kafalı deyimler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kafalı deyimler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Eylül 2012 Perşembe

"Kafa"lı Deyimlerle Yedinci Gün


Hiç unutmuyorum 2010 senesiydi. Gazetede bir haber okumuştum. Ertesi gün bütün planlarımı iptal edip, İstanbul'a gitmeyi "kafaya koymuştum." Mutlaka gidecektim. Gitmezsem "kafayı üşütebilirdim". Yoksa ne yapardım, derdimi kime yanardım? Neylerdim, bu şehri ateşe mi vereydim? Öyle bir "kafayı takmıştım" yani öyle böyle değil! Yanıma "kafa dengi" bir arkadaş bulmalıydım ama. Hemen bulmuştum. Hülya. Telefon etmiştim. "Geliyorum İstanbul'a. Seni alacağım birlikte Santralistanbul'daki sergiye gideceğiz. "Kafan yattı" mı bu planıma ne dersin?" diye sormuştum. Her zaman ki gibi " Şahane olur." demişti.


Hiç duymamıştı bu sergiyi. "Biz İstanbul'da yaşayanlar bilmiyoruz, sen nerden biliyorsun?" demişti. "Boşver, "kafa yorma" böyle şeylere, üzümünü ye bağını sorma, bana takıl hayatını yaşa!" demiştim. Gülmüştü. Buluştuğımızda, önce "kafa kafaya vermiştik". Nasıl gidelim karşıya diye epeyce "kafa yormuştuk." İstanbul'du burası. "Kafamızı işletmeliydik." Trafik yoğundu. Yollarda vakit kaybetmemeliydik. Elbette, "Kafamızı kullanmıştık." Arabayı Anadolu Yakası'na bırakmıştık. Vapura atladığımız gibi ver elini Avrupa!...  Koşa koşa  sergiye gitmiştik.

uzun ihsaneflatun

İhsan Oktay Anar'ın kitaplarında okuduğum kahramanların, usta çizerler tarafından hazırlanan yirmi beş roman karakterinin insan boyutundaki kopyaları sergileniyordu. Düşünebiliyor musun benim gibi İhsan Oktay Anar kitaplarının hastası, üstelik  hayalperest bünyeye sahip biri için bu sergi resmen hazine değerindeydi. Alibaz’dan Kalın Musa’ya, Arap İhsan’dan Neva’ya, Uzun İhsan'dan Eflatun'a kadar nevi şahsına münhasır İhsan Oktay Anar karakterleriydi ya bunlar, benim "kafamda canlandırdıklarımla" sanatçılarınkini mukayese etmiştim. Bir kez daha "Sanatçı olmak ne şahane bir şey!" diye düşünmüştüm.  Roman yazmak ve yazılan romanların kahramanlarının başka sanatçılar tarafından  hayal edilip ortaya çıkarılması... İnsan hasetinden "kafayı üşütebilirdi." Hele sanata yeteneği olmayan benim gibi biri.


Şimdi bu  kafalı anılarımı, durup dururken,  haybeye hatırlamadım tabii. Ah, İhsan Oktay Anar'ın Yedinci Gün diye bir  kitabı çıkmış ve ben yeni duydum, biliyor musun? Nasıl  haberim olmadı diye düşünürken, birden "kafama dank etti." Tabii ya, ben son zamanlarda yeni kitaplara pek bakmıyordum ki. Ne "kafasızım" görüyor musun?  Unutmuşum. Aklım fikrim  hep eski kitaplarda olunca, Yedinci Gün karanlığımda kalmış demek ki. Ben bunları aklımdan geçirirken, az önce telefon çalmasın mı? Aaa! Dilek İstanbul'a gidecekti, çoktan eve dönmüş. Bil bakalım ne dedi? Allahım, ne ballıyım!.. Bana İstanbul'dan  Yedinci Gün'ü satın alıp getirmiş. Ben bunu işittim ya, sevinçten "Kafayı  yememek" için, ilkin kocaman bir çığlık attım. Sonra şu yukarıda anlattıklarımı,  telefonda Dilek'e, bombardıman gibi bıdı bıdı anlatmaya başladım.  Arkadaşım "Ay, yeter, anlattıklarından "kafam kazan gibi oldu!" dedi. Ben ise mutluluktan "kafayı bulmuş" gibiydim. Güldüm.

