri... Yok artık, şaka mı bu?  İnan, şaşakaldım. Kalakaldım. Hatta donakaldım bir süre... Ne yani?  Falda çıkan şey,  Filmekimi'nin ön haberi miydi?  Yoksaaa...  Yoksa bu bana bir işaret olabilir mi? 

Yooo. Bu kadar makara yeter. Yazım bitti. Hey! Du bi... Gelmiş geçmiş Filmekimi afişlerine hemencicik bakıverelim mi?

 

 


14 Ekim 2012 Pazar

Trene Binip Gideceğim İşte!.. İyi de Nereye?


Nasıl anlatsam bilmiyorum? Bak şimdi... Dün arkadaşlarım Oya ve Hülya'yla birlikte kahve içmeye gitmiştik tamam mı? Kahveden çıkışımız sinema saatine denk gelince, Uzun Hikaye adlı filme girdik. Film fonda ağız mızıkasından çıkan ezgiler eşliğinde, bir kara trenin olağanüstü güzelliğiyle dumanı tüte tüte gelişiyle başlıyordu. Atilla Atalay öyküsünde der ya hani; "Kimisi vapurları daha çok sever. Denizotobüsüne şiir yazanına, hafif metro görünce içlenenine henüz rastlamadım. Ama ben, belki de asla bir daha aynı vagona binemeyeceğini bildiğimden, cama burnunu yapıştırmış çocukluğumla hiçbir imdat frenine aldırış etmeden akıp giden trenlere, öküzlerinki gibi karşılıksız bir aşkla bağlıyım..." Yazarla aynı fikirdeyim. Trenleri oldum bittim karşılıksız  aşkla sevdim. Uzun Hikaye'yi seyredince, film başından sonuna trende, tren yolu çevresinde geçince, trenle yolcuğa gene nasıl heves ettim anlatamam. Of!  Tamam.. Tak etti canıma. Çantamı takacağım sırtıma… Trenle yolculuğa çıkacağım mutlaka… Evet… Evet… Çıkacağım. Hem de tek başıma. Fazla eşya almayacağım yanıma. Kitapsız olmaz ama.. Bu kez cimri olmayacağım kitap konusunda. Okuduğum kitabı, oturduğum koltuğa bırakacağım. Hatta içine bir not bırakacağım. “Ben okudum. Çok sevdim. Okumanızı tavsiye ederim.” diyeceğim mesela… Ne dersin? Şahane bir hayal değil mi bu? Peki nereye mi gideceğim? Tren istasyonuna gideceğim. O sırada gelen tren nereye gidiyorsa oraya gideceğim. Mesela çok uzaktaki ıssız bir kasabaya…


Eyvah.. Ben böyle hayal kepenklerimi açarsam gene sonuna kadar, trenle seyahat etmek niyetiyle gidersem bir kasabaya… Ya Anayurt Oteli gibi bir otele denk gelirsem? Hatırlasana Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli adlı kitabından sinemaya uyarlanan, Ömer Kavur’un yönettiği aynı isimli filmi… Amaaann, Allah Korusun!.. Ya karşıma bu filmde Macit Koper’in canlandırdığı Zebercet adlı karakter gibi biri çıkarsa? Hani anne babası ölmüştür de Zebercet’in, otele çevrilmiş eski bir konakta neredeyse hiç çıkmadan günlerini geçirmektedir. Sadece otele günübirlik gidip gelenler vardır. Bir de uzun kalan bir yaşlı müşteri ile otel hizmetçisi o kadar. Galiba konusu böyle bir şeydi... Hani günübirlik otelde kalan bir kadının ardından, kadının her an tekrar geri döneceğini ümit eder. Of!.. Ne güzel trenle seyahat edeceğim derken, şimdi Anayurt Oteli nerden aklıma geldi birden? Hele Zebercet gibi bir otel işletmecisi... Hımm… Ece Temelkuran’ın Kasaba Otelleri adlı bir yazısı vardır. Okumuş muydun bilmem? Belki de hep oradan gitmek istemiş, gitmeyi beceremeyince de bari gidenlere tanıklık edeyim diyenlerin kasaba otellerini işlettiğini söyler. Hayata küsmüş insanlardır belki. Çünkü konukları hep kazara, hep mecburiyettendir ya... Hep şüpheci ve sinirli olmaları da belki de bu yüzdendir kasaba oteli sahiplerinin der. Büyük, lüks oteller insanı şımartır, mühim bir şahsiyet olduğunuzu tekrar edip durur mütemadiyen. Oysa kasaba otelleri yüz vermez insana. Ne kadarsan o kadar. O nedenle kendini pek önemsemeyenlerin merakı kasaba otelleridir der Ece Temelkuran.


Severim ben kasaba otellerini ve kalacaksam eğer bir kasaba otelinde kalırım her şeye rağmen. Günübirlik bir müşteri olurum… Arkamdan neler olur biter bilemem... Kim bilir? Ben yola devam ederim...Yeni bir kasabaya giderim belki. Öyle bir yer ki, oraya varınca karların yolu kapatacağı tepe bir kasaba olabilir sözgelimi… Off! Bu kez Kubrick’in, Stephen King’in romanından uyarladığı Cinnet adlı film aklıma geldi iyi mi? Hani Jack, eşi ve oğlu ile birlikte bir dağ otelinin kış bakıcısı olamayı kabul eder. Otelde bazı kötü ruhların varlığını hissetmeye başlar. Yooo…. Hiç anlatmayayım korku filmlerinin baş yapıtı sayılan bu filmi... Yooo... Ama... Ya yolum böyle bir otele düşerse? Yok artık… Nedir bu? Nerden geldim ben bu dağ kasabasındaki otele Allahaşkına? Ne güzel atmıştım çantamı sırtıma.. Çıkacaktım trenle yola… Olmaz ama… Yoo.. Şimdi oturduğum yerde böyle hayaller kuruyorum ama... Trenle nereye gidebilirim ki? Hızlı tren çalışmaları başladı ya hani... Bizim şehirdeki tren seferleri kaç aydır iptal edildi. Hımm. Du bi... Enseyi karartmamalıyım.   "Hayal et, olur elbet" demekten vazgeçmemeliyim. Evet. Hayali de olsa...Takacağım çantamı sırtıma. Ben anlamam! Trenle yolculuğa çıkacağım mutlaka! Hem de tek başına! İlla!

12 Eylül 2012 Çarşamba

Kahve Molası - Fincanda Flamenko Yapan Hippopotamlar...


