sisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ekim 2025 Perşembe

Ve Viyana ve Doğum Kontrolü ve Kürtaj Müzesi


Viyana denilince akla gelen, gezi videolarında sıkça anlatılan ihtişamlı emperyal müzeleri gezmek yerine, daha küçük, özgün ve orijinal müzeleri keşfetmek istedim. 

Bunlardan biri de Doğum Kontrolü ve Kürtaj Müzesi’ydi. 

Müzeyi gezdiğimde, gördüklerime, okuduklarıma  inanamadım. Meğer antik çağlardan beri kadınlar ve erkekler, istenmeyen gebelikleri önlemek için akla hayale gelmedik ne yollar denemişler.

Viyana’da gezdiğim bu müze, bugüne kadar üzerinde düşünmediğim, doğum kontrolü ve kürtajın, insanlık tarihi boyunca  batıl inançlar, yalan yanlış bilgiler, deneme yanılmayla yol alan çetin bir mücadeleyle şekillendiğini gösteriyor. 

Mesela sperm öldürür diye  timsah ve fil dışkısından yapılan küçük topaklar rahime sokuluyormuş. M.Ö 1850'lerde okunan bir papirüste yazıyormuş. M.S 11. yüzyılda İbn-i Sina'nın Tıp Kanunu'nda da  fil dışkısının faydalı olacağı yazıyormuş.


Limon suyuyla yapılan vajınal duşlar, biberiye, maydanoz, kekik yağları, bal, sirke, tuzlu su, çeşitli reçinelere bandırılmış süngerin, sabunların, tıkaçların  vajınaya yerleştirilmesi  doğum kontrol yöntemi olarak kullanılmış.


pamuk tıkaçlar


vajina yıkama aparatı


yurt dışında klozet yanında ayrıca yıkama klozeti vardır.
acaba ilişki sonrası kadın vajınasını yıkasın ve hamilelik önlensin amacıyla mı icat edildi?

vajınal duş pompası

kürtaj aletleri

Ortaçağ’da doğum kontrolünün yasaklanması, kadınları gizli ve ilkel yöntemlere mecbur bırakarak hem hayatlarına hem de çocuklarına mal olmuş. Bu konularda devam eden yasaklamalar halen var.  


İyisi mi, 
erkeklerin daha çok  frengiden korunmak için kullandıkları keten kumaştan, domuz mesanesi ya da koyun derisinden yapılan ilkel prezervatifleri, torbaları, 
gerçek kurbalarla yapılan gebelik testlerini,
kadınların istenmeyen gebelikleri sonlandırmak için denedikleri, 
gördükçe tüylerinizin ürpereceği 
askılar, şişler gibi feci aletleri  başka zaman anlatayım. 

Geçmişteki kadınların yaşadıklarını gördükçe ve düşündükçe  içim sızladı ne yalan söyleyeyim. Öte yandan onların yaşadıkları acı tecrübeler sayesinde bugünkü bilgilerimize kavuştuğumuzu  tekrar fark ettim.  

Bu tip sergiler ve  müzeler, rahatsızlık verse de  çok mühim. Cinsellik ve üreme sağlığı konularını görünür kılmak, toplumsal tartışmalara alan yaratmak çok önemli bir kültürel adım bence. 

Doğum kontrol hapı, prezervatif ve diğer güvenli yöntemler aslında insanlığın ortak hafızasının, kuşaklar boyu süren deneyim ve mücadelenin bir mirası. Bugün sahip olduklarımız, dün yaşananların üzerine inşa edildiği aşikar.


Sen Viyana'ya git. Sisi'nin sarayını gezeceğine Doğum Kontrolü ve Kürtaj Müzesi'ne git, ne şaşkınım di mi?

Kraliçe olsa da kadın kadındır. Sisi'nin kullandığı aparatlar belki altındandır. Ne olacak ki? Neticede 16 yaşında evlendirilmiş bir kız çocuğu.

Kimbilir  hangi  gebelik önleme yöntemlerini kulandı?  Kimbilir  kaç çocuk doğurdu? Kimbilir kaç düşük yaptı? Kimilir kaç çocuğu doğumdan sonra öldü? 