Bu sefer tane tane dedim ki: "Ah, çok teşekkür ederim Dilek. Sen benim anlattıklarımı "takma kafa"na. Bak yol yorgunusun zaten... Hemen "kafayı vurup yat" olur mu? Sabah erken kalk sonra... Ofise kahveye gel erkenden. Şeey, ama sen sen ol, kitabımı getirmeyi aman diyeyim sakın unutma. Yoksa... Hiiç...  İş miş yapamam ben bu KAFA'yla!"


16 Eylül 2011 Cuma

"Kafalı" Deyimlerle İstanbul Sahaflar Festivali


İstanbul'a gitmeyi "kafaya koymuştum" bir kere. Mutlaka gidecektim. Gitmezsem "kafayı üşütebilirdim". Yoksa ne yapardım, derdimi kime yanardım? Neylerdim, bu şehri ateşe mi vereydim? Öyle bir "kafayı takmıştım" yani öyle böyle değil! Yanıma "kafa dengi" bir arkadaş aradım. Bulamadım. Hiiççç  “kafamı yormadım”… Hiçç dert etmedim. Ne olacak ki? Kendimi taktım koluma… Gittim Sahaflar Festivali’ne koşa koşa… Hem de eteklerim zil çala çala!.. Ben ilk kez geçen yıl gitmiştim Sahaflar Festivali’ne. İşte burada...


Bu kez “kafamı işletmeliydim.” Yoksa o kadar kitap arasında… Hem de o cayır cayır sıcak havada… “Kafayı yiyebilirdim.” Kendimle “kafa kafaya verdim.” Kitaplarını seçeceğim yazar isimlerini belirledim. Son günlerde deneme kitaplarıyla fazlasıyla haşır neşirdim. Deneme kitaplarının edebiyatın üvey evladı olduğunu söyleyenler çıkabilir. Ben böyle lakırdılar edenlerle “aynı kafada” değilim. Tamam. Romanın şanı büyüktür. Öykü ise çoğunlukla “kafa dengi” bir arkadaş gibidir. Hımm… Ya o güzeller güzeli “kafa kışkırtıcı” şiir? Şiir için kim fena bir şey söyleyebilir? Ama deneme kitapları deyince… Okurların çoğu “kafa çevirir.” Ne fena! Ben onu bunu bilmem. Deneme kitaplarını çok ama çok severim. Deneme kitapları “kafa açıcıdır” bir kere… Okurun ufkunu daldan dala gezdirir. Öyle bilgiçlikte taslamaz. Sanki muhabbet ediyormuşsun gibi bir his verir.



Hazırladığım listede şu yazarların ismi vardı. Oktay Akbal’ın epeyce deneme kitabını edinmiştim. Bulabileceğim bende olmayan kitaplarını aramaya karar verdim. Salah Birsel’in üç kitabı vardı bende. Ve onun dilinin hastasıyım. Nasıl eğlendiricidir anlatamam. Miskin ruhları uyandırır. Melih Cevdet Anday’ın Rahatı Kaçan Ağaç adlı şiirini bilir misin? O şiirdeki gibi insanın “kafasını üşüttürebilir.”  Rahatını fena halde kaçırır. Ben bunu daha önce nasıl düşünmedim, dedirtir.  “Kafasını ters döndürür.”  Yüreğini sattırır. “Ah benim suratı asık ve öfkeye binmiş koçlarım! Kime ve neyi anlatmalı? Bütün sanatçılar bunu yapıyor. Size yaşamından bir şeyler dağıtmaya, kara bağırlarından bir şeyi bölüştürmeye çalışan sanatçıların kaba etine sunturlu bir tekme indirmek için köşelerde bekliyorsunuz.” Der mesela… “Ne bileyim, belki sizin de hakkınız var. O kadar pusarık, o kadar gıldır guldur, o kadar ölümü çok günler yaşıyoruz ki kimseler edebiyata kulak asmıyor. Kulak kesilen küçük bir azınlık ise şiirde şiirden başka, romanda romandan başka, denemede denemeden başka bir şey arıyor.” diye cümlelerini sürdürür. 