Sabah ofise gelmeden Oya'ya uğradım. Uyuyordu. Elimi kaldırmadan zie bastım. Acımadım. Uyandırdım. Mahmur mahmur açtı kapıyı. "Rüyanda mı gördün beni." dedi. Güldüm. "Bu güzelim sonbahar sabahını kaçırmana gönlüm razı gelmedi." dedim. Yoldayken Dilek'i de aramıştım. Geldi. Üç arkadaş bahçedeki şezloglara ayaklarımızı uzatıp, bir süre  sesizce oturduk. Bir ara elimi gözlerime siper edip gökyüzüne baktım. Uçsuz bucaksız maviliğin içinde bembeyaz  bir bulut  resmen güneşle oynuyordu. Ya güneş...  Şaşkın ya! Hani vardır ya görücüye giden   mahcup köy delikanlısı hali... Hahh işte! Başını bulutun arasına utangaç utangaç bir sokup bir çıkararak adeta bizimle eğleniyordu. Dilek'le Oya muhabbete başladıklarında, kalktım. Mutfağa geçip, şööyle yandan çarklı, mis gibi dumanı tüten  kahve yaptım. Bahçedeydik. Hem kahvelerimizi hüpletiyor, hem çekirdek çitler gibi çıtır çıtır muhabbetin dizini kırıyorduk. Oya, son hüplemesinden sonra fincanını tabağına kapattı. Dilek de kapattı. Geri kalır mıyım? "Fala inanma falsız kalma" derler bilirsin. Ben de  kapattım. Kapatırken ne düşünmüştüm? "Neyse halim çıksım falim!" mi demiştim.Veya "kalbimdeki pir fincanima gir!" mi dedim? İnan hatırlamıyorum. Bildiğim bir araya geldiğimizde geyiğine fal kapattığımız. Hayali benzetmelerimiz üzerine bolca kahkahalar attığımız. Öyle yani. Kimsenin gaipten sesler işittiği ya da görüntüler gördüğü filan yok. Oya ve Dilek şahane benzetmeler yapıyorlar o kadar.  Biri "Aa! Senin fincanda flamenko yapan hipopotamlar görüyorum." diyor misal... Hep birlikte başlıyoruz hahaha hihihi... Ardından birbirimize bakıp soruyoruz... "Acep fincanda flamenko yapan hippopotamlar görmenin anlamı ne olabilir ki?" Geyiğe dibine kadar devam ediyoruz. Fincan üzerinden makara yapmayı öyle sürdürüyoruz ki, bir süre durulmadan mütemadiyen dalgalanı dalgalanıveriyoruz. Şimdi uzun uzadıya anlatmayayım. Kızlar sırlarını veriyorum diye bana kızarlar. Neme lazım. Yerin kulağı var. Ben... Ben var ya asla anlamam faldan maldan. Bir nebze  yetenek yok. Sahiden. Hayal Kahvem'de uydurma yazmayı beceriyorum kimi zaman. Tamam. İtiraf etmeliyim ki hayali yazılarım bolca var. Fincanda ise tek bir şekli bir şeye benzet bari mübarek! Ne bileyim, yol var de... Üç vakte kadar haber var de... Di mi? Nerdeee? Tın tın... Nato göz nato hayal!.. Hiç bir şey uyduramıyorum. Bırak uydurmayı  hiç bir şekli  hiç bir şeye benzetemiyorum. Sözün özü, fal bakmayı bile beceremiyorum. Çok fena!


Fakat bu sabah tuhaf bir şey oldu. Bak şimdi. Oya benim fincanıma bakıyordu tamam mı? Doğrusu hepimiz bakıyorduk  fincana. Bu kez fincanda öyle belirgin bir şekil çıkmıştı ki anlatamam. Bööölee kocaman bir  bardak sanki... İçindeki kahve telvesinden anlıyoruz ki, bu bardağa benzettiğimiz şeklin yarısından fazlası dolu gibi. Bilirsin ya, kalsiyum sandoz vardır. Suya atarsın da foşur foşur eriyiverir hani... Hah işte, kahve fincanında gördüğümüz aynen anlattığımın benzeri bi şi...  Üçümüz de gözlerimizi açmış fincanın içine merakla bakıyorduk. Şekil nasıl belirgin anlatamam. Ben bile anladığıma göre, eh sen  nasıl belirgin bir şekil olduğunu anlayıver işte... O anda pek anlam verememekle birlikte ilk kez bir şekli bir şeye benzettim ya etkilendim galiba.  Sonra ne oldu bil bakalım? Ofise geldiğimde işe başlamadan önce bloglar arası dolanayım istedim. Aaa!.. O ne? Benim fincanda çıkan bardak şeklinin tıpkısı durmuyor muydu gözümün önünde? Pes vallahi!.. İnanamadım gözlerime... Du bi... Hangi aydayız? Eylüüül! Eylül'ün arkasından ne gelir? Ekim tabii Ekim!.. Hey, düşünebiliyor musun Filmekimi vakti gelmiş. Ne güzel!.. Bu gördüğüm bu yılki Filmekimi Festivalinin posteriydi. Evet!.. İyi ama, sanki gelmiş görmüş fincanda, benim falımda çıkan bardağın şeklini aşırmış biri... Yok artık, şaka mı bu?  İnan, şaşakaldım. Kalakaldım. Hatta donakaldım bir süre... Ne yani?  Falda çıkan şey,  Filmekimi'nin ön haberi miydi?  Du bi...  Yoksa bu bana bir işaret olabilir mi? Yooo. Bu kadar havayilik yeter. İşe dönmeliyim. Kahve molam bitti.




11 Eylül 2012 Salı

Kahve Molası - Dedikodu


Az önce kahve molası verdim. Nasıl yorulmuşum, anlatamam. Bir yandan kahvemi hüpletiyorum, diğer yandan geçen hafta sonu gittiğimiz Sezen Aksu konserini hayal ediyorum. Sezen Aksu sahnedeyse, Harbiye Açıkhava Tiyatrosu tıklım tıklım dolmaz mı? Elbette doluydu.

Yanımda kardeşim, arkadaşlarım… Şahane bir sonbahar gecesi. Rüzgâr tam bana göre; nazlı nazlı esiyor. Sezen Aksu, birbirinden güzel şarkılarını ardı ardına söylüyor.