Bavyera Düşesi, Lombardiya-Venedik Kraliçesi, Macaristan Kraliçesi ve Avusturya İmparatoriçesi Elisabeth Amalie Eugenie… Bilinen adıyla Sisi… Nasıl ölmüş bilin bakalım? Öldürülmüş. 



Evet... Doğru... Bu kez Hofburg Sarayı içindeki Sisi Müzesi'ni gezmedim. Ve fakat.... Sisi'nin hayatını büyükannemin hayatıymış gibi iyi bilirim. 


12 Mayıs 2013 Pazar

Efkârlı Günlerimin Gizemli Şehri...

 

2005 senesiydi. Yüreğim ümitsizce aylarca dağlanmış, sonra da sanki hiç ısınmayacak gibi düşündüğüm acı bir üşüme duygusuna terkedilmişti. İki gün de olsa nasıl ihtiyacım vardı biraz uzaklaşmaya… Annemi zalim bir hastalığın pençesinden tüm uğraşmalarımıza rağmen kurtaramamıştık… Ellerimizden kayıp gitmişti… Hakikaten içim hem acıyor hem de üşüyordu. Ne kadar belli etmemeye çabalasam da, bu ruh halim suretime yansıyordu. 

İnsanları acıları ile baş başa bırakmak lazım. Ben acıların paylaşılarak dağılacağını düşünenlerden değilim ne yazık ki… Sırtımın sıvazlanması, avutucu sözler garip ve kifayetsiz geliyordu bana… Kendim aşmalıydım bu süreci ve içimde küllendirmeliydim bu acıyı… Zaman her şeyin ilacı olacaktı da zaman geçsin istemiyordum ki… Zamanı durdurmuştum kendimde… Bu gidişatım iyi değildi hissediyordum. Çevremdekilere haksızlık etmemeliydim biliyordum…

Viyana iyi gelecekti bana… Sıcak, hareketli, cıvıl cıvıl insanlarla dolu şehirler değil, soğuk, yağmurlu, gri, kasvetli bir yere ihtiyacım vardı… Ruhumu yansıtan, bir depresyon şehrine.. Belki hayata asılmama yardımcı olabilirdi Tuna kanalı kıyısında yapacağım yürüyüşler…  Viyana'ya gitmeye karar verdim.

Viyana ilk bakışta sakin bir şehir görüntüsü vermişti bana. Koşturma yok… Telaş yok… Panik yok… Sanki şehrin ritmiydi bu… Şehir bir içe kapanma,  muhabbete  gözlerini kapama halindeydi sanki… Tam içinde yaşadığım ruh halinin ritmindeydi. Mozart’ın notaları dolanıyordu şehrin üstünde...  Mozart’ın müziği eşliğinde, Viyana’yla aynı ritimde vals yapabileceğimizi hissetmiştim. Bu şehirle ruhum tam denk düşmüştü.

Şehrin sokaklarında başıboş dolanıyordum. Viyana gizemli ve medeni bir şehir görüntüsü sunmaya devam ediyor, kültürü ve zenginliği ile gözümü kamaştırıyordu… Bir yerde okumuştum. "Viyana’da iki günden fazla kalmayın" diye yazıyordu. Eğer ruhunuzdan hoşnut değilseniz, önce görkemiyle göz boyarken, ardından ruhunuzu ele geçiriyormuş. İki yüzyıldan beri Viyana dünyanın psikoloji ve psikiyatri merkeziymiş. Gugging Hastanesi günümüzün en iyi “Bakırköy”ü olarak bilinmekteymiş. Gerçekten Viyana’nın deli ettiği değerli insan sayısı azımsanmayacak kadar çoktu.  “Freud, Nietzche, Mozart, Beethoven” aklıma geliyordu.  Bunları düşünürken sokaklarda kendi kendine konuşan, dalgın dalgın yürüyen insanları fark ediyordum…

 
Kentte bütün yollar Stephansdom’a çıkıyordu. Haşmetli, gotik ve kapkara haliyle bu katedral, kesinlikle şehrin ruhunu simgeliyordu. Söylentilere göre katedralin mimarı ruhunu şeytana satarak bu binayı yapmış. Kilisenin altında, kara veba sırasında ölmüş insanların gömüldüğü mezarlar varmış. Ne cesaret ne de metanetim vardı bu dehlizleri görmeye… Giremedim… Burası Stephansdom katedralinden adını alan güzelce bir meydandı aynı zamanda. Her köşe bir kafeydi… Kafeler cıvıl cıvıl...  Ama eksik olan bir şey vardı sanki. Demezler mi Viyana için “Ne Paris kadar aşık, ne Roma kadar tarihi, ne Prag kadar görkemli, ne de İstanbul kadar gizemli “ diye … Hakveriyordum bu söze… Ya da gözlerim gene yüreğim gibi görmek istiyordu.