 
Sonra Ferit Edgü… Ben bu yaşıma kadar bir tane bile Ferit Edgü kitabı okumadığımı yeni fark ettim. Dün deneme kitapları arasında satın aldığım bir kısa romanı vardı. Hakkari’de Bir Mevsim. Sahaflar Festivali’nden sonra bir kahveye oturmuş aldığım kitapları karıştırıyordum. Hakkari’de Bir Mevsim’i ben bir başladım okumaya… Allahım "kafayı üşütecektim!"  Daha önce nasıl okumamışım bu kitabı? Üstelik 1984 Berlin Film Festivali’nde dört ödül alan aynı isimde bir filme de uyarlanmış. Ben bu şiir gibi, rüya gibi, hayal gibi romanı dün o oturduğum kahvede okuyup bitirdim. Memleketimin her ölümlü insanının illa okuması gerek bu kitabı. Ya deneme kitapları… Anlatmak mümkün değil. Uzatmayayım. Bir iki şiir kitabı, bir iki roman, bir iki sinema kitabı, bir iki çizgi roman dışında, ayırdığım bütçemin yettiğince, bolca pazarlık yaparak, Enis Batur'dan, Füsun Akatlı'ya, Mehmet Fuat'tan Melih Cevdet Anday'a... Epeyce deneme kitapları satın aldım. Sırt çantam tıka basa doldu. Cebimde mangırım kalmayınca...  Birdenbire "Kafama dank" etti... Arabamı çok uzağa park etmiştim. Ben taksiye nasıl para verecektim.? Sonra midemin zilleri "açııımmm" diye çalıyordu. İzmit'e aç açına mı dönecektim? "Kafamda bir ışık çaktı." Ne olacak? Marş marş tabanvay, dedim. Üç beş mangırımla da Metin Üstündağ usulü çay içtim. Kız belli bardakta. Kavradım şöyle bir bardağı ince belinden avucumla... Tabağına koymadım. Kokusu aklımı aldı.  Hakkari'de Bir Mevsim'i bitirdim. "Tazeler misin usta, benimki demli olsun lütfen.." dedim. Ben... Biz... Yazarlarla aynı bardakta çay gibiydik.Tanrım, bu coşku beni terk etmesin.

15 Nisan 2011 Cuma

"Kafa"lı Deyimlerle 30. İstanbul Film Festivali Günlüğüm


İstanbul'a gitmeyi "kafaya koymuştum" bir kere. Mutlaka gidecektim. Gitmezsem "kafayı üşütebilirdim". Yoksa ne yapardım, derdimi kime yanardım? Neylerdim, bu şehri ateşe mi vereydim? Öyle bir "kafayı takmıştım" yani öyle böyle değil! Yanıma "kafa dengi" bir arkadaş bulmalıydım ama. Buldum da. Hülya. Telefon ettim. "Geliyorum İstanbul'a. Seni alacağım birlikte Beyoğlu'na 30. İstanbul Film Festivali'ne gideceğiz. "Kafan yattı" mı  bu planıma ne dersin?" diye sordum. Her zaman ki gibi " Şahane olur." dedi.

 
Ben her yıl  Hülya ile bir gün  İstanbul Film Festivali'ne gitmeyi adet edindim. Seviyorum onunla sinemaya üzerine sohbet etmeyi. Ben hatırlatmasam  festivali unutabilir ama belki. Çünkü bana  "Biz İstanbul'da yaşayanlar kaçırıyoruz film festivalini, sen nasıl köyden İstanbul'a geliyorsun sürekli? "dedi. "Boşver, "kafa yorma" böyle şeylere, üzümünü ye bağını sorma, bana takıl hayatını yaşa!" dedim. Güldü. Arkadaşım arabaya bindiğinde önce "kafa kafaya verdik". Acaba Beyoğlu'na hangi yolla gitmeliydik? Kadıköy'e bıraksam arabamı mesela. Ordan Beşiktaş'a deniz yoluyla geçsek. Sonra ver elini  Pera! Yoksa benim arabayla mı gitsek? Bu konuya ayaküstü biraz "kafa yorduk". "Kafamızı işletmeliydik". Günü kaliteli değerlendirmeliydik. Yağmur yağıyordu feci... Sinemadan pek vakit kalmıyordu muhabbete.  İlk filme de daha çok vakit vardı. "Kafamızı kullandık." Benim sevgili düldülle gitmeye karar verdik.