Karşımızda ışıl ışıl İstanbul silueti… Gökyüzünde kocaman bir mehtap, yıldızlar… O anın keyfine varmaya çalışsak da, içimizde bir hüzün, buğulu bir keder. İnsan dediğin zaten böyle, sevinci ve hüznü aynı kalpte taşıyabilen bir varlık.

Peki o kalabalığın içinde benim gibi kendini başka bir yerde hisseden var mıydı? Bilmiyorum. Ama ben bir ara gerçekten oradan “gittim”. Başka bir zamana, başka bir âna ışınlandım.

Yanımda biri vardı. Vazgeçemediklerimden biri.

Bilirsiniz… Ispanağı çok sever. Puf böreğine bayılır. Oktay Rıfat ve Melih Cevdet Anday en yakın arkadaşlarıdır. Büyümüştür, işsiz kalmıştır, aç kalmıştır. Hayatın içine karışmıştır. Ne yârdan geçer, ne serden; ne denizlerden, ne gökyüzünden… Ama geçim derdi peşini bırakmaz. Sokakta yürürken, kendi kendine gülümsediğinin farkına vardığında, kendisini deli zannedeceklerini düşünüp gülümser.

Toparladığım bu cümleler Orhan Veli Kanık’ın dizelerinden izler taşıyor. Neden mi yazdım? Çünkü o anda, sahnede Orhan Veli sözlerinden bir şarkı söyleniyordu. Benim ruhum ise çoktan firar etmişti, Orhan Veli ile yürüyordum.  O konuşuyordu, ben susuyordum. Sitemkâr gözlerle bakıyordum.

“Kim söylemiş beni Süheyla’ya vurulmuşum diye?”  dedi. 
“Kim görmüş, ama kim, Yüksekkaldırım’da güpegündüz Eleni’yi öptüğümü?” 

Dudak büktüm. Ellerimi iki yana açtım: “Ne bileyim?” dedim.

“Melahat’i almışım da sonra Alemdar’a gitmişim, öyle mi?”
Başımı üzgün üzgün evet der gibi salladım.

İnanmadığımı fark edince güldü:
“Peki, kimin bacağını sıkmışım tramvayda?” dedi.

Omuz silktim. Sonra elimle Galata Kulesi’ni işaret ettim.
Güldü yine.

“Güya bir de Galata’ya dadanmışız; kafaları çekip çekip orada alıyormuşuz soluğu…”

İki elimle yanaklarımı tuttum. Başımı iki yana salladım. Neredeyse ağlayacaktım.

Gözlerimin içine baktı:
“Geç bunları anam babam, geç… Bilirim ben ne yaptığımı.” dedi.

Saftoriğin tekiyim. Şair ne derse inanırım. İnandım. Hatta bu itiraflarına nasıl sevindiğimi anlatamam.

Gözlerimi kapadım. Tam o anda aklıma başka bir dedikodu geldi:
“Ya Mualla’yı sandala atıp ruhunda hicranını söyletme hikâyesi—”

Diyecektim ki… Hooop! hayal gitti.

Öylece.

Ne oldu sonra biliyor musunuz?

Ah… Bana bir lodos lazımdı şimdi. Bir kürek, bir kayık…

Bir dakika… İşe dönmeliyim.

Kahve molam bitti.


NOT: fotoğraftakiler- soldan sağa-oya-dilek-hk-kardeş 
          fotoğrafı çeken- sisi


6 Eylül 2012 Perşembe

Gülümse, Hadi Gülümse, Bulutlar Gitsin...

kardeş-hk-dilek-oya-sisi


Büyükannem, ruhu rahmet istedi, nasıl kendine has bir kadındı anlatamam.  Onun, bir aralar, mütemadiyen sabah ezanında evden çıktığını söylesem, inan abartmış sayılmam. İkimiz aynı odada uyuduğumuz için, ne kadar itinalı davransa da, tıkırtısına illa uyanırdım. Uykum kaçmasın diye gözümü iyice açmak istemez, her defasında kirpiklerimin arasından şaşkınlıkla ona bakakalırdım. Çok merak ederdim. Acaba her sabah nereye giderdi? 

Bazan,  aklım sıra şaka yapacağım ya… Önce… “Aaa!.. Büyükanne,  sabahın bu saatinde nereye gidiyorsun?” diye sorardım. Ciddi bir kadındı büyükannem. Ben kime çekmiştim bilmiyorum ama büyükanneme çekmediğimi ayan beyan belliydi. Sakın yanlış anlaşılmasın, sert, despot, dediği dedik biri asla değildi. Hayrandım ona… Çok seviyordum. Değişik gelirdi bana. 

Mesela pek gülmezdi.  Zaten hocaydı.  Sol kaşını kaldırdığında, hoşlanmadığı bir vaziyet var demekti. İnsanları seyrederdim. Büyükannemi tanıyan tanımayan herkes, onun tavrından, duruşundan mutlaka etkilenirdi. Karşısında kim varsa, otomatikman hareketlerine  ya da konuşmasına  çekidüzen verirdi. Kardeşim dahil, benden başka, evdeki herkes, aklı başında kişilerdi. Ben evlatlıktım belki, bilmiyorum. Çünkü şimdi olduğum gibi, çocukluğumda da sulu sepken biriydim. Aklıma geleni, büyükanneme dahi, temkin süzgecinden geçirmeden pattadanak söylerdim.  Zaten hayal dünyam genişti.  Hal böyle olunca, beynimin içinden  aklıselim düşünceler pek geçmezdi. Sabahın alaca karanlığında evden parmaklarının ucunda çıkıyordu ya… Allahım, ne feciydim… Büyükannemi bilmediğim bir caminin avlusunda, bilmediğim bir caminin hocasıyla gözgöze hayal ederdim. 

Haydi kendi kendine hayal ediyorsun, bari belli etme değil mi? Nerdeee? Şimdi düşünüyorum da, inanın çözemiyorum, acaba nasıl cüret ederdim? İlla şaka yapacağım ya! Üşenmezdim. Yatağımdan usulcacık kalkardım. Bembeyaz, upuzun, pazen geceliğimle, çıplak ayaklarımı buz gibi marleylerde sürükleye sürükleye, adeta bir uyurgezer gibi usulca yanına giderdim.  Fısıltılı bir sesle kulağına ne derdim biliyor musunuz? Allahım yarabbim… İnanın söylemeye utanıyorum… “Aaa! Büyükanne, sen cami hocasıyla flört mü  ediyorsun yoksa ?” derdim. 