Yorgundum… Viyana kahve ve pasta demekti ya, aynı zamanda… O yağmurlu sonbahar gününde, Viyana’nın her köşesinde mevcut olan kafelerden birine dalıyordum… Söylentilere göre Viyana kuşatmasından sonra Türklerden kalan torbalar dolusu kahveyi bir Polonyalı bulmuş ve sonra da bunları satmak için bir kafe açmış… Böyle başlamış kahve ile Viyana’nın ilk tanışma hikayesi… Kendime sıcak bir melange söyleyip önce sokağı seyre koyuluyordum. Viyana önümden akıp geçiyordu... Sonra kitabımı açıyordum.


Her seyahatimde yanımda mutlaka kitaplarım olur. Bu kez bana arkadaşlık eden Orhan Pamuk’un Kara Kitap'ıydı… Romanın baş döndürücü, uzun, mistik cümleleriyle,  Viyana’nın barok mimarisi bu kadar mı denk düşer diye düşünüyordum… İkisi de ne kadar karanlık… İkisi de ne kadar gizemli! Haliçteki hazineler, yeraltı dehlizleri, görev için yola düşen cellatlar, tebdil-i kıyafetler, her yüzün ardında başka birini görmek, küçük yaşta evlendirilen zavallı prenseslerin hikayeleri, büyülü kentlere yolculuk, neler yoktu ki Kara Kitap'ta...  Ya Viyana... Veba salgınıyla, Yahudi katliamıyla ya da savaşlarda ölen insanlar… Habsburg Saraylarında gördüğüm o ihtişamlı yaşantıya karşın Kraliçe Elizabeth (Sisi) nin oğlu Rudolf’un, Mayerling de intihar etmesi…  Marie Antoinette'in  (Hani halkı için ekmek bulamıyorlarsa, pasta yesinler diyen Fransa Kraliçesi) giyotinle idam edilmesi... Sisi'nin bir suikast sonucu ölmesi...  Orhan Pamuk İstanbul’un gizemini anlatıyordu...  Viyana ise kendi karanlık geçmişini… Hanedanın yaşadığı görkemli salonları geziyordum… O ne ihtişam. Ne şaşaa!  Kara Kitap’ta Galip’in peşini bırakmayan gölge gibi sanki Sisi’nin gölgesi de peşimi bırakmıyor gibi geliyordu bana… Viyanalılar her şeye Sisi’yi resmetmişler. Her yerde karşıma çıkıyordu.

Viyana’da kitapçılar muhteşemdi. Kahve kokusu kadar kitap kokusunu da çok seviyorum.. Orhan Pamuk’un Almanca’ya çevrilmiş kitaplarını kokluyorum fırından yeni çıkmış memleketim ekmekleri gibi… İndirime girmiş 1960, 1970 1980,1990 yıllarını anlatan İngilizce dört kitap alıyorum nasıl taşıyacağımı düşünmeden gene..  Kendi kendime “Daha iyisin " diyorum. Uçaktan son kez şehre bakıyorum.

Hoşça kal Viyana ! Efkârlı günlerimin gizemli şehri…

6 Eylül 2012 Perşembe

Gülümse, Hadi Gülümse, Bulutlar Gitsin...

kardeş-hk-dilek-oya-sisi


Büyükannem, ruhu rahmet istedi, nasıl kendine has bir kadındı anlatamam.  Onun, bir aralar, mütemadiyen sabah ezanında evden çıktığını söylesem, inan abartmış sayılmam. İkimiz aynı odada uyuduğumuz için, ne kadar itinalı davransa da, tıkırtısına illa uyanırdım. Uykum kaçmasın diye gözümü iyice açmak istemez, her defasında kirpiklerimin arasından şaşkınlıkla ona bakakalırdım. Çok merak ederdim. Acaba her sabah nereye giderdi? 

