salah birsel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
salah birsel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ağustos 2015 Cuma

Hayal...

“Paramın çıkışacağı kadar bir bilet alsam.
Ve kimseler bilmeden kaçacağımı bu küçük şehirden, atlasam trene…”

(tatile gitsem:)

Rüştü Onur


28 Ağustos 2013 Çarşamba

Mailleşme Değil Mendilleşme Aşk Dili


Bu sabah  yeni gelen makineleri sigortalatmak için müşterim beni fabrikasına çağırınca, ne yalan söyleyeyim  koşa koşa  gittim. Sigorta çeşitleri arasında  en çok Makine Kırılması Sigortasını seviyorum.  Çünkü böylelikle hiç bilmediğim makine çeşitlerini tanıma olanağı buluyorum. Galiba insanların yüklerini hafiflettikleri, işlerini kolaylaştırıp daha konforlu yaşamalarını sağladıkları için makinalara sadece büyük bir sempati duymakla kalmıyorum...  Biliyorum abartıyorsun diyeceksin gene bana ama… İnanmalısın… Yüreğimden gelerek söylüyorum...  Resmen her birinin yanında önümü ilikleyip saygı duruşuna geçmek istiyorum. Hele evdeki çamaşır ve bulaşık makinelerinin benden işittikleri iltifatları anlatmaya kalksam var ya şaşırıp kalacağını biliyorum. Ben makinaların ruhu olduğuna inanıyorum. 

Neyse… Benim bu halim başlı başına bir hikaye tabii. Hele sigortaladığım  makinenin bir tarafına bir şey olup kırıldığı bana haber verildiğinde… Makina Kırılması Sigorta teminatını devreye soksam bile… Benim o makinenin illa romantik bir sebeple kalbinin kırıldığını filan hayal ettiğimi... Makine Kırılmaları hasarlarında eksperle birlikte benim de kırılan makinanın başına illa gittiğimi… Kimseye belli etmemeye çalışarak,  makinanın kulağına usulca “Kırılan kalbin hiç kimseye faydası yok.” diyerek psikolojik destek verdiğimi… Kimi zaman sadece bu kadarlık bir hissi dokunmayla bile makinanın çalışmaya başladığına defalarca  şahit olduğumundan sana bahsetmeyeyim istersen… Biliyorum artık “abartıyorsun” demeyip,  “delirmişsin sen” diyebilirsin. Her neyse…


Sabah sabah ofisten fırladığım gibi müşterimin fabrikasına gittim. Gelen makineleri hayranlıkla seyredip, fotoğrafladım. Akabinde detayları bizim ofise göndermek niyetiyle fabrikanın idari bölümüne geçtim.  Masaların arasında hâl hatır sormak için hızla dolanırken Dış Ticaret bölümünün sekreterliğini yapan, hafta sonları ara sıra buluşup hâsbihal ettiğim veya sinemaya gittiğim Selen’le birkaç dakika  oturup muhabbet ettim. Canı çok sıkkındı gene. Camekânlı bölmenin arkasındaki masada oturan çocuğu çaktırmadan başıyla işaret etti. Göz ucuyla çocuğa baktım. Selen daha önce bana bahsetmişti. Bu çocuk üç ay kadar önce, bölüm değiştiren Selen'in müdürünün yerine işe alınmıştı. Pek haz etmediğim "anan soğan baban sarmısak sen nereye gidiyon ıspanak" türü hava atmaya meraklı bir tipti. İlk ay Selen'le aralarında duygusal bir yakınlaşma olmuştu. Tam iş çıkışları buluşmaya başlamışlardı ki çocuğun nişanlı olduğu Selen'in kulağına gelmişti. Belli ki gönül eğlendirmeye meyilli hercai  erkek tiplerindendi. Zaten Haziran ayı başında evlenmişti.  Üstelik başkalarının yanında kızı umursamaz görünüyor, gözünün içine baka baka Selen'e yazdığı maillerde ise unutamadığını yazıyordu. 

İyice rüzgârına kapılmadan ucuz kurtulduğu için Selen adına seviniyordum. Eğer nişanlı olduğunu tesadüfen öğrenmeyip ilişkisini iyice ilerletseydi  etkisinin daha dehşetli olacağı kesindi.  Harbi bir kızdı Selen.  Henüz çok gençti. O güzelim kadınlık duygusallığını  kaybetmesini asla istemiyordum. Dünyada güvenilecek ve aşık olunacak erkek çoktu. Buna gönülden inanıyordum. Makinalar  kadar bile ruhu olmayan bu gereksiz adamın Selen'in üzerinde erkekler adına olumsuz etki bırakmasını asla arzu etmiyordum. Şimdi ufak sıyrıklarla atlatmıştı işte. Zaman her şeyin ilacı olacaktı. Selen olanı biteni kulağıma usulca fısfısladı. İş dışında görüşmek istemediğini defalarca anlatmaya çalıştığı halde, gene sabahtan beri  Selen’e  “akşam 7 de buluşalım.” diye mesaj atıyormuş. Malûm günümüzde teklifler artık elektronik mektup yoluyla yapılıyor  ya…  Selen'in suratı sinirden kıpkırmızıydı. Masanın üzerinde duran peçetelikten bir kağıt mendil çekti. Elinin içinde öfkeyle sıkmaya başladı. Onu eğlendirmek istiyordum. Ne dedim bil bakalım Selen’e? “Ne duruyorsun? Sen de gözünün içine baka baka mendili ortasından yırtsana!” dedim. Şaşırarak baktı suratıma. Güldüm. Ne demiştim ben Allah aşkına? Anlamayacaktı tabii beni. O mailleşmeyi biliyordu. Mendilleşmeyi –mendilnameyi- bilmiyordu ki… Bak şimdi…



“Keyfim, sen buraya gelir misin, yoksa ben mi geleyim?” Bu  söz Salâh Birsel’in bir sözüdür. Ne yalan söyleyeyim kendisi bayıldığım biridir. İşte Selen’le konuşurken  Salâh Birsel’in “Ey okur, şimdi  seni  sana gösterip, yeniden öğrenim rahlesinin önüne oturtacağız.”  diye başladığı ve Kağıthâne aşk dilini bellettiği yazısı aklıma geldi. Yazar bu yazısında resmen bir öğretmendir. Şimdi sıkı dur. Dersinimizin adı nedir bil bakalım? Kırk yıl düşünsen tahmin edemezsin. Çünkü dersimizin adı Mendilname. Yani mendileşme yoluyla haberleşme metodları… Şimdiii… Mailleşme değil mendilleşme yoluyla yapılacak teklifleri ve cevap verme metodlarını öğreniyoruz:

 

Mendili sağ elinde toplayıp onunla ağzını örtmek –  Hiç merak etme. Söz bir, Allah bir. Aşkımız aramızda sır olarak kalacak.

Elindeki mendili başına götürmek – Her ne buyurursan can ile baş üstüne… Dile benden ne dilersen..

Mendili kalbinin üstüne bastırmak –  Sevgin kalbimde yer etti, canım sana feda olsun..

Mendili kabinin üstüne bastırmanın bir anlamı daha var. – Sensiz dünya bana karanlık. Buluşmaya ne dersin?

Mendili kalbinin üstüne bastırdıktan sonra hemen başını mendille örtmek – Korkma, kimse görmez.

Şimdiii… Bir taraf mendille böyle haber edince,  muhatabın cevapları şöyle olabilir:

Mendili havada sallamak – Dolaş gel. Şimdi buluşamayız.

Sol elindeki mendilin yanında sağ elinin beş parmağını havaya kaldırmak – Şimdi olmaz. Saat 5’de buluşalım. (Eğer gece 5 de buluşulacaksa beş parmağını gösterdiği elini mendilin altına sokmalıdır.)