Flört kelimesi yeni girmişti bilgi dağarcığıma da, cümle içinde kullanmayı deniyordum belki, ne bileyim? Büyükanneme nasıl söylenir bu söz? Cahil cesareti olduğunu farzediyorum... Vee... Lakırtımı işitince, elbette hışımla bana dönerdi. Gözlerinde kırpkırmızı şimşekler, çakmak çakmak yanıp sönerdi. Ürkerdim tabii... İşi oyuna vurur, bir şey söylemesine fırsat vermezdim. Kirpiklerimi kırpıştırarak  tüm şirinliğimi takınır, sevgiyle büyükanneme gülümserdim. Sonra  dudaklarımı büze büze, “Aaa! Fatma Girik gibi hani büyükanne, hatırlasana, filmde sabah erkenden cami avlusunda Cüneyt Arkın'la buluşuyorlardı ya!” derdim. 

İfadesindeki öfke anında  sönerdi. Hissederdim.  Resmen gülümseyeceğinden ürkerdi.  Her ne kadar sert tona akortlamaya çabalasa da, sesi kendisini bile şaşırtacak kadar yumuşacık çıkardı... “Evladım, ben artist miyim?” derdi.  Dayanamazdım. Boynuna atlardım. Yanaklarını defalarca öperdim. “Sen Fatma Girik’ten daha güzelsin!” derdim. 

Ah, büyükannem benim... Canımdı. Kaç yaşında olursa olsun, o da kadındı nihayetinde... En sevdiği artist Fatma Girik'e benzemek hoşuna giderdi. İşte tam o an… Hani Fatma Girik’e benzediğini işittiği o an… Bir mucize olur… Büyükannem önce hafifçe gülümserdi. Sonra dayanamaz, omuzlarını titrete titrete, kıkır kıkır gülerdi. Büyükannem kahkahayla bile gülerdi desem kimse inanmazdı bana. Çünkü benden başka kimse onun kahkahayla güldüğünü görmedi. 

Biz iki sırdaştık. Merak ettiğim, kimselerin ona sormaya cesaret edemeyeceği mahrem sorular sorardım.  Anneme bir iki kez büyükanneme sorduğum soruları anlatmaya kalktım. “Uydurukçu kız, Resmiye anne konuşur mu öyle ayıp şeyler,” dedi. Baktım söyleyeceklerime inanmayacaklardı… Kimseye anlatmadım. 

Büyükannemle aramızda kaldı. Şimdi düşünüyorum da, “Büyükanne, sen hiç filmlerdeki gibi öpüştün mü? ” diye sorduğum günkü yüz ifadesi ... Ve...  Kimseler bilmez… Hele o sırlı ifadenin arkasından kafasını arkaya atarak, koparttığı şen  kahkaha var ya... Resmen bir mıh gibi  işlenmiş hafızama... Ne güzeldi!..

Hoppala!.. Niçin anlattım şimdi bu eski hikayeleri?  İnanın  anlatmak isteğim bambaşka bir şey, kardeşim ve arkadaşlarımla  gittiğim Sezen Aksu konseriydi.  Sezen Aksu konseri elbette çok güzeldi.  Ya kardeşlik... Ya arkadaşlık...  Dostluklar... Allahım, Sezen Aksu şarkıları eşliğinde, beraberce, elele, kol kola, omuz omuza  olmak ne şahane bir histi. 

Aslında, büyükanneminin her sabah hasta arkadaşına neden ziyarete gittiğini  anlatmaya başlayacak, sonra onun kardeşliğin, arkadaşlığın nasıl en büyük zenginlik olduğu hakkındaki muhabbetlerinden, bizim arkadaşlıklarımıza ve Sezen Aksu konserine gelecektim ki… Hafıza ne tuhaf bir kutu değil mi? Bakar mısınız, parmaklarımdan, hiç aklımda yokken, neler neler döküldü. 

Du bakalım.  Şimdi yorgunum.  Uykum geldi. Bilmiyorum.  Sonra devam ederim belki.  Heeyy... Baksana... Önce... Gülümse... Gülümse hadi....

5 Eylül 2012 Çarşamba

Beni Yak! Kendini Yak! Herşeyi Yak!

Şşşşttth!.. Sus... Sakın sesini çıkarma... Aramızda kalsın ama... Ofisteki işlerimi toparlamak üzereyim. Öğleden sonra ofisten kaçıp İstanbul'a gideceğim. Geçen haftaydı sanıyorum.  Sisi'den bir mesaj geldi.  "Çok özledim. Sezen Aksu'ya biletleri aldım. Çarşamba akşamı Hisar'da buluşalım." diyordu. Nasıl sevindim anlatamam. Yoo... Sisi sadece benim için bilet almamış. Oya, Dilek ve benim kardeş de gelecek elbet... 

Eeee... Demek ki... Bu gece... Kısmetse... Uzanıp Kanlıca'nın orta yerinde bir taşa, gözümün yaşını yürdüreceğim Hisar'a doğru...  Ve biliyorum... Bi lodos lazım olacak bana, bir kürek, bi kayık... Zulada bir kaç şişe yakut yer gök kırmızı...  Avaz avaza söveceğim  gelmişine geçmişine ayıpsa ayıp... İsterse düşsün üstüme akşamdan kalma sabah yıldızı...  

Bir gün daha yaşanacak ve bitecek. Sevinçleri ve kederleriyle... Bilirim herkes payına düşeni yaşayacak. Ve her yeni günde değişecek yeni birşeyler... Ben de kendi payıma düşenleri yaşayıp biriktireceğim.  

Sanki memleketime yeni bir film gelecek. Mevsim değişecek. Akdeniz olacak. Gülümseyeceğim... Gülümseyecekler...  Hepbirlikte gülümseyeceğiz biz. 

 

9 Ağustos 2011 Salı

Ah! O Afacan Rüzgâr Yok Mu?