Bazan,  aklım sıra şaka yapacağım ya… Önce… “Aaa!.. Büyükanne,  sabahın bu saatinde nereye gidiyorsun?” diye sorardım. Ciddi bir kadındı büyükannem. Ben kime çekmiştim bilmiyorum ama büyükanneme çekmediğimi ayan beyan belliydi. Sakın yanlış anlaşılmasın, sert, despot, dediği dedik biri asla değildi. Hayrandım ona… Çok seviyordum. Değişik gelirdi bana. 

Mesela pek gülmezdi.  Zaten hocaydı.  Sol kaşını kaldırdığında, hoşlanmadığı bir vaziyet var demekti. İnsanları seyrederdim. Büyükannemi tanıyan tanımayan herkes, onun tavrından, duruşundan mutlaka etkilenirdi. Karşısında kim varsa, otomatikman hareketlerine  ya da konuşmasına  çekidüzen verirdi. Kardeşim dahil, benden başka, evdeki herkes, aklı başında kişilerdi. Ben evlatlıktım belki, bilmiyorum. Çünkü şimdi olduğum gibi, çocukluğumda da sulu sepken biriydim. Aklıma geleni, büyükanneme dahi, temkin süzgecinden geçirmeden pattadanak söylerdim.  Zaten hayal dünyam genişti.  Hal böyle olunca, beynimin içinden  aklıselim düşünceler pek geçmezdi. Sabahın alaca karanlığında evden parmaklarının ucunda çıkıyordu ya… Allahım, ne feciydim… Büyükannemi bilmediğim bir caminin avlusunda, bilmediğim bir caminin hocasıyla gözgöze hayal ederdim. 

Haydi kendi kendine hayal ediyorsun, bari belli etme değil mi? Nerdeee? Şimdi düşünüyorum da, inanın çözemiyorum, acaba nasıl cüret ederdim? İlla şaka yapacağım ya! Üşenmezdim. Yatağımdan usulcacık kalkardım. Bembeyaz, upuzun, pazen geceliğimle, çıplak ayaklarımı buz gibi marleylerde sürükleye sürükleye, adeta bir uyurgezer gibi usulca yanına giderdim.  Fısıltılı bir sesle kulağına ne derdim biliyor musunuz? Allahım yarabbim… İnanın söylemeye utanıyorum… “Aaa! Büyükanne, sen cami hocasıyla flört mü  ediyorsun yoksa ?” derdim. 

Flört kelimesi yeni girmişti bilgi dağarcığıma da, cümle içinde kullanmayı deniyordum belki, ne bileyim? Büyükanneme nasıl söylenir bu söz? Cahil cesareti olduğunu farzediyorum... Vee... Lakırtımı işitince, elbette hışımla bana dönerdi. Gözlerinde kırpkırmızı şimşekler, çakmak çakmak yanıp sönerdi. Ürkerdim tabii... İşi oyuna vurur, bir şey söylemesine fırsat vermezdim. Kirpiklerimi kırpıştırarak  tüm şirinliğimi takınır, sevgiyle büyükanneme gülümserdim. Sonra  dudaklarımı büze büze, “Aaa! Fatma Girik gibi hani büyükanne, hatırlasana, filmde sabah erkenden cami avlusunda Cüneyt Arkın'la buluşuyorlardı ya!” derdim. 

İfadesindeki öfke anında  sönerdi. Hissederdim.  Resmen gülümseyeceğinden ürkerdi.  Her ne kadar sert tona akortlamaya çabalasa da, sesi kendisini bile şaşırtacak kadar yumuşacık çıkardı... “Evladım, ben artist miyim?” derdi.  Dayanamazdım. Boynuna atlardım. Yanaklarını defalarca öperdim. “Sen Fatma Girik’ten daha güzelsin!” derdim. 

Ah, büyükannem benim... Canımdı. Kaç yaşında olursa olsun, o da kadındı nihayetinde... En sevdiği artist Fatma Girik'e benzemek hoşuna giderdi. İşte tam o an… Hani Fatma Girik’e benzediğini işittiği o an… Bir mucize olur… Büyükannem önce hafifçe gülümserdi. Sonra dayanamaz, omuzlarını titrete titrete, kıkır kıkır gülerdi. Büyükannem kahkahayla bile gülerdi desem kimse inanmazdı bana. Çünkü benden başka kimse onun kahkahayla güldüğünü görmedi. 