Mendilin iki ucunu iki elinde tutmak – Sensiz ölüyorum. Saat 5’i bekleyemem.

Mendili dize bırakmak – Zahmetten sakınma.

Nanananoooommmm….

Mendili ortasından iki parça etmek Sen yoksun artık. Benim için bittin.
 

Nasıl ama? Şahane haberleşme yolu değil mi bu? Güldürmek maksadıyla oturduğum yerden bunları Selen’e anlatınca… Kağıtlıktan bir peçete çekti. Ayağa kalktı. Camlı bölmeye döndü.  Ben çocuğa sırtım dönük oturuyordum. Ama karşımdaki camekana yansıyan görüntüden çocuğun her hareketini ayna gibi görüyordum. Tam göz göze geldiklerinde Selen iki eliyle iki ucundan tuttuğu kâğıt peçeteyi ortadan ikiyi böldü. Çocuk umursamaz bir tavırla ayağa kalktı. Cebinden bir tomar para çıkardı. Kalbinin üstüne bastırdıktan sonra başına örttü.  Şaşırma sırası bana gelmişti. Çünkü Selen beni olduğum yerde bıraktı. Bir hışımla odadan çıkıp çocuğun yanına gitti. İnan rüzgarından çıkan çizgi romanlardaki  "Whooossh!" efektini işittim.  Ne fesatsın! Hemen  “Parayı görünce Selen çocukla çıkmaya karar verdi demek ki” diye geçirdin aklından değil mi? Hayır canım.  “Sen beni sen mi sanıyorsun?” dedi. Çocuğun masasındaki peçetelikten bir kağıt mendil çekti. Ortasından ikiye böldü. Çocuğun yüzüne fırlattı. Bunu sanırım yedi defa tekrarladı. İdari bölümdeki herkes onlara baktı. Zaten neler olup bittiğini merak edenler tarafından durum öğrenilecek ve çocuk bir daha dönmemek üzere işten ayrılacaktı. Selen olduğu yerde topukları üzerinde gerisin geri döndü. Bana gülümsedi. Elindeki son mendili kalbinin üstüne bastırdı.  Güldüm.  Kendimi tutamadım. Kahkalarla güldüm.  Salâh Birsel'in ruhuna rahmet gönderdim.  

6 Mart 2013 Çarşamba

Lakırtıyı Kantarlamadan Gediğine Koymalıyım. Bayan Yanı Taraftarıyım.



 


Salâh Birsel’in İstanbul Paris adlı kitabının ilk bölümü “Ey kadın ayağa kalk ve titre” cümlesiyle başlar. Ve Salâh Birsel kokonozlu nişanlar  sunarak, memleketimdeki ilk kadın yazarları o güzelim üslubuyla anlatır. Önce Türk Edebiyatının Şair-i Azam’ı olduğu düşünülen Abdülhak Hamit’in, kızkardeşi Mihrünnisa Hanım’ın, aynı abisi gibi  insanın yüreğine kızgın kurşun akıtan şiirleri okunduğunda, bir kadının elinden çıkabileceğine inanılmadığından, illa bir erkek ozan elinin bu şiirlerin üzerinde gezindiği yolundaki söylentilerden bahseder. Sonra Fatma Aliye Hanım’ın Muhadarat adlı romanını da babası Tarihçi Cevdet Paşa’nın mıncıkladığı düşüncesinin yaygın olduğunu anlatmakla konuya devam eder. Yıl 1896. Demek ki günümüzden  117 yıl önceyi konuşuyoruz. Salâh Birsel’in anlattığına göre bu tarihte ilk kadın derneği kuruluyor. Yazar, Fatma Aliye Hanımın harem ve kafes çağında, kadın bilgisizlikle boğuşurken, okur yazar kadın sayısı nerdeyse hiçyoka yakınken,  o tarihlerde memleketimizdeki eğitimli birkaç kadından biri olduğunu söylüyor.


Bu yazımı haddim olmayarak Salâh Birsel’in üslubuna benzeterek yazmaya çalışıyorum. Çünkü onun anlatımına bayılıyorum. Neyse… Konuyu dağıtmayayım ve bunca lakırtıyı kantarlamak için, yazarlarının çoğu kadınlardan oluşan Hanımlara Mahsus Gazete’nin 1895 yılında yayınlanmaya başladığını  hemen yazıvereyim.  Neden böyle bir gazete düşünülmüş? Amaç, kadınlar arasındaki eğitimi yaymaya hizmet, kadın yazarların yapıtlarını yayınlamaya aracı olmak, kadınların ulusal gelişimlerine çalışmak. Bu hanımlara mahsus gazete haftada bir gün resimli yayınlanıyormuş. Fiyatı bir kuruşmuş.  Salâh Birsel kitabında bu dergideki kadın yazarları neredeyse teker teker anlatıyor. Bu dergi 1898 yılında “Kızlara Mahsus” adında ek çıkarmış.

Biliyorum lakırtımı  eni konu uzattım. Bir türlü esas anlatmak istediğimi anlatıp sadede gelemedim. Böyle uzatma hâllerinde Salâh Birsel “Sen ey okur, bu kez bayılmazsan, bir daha hiç bayılmazsın.” der. Ben de aynısını sarkıtayım da uzattım diye bana laf edilmesini böylece geçiştirivereyim.  Bak şimdi.  Ben  Gırgır zamanı çocuğum. Abartmıyorum taşrada yaşayan biri için mizah dergisinin insanın düşüncelerinin şekillenmesine nasıl katkı yaptığını kendi tecrübelerimle çok iyi biliyorum. Mizahın değerine ve önemine yürekten inanıyorum.  Memleketimde çıkan mizah dergilerinden bir kaçı elimden geçiyor.  Amaaa...  Fanatik taraftarı olduğum bir  mizah dergisi var ki, gönlümde çok özel bir yer tutuyor. Sadece memleketimin değil, dünyanın ilk kadın mizah dergisi Bayan Yanı!.. Hey!.. Duyduk duymadık denmesin, Bayan Yanı 8 Mart'ta  2. yılını dolduruyor.
 
Salâh Birsel bu kitabında, 1886 yılında az sayıda ortalarda dolaştığı söylenen Şükûfezar adlı kadın dergisinin sahibi Arife Hanım’ın derginin ilk sayısının önsözünü şöyle bağladığını söylüyor. “Saçı uzun aklı kısa diye erkeklerin alaycı gülüşlerine hedef olmuş bir tayfayız, bunun karşıtını ortaya koymaya çalışacağız. Erkekliği kadınlığa, kadınlığı da erkekliğe üstün tutmadan çalışma ve iş görme yolunda yılmadan adım atacağız.”  Ohooo! Aradan 127 yıl geçmiş. Günümüzde kadınlar için saçı uzun aklı kısa diyenler kaldı mı ki? Nerdeee?!!!!


Neyse... Sözün özü... Memleketimdeki kadın mizahçıları çok önemsiyorum. Ve bütün kadınlara "Ey kadın, yeniden ayağa kalk ve titre!" diye seslenip, Bayan Yanı'nın takipçisi olmalarını istiyorum. Biliyorum son lakırtılarıma, emir kipinde cümlelerle  bodosloma başladım başlamaya ama, ne yapayım? Yüreğimin pıtpıtını bastırmadan açıklamaya olanak yok.  Ne yapsaydım yani? Kadınım. Taraftar ruhluyum. Kadın tarafı tutarım. Lakırtıyı kantarlamadan gediğine koymalıyım. Bayan Yanı'nın taraftarıyım. Şimdi bu yazıyı yazmasam ne zaman  yazacaktım? İçimden  geldi.   Böyleyken böyle, dedim. Yazdım:)
 

5 Ocak 2012 Perşembe

Mailleşme Değil Mendilleşme Aşk Dili...