 
Du bi... Dilimin ucunda inan ki... Du... Tamam... Bak şöyleydi... "Rüzgâr çıktı. Bir çocuk başı gibi oynak, afacan bir rüzgâr."  Anlatımın güzelliğine bakar mısın?  Yok, ben bu yazarın tam manasıyla hastasıyım. "Etrafında güneş kadar temiz, ay kadar donuk sessizlik var." Sana bir şey söyleyeyim mi, eğer Sait Faik hayatta olsaydı, yeminle kapısının önüne serilirdim. Öyle böyle değil yani... Benim vaziyetim tam manasıyla fanatiklik hali. Misal bu ya, aynı bir futbol takımının gözü kara taraftarı olmak gibi. Biri maçlarını kaçırmaz takımının, diğeri öykülerini okumadan duramaz sevgili yazarının. Bu bir çeşit hastalık... Besbelli. Evet, hastasıyım ne yapabilirim yani? Nerden geldim  şimdi bu konulara durup dururken? Bugün arkadaşım Oya'nın doğum günüydü. Dilek'le sabahtan bir program yaptık. İşten sonra önce Dilek'i sonra Oya'yı alacağım. Birlikte sinemaya gideceğiz. Sonra iftar saati İzmit'te yeni açılan İspanyol lokantasında yemek yiyeceğiz.Şahane!



İştee... Tam ofisten çıkmıştım.  Arabama bineceğim tamam mı? Akşam üzeri demeyeyim de tam yaz ikindisi vakti.... Nasıl yumuşacık ama afacan mı afacan bir rüzâr esiyordu anlatamam. Hey! İşte o  rüzgârı hissedince tenimde, ben bir kuş olmak istemedim de... Bil bakalım ne olmak istedim? Bak, söyleyeceğim ama... Lütfen bana gülme... Ne dedim kendi kendime biliyor musun? "Şimdi bir uçurtma olsam. Şuradan gökyüzüne havalansam! Önce Dilek'in  sonra Oya'nın camının önünde salım salım salınsam!" Hey, düşünebiliyor musun, Dilek'le Oya'nın halini? Beni uçurtma olarak görseler acaba ne düşünürlerdi? İşte o anda aklıma Sait Faik'in Uçurtma adı öyküsü geldi. Der ki Sait Faik "Gök bahtiyar, rüzgâr, kırkanç, güneş hasretle dolu; uçurtmalar birer çocuk ruhludur." Ne güzel! Ben uçurtma olduğumda, arkadaşlarım da kuş olsalardı misal...  Yükseklerde uçan birer kuş! Kanatlarını germiş, gölgelerinin düştüğü yerden bi haber  kuşlar. Uçurtmayı gagalarlar mıydı? Ya da ufacık birer kuş olsalardı! Ufacık bir kuş, uçurtmayı acaba nereden seyrederlerdi? Çınarların üstünden mi? Yoksa yukarlardan atmacalardan korkmayarak daha yukarlardan, uçurtmanın üstünden mi? Tam o anda kendimi bir uçurtma, Dilek ve Oya'yı birer kuş gibi hayal edince ben... Hatta ovada nilüfer ve taş köprüler. Gök, kırık, titrek, bulutlar içinde. Hey, uzak, beyaz bulutlar gibi titrek, kırık göğüslü Değirmendere çocuğu! Rüzgâr çıktı, başım gibi oynak, afacan bir rüzgâr. Uçurtmanı çıkar. Uçurtmanın tam vaktidir. İşte ben bu vaziyette önce kırtasiyeye uğradım. Akabinde Dilek'i ve  Oya'yı evlerinden aldım. Bindiler arabaya... Bende ses yok. Sanki yaramazlık yapmış ya da yapmaya niyetlenmiş bir çocuk gibiyim, anlatabiliyor muyum? Tuhaf bir mahcubiyet çöreklenmişti üzerime... Önce  Oya "Hayrola, nedir bu sesizlik?"  ardından Dilek... "Ne var senin kafanın içerisinde?" dedi. Baktım Dilek ve Oya'ya.. O kadar güzellerdi ki! Arkadaşlık ne hoş  şey! Bizimki yılların dostluğu. Kardeş gibiyiz artık yani. Dellendim ya bir kere... Arabayı dağlara dağlara vurdum. Sonra bir kenara çekip durdum.  "Bu gün Oya'nın doğum günün ya hani..." dedim. Oya "Evet, doğum günüm." dedi.  Gözlerimi afacan bir çocuk gibi devirdim. "Uçurtma aldım. Uçuralım mı?" dedim ve arabayı çalıştırıp yola devam ettim. Bir aralıktan çocuk gölgeleri yağmaya koşarlarken, benim yolum da akşam alacası içinde ipi kesilmiş mor bir uçurtma gibi, büklem büklem kıvranarak uzaklara, uzaklara... sessiz bahçeliklere doğru düşüyordu... Vallahi benim kabahatim değil. O afacan rüzgâr yok mu? Ah, o afacan rüzgâr! Aklımı başımdan aldı tabii... Bugün Oya'nın doğum günü aşkına... Üçurtma olduk biz. Üçümüz... Harikuladeydi.




NOT: Koyulaştırılmış cümleler Sait Faik'in Uçurtma adlı öyküsünden alıntılanmıştır.





3 Haziran 2011 Cuma

Kahve Molası - Fincanda Flamenko Yapan Hippopotamlar...


Oya'daydık. Üç arkadaş bahçedeki şezloglara ayaklarımızı uzatmış oturuyorduk. Bir ara elimi gözlerime siper edip gökyüzüne bakmıştım. Maviliğin içinde beyaz bulutlar  resmen kovalamaca oynuyorlardı. Güneş... Ah o geciken yaz güneşi... Şaşkın ya! Hani vardır ya görücüye çıkmaktan utanan mahcup köy kızı hali... Hahh işte! Gene başını bulutların arasına utangaç utangaç bir sokup bir çıkararak bizimle eğleniyordu sanki. Oya kahve yapmıştı. Hem kahve hüpletip hem çekirdek çitler gibi çıtır çıtır muhabbetin dizini kırıyorduk. Oya son hüplemesinden sonra fincanını tabağına kapattı. Dilek de kapattı. Geri kalır mıyım? "Fala inanma falsız kalma" derler bilirsin. Ben de  kapattım. Kapatırken ne düşünmüştüm? "Neyse halim çıksım falim!" mi demiştim.Veya "kalbimdeki pir fincanima gir!" mi dedim? İnan hatırlamıyorum. Bildiğim bir araya geldiğimizde geyiğine fal kapattığımız. Hayali benzetmelerimiz üzerine bolca kahkahalar attığımız. Öyle yani. Kimsenin gaipten sesler işittiği ya da görüntüler gördüğü filan yok. Oya ve Dilek şahane benzetmeler yapıyorlar o kadar.  Biri "Aa! Senin fincanda flamenko yapan hipopotamlar görüyorum." diyor misal... Hep birlikte başlıyoruz hahaha hihihi... Ardından birbirimize bakıp soruyoruz... "Acep fincanda flamenko yapan hippopotamlar görmenin anlamı ne olabilir ki?" Geyiğe dibine kadar devam ediyoruz. Fincan üzerinden makara yapmayı öyle sürdürüyoruz ki bir süre durulmadan sadece dalgalanı dalgalanıveriyoruz. Şimdi uzun uzadıya anlatmayayım. Kızlar sırlarını veriyorum diye bana kızarlar. Neme lazım. Yerin kulağı var. Ben... Ben var ya asla anlamam faldan maldan. Bir nebze bile anlamam. Hayal Kahvem'de uydurma yazmayı beceriyorum kimi zaman. Tamam. Hayali yazılarım bolca var. Fincanda ise nato göz nato hayal!.. Hiç bir şey uyduramıyorum. Bırak uydurmayı  hiç bir şekli  hiç bir şeye benzetemiyorum. Çok fena!