Biz iki sırdaştık. Merak ettiğim, kimselerin ona sormaya cesaret edemeyeceği mahrem sorular sorardım.  Anneme bir iki kez büyükanneme sorduğum soruları anlatmaya kalktım. “Uydurukçu kız, Resmiye anne konuşur mu öyle ayıp şeyler,” dedi. Baktım söyleyeceklerime inanmayacaklardı… Kimseye anlatmadım. 

Büyükannemle aramızda kaldı. Şimdi düşünüyorum da, “Büyükanne, sen hiç filmlerdeki gibi öpüştün mü? ” diye sorduğum günkü yüz ifadesi ... Ve...  Kimseler bilmez… Hele o sırlı ifadenin arkasından kafasını arkaya atarak, koparttığı şen  kahkaha var ya... Resmen bir mıh gibi  işlenmiş hafızama... Ne güzeldi!..

Hoppala!.. Niçin anlattım şimdi bu eski hikayeleri?  İnanın  anlatmak isteğim bambaşka bir şey, kardeşim ve arkadaşlarımla  gittiğim Sezen Aksu konseriydi.  Sezen Aksu konseri elbette çok güzeldi.  Ya kardeşlik... Ya arkadaşlık...  Dostluklar... Allahım, Sezen Aksu şarkıları eşliğinde, beraberce, elele, kol kola, omuz omuza  olmak ne şahane bir histi. 

Aslında, büyükanneminin her sabah hasta arkadaşına neden ziyarete gittiğini  anlatmaya başlayacak, sonra onun kardeşliğin, arkadaşlığın nasıl en büyük zenginlik olduğu hakkındaki muhabbetlerinden, bizim arkadaşlıklarımıza ve Sezen Aksu konserine gelecektim ki… Hafıza ne tuhaf bir kutu değil mi? Bakar mısınız, parmaklarımdan, hiç aklımda yokken, neler neler döküldü. 

Du bakalım.  Şimdi yorgunum.  Uykum geldi. Bilmiyorum.  Sonra devam ederim belki.  Heeyy... Baksana... Önce... Gülümse... Gülümse hadi....

5 Eylül 2012 Çarşamba

Beni Yak! Kendini Yak! Herşeyi Yak!

Şşşşttth!.. Sus... Sakın sesini çıkarma... Aramızda kalsın ama... Ofisteki işlerimi toparlamak üzereyim. Öğleden sonra ofisten kaçıp İstanbul'a gideceğim. Geçen haftaydı sanıyorum.  Sisi'den bir mesaj geldi.  "Çok özledim. Sezen Aksu'ya biletleri aldım. Çarşamba akşamı Hisar'da buluşalım." diyordu. Nasıl sevindim anlatamam. Yoo... Sisi sadece benim için bilet almamış. Oya, Dilek ve benim kardeş de gelecek elbet... 

Eeee... Demek ki... Bu gece... Kısmetse... Uzanıp Kanlıca'nın orta yerinde bir taşa, gözümün yaşını yürdüreceğim Hisar'a doğru...  Ve biliyorum... Bi lodos lazım olacak bana, bir kürek, bi kayık... Zulada bir kaç şişe yakut yer gök kırmızı...  Avaz avaza söveceğim  gelmişine geçmişine ayıpsa ayıp... İsterse düşsün üstüme akşamdan kalma sabah yıldızı...  

Bir gün daha yaşanacak ve bitecek. Sevinçleri ve kederleriyle... Bilirim herkes payına düşeni yaşayacak. Ve her yeni günde değişecek yeni birşeyler... Ben de kendi payıma düşenleri yaşayıp biriktireceğim.  

Sanki memleketime yeni bir film gelecek. Mevsim değişecek. Akdeniz olacak. Gülümseyeceğim... Gülümseyecekler...  Hepbirlikte gülümseyeceğiz biz. 

 

24 Mayıs 2012 Perşembe

İlahi Komedyaaaa!