 Bu sabah  yeni gelen makineleri sigortalatmak için müşterim beni fabrikasına çağırınca, ne yalan söyleyeyim  koşa koşa  gittim. Sigorta çeşitleri arasında  en çok Makine Kırılması Sigortasını seviyorum.  Çünkü böylelikle hiç bilmediğim makine çeşitlerini tanıma olanağı buluyorum. Galiba insanların yüklerini hafiflettikleri, işlerini kolaylaştırıp daha konforlu yaşamalarını sağladıkları için makinalara sadece büyük bir sempati duymakla kalmıyorum...  Biliyorum abartıyorsun diyeceksin gene bana ama… İnanmalısın… Yüreğimden gelerek söylüyorum...  Resmen her birinin yanında önümü ilikleyip saygı duruşuna geçmek istiyorum. Hele evdeki çamaşır ve bulaşık makinelerinin benden işittikleri iltifatları anlatmaya kalksam var ya şaşırıp kalacağını biliyorum. Ben makinaların ruhu olduğuna inanıyorum. Neyse… Benim bu halim başlı başına bir hikaye tabii. Hele sigortaladığım  makinenin bir tarafına bir şey olup kırıldığı bana haber verildiğinde… Makina Kırılması Sigorta teminatını devreye soksam bile… Benim o makinenin illa romantik bir sebeple kalbinin kırıldığını filan hayal ettiğimi... Makine Kırılmaları hasarlarında eksperle birlikte benim de kırılan makinanın başına illa gittiğimi… Kimseye belli etmemeye çalışarak,  makinanın kulağına Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesinde dediği gibi usulca “Kırılan kalbin hiç kimseye faydası yok.” diyerek psikolojik destek verdiğimi… Kimi zaman sadece bu kadarlık bir hissi dokunmayla bile makinanın çalışmaya başladığına defalarca  şahit olduğumundan sana bahsetmeyeyim istersen… Biliyorum artık “abartıyorsun” demeyip,  “delirmişsin sen” diyebilirsin. Her neyse…


Sabah sabah ofisten fırladığım gibi müşterimin fabrikasına gittim. Gelen makineleri hayranlıkla seyredip, fotoğrafladım. Akabinde detayları bizim ofise göndermek niyetiyle fabrikanın idari bölümüne geçtim.  Masaların arasında hâl hatır sormak için hızla dolanırken Dış Ticaret bölümünün sekreterliğini yapan, hafta sonları arada sırada buluşup hâsbihal ettiğim veya sinemaya gittiğim Selen’le birkaç dakika  oturup muhabbet ettim. Canı çok sıkkındı gene. Camekânlı bölmenin arkasındaki masada oturan çocuğu çaktırmadan başıyla işaret etti. Göz ucuyla çocuğa baktım. Selen daha önce bana bahsetmişti. Bu çocuk üç ay kadar önce, bölüm değiştiren Selen'in müdürünün yerine işe alınmıştı. Pek haz etmediğim "anan soğan baban sarmısak sen nereye gidiyon ıspanak" türü hava atmaya meraklı bir tipti. İlk ay Selen'le aralarında duygusal bir yakınlaşma olmuştu. Tam iş çıkışları buluşmaya başlamışlardı ki çocuğun nişanlı olduğu Selen'in kulağına gelmişti. Belli ki gönül eğlendirmeye meyilli hercai  erkek tiplerindendi. Zaten Aralık ayı başında evlenmişti.  Üstelik başkalarının yanında kızı umursamaz görünüyor, gözünün içine baka baka Selen'e yazdığı maillerde ise unutamadığını yazıyordu. İyice rüzgârına kapılmadan ucuz kurtulduğu için Selen adına seviniyordum. Eğer nişanlı olduğunu tesadüfen öğrenmeyip ilişkisini iyice ilerletseydi  etkisinin daha dehşetli olacağı kesindi.  Harbi bir kızdı Selen.  Henüz çok gençti. O güzelim kadınlık duygusallığını  kaybetmesini asla istemiyordum. Dünyada güvenilecek ve aşık olunacak erkek çoktu. Buna gönülden inanıyordum. Makinalar  kadar bile ruhu olmayan bu gereksiz adamın Selen'in üzerinde erkekler adına olumsuz etki bırakmasını asla arzu etmiyordum. Şimdi ufak sıyrıklarla atlatmıştı işte. Zaman her şeyin ilacı olacaktı. Selen olanı biteni kulağıma usulca fısfısladı. İş dışında görüşmek istemediğini defalarca anlatmaya çalıştığı halde, gene sabahtan beri  Selen’e  “akşam 7 de buluşalım.” diye mesaj atıyormuş. Malûm günümüzde teklifler artık elektronik mektup yoluyla yapılıyor  ya…  Selen'in suratı sinirden kıpkırmızıydı. Masanın üzerinde duran peçetelikten bir kağıt mendil çekti. Elinin içinde öfkeyle sıkmaya başladı. Onu eğlendirmek istiyordum. Ne dedim bil bakalım Selen’e? “Ne duruyorsun? Sen de gözünün içine baka baka mendili ortasından yırtsana!” dedim. Şaşırarak baktı suratıma. Güldüm. Ne demiştim ben Allah aşkına? Anlamayacaktı tabii beni. O mailleşmeyi biliyordu. Mendilleşmeyi –mendilnameyi- bilmiyordu ki… Bak şimdi…



“Keyfim, sen buraya gelir misin, yoksa ben mi geleyim?” Bu  söz Salâh Birsel’in bir sözüdür. Ne yalan söyleyeyim kendisi bayıldığım biridir. İşte Selen’le konuşurken  Salâh Birsel’in “Ey okur, şimdi  seni  sana gösterip, yeniden öğrenim rahlesinin önüne oturtacağız.”  diye başladığı ve Kağıthâne aşk dilini bellettiği yazısı aklıma geldi. Yazar bu yazısında resmen bir öğretmendir. Şimdi sıkı dur. Dersinimizin adı nedir bil bakalım? Kırk yıl düşünsen tahmin edemezsin. Çünkü dersimizin adı Mendilname. Yani mendileşme yoluyla haberleşme metodları… Şimdiii… Mailleşme değil mendilleşme yoluyla yapılacak teklifleri ve cevap verme metodlarını öğreniyoruz:

 

Mendili sağ elinde toplayıp onunla ağzını örtmek –  Hiç merak etme. Söz bir, Allah bir. Aşkımız aramızda sır olarak kalacak.

Elindeki mendili başına götürmek – Her ne buyurursan can ile baş üstüne… Dile benden ne dilersen..

Mendili kalbinin üstüne bastırmak –  Sevgin kalbimde yer etti, canım sana feda olsun..

Mendili kabinin üstüne bastırmanın bir anlamı daha var. – Sensiz dünya bana karanlık. Buluşmaya ne dersin?

Mendili kalbinin üstüne bastırdıktan sonra hemen başını mendille örtmek – Korkma, kimse görmez.

Şimdiii… Bir taraf mendille böyle haber edince,  muhatabın cevapları şöyle olabilir:

Mendili havada sallamak – Dolaş gel. Şimdi buluşamayız.

Sol elindeki mendilin yanında sağ elinin beş parmağını havaya kaldırmak – Şimdi olmaz. Saat 5’de buluşalım. (Eğer gece 5 de buluşulacaksa beş parmağını gösterdiği elini mendilin altına sokmalıdır.)

Mendilin iki ucunu iki elinde tutmak – Sensiz ölüyorum. Saat 5’i bekleyemem.