 
Aamaaa... Tuhaf bir şey oldu son defasında. Bak şimdi. Oya bakıyordu... Doğrusu hepimiz bakıyorduk benim fincana. Bu kez fincanımda öyle belirgin bir kedi şekli çıkmıştı ki anlatamam. Bööölee kedinin başı fincanın bir ucundan başlıyor... Gövde ilerliyor ilerliyor... Devamında kedinin uzun kuyruğu S şeklinde kıvrılıyordu. Ayan beyan böyle bir kedi şekli fincanın içine yerleşmiş oturuyordu. Ben bile gördüm! Sonra kedinin kanatlarıda mı vardı ne? Aaa! Sanki bir gözünü kırpıyor, üstelik sanki sinsi sinsi sırıtıyordu. Üçümüzde gözlerimizi açmış fincanın içine merakla bakıyorduk. Şekil çok belirgindi yani öyle böyle değil. O anda pek anlam verememekle birlikte ilk kez benzettim ya şekilden etkilenmiştim.  Sonra ne oldu bil bakalım? Daha o günün akşamı... Bilgisayar başındaydım. Bloglar arası dolanmaktaydım. O da ne? Benim fincanda çıkan kedi şeklinin tıpkısı durmuyor muydu gözümün önünde? DOCUMENTARIST İstanbul Belgesel Günleri için hazırlanmış ilanlardan biriydi bu! Evet... Aynı kedi şekli işte. Bu kadar mı olur? Şaşakaldım. Kalakaldım. Hatta donakaldım bir süre... Ne yani? İstanbul Film Festivali, Filmekimi'nden sonra İstanbul Belgesel Günleri'ne mi gidecektim şimdi? Bu bana bir işaret olabilir miydi?  Hemen hangi gün hangi filmler var diye hızlı hızlı baktım. Sonraaa... Ben var ya... Ne yaptım biliyor musun? Ben... Hangi filmler mi? Gittim mi? Gidecek miyim? Yoo... Anlatamam şimdi. Kahve molam bitti. İşe dönmeliyim.

13 Ağustos 2010 Cuma

Sıradan Hayatımı Sırlayan Sırlardan Biri Daha...

Bu sabah tuhaf bir şey oldu.. Nasıl anlatsam bilmiyorum.. Dün gece üzerine afiyet, yemekten sonra o kadar uykum geldi ki.. Nasıl olduysa erkenden uyumuşum.. Sonra gece 4 gibi uyandım.. Oruç tutacağım ya bir şeyler atıştırdım.. Allahım.. Canım nasıl reçel istiyor.. Ama yok.. Ne Oya ne de benim kardeş daha göndermediler ki.. Çaresiz bekleyeceğim.. Ben mi? Ben neden yapmıyorum reçel öyle mi? Yooo... Yapamam... Yapmam yani.. Niye ben yapacağım ki? Alıştırdılar beni.. Ben reçel meçel yapmam.. Öylesi güzel olmazzz.. Böylesi güzel.. Arkadaş ya da kardeş dediğin; sevgiyle reçel yapacak.. Sonra sana vercek.. Yiyeceksin.. Hem bandıra bandıra yiyeceksin.. Hem de "Oyy! Ellerine sağlık! Şahane yapmışsın!" diyeceksin.. Böyle işte.. Yapmam.. Göndermezlerse de beklerim, satın falan da alamam.. Hazır reçellere ömrümde ağzımı sürmem.. YA PA MAM!! Bende durumlar bu merkezde..
Neyse.. Sanki ben günlerdir uyumamışım.. Nasıl uykum var anlatamam.. Sahur yaptıktan sonra gene yattım.. Kafayı vurduğum gibi yastığa, güm diye uyumuşum.. Sabah kalktım.. Gazeteyi almak için kapıyı açtım.. Gazeteyi aldım.. Baktım yerde bir paket.. Küçük bir naylon torba.. Ağzı renki kurdela ile büzülmüş.. Gazetenin verdiği promosyon bir şey zannettim.. Mutfağa geçtim.. Paketi açtım.. Aaaa! O ne? Bir kavanoz reçel! Aaaa! Gazete mi verdi Ramazan nedeniyle acaba? Amaa.. Amaa.. Bu kavanozun üzerinde bir not var.. Tükenmez kalemle yazılmış.. Şöyle.. "Pamuk Eller.. Çilek Reçeli:)-" Nasıl yani? Allahım bu ne şimdi? Kim koydu bu reçeli? Hemen apartman görevlisini aradım.. "Muttalipcim kapıya reçeli siz mi koydunuz? "dedim.. "Yok abla, ben koymadım.. Ben gazeteyi bırakırken zaten orda o paket vardı." dedi.. Hoppala! Kavanozu elime aldım.. Gözlerimle, kulaklarımla, tüm merakımla tekrar tekrar baktım.. Bu nedir şimdi? Gene bir abraka dabra vaziyeti mi? Biliyorsun sadece ağlama duvarı yok bu dünyada.. Gülme Duvarı var ya bizim mutfakta.. Kafamı dayadım bizim mutfağın duvarına.. Güldüm katıla katıla.. Bu çilek reçelini var ya.. Bu gece yiyeceğim iftarda.. İyi ama.. Bu reçeli kim yaptı ve kim getirdi ki bizim kapıya? Öğrenebilecek miyim acaba? Bu olay sıradan hayatımı sırlayan bir sır büklümü gibi mi kalacak yoksaaa?