Dündü. Akşam üstüydü. Benim öğretmen kardeş, en öğretmen sesiyle "Abla, beni hemen Sisi'ye götürmen lâzım." dedi. Sisi bizim köyün kızı. Üniversitesini, master'ını bitirdi. İstanbul'da çalışıyor ve yaşıyor şimdi. Pazartesi gecesi uzun bir seyahatten dönmüştüm. Salı günü hiç nefes almadan, ofisin işlerine fena halde gömüldüm. Nasıl yoğundum, yorgundum, uykusuzdum anlatamam... Öğretmen kardeşimden emir kipinde bir telefon aldım ya... Sanki abla değildim de... Öğretmen karşısında sözlüye kalkmış bir öğrenci gibiydim. Ayrıca kardeşim bir devlet okulu öğretmeni... Öğrencilerine daha iyi eğitim vermek için, gece gündüz proje üretiyor ya... Hürmeti fazlasıyla hak ediyor tabii.  Hiç itiraz etmedim. En ürkek öğrenci sesimle "Tamam. Peki." dedim. İş çıkışı, tüm trafik kuralarına harfiyen uyarak öğretmen kardeşimin okuluna gittim. Kardeş arabaya bindiği gibi, ver elini Üsküdar... Saat 19.30'da Sisi'nin evindeydik. Öğretmen kardeşim, bir eğitim projesi hazırladı. Sisi bilgisayar programlarıyla vals yapan bir prenses olduğu için, projeye son bir göz atsın istemiş. Sisi de işten henüz dönmüş. Hafta sonu annesi ziyaretine geldiği için, nasıl  nefis yemekler vardı anlatamam. Önce Sisi'nin yemeklerini sildik süpürdük. Oh, biraz kendime geldim. Onlar bilgisayar başındayken, ben Sisi'nin evini Masumiyet Müzesi'ni gezermiş gibi inceledim. Allahım! Bu Sisi var ya, resmen prenses ruhlu bir kız... Anlatılacak gibi değil... Bak şimdi... Önce kitaplarına göz gezdirdim. Tuğla tipinde bir kitap dikkatimi çekti. O ne? Bu Dante'nin İlahi Komedya'sı... Vay canına sayın seyirciler!.. Ben ben olalı, Dante'nin İlahi Komedyası'nı bir defa bile elime almamıştım. Ne bileyim? Taşarılı biriyim. Dante'nin İlahi Komedyası'nı okumak için kılığıma, kıyafetime, halime, tavrıma dikkat etmem gerekir. Ağır olmalıyım. Molla edası takınmalıyım. Benim gibi sulu sepken birinin eline yakışmaz. Ayıp olur Dante'ye, diye düşünmekteydim. Meğer ne kompleksliymişim. Diğer kitaplardan farkı yokmuş ki... Hiiç korktuğum gibi değildi. Bana Dante'nin İlahi Komedyası pek bi sevimli geldi.  Hemen Dante'yle oyuna başladım. Gözlerimi  kapadım. Bir sayfasını araladım. Gözüme denk gelen ilk cümleyi okumaya başladım. İlk okuduğum  "Ölümlü bedenimle nasıl sevdimse seni, bedensiz de seviyorum, peki ne arıyorsun burada?" diye bir cümle değil mi? Hoppala!..  Gayri itiyari bir refleksle "Ben mi?!.. " dedim. Dante'yle... İlahi Komedya'da... Araf'taydık galiba... Daha ilk cümleden senli benli olmayı becermiştik baksana... Kitabın cehennem, araf ve cennet bölümlerinden epeyce okudum. Tamam. Kararlıyım. Kompleksimi yendim. İlk fırsatta bu kitabı edineceğim.