İlk filmin adı Yaşamın Ritmi'ydi... 2010  İsveç-Fransa yapımı bir film. Ne yönetmenini tanıyordum, ne oyuncularını. Olsun... Nefisti. Bizim  böyle bir konuyu "kafamızda canlandırdırmamız" mümkün değil inan ki.  Müzik teröristleri diyebileceğim bir kadın ve beş erkek, ameliyathanede, bankada, iş makineleriyle konser salonunun önünde ve şehrin yüksek gerilim hatlarında protest diye nitelendirebileceğim bir karşı müzik tavrı içine giriyorlar. Kardeşi ünlü bir müzisyen olan polis Amadeus ise ne yazık ki her daim sessizlik istiyor. Nasıl enteresan bir filmdi anlatamam. İnsan düşündükçe "kafayı üşütebilir."  Hele filmin finali var ya müthişti. Yaşamın Ritmi'ne  sadece finali için bile gidilebilir.

 

Sonra İnsan Kaynakları Müdürü'ne gittik. Bu filmi seçmemin nedeni, yönetmeni Eran Riklis'in geçen yıl seyrettiğim Limon Ağacı adlı filmin de yönetmeni olduğunu öğrendiğim içindi. Yoksa bilmem yani Eran Riklis'i. İsrail-Almanya-Romanya ortak yapımı gerçekleştirilen film Kudüs'teki bir insan kaynakları müdürünün başına gelenleri konu ediyor. Kendi fabrikalarında çalışan bir kadın işçinin bir intihar saldırında ölmesinden insan kaynakları müdürü sorumlu tutuluyor. Oldukça çarpıcı bir filmdi. Bir şey yeniden kafama dank etti. Sinemanın  insan haklarını konu etmesi bence çok önemli. Bu film illa ki izlenmeli.


Üçüncü filmin adı ise  Siyah Venüs'dü. Maalesef bu filmi izleyemedik. Çünkü bana mühim bir telefon geldi. Bir müşterimin  fabrikasında iş kazası olmuş. Tam da İnsan Kaynakları  Müdürü adlı filmden çıktığımızda müşteriminin insan kaynakları müdürüyle haberleşmedik mi?  Biri bana kamera şakası mı yapıyor diye "kafayı yiyecektim" inan ki. Neyse işçinin durumu iyi. Az sonra Sisi aradı beni. Beyoğlu'ndaymış. "Görebilir miyim sizi?" dedi. Aaa! "Kafam nasıl kızdı." Sen Beyoğlu'nda olacaksın benimle aynı vakitte. "Görebilir miyim" diyeceksin öyle mi? Sorulur mu hiç böyle soru!  "Tabii!" dedim. "Tabii ki!" Allahım... Bir de yanında Hiroşima Sevgilim'i getirmemiş mi? Ne çok seyretmek istiyordum o filmi. Hani bilirsin, Marquerite Duras'ın senaryosunu yazdığı film. Sisi'ye nasıl sarılacağımı bilemedim. Oturduk bir kafeye hep birlikte. Kahvelerimizi içtik büyük bir keyifle.. Başladık filmler üzerine muhabbete... Hızımızı alamadık. Yürüdük Pera Müzesi'ndeki  İhsan Cemal Karaburçak sergisine. O resim senin bu resim benim dolandık durduk biteviye... Sonra arkadaşım  eğildi kulağıma... Dedi ki" Sen beni acilen atar mısın eve? "Kafam kazan gibi oldu! Alışık değilim bu kadar gezinmeye." Baktım Hülya'ya. Gerçekten "Kafayı bulmuş" gibiydi. "Tamam!" dedim, sen daha fazla uyma bana. Hemen eve git ve "kafayı vurup yat!" Ben daha çok gezerim bu "KAFA"yla! Sonra... Evli evine köylü köyüne. dedik.. Sisi'yle döndük bizim köye. Bir İstanbul Film Festivali günü daha böyleyken böyle bitti işte.