22 Temmuz 2010 Perşembe

"Oya" ve "Gülme Duvarı"

Bir keresinde hiç unutmam.. Geçtiğimiz kıştı.. İşten eve gelmiştim ki gözlerime inanamamıştım. Ellerimi yumruk yapıp, gözlerimi bastıra bastıra ovuşturmuştum. Bakmıştım tekrar tekrar.. Halen tezgahın üzerinde duruyordu. "Bu ne?" demiştim. "Bu ne?" Ne yapmış Rabia Teyze böyle? En büyük boy fasulye turşusunu göndermemiş mi bizim eve? Ne yapmıştım da, ödüllendirilmiştim acaba bu sürprizle? Biliyordum esasında... Rabia Teyze'yle aramızda telepatik bir posta bağlantısı vardı. Hem de sıradan hayatımı sırlayan bir sır büklümü halinde!. Her sene turşu canım isteyince, daha ben haber etmeden bana gönderir Rabia teyze.. Böyle işte.. Pekiii... Sonra ne olmuştu biliyor musun? Ertesi akşam.. Eve işten geç dönmüştüm.. Nasıl yorgundum anlatamam.. Duş alacağım... Yemek yiyeceğim... Kendimi hemen yatağa atıp, horul horul rüyalar aleminde dalacağım. Bitkin bir haldeyim.. Neyse... Kapıyı açtım. Sokak kapısının karşısı mutfak... Şimdi soruyorum, söyler misin lütfen, dünyada sadece "Ağlama Duvarı" mı var? Yooo... Eğer böyle biliyorsan, inan ki yanılıyorsun!.. İşte o günden sonra var ya, artık bizim mutfakta bir "Gülme Duvarı" var... Dinle şimdi... O akşam iş dönüşü, yorgun argın eve girmiştim... Bak... Bir gün önce eve geldiğimde mutfak tezgahının üzerinde Rabia Teyze'nin fasulye turşusunu görmüştüm de sevinçten çılgına dönmüştüm ya hani... Tamam... İyi de ertesi akşam eve geldiğimde bu kez tezgahın üzerinde koca bir kavanoz portakal reçeli bakmıyor muydu gözüme gözüme? "Yok artık!" demiştim. "Yok artık! Bu kadar da olamaz " İşte tam o zaman... Tam mutfağa girip, koca bir portakal reçeli kavanozunu görünce tezgahın üzerinde... Ellerimi kapamıştım yüzüme... Sonra dönmüştüm gerisin geriye... Kafamı mutfağın duvarına dayamıştım. Nerdeyse ağladım ağlayacağım... Diyorum ki, "Kızım sen gene hayal ediyorsun... Reçelin bitti ya Oya reçel yaptı da sana gönderdi sanıyorsun." Böyle olmalı diye düşünmüştüm yani anlatabiliyor muyum? "Yooo..." demiştim.. "Yoo!" "Hayal kepenklerimi kapatmalıyım bu gece... Olur mu böyle bir şey? Felek her gece bir kıyak çıkarır mı insanın önüne? Hele benim gibi cimri birine! Yokk artık, daha neler?" demiştim kendi kendime... Bak şimdi... Dönmüştüm tekrar geriye... Ellerimi yüzümden çekmemiştim de... Parmaklarımın arasından tezgaha bakmıştım. Hiç unutmam... Gözlerimle, kulaklarımla, tüm merakımla tekrar tekrar bakmıştım.. İnanamamıştım! Halen orada durmuyor muydu portakal reçeli? Yanında da bir tavşan kardeş vardı üstelik, elinde sepeti. "Nedir bu? Kamera şakası mı?" diye düşünmüştüm. Usulca tezgaha yanaşmıştım. Tek parmakla reçelden bir parça alıp, ağzıma atmıştım. Olamaz! Abraka dabra vaziyeti miydi bu? Bu... Bu... Oya'nın reçeliydi... Kesin... Eğilmiştim...Bakmıştım ki... Tavşanın elinde şöyle bir not vardı: "Selam Vildan, Rabia Teyze'nin koca turşu kavanozundan azıcık bile vermeye kıyamazsın bana biliyorum. Ne zaman sana gelsem turşuyu bucak bucak benden kaçırırsın. O sarmısak kokusuyla turşuyu nasıl gizleyebileceğini düşünüyorsun? Olsun! Yıllardır alıştım cimriliğine kardeşim, canın sağolsun. Sana sevdiğin portakal reçelinden koca bir kavanoz yaptım, afiyet olsun. Yanında tavşan kardeşi gönderiyorum. O da hediyem olsun! Sevgiler, Oya" Ben bunu okuyunca ne yapmıştım biliyor musun? Utanıp, ağlamam lazımdı öğle mi? Yooo! Kusura bakma valla... Kapanmıştım mutfağın duvarına... Sevinçten gülmüştüm katıla katıla... Onun için herkes bilsin istiyorum. Dünyada sadece "Ağlama Duvarı" yok. Bizim mutfakta "Gülme Duvarı" var.. Yaaaa! İyi ama ben şimdi bunu neden yazdım biliyor musun? Oya keşke bu yazımı okusa... Biliyorum geçen kış, Rabia Teyze'nin fasulye turşusundan Oya'ya hiç vermedim, hepsini ben yedim ama.. Olsun... Şeyyy! Reçelim bitti de... Acaba gene koca bir reçel kavanoz göndermez mi bana Oya? Gene kapansam bizim mutfağın "Gülme Duvarı"'na... Şöyle gülsem katıla katıla... Oyaaaa! Rabia Teyze'nin turşusundan vereceğim bu kış sana desem mesela... Şeyy.. Söz veremiyorum inan ki Oya... Diyemiyorum... Off... Karşılık beklenir mi hiç arkadaşlıkta?

2 Şubat 2010 Salı

Bu Da Hayal Kahvem'e Kapak Olsun!