Sisi'yi iyi tanırım. Bizim ofisin tezgahından geçmiştir. Geçerken, tezgahımızı dantelalı fikirleriyle ziyadesiyle zenginleştirmiştir. Sisi, adeta, Viyana'da doğması gerekirken, bizim köyde doğmuş gibidir. Kız baştan aşağıya asalet, tepeden tırnağa zerafet mübarek... Baksana... Çikolata tarifli yemekler kitabı... Breh... Breh... Yemek kitabının kabı bile altın renkli... Elinde değil... Ruhu böyle kitapları tercih ediyor. Kaderi benzemesin...  Anlatamam... Tipi de Avrupa'nın en güzel kadını olan  Avusturya - Macaristan kraliçesi Sisi'ye çok benziyor. Zaten benzediği  için ona Sisi diyoruz. Bloğunun adı da Sisi tabii... Bu durumda başka ne olabilir, öyle değil mi? Ben Sisi'nin eşyalarını karıştırırken, onlar ise bilgisayar başında ha babam de babam çalıştılar. Akreple yelkovan birbirini nasıl kovaladı anlamadım. Bir baktım saat çoktan gece yarısını geçmiş... Üsküdar'a gideriken yağmur yağmıyordu ama... Üsküdar'dan döner iken, saatimin göstergesi sabaha karşı ikibuçuğa vuruyordu. Üstüne bir de, otobanda yol inşaatı var mıydı? Hem yol bizi E5 e atınca... Hem de hızlı gidiyorum diye kardeşimin yüreği üç buçuk atmaya başlayınca... Hımbıl vitesle, biz vardık mı İzmit'e, sabaha karşı saat 3:30'da... Yolda uykum gelmesin diye Sisi'de epey kahve içmiştim. Üzerine afiyet abartmışım iyice. Hani bir rivayet vardır kahve üstüne. Evvel zaman içinde bir çoban, tuhaf davranışlar gösteren, uyumaları gerekirken geceleri aşırı hareketlenen keçilerinin bu davranışlarının sebebini merak etmiş te, gün boyu gözlemiş ya keçilerini... Sonra keçilerin bir kısmının bodur ağaçların tanelerini yedikten sonra aşırı hareketlendiğini anlamış. Meğer yedikleri kahve çekirdekleriymiş. Öyle işte... Ben gene kahve üstüne kahve içince... Kendimi kahvenin esaretine kaptırınca gene... Uykum kaçtı tabii... Bu durumda sabaha kadar uyumadım iyi mi? Oysa benim  kardeş ve Sisi  üç dört saatte olsa uyumuşlar. Ne güzel! Ben  bugün uykusuz çalıştım. Şimdi gece yarısını geçti. Gördüğün gibi halen  bu yazı için debelenmekteyim. Yok ama... Gitmeliyim. Anne sözü dinler gibi masum yatağıma girip, uykuları kaçan keçileri çitten atlatarak, bu gece mutlaka uyumayı denemeliyim.  Yarın çok mühim toplantım var... Çoook mühim! Eğer bu gece de uyuyamazsam var ya... Biliyorum kendimi... Ben... Yarın sabah... Toplantıda... Koca koca insanların karşısında... Dayanamam... Horul horul uyurum valla... Peki sonraaaa... Düşünmek istemiyorummmm... Düşünmek istemiyorum... Sonum olur....  İlahi Komeddyaaaa:))


15 Nisan 2011 Cuma

"Kafa"lı Deyimlerle 30. İstanbul Film Festivali Günlüğüm


İstanbul'a gitmeyi "kafaya koymuştum" bir kere. Mutlaka gidecektim. Gitmezsem "kafayı üşütebilirdim". Yoksa ne yapardım, derdimi kime yanardım? Neylerdim, bu şehri ateşe mi vereydim? Öyle bir "kafayı takmıştım" yani öyle böyle değil! Yanıma "kafa dengi" bir arkadaş bulmalıydım ama. Buldum da. Hülya. Telefon ettim. "Geliyorum İstanbul'a. Seni alacağım birlikte Beyoğlu'na 30. İstanbul Film Festivali'ne gideceğiz. "Kafan yattı" mı  bu planıma ne dersin?" diye sordum. Her zaman ki gibi " Şahane olur." dedi.

 
Ben her yıl  Hülya ile bir gün  İstanbul Film Festivali'ne gitmeyi adet edindim. Seviyorum onunla sinemaya üzerine sohbet etmeyi. Ben hatırlatmasam  festivali unutabilir ama belki. Çünkü bana  "Biz İstanbul'da yaşayanlar kaçırıyoruz film festivalini, sen nasıl köyden İstanbul'a geliyorsun sürekli? "dedi. "Boşver, "kafa yorma" böyle şeylere, üzümünü ye bağını sorma, bana takıl hayatını yaşa!" dedim. Güldü. Arkadaşım arabaya bindiğinde önce "kafa kafaya verdik". Acaba Beyoğlu'na hangi yolla gitmeliydik? Kadıköy'e bıraksam arabamı mesela. Ordan Beşiktaş'a deniz yoluyla geçsek. Sonra ver elini  Pera! Yoksa benim arabayla mı gitsek? Bu konuya ayaküstü biraz "kafa yorduk". "Kafamızı işletmeliydik". Günü kaliteli değerlendirmeliydik. Yağmur yağıyordu feci... Sinemadan pek vakit kalmıyordu muhabbete.  İlk filme de daha çok vakit vardı. "Kafamızı kullandık." Benim sevgili düldülle gitmeye karar verdik.