Mendili dize bırakmak – Zahmetten sakınma.

Nanananoooommmm….

Mendili ortasından iki parça etmek Sen yoksun artık. Benim için bittin.
 

Nasıl ama? Şahane haberleşme yolu değil mi bu? Güldürmek maksadıyla oturduğum yerden bunları Selen’e anlatınca… Kağıtlıktan bir peçete çekti. Ayağa kalktı. Camlı bölmeye döndü.  Ben çocuğa sırtım dönük oturuyordum. Ama karşımdaki camekana yansıyan görüntüden çocuğun her hareketini ayna gibi görüyordum. Tam göz göze geldiklerinde Selen iki eliyle iki ucundan tuttuğu kâğıt peçeteyi ortadan ikiyi böldü. Çocuk umursamaz bir tavırla ayağa kalktı. Cebinden bir tomar para çıkardı. Kalbinin üstüne bastırdıktan sonra başına örttü.  Şaşırma sırası bana gelmişti. Çünkü Selen beni olduğum yerde bıraktı. Bir hışımla odadan çıkıp çocuğun yanına gitti. İnan rüzgarından çıkan çizgi romanlardaki  "Whooossh!" efektini işittim.  Ne fesatsın! Hemen  “Parayı görünce Selen çocukla çıkmaya karar verdi demek ki” diye geçirdin aklından değil mi? Hayır canım.  “Sen beni sen mi sanıyorsun?” dedi. Çocuğun masasındaki peçetelikten bir kağıt mendil çekti. Ortasından ikiye böldü. Çocuğun yüzüne fırlattı. Bunu sanırım yedi defa tekrarladı. İdari bölümdeki herkes onlara baktı. Zaten neler olup bittiğini merak edenler tarafından durum öğrenilecek ve çocuk bir daha dönmemek üzere işten ayrılacaktı. Selen olduğu yerde topukları üzerinde gerisin geri döndü. Bana gülümsedi. Elindeki son mendili kalbinin üstüne bastırdı.  Güldüm.  Kendimi tutamadım. Kahkalarla güldüm.  Salâh Birsel'in ruhuna rahmet gönderdim. 

11.07.2011


29 Kasım 2011 Salı

Denemeyi Anlamayan Nesle Aşina Değilim. Asla:)



Az önce Füsun Akatlı'nın bir yazısını okuyordum. Allahım, ben var ya deneme kitaplarını okumaya bayılıyorum. Deneme kitapları nasıl bir his geçiriyor bana biliyor musun? Sanki deneme kitabını yazan yazarla... Ne bileyim, kimi zaman Oktay Akbal'la... Sâlah Birsel'le ya da...  Peki ya of! Melih Cevdet Anday'la... Veya Tomris Uyar'la...  Ya Orhan Pamuk'la... Hasan Ali Toptaş'la...  Hey!.. Ahmet Hamdi Tanpınar'la mesela... Ya da şimdi olduğu gibi Füsun Akatlı'yla... Karşılıklı oturmuşuk... Sanki bir çift yaprakmışık dalında yumuşacık... Sanki kahvelerimizi hüpletiyormuşuk... Sanki baldan tatlı dedikodumuzun dizini kırıyormuşuk... Düşmüşük yavaşça sakin bir derenin... Sanki içindeymişik... Sanki yeşilmişik... Sazmışık. 

Dizelerinden alıntı yaptığım şair Can Yücel'in ve günümü şenlendiren, fikrimi zenginleştiren tüm denemeci yazarların öleni de yaşayanı da nur olsun! Bak şimdi... Yahya Kemal, "Ruhumda vardı Byron'un bedbaht eden melâl" dermiş.  Ahmet Haşim'in ünlü dizesidir illa bilirsin. Der ki... "Melâli anlamayan nesle aşina değilim." Türk Dil Kurumu "melâl" için: "can sıkıntısı, usanç" demiş. "Tabii ki o kadar değil" diyor okuduğum deneme kitabında Füsun Akatlı. "Örneğin, yapılacak iş bulamamaktan, uğraşsızlıktan da canı sıkılır insanın; melâl değildir. Temizlik günü gündelikçi kadın gelmeyiverince de canı sıkılır ev kadınının; bu da melâl değildir. Mutsuzluk kaynağı olabilen, insanı içine döndüren ve içinde gördükleriyle baş başa bırakan, nedenleri derinde olan bir tür sıkıntı diyebiliriz. Umarsızlık da vardır içinde, "usanç"ı aşan bir bezginlik de... Giderek "melâl" den gelen "melûl"a bakarsak, boynu büküklük de vardır. "Melûl"le el ele veren "melûl - mahzun"a bakarsak, hüzün de!" Hoş değil mi bu yazılar sence?

Tabii yazısı burada bitmiyor. Devam edip gidiyor. Okuyup bitiriyorum. Başka bir yazısına geçiyorum. Diğer bir yazısı "Deneme, vakti olanlar içindir." diye başlıyor. Tabii ki sağ vurup sol gösteriyor. "Ekran, ekran, ille de ekran... Kâh televizyon ekranı olarak, kâh bilgisayar monitörü olarak; edebiyattan vakit, emek, muhatap ve rol çalıp duruyor. Yaygın olarak inanılıyor ki; görsel iletişim yoluyla beslenmeye alışan kuşağın dijital alımlama yetisi, artık "tuğla gibi" romanlara papuç bırakmayacak. Şiire programlanmış ruhlar, lirik ve epik girdilerle karşılaştığında pan yapacak." diyor.  Edebiyatın papucu dama atılmak üzereyken, hatta belki kendisi de papucunun derdine düşmüşken, deneme kim yazar kim okur diye soruyor Füsun Akatlı...

Her şeye rağmen Füsun Akatlı yazmış deneme yazıları.. İşte ben okuyorum.... Cümlelerini birbiri sıra tüm merakımla okumaya devam ediyorum. Yazısının sonlarına doğru "Deneme vakti olanlar içindir." diyor. Tıpkı felsefe gibi, bütün sanatlar gibi, edebiyatın öbür türleri gibi, aşk gibi, deneme de çok bol vakti olanlar içindir. Yaşamaya vakti olanlar için." diyor. Ben Byron hiç okumadım sanırım. Çünkü Byron'la ilgili hiç bir şey hatırlamadım. Sadece şair olduğunu biliyorum. O kadar. Az sonra biraz araştıracağım. Bakalım nerelere varacağım? Yahya Kemal misali, Byron'u bedbaht eden melâlin ruhumda  olup olmadığını henüz bilmiyorum. Buna karşılık  memleketim şairi Ahmet Haşim'in söz ettiği melâle aşina olduğumu çok iyi biliyorum. Deneme, vakti olanlar içinmiş öyle mi? Ne gam! Ben deneme kitaplarına.... Yakinen aşina olmak olmak istiyorum.

27 Ekim 2011 Perşembe

Kahve Molası - Ben Haddimi Bilirim.


Aaa! Tamam. Şimdi önümdeki işlerden kafamı kaldıracağım, kahvemi koklaya koklaya hüpleteceğim. Zaten iki günlük dünya. Çalış babam çalış. Bu ne?  Of! Sana bir şey söyleyeyim mi, canım var ya, fena halde şiir çekti! "Nasıl bir histir bu?" diye soracak olursan... Acıkmak, susamak, dahası ne bileyim nefes almak gibi.... Eğer şiir sevmiyorsan... Benim gibi şairlerin menzilinde dolanmaktan hoşlanmıyorsan... Biliyorum anlamayacaksın beni, "gene abartıyorsun." diyeceksin.  Umrumda değil. Böyleyken böyledir hislerim. Haydi bakalım... Geliyor... Sâlah Birsel'le başlıyorum... Diyor ki: "Şiirlere uzaktan yakından... Dik dik bakmakla olmaz... Boynuna sarılmalı... Gerdanına zülüf akıtmalısın..." Ben şairlere inanırım. Hey, tam istediğim gibi bir başlangıç... Şahane... "Ezberine çekmeli kimisini... Kimisinin içine boşaltmalısın... Aktan karadan... Aklına yatırmalısın..." Tamam. Böyle işte... Ruhumu gölgeye çektim. Dinleneceğim. Şiirlerle ruh akordumu düzeltmek hevesindeyim. Du bi.. Kahvemden bi yudum içeyim. Tamam.  Hey! Dışarıda inceden yağmur mu yağıyor ne? "Yağmur düşünceye yağıyor." der ya Sabahattin Kudret Aksal.. Yoksa yağmur düşüncelerime mi yağıyor sahiden? Yoo... Yağmurlu, karanlık düşüncelerde dolaşmak hevesinde değilim. Hemen  Can Baba'nın dizeleriyle şairlere küçük bir selam edivereyim... "o çocuklar, o yapraklar, o şarabi eşkiyalar... onlar da olmasalar benim gayri kimim var?" deyivereyim. Daha fazla şiirlerle gezinemeyeceğim. Kahve molam bitti. İşe dönmeliyim. Gene şairlerin menzilinde gezindim. Kendi çapımda bazı sözler söyledim. Uzatmadan Murathan Mungan'ın dizelerine geçivereyim... İşte  final... "Bazı sözler karanlıkta söylenir... Bazı sözler hiçbir zaman." Şair  ne der? "Şiir benim azrailim." Yoo... Ben ömrümde şiir yazmadım. Şair değilim. Bir kez olsun şiir yazmayı denemedim.  Şairlerin karşısında saygıyla boynumu eğerim. Ben haddimi bilirim. Çağırılıyorum. Gitmeliyim.


16 Eylül 2011 Cuma

"Kafalı" Deyimlerle İstanbul Sahaflar Festivali


İstanbul'a gitmeyi "kafaya koymuştum" bir kere. Mutlaka gidecektim. Gitmezsem "kafayı üşütebilirdim". Yoksa ne yapardım, derdimi kime yanardım? Neylerdim, bu şehri ateşe mi vereydim? Öyle bir "kafayı takmıştım" yani öyle böyle değil! Yanıma "kafa dengi" bir arkadaş aradım. Bulamadım. Hiiççç  “kafamı yormadım”… Hiçç dert etmedim. Ne olacak ki? Kendimi taktım koluma… Gittim Sahaflar Festivali’ne koşa koşa… Hem de eteklerim zil çala çala!.. Ben ilk kez geçen yıl gitmiştim Sahaflar Festivali’ne. İşte burada...


Bu kez “kafamı işletmeliydim.” Yoksa o kadar kitap arasında… Hem de o cayır cayır sıcak havada… “Kafayı yiyebilirdim.” Kendimle “kafa kafaya verdim.” Kitaplarını seçeceğim yazar isimlerini belirledim. Son günlerde deneme kitaplarıyla fazlasıyla haşır neşirdim. Deneme kitaplarının edebiyatın üvey evladı olduğunu söyleyenler çıkabilir. Ben böyle lakırdılar edenlerle “aynı kafada” değilim. Tamam. Romanın şanı büyüktür. Öykü ise çoğunlukla “kafa dengi” bir arkadaş gibidir. Hımm… Ya o güzeller güzeli “kafa kışkırtıcı” şiir? Şiir için kim fena bir şey söyleyebilir? Ama deneme kitapları deyince… Okurların çoğu “kafa çevirir.” Ne fena! Ben onu bunu bilmem. Deneme kitaplarını çok ama çok severim. Deneme kitapları “kafa açıcıdır” bir kere… Okurun ufkunu daldan dala gezdirir. Öyle bilgiçlikte taslamaz. Sanki muhabbet ediyormuşsun gibi bir his verir.



Hazırladığım listede şu yazarların ismi vardı. Oktay Akbal’ın epeyce deneme kitabını edinmiştim. Bulabileceğim bende olmayan kitaplarını aramaya karar verdim. Salah Birsel’in üç kitabı vardı bende. Ve onun dilinin hastasıyım. Nasıl eğlendiricidir anlatamam. Miskin ruhları uyandırır. Melih Cevdet Anday’ın Rahatı Kaçan Ağaç adlı şiirini bilir misin? O şiirdeki gibi insanın “kafasını üşüttürebilir.”  Rahatını fena halde kaçırır. Ben bunu daha önce nasıl düşünmedim, dedirtir.  “Kafasını ters döndürür.”  Yüreğini sattırır. “Ah benim suratı asık ve öfkeye binmiş koçlarım! Kime ve neyi anlatmalı? Bütün sanatçılar bunu yapıyor. Size yaşamından bir şeyler dağıtmaya, kara bağırlarından bir şeyi bölüştürmeye çalışan sanatçıların kaba etine sunturlu bir tekme indirmek için köşelerde bekliyorsunuz.” Der mesela… “Ne bileyim, belki sizin de hakkınız var. O kadar pusarık, o kadar gıldır guldur, o kadar ölümü çok günler yaşıyoruz ki kimseler edebiyata kulak asmıyor. Kulak kesilen küçük bir azınlık ise şiirde şiirden başka, romanda romandan başka, denemede denemeden başka bir şey arıyor.” diye cümlelerini sürdürür. 

 
Sonra Ferit Edgü… Ben bu yaşıma kadar bir tane bile Ferit Edgü kitabı okumadığımı yeni fark ettim. Dün deneme kitapları arasında satın aldığım bir kısa romanı vardı. Hakkari’de Bir Mevsim. Sahaflar Festivali’nden sonra bir kahveye oturmuş aldığım kitapları karıştırıyordum. Hakkari’de Bir Mevsim’i ben bir başladım okumaya… Allahım "kafayı üşütecektim!"  Daha önce nasıl okumamışım bu kitabı? Üstelik 1984 Berlin Film Festivali’nde dört ödül alan aynı isimde bir filme de uyarlanmış. Ben bu şiir gibi, rüya gibi, hayal gibi romanı dün o oturduğum kahvede okuyup bitirdim. Memleketimin her ölümlü insanının illa okuması gerek bu kitabı. Ya deneme kitapları… Anlatmak mümkün değil. Uzatmayayım. Bir iki şiir kitabı, bir iki roman, bir iki sinema kitabı, bir iki çizgi roman dışında, ayırdığım bütçemin yettiğince, bolca pazarlık yaparak, Enis Batur'dan, Füsun Akatlı'ya, Mehmet Fuat'tan Melih Cevdet Anday'a... Epeyce deneme kitapları satın aldım. Sırt çantam tıka basa doldu. Cebimde mangırım kalmayınca...  Birdenbire "Kafama dank" etti... Arabamı çok uzağa park etmiştim. Ben taksiye nasıl para verecektim.? Sonra midemin zilleri "açııımmm" diye çalıyordu. İzmit'e aç açına mı dönecektim? "Kafamda bir ışık çaktı." Ne olacak? Marş marş tabanvay, dedim. Üç beş mangırımla da Metin Üstündağ usulü çay içtim. Kız belli bardakta. Kavradım şöyle bir bardağı ince belinden avucumla... Tabağına koymadım. Kokusu aklımı aldı.  Hakkari'de Bir Mevsim'i bitirdim. "Tazeler misin usta, benimki demli olsun lütfen.." dedim. Ben... Biz... Yazarlarla aynı bardakta çay gibiydik.Tanrım, bu coşku beni terk etmesin.

25 Temmuz 2011 Pazartesi

Saçı Uzun Kızlar ve Jilet Yiyen Kızlar...



Son günlerde oldukça yoğun olduğumu söyleyebilirim. Hava sıcak mı sıcak.  İyi ama güneş enerjisiyle değil esasında rüzgar enerjisiyle daha rahat hareket edebilen benim gibi biri tabiyatı gereği bu mevsimi uykuyla  geçirse en iyisidir. Ne yazık ki hayat müsaade etmiyor. Çalışmam gerekiyor. Bu arada bir dur, çalışmadığın zamanlarda bir otur hanım hanımcık bari değil mi? Yok yapamıyorum. Kafama fena halde takılan bir durum var. Ve durum beni hiç rahat bırakmıyor. "Ne taktın gene o kara kafana?" diye soracak olursan eğer... Ne yalan söyleyeyim, basında, haftalık mizah dergilerindeki kadın vaziyetleri bana hiç  iç açıcı gelmiyor.  Hep Salah Birsel'in kitabında okuduğum 1886 yılında Arife Hanım'ın çıkardığı Şükûfezar adlı kadın dergisinin ilk sayısının ön sözünde yazdığı yazısı aklıma geliyor. “Saçı uzun aklı kısa diye erkeklerin alaycı gülüşlerine hedef olmuş bir tayfayız, bunun karşıtını ortaya koymaya çalışacağız. Erkekliği kadınlığa, kadınlığı da erkekliğe üstün tutmadan çalışma ve iş görme yolunda yılmadan adım atacağız." Bu konularda yazılı araştırmaları okumayı çok arzu ediyordum. Lakin nereden başlayacağımı bilemiyordum. 


İşte arayan bulur derler ya...  Bugün İstanbul'daydım. Veee...  Elbette kitapçıya uğradım. Bakınırken bakınırken kitaplara...  Şehre Göçen Eşek - Popüler Kültür, Mizah ve Tarih adlı bir kitap elime geldi. Yazarı Levent Cantek'ti. Daha önce kitaplarını okumadığım bir yazardı. Kitabın arka sayfasını hızla gözden geçirdim. "Türkiye'de popüler kültürün erken çağına, kültür endüstrisinin palazlanmasından önceki zamanlarına eğiliyor bu kitabında Levent Cantek." diye yazıyordu. Hızlı hızlı okumaya devam ettim. "Kılıçbaz çizgi romanlar ve çizgi romanda kadın imgeleri..." diye bir cümleye denk geldim.  Kendimi tutamayıp "Heyyy!" diye bağırdım kitapçıda. Etrafıma baktım. Kimsenin beni tınladığı yoktu. Neyse diye önce bir ohhh  çektim. Sonra  hemen kitap raflarının  köşesindeki pufu ayağımla yanıma çektim. Oturdum. Bu kez... Şansıma ne denk gelirse diye kitabın ortalarından bir sayfa araladım. O ne? Gözlerime inanamadım.  Açtığım sayfanın konu başlığı neydi biliyor musun? Nanananooommm... Gökte arayıp yerde bulmuştum. "Yerli Çizgi Romanda Kadın: Cadılar ve Cariyeler ile İlgili Bir Değinme" Derhal okumaya başladım. 


Yazı bizim memlekette çizgi roman okurunun karşılaştığı ilk kadın tiplemelerinin yabancı çizgi romanlardan çıkmış ya da devşirilmiş olduğunu anlatan bir cümleyle başlıyordu.  Hani Attila İlhan'ın çocukken en sevdiği çizgi roman vardır ya... Flash Gordon...  Bu konuda bir yazı yazmıştım. İşte burada...  Hani Attila  İlhan sevdiği bu çizgi romanın  memlekete gelen filmini de seyretmiş. Sonra Flash Gordon'dan aldığı ilhamla ilk romanını yazmış. Hem de bilim kurgu bir romanmış bu. Adı da Merih'e Seyahat'mış. Bu bilgileri öğrendiğimde aman ne hoşuma gitmişti. Levent Cantek'in kitabında okuduğum yazıda Bayan Yıldız  adıyla sunulan Flash Gordon'un kız arkadaşı Dale Arden için, bizim memlekette meşhur olan ilk kadın çizgi roman kahramanı denilebildiğini öğrendim bu kez.  Nasıl biriymiş peki bu kadın? "Evinin kadını olmak isteyen, aşkın gözü kördür misali Gordon'a mutlak bir sadakatle bağlanan hafif saf bir güzeldir." diye yazmış Levent Cantek.  Hatta ilerleyen cümlelerinde şöyle devam ediyordu yazar...  "Bir Türk kahramanı olan (!) Baytekin'in müstakbel eşidir; ileride kocası olacak erkeğin kudsiyet atfedilebilecek uğraşlarına fedakarca eşlik etmektedir vs... Bayan Yıldız'ın evlilik hayalleri kurması, kötü adamlar tarafından kaçırılıp evlenmeye zorlanması, Baytekin'in aşkından şüphe duyması gibi evlilik ve aşk ile ilgili  melodramatik vurgu hikayenin genelinde oldukça işlevsel kullanılmıştır.  Bu işlevsellik evi geçindiren erkek ile evin bakımını üstlenen kadın biçimindeki geleneksel cinsiyet rollerini pekiştirmeye de yaramıştır." Vay canına sayın seyirciler! Erkek çizerlerin elinde memleketimdeki çizgi romanlarda kadın halleri nasıl başlamış ve nerelere gelmiş kitaptan tek tek okumaya devam ettim. Ratip Tahir Burak'ın "Resimli Roman" adlı çalışmalarından, Altan Erbulak'ın Kibar Hırsız'ına...  Bedri Koraman'ın Cin Can adlı çizgi romanından, Suavi Süalp'in Jet Sosyete çizgi romanına...  Oğuz Aral'ın Fosforlu çizgi romanından, Faruk Geç'e... Karaoğlan ve Tarkan'daki kadın durumları tabii...  Çizgi roman uzmanının  derlediği bu yazıları illa okumalıydım. Sonra kitabın bir yerlerinde günümüze  gelecekti elbette... Heyy! Sayfayı çevirdim. Levent Cantek Attila İlhan'ın Jilet Yiyen Kız adlı şiirinden bahsediyordu. Hatırlasana... Ahmet Kaya söylerdi hani... Du bi... Ben şu şarkıyı dinleyeyim. Sonra kitabı anlatmaya devam edeyim.  Levent Cantek'e böyle bir kitap yazdığı için çok teşekkür etmeliyim. Sonraaa... Yazarın diğer kitaplarının izini sürmeliyim... Jilet Yiyen Kız öyle mi? Of! Ne şiirdir ama? "O kızı nerede nasıl görsem... Aklımı başımdan alır... Saçları şıra köpüğü desem... Kaşları bıçak izi kırmızı..." Valla taktım ben kadın vaziyetleri durumuna. "Saçı uzun aklı kısa diye erkeklerin alaycı gülüşlerine hedef olmuş bir tayfayız, bunun karşıtını ortaya koymaya çalışacağız." Arife Hanım'ın bu sözleri söylemesinin üzerinden 125 yıl geçmiş. Bir kadın olarak bugün Arife Hanım'la aynı hislerde olmak ne fena bir durum.  Hele benim gibi mizah dergileri okuyan, çizgi roman seven biri... Dayanabilir mi? "Erkekliği kadınlığa, kadınlığı da erkekliğe üstün tutmadan çalışma ve iş görme yolunda yılmadan adım atacağız."  Şimdilik böyleyken böyle işte.


 

11 Temmuz 2011 Pazartesi

Mailleşme Değil Mendilleşme Aşk Dili...

Bu sabah  yeni gelen makineleri sigortalatmak için müşterim beni fabrikasına çağırınca, ne yalan söyleyeyim  koşa koşa  gittim. Sigorta çeşitleri arasında  en çok Makine Kırılması Sigortasını seviyorum.  Çünkü böylelikle hiç bilmediğim makine çeşitlerini tanıma olanağı buluyorum. Galiba insanların yüklerini hafiflettikleri, işlerini kolaylaştırıp daha konforlu yaşamalarını sağladıkları için makinalara sadece büyük bir sempati duymakla kalmıyorum...  Biliyorum abartıyorsun diyeceksin gene bana ama… İnanmalısın… Yüreğimden gelerek söylüyorum...  Resmen her birinin yanında önümü ilikleyip saygı duruşuna geçmek istiyorum. Hele evdeki çamaşır ve bulaşık makinelerinin benden işittikleri iltifatları anlatmaya kalksam var ya şaşırıp kalacağını biliyorum. Makinaların her birinin ruhu olduğuna inanıyorum. Neyse… Benim bu halim başlı başına bir hikaye tabii. Hele sigortaladığım  makinenin bir tarafına bir şey olup kırıldığı bana haber verildiğinde… Makina Kırılması sigorta teminatını devreye soksam bile… Benim o makinenin illa romantik bir sebeple kalbinin kırıldığını filan hayal ettiğimi... Makine Kırılmaları hasarlarında eksperle birlikte benim de kırılan makinanın başına illa gittiğimi… Kimseye belli etmemeye çalışarak,  makinanın kulağına Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesinde dediği gibi usulca “Kırılan kalbin hiç kimseye faydası yok.” diyerek psikolojik destek verdiğimi… Kimi zaman sadece bu kadarlık bir hissi dokunmayla bile makinanın çalışmaya başladığına defalarca  şahit olduğumundan sana bahsetmeyeyim istersen… Biliyorum artık “abartıyorsun” demeyip,  “delirmişsin sen” diyebilirsin bana. Her neyse…


Sabah sabah ofisten fırladığım gibi müşterimin fabrikasına gittim. Gelen makineleri hayranlıkla seyredip, fotoğrafladım. Akabinde detayları bizim ofise göndermek niyetiyle fabrikanın idari bölümüne yollandım.  Masaların arasında hâl hatır sormak için hızla dolanırken Dış Ticaret bölümünün sekreterliğini yapan, hafta sonları arada sırada buluşup hâsbihal ettiğim veya sinemaya gittiğim Selen’le birkaç dakika  oturup muhabbet ettim. Canı çok sıkkındı gene. Camekânlı bölmenin arkasındaki masada oturan çocuğu çaktırmadan başıyla işaret etti. Göz ucuyla çocuğa baktım. Selen daha önce bana bahsetmişti. Bu çocuk üç ay kadar önce, bölüm değiştiren Selen'in müdürünün yerine işe alınmıştı. Pek haz etmediğim "anan soğan baban sarmısak sen nereye gidiyon ıspanak" türü hava atmaya meraklı biriydi. İlk ay Selen'le aralarında duygusal bir yakınlaşma olmuştu. Tam iş çıkışları buluşmaya başlamışlardı ki çocuğun nişanlı olduğu Selen'in kulağına gelmişti. Belli ki nişanlı ya da evli olsa da  gönül eğlendirmeye meyilli hercai  erkek tiplerindendi. Zaten Temmuz başında evlenmişti.  Üstelik başkalarının yanında kızı umursamaz görünüyor, gözünün içine baka baka Selen'e yazdığı maillerde ise unutamadığını yazıyordu. İyice rüzgârına kapılmadan ucuz kurtulduğu için Selen adına seviniyordum. Eğer nişanlı olduğunu tesadüfen öğrenmeyip ilişkisini iyice ilerletseydi  etkisi daha dehşetli olurdu.  Harbi bir kızdı Selen.  Henüz çok gençti. O güzelim kadınlık duygusallığını  kaybetmesini asla istemiyordum. Dünyada güvenilecek ve aşık olunacak erkek çoktu. Buna gönülden inanıyordum. Makinalar  kadar bile ruhu olmayan bu gereksiz adamın Selen'in üzerinde erkekler adına olumsuz etki bırakmasını asla arzu etmiyordum. Şimdi ufak sıyrıklarla atlatmıştı işte. Zaman her şeyin ilacı olacaktı. Selen olanı biteni kulağıma usulca fısfısladı. İş dışında görüşmek istemediğini defalarca anlatmaya çalıştığı halde, gene sabahtan beri  Selen’e  “akşam 7 de buluşalım.” diye mesaj atıyormuş. Malûm günümüzde teklifler artık elektronik mektup yoluyla yapılıyor  ya…  Selen'in suratı sinirden kıpkırmızıydı. Masanın üzerinde duran peçetelikten bir kağıt mendil çekti. Elinin içinde öfkeyle sıkmaya başladı. Onu eğlendirmek istiyordum. Ne dedim bil bakalım Selen’e? “Ne duruyorsun? Sen de gözünün içine baka baka mendili ortasından yırtsana!” dedim. Şaşırarak baktı suratıma. Güldüm. Ne demiştim ben Allah aşkına? Anlamayacaktı tabii beni. O mailleşmeyi biliyordu. Mendilleşmeyi –mendilnameyi- bilmiyordu ki… Bak şimdi…



“Keyfim, sen buraya gelir misin, yoksa ben mi geleyim?” Bu  söz Salâh Birsel’in bir sözüdür. Ne yalan söyleyeyim kendisi bayıldığım biridir. İşte Selen’le konuşurken  Salâh Birsel’in “Ey okur, şimdi  seni  sana gösterip, yeniden öğrenim rahlesinin önüne oturtacağız.”  diye başladığı ve Kağıthâne aşk dilini bellettiği yazısı aklıma geldi. Yazar bu yazısında resmen bir öğretmendir. Şimdi sıkı dur. Dersinimizin adı nedir bil bakalım? Kırk yıl düşünsen tahmin edemezsin. Çünkü dersimizin adı Mendilname. Yani mendileşme yoluyla haberleşme metodları… Şimdiii… Mailleşme değil mendilleşme yoluyla yapılacak teklifleri ve cevap verme metodlarını öğreniyoruz:

 

Mendili sağ elinde toplayıp onunla ağzını örtmek –  Hiç merak etme. Söz bir, Allah bir. Aşkımız aramızda sır olarak kalacak.

Elindeki mendili başına götürmek – Her ne buyurursan can ile baş üstüne… Dile benden ne dilersen..

Mendili kalbinin üstüne bastırmak –  Sevgin kalbimde yer etti, canım sana feda olsun..

Mendili kabinin üstüne bastırmanın bir anlamı daha var. – Sensiz dünya bana karanlık. Buluşmaya ne dersin?

Mendili kalbinin üstüne bastırdıktan sonra hemen başını mendille örtmek – Korkma, kimse görmez.

Şimdiii… Bir taraf mendille böyle haber edince,  muhatabın cevapları şöyle olabilir:

Mendili havada sallamak – Dolaş gel. Şimdi buluşamayız.

Sol elindeki mendilin yanında sağ elinin beş parmağını havaya kaldırmak – Şimdi olmaz. Saat 5’de buluşalım. (Eğer gece 5 de buluşulacaksa beş parmağını gösterdiği elini mendilin altına sokmalıdır.)

Mendilin iki ucunu iki elinde tutmak – Sensiz ölüyorum. Saat 5’i bekleyemem.

Mendili dize bırakmak – Zahmetten sakınma.

Nanananoooommmm….

Mendili ortasından iki parça etmek Sen yoksun artık. Benim için bittin.
 

Nasıl ama? Şahane haberleşme yolu değil mi bu? Güldürmek maksadıyla oturduğum yerden bunları Selen’e anlatınca… Kağıtlıktan bir peçete çekti. Ayağa kalktı. Camlı bölmeye döndü.  Ben çocuğa sırtım dönük oturuyordum. Ama karşımdaki camekana yansıyan görüntüden çocuğun her hareketini ayna gibi görüyordum. Tam göz göze geldiklerinde Selen iki eliyle iki ucundan tuttuğu kâğıt peçeteyi ortadan ikiyi böldü. Çocuk umursamaz bir tavırla ayağa kalktı. Cebinden bir tomar para çıkardı. Kalbinin üstüne bastırdıktan sonra başına örttü.  Şaşırma sırası bana gelmişti. Çünkü Selen beni olduğum yerde bıraktı. Bir hışımla odadan çıkıp çocuğun yanına gitti. İnan rüzgarından çıkan çizgi romanlardaki  "Whooossh!" efektini işittim.  Ne fesatsın! Hemen  “Parayı görünce Selen çocukla çıkmaya karar verdi demek ki” diye geçirdin aklından değil mi? Hayır canım.  “Sen beni sen mi sanıyorsun?” dedi. Çocuğun masasındaki peçetelikten bir kağıt mendil çekti. Ortasından ikiye böldü. Çocuğun yüzüne fırlattı. Bunu sanırım yedi defa tekrarladı. İdari bölümdeki herkes onlara baktı. Zaten neler olup bittiğini merak edenler tarafından durum öğrenilecek ve çocuk bir daha dönmemek üzere işten ayrılacaktı. Selen olduğu yerde topukları üzerinde gerisin geri döndü. Bana gülümsedi. Elindeki son mendili kalbinin üstüne bastırdı.  Güldüm.  Kendimi tutamadım. Kahkalarla güldüm.  Salâh Birsel'in ruhuna rahmet gönderdim. 


19 Haziran 2011 Pazar

"Ey Kadın Yeniden Ayağa Kalk Ve Titre."

 
"Ey kadın, yeniden ayağa kalk ve titre. Bu kızgınlıkla titremezsen bir daha hiç titremezsin."
Bu  cümlelerin yazdığı kitabı bulmak için az önce kitaplığı tırım tırım taradım.  Nihayetinde Sâlah Birsel'in İstanbul Paris adlı kitabını buldum.  Biliyorum ne olduğunu anlatmadan lakırtıya bodosloma başladım başlamaya ama, ne yapayım? Yüreğimin pıtpıtını bastırmadan açıklamaya olanak yok. Öyle birinin cümleleriyle giriş yapmalıydım ki lakırtıyı kantarlamadan gediğine koymalıydım.  
   
Sahiden Salâh Birsel’in İstanbul Paris adlı kitabının ilk bölümü “Ey kadın ayağa kalk ve titre” cümlesiyle başlar. Ve Salâh Birsel kokonozlu nişanlar  sunarak memleketimdeki ilk kadın yazarları o güzelim üslubuyla anlatır. Önce Türk Edebiyatının Şair-i Azam’ı olduğu düşünülen Abdülhak Hamit’in, kızkardeşi Mihrünnisa hanım’ın, aynı abisi gibi  insanın yüreğine kızgın kurşun akıtan şiirleri okunduğunda, bir kadının elinden çıkabileceğine inanılmadığından, illa bir erkek ozan elinin bu şiirlerin üzerinde gezindiği yolundaki söylentilerden bahseder. Sonra Fatma Aliye hanım’ın Muhadarat adlı romanını da babası Tarihçi Cevdet Paşa’nın mıncıkladığı düşüncesinin yaygın olduğunu anlatmakla konuya devam eder. Yıl 1896. Demek ki günümüzden  115 yıl önceyi konuşuyoruz. Salâh Birsel’in anlattığına göre bu tarihte ilk kadın derneği kuruluyor. Yazar, Fatma Aliye hanımın harem ve kafes çağında, kadın bilgisizlikle boğuşurken, okur yazar kadın sayısı nerdeyse hiçyoka yakınken,  o tarihlerde memleketimizdeki eğitimli birkaç kadından biri olduğunu söylüyor.


 Bu yazımı haddim olmayarak Salâh Birsel’in üslubuna benzeterek yazmaya çalışıyorum. Çünkü onun anlatımına bayılıyorum. Neyse… Konuyu dağıtmayayım ve bunca lakırtıyı kantarlamak için, yazarlarının çoğu kadınlardan oluşan Hanımlara Mahsus Gazete’nin 1895 yılında yayınlanmaya başladığını  hemen yazıvereyim.  Neden böyle bir gazete düşünülmüş? Amaç, kadınlar arasındaki eğitimi yaymaya hizmet, kadın yazarların yapıtlarını yayınlamaya aracı olmak, kadınların ulusal gelişimlerine çalışmak. Bu hanımlara mahsus gazete haftada bir gün resimli yayınlanıyormuş. Fiyatı bir kuruşmuş.  Salâh Birsel kitabında bu dergideki kadın yazarları neredeyse teker teker anlatıyor. Bu dergi 1898 yılında “Kızlara Mahsus” adında ek çıkarmış.


Biliyorum lakırtımı  eni konu uzattım. Bir türlü esas anlatmak istediğimi anlatıp sadede gelemedim. Böyle uzatma hâllerinde Salâh Birsel “Sen ey okur, bu kez bayılmazsan, bir daha hiç bayılmazsın.” der. Ben de aynısını sarkıtayım da uzattım diye bana laf edilmesini böylece geçiştirivereyim.  Bak şimdi.  Ben bir Gırgır zamanı çocuğum. Abartmıyorum taşrada yaşayan biri için mizah dergisinin insanın düşüncelerinin şekillenmesine nasıl katkı yaptığını kendi tecrübelerimle çok iyi biliyorum. Mizahın değerine ve önemine yürekten inanıyorum.  Memleketimde çıkan mizah dergilerinden üçü her hafta elimden geçiyor. Ne yazık ki üç dergiyi dip bucak okumam mümkün olamıyor. İçlerinde özellikle okumadan geçemediklerim, takip ettiklerim ya da gözüme ilişenler var.  Son günlerdeki yoğunluğumdan dolayı, bu haftanın mizah dergilerini ancak bu akşam  elime alabildim. Ve bazı karikatürler kafamın tasını fena halde attırdı.  İşte sonra “Ey kadın yeniden ayağa kalk ve titre” sözünü aklıma getirdi. Ve Salâh Birsel’in bu yazısını okuma ihtiyacı hissettirdi. Salâh Birsel bu kitabında, 1886 yılında az sayıda ortalarda dolaştığı söylenen Şükûfezar adlı kadın dergisinin sahibi Arife hanım’ın derginin ilk sayısının önsözünü şöyle bağladığını söylüyor. “Saçı uzun aklı kısa diye erkeklerin alaycı gülüşlerine hedef olmuş bir tayfayız, bunun karşıtını ortaya koymaya çalışacağız. Erkekliği kadınlığa, kadınlığı da erkekliğe üstün tutmadan çalışma ve iş görme yolunda yılmadan adım atacağız.”  


Memleketimde, hele  mizah dergisinde, hele  karikatüristin,  kadınları "saçı uzun aklı kısa diye erkeklerin alaycı gülüşlerine hedef eden" karikatürler çizmesi, okuruna 125 yıl önce yaşamış bir kadının söylediklerini hatırlatması ne kadar acı verici anlatamam. Büyük usta Oğuz Aral gibi kaşlarımı çattım. Bu kızgınlıkla titreyip bu yazıyı yazmasam hiç yazamazdım. İçimden  geldi.