Söyler misin? Sana göre dünyada sadece ağlama duvarı mı var? Yooo... Eğer böyle biliyorsan, yanılıyorsun inan!.. Artık bizim mutfakta bir sevinme duvarı var. Bu gece iş dönüşü, eve gelmiştim ki! O ne? Tezgahın üzerinde koca bir kavanoz portakal reçeli bakmıyor mu gözüme gözüme? "Yok artık!" dedim. "Yok artık! Bu kadar da olmaz!" Ellerimi kapadım yüzüme. Sonra döndüm gerisin geriye... Kafamı mutfağın duvarına dayadım. Nerdeyse ağladım ağlayacağım... Daha dün gece... Eve geldiğimde... Koca bir turşu kavanozu yok muydu tezgahın üzerinde? Vardı. Tamam... Şimdi biliyorum... Bu gece de, eve geldiğimde koca bir portakal reçeli kavanozu olsa keşke diye hayal ediyorum. Böyle olmalı... Yooo... Hayal kepenklerimi kapatmalıyım bu gece... Olur mu böyle bir şey? Felek her gece bir kıyak çıkarır mı insanın önüne? Hele benim gibi cimri birine! Yokk artık, daha neler? Bak... Öyle bozuk radyo gibi cızırdamak niyetinde değilim. Sadece sana olanları anlatmak hevesindeyim. Bak şimdi... Döndüm tekrar geriye... Ellerimi yüzümden çekmedim de... Parmaklarımın arasından tezgaha baktım. Gözlerimle, kulaklarımla, tüm merakımla tekrar tekrar baktım... İnanamadım! İşte halen orada durmuyor muydu portakal reçeli? Yanında da bir tavşan kardeş vardı üstelik, elinde sepeti. Nedir bu? Kamera şakası mı? Usulca tezgaha yanaştım. Tek parmakla reçelden bir parça alıp, ağzıma attım. Olamaz! Abraka dabra vaziyeti mi bu? Bu... Bu... Yeminle Oya'nın reçeli... Kesin... Eğildim...Baktım ki... Tavşanın elinde şöyle bir not var: "Selam Vildan, Rabia Teyze'nin koca turşu kavanozundan azıcık bile vermeye kıyamadın bana, olsun kardeşim canın sağolsun. Sana sevdiğin portakal reçelinden koca bir kavanoz yaptım, afiyet olsun. Yanında tavşan kardeşi gönderiyorum. O da hediyem olsun. Eee! Artık bu yazdığım da Hayal Kahvem'e kapak olsun! Sevgiler, Oya" Ben bunu okuyunca ne yaptım sanıyorsun? Utanıp, ağlamam lazım öğle mi? Yooo! Kusura bakma valla... Kapandım mutfağın duvarına... Sevinçten güldüm katıla katıla... Onun için bil istiyorum. Dünyada sadece ağlama duvarı yok. Bizim mutfakta sevinme duvarı var.. Yaaaa!

8 Ağustos 2009 Cumartesi

Oya&Yeni Türkü - 30.Yıl Kutlamaları

Bana bir masal anlat Oya
İçinde bütün oyunlarım
Kurtla kuzu olsun şekerle bal
Bana bir masal anlat Oya
İçinde denizler balıklar
Yağmurla kar olsun güneşle ay
Anlatırken tut elimi
Uykuya dalıp gitsem bile
Bırakıp gitme sakın beni
Bana bir masal anlat Oya
İçinde tüm sevdiklerim
İçinde İstanbul olsun

8 Ağustos arkadaşım Oya'nın doğum günü ve 7 Ağustos akşamı Sapanca Kırkpınar'daki anfi tiyatroda Yeni Türkü'nün konseri vardı. Rica etseydim bir gün sonraya alırlar mıydı acaba konserlerini? Olsun biz de bir gün önceden başlarız arkadaşımın doğum gününü kutlamaya öyle değil mi? Sordum "Gidelim mi?" diye. "Boşver!" dedi Oya. Hiç duymadım cevabını hiiç. Bileti alınca nasıl olsa gelecekti. Aldım biletleri. Altı kişi gideceğiz. İtiraz etmek mümkün mü? Değil tabi ki! Gittik! Yeni Türkü 30.yılını kutluyor ve ben de Oya'yla 30 yıllık arkadaşlığımı. Çifte kavrulmuş lokum değil de nedir bu? Kutlanmaz mı yani? Demek ki hem Oya hem Yeni Türkü hayatımın son 30 yılına damgalarını vurmuşlar. Oya benim can arkadaşım. Dostum. Hayatta tanıdığım en güzel insanlardan biri. Bazı insanlar vardır, sadece var olmaları içinizi ısıtır ya hani. Oya öyle harikulade biri. Ya reçellerine ne demeli:) Ömrümde hiç reçel yapmamışsam, Oya'dır nedeni. Kabiliyetlerimi geliştirmemi engelledi mi peki? Doğru engelledi. Ama damak zevkimi zenginleştirdi. Buna ne demeli?

Yeni Türkü şarkılarının sevdalısıyım ben. Bayılırım. Bloğuma defalarca yazmışlığım vardır şarkı sözlerini. Bu gece de olağanüstü bir performans sergiledi Yeni Türkü. Hem Oya hem Derya Köroğlu hiç yaşlanmayacaklar mı Allah aşkına? Yaşalıyorlar almasına yaşalıyorlar da,mümkün değil yaşlanmıyorlar. Şahane bir konserle hem Oya'nın yeni yaşını, hem dostluğumuzun 30. yılını, Yeni Türkü'nün 30.yılında, Yeni Türkü'nün muhteşem şarkılarıyla, hepberaber kutladık. Arkadaşlarımızla. Oya ile şarkılardan fal tuttuk gene... Benim şansıma "Delilerden sen anlarsın" çıktı. Deliririm sahiden bu şarkıya... Oya'ya ise "Sevmek bir çok şeyi göze almaktır." Şahane bir mehtap vardı gökyüzünde. Ilık esintili bir yaz gecesiydi. Nasıl söyledik bağıra bağıra şarkıları...Yaşananlara inatla... "Olmasa mektubun yazdıkların olmasa! "diye.. Ya da "Aşk yeniden, Akdeniz'in tuzu gibi aşk yeniden" diye, yada "Sakın çıkma patika yollara, ovalara, kırlara" yada "Okadar sevdim ki resmini işte bugün konuştu benle" diye "Ya içinde olmalısın çemberin yada dışında yer alacaksın" veya "Başka türlü birşey benim istediğim ne ağaca benzer ne de buluta"... Çoğu muhteşem Can Yücel ve Murathan Mungan dizeleri, harikulade Akdeniz ezgileri olan şarkılar... Tüm yüreğimizle söyledik. Hep birlikte.

Bana bir masal anlat Oya... İçinde tüm sevdiklerim... İçinde İstanbul olsun! Nice yaşlara canım! Sağlıkla!

Not: Oya, fotoğrafını ben çektim ya, sana sormadan koydum bloğuma:) Kusura bakma!