İlk filmin adı Yaşamın Ritmi'ydi... 2010  İsveç-Fransa yapımı bir film. Ne yönetmenini tanıyordum, ne oyuncularını. Olsun... Nefisti. Bizim  böyle bir konuyu "kafamızda canlandırdırmamız" mümkün değil inan ki.  Müzik teröristleri diyebileceğim bir kadın ve beş erkek, ameliyathanede, bankada, iş makineleriyle konser salonunun önünde ve şehrin yüksek gerilim hatlarında protest diye nitelendirebileceğim bir karşı müzik tavrı içine giriyorlar. Kardeşi ünlü bir müzisyen olan polis Amadeus ise ne yazık ki her daim sessizlik istiyor. Nasıl enteresan bir filmdi anlatamam. İnsan düşündükçe "kafayı üşütebilir."  Hele filmin finali var ya müthişti. Yaşamın Ritmi'ne  sadece finali için bile gidilebilir.

 

Sonra İnsan Kaynakları Müdürü'ne gittik. Bu filmi seçmemin nedeni, yönetmeni Eran Riklis'in geçen yıl seyrettiğim Limon Ağacı adlı filmin de yönetmeni olduğunu öğrendiğim içindi. Yoksa bilmem yani Eran Riklis'i. İsrail-Almanya-Romanya ortak yapımı gerçekleştirilen film Kudüs'teki bir insan kaynakları müdürünün başına gelenleri konu ediyor. Kendi fabrikalarında çalışan bir kadın işçinin bir intihar saldırında ölmesinden insan kaynakları müdürü sorumlu tutuluyor. Oldukça çarpıcı bir filmdi. Bir şey yeniden kafama dank etti. Sinemanın  insan haklarını konu etmesi bence çok önemli. Bu film illa ki izlenmeli.


Üçüncü filmin adı ise  Siyah Venüs'dü. Maalesef bu filmi izleyemedik. Çünkü bana mühim bir telefon geldi. Bir müşterimin  fabrikasında iş kazası olmuş. Tam da İnsan Kaynakları  Müdürü adlı filmden çıktığımızda müşteriminin insan kaynakları müdürüyle haberleşmedik mi?  Biri bana kamera şakası mı yapıyor diye "kafayı yiyecektim" inan ki. Neyse işçinin durumu iyi. Az sonra Sisi aradı beni. Beyoğlu'ndaymış. "Görebilir miyim sizi?" dedi. Aaa! "Kafam nasıl kızdı." Sen Beyoğlu'nda olacaksın benimle aynı vakitte. "Görebilir miyim" diyeceksin öyle mi? Sorulur mu hiç böyle soru!  "Tabii!" dedim. "Tabii ki!" Allahım... Bir de yanında Hiroşima Sevgilim'i getirmemiş mi? Ne çok seyretmek istiyordum o filmi. Hani bilirsin, Marquerite Duras'ın senaryosunu yazdığı film. Sisi'ye nasıl sarılacağımı bilemedim. Oturduk bir kafeye hep birlikte. Kahvelerimizi içtik büyük bir keyifle.. Başladık filmler üzerine muhabbete... Hızımızı alamadık. Yürüdük Pera Müzesi'ndeki  İhsan Cemal Karaburçak sergisine. O resim senin bu resim benim dolandık durduk biteviye... Sonra arkadaşım  eğildi kulağıma... Dedi ki" Sen beni acilen atar mısın eve? "Kafam kazan gibi oldu! Alışık değilim bu kadar gezinmeye." Baktım Hülya'ya. Gerçekten "Kafayı bulmuş" gibiydi. "Tamam!" dedim, sen daha fazla uyma bana. Hemen eve git ve "kafayı vurup yat!" Ben daha çok gezerim bu "KAFA"yla! Sonra... Evli evine köylü köyüne. dedik.. Sisi'yle döndük bizim köye. Bir İstanbul Film Festivali günü daha böyleyken böyle bitti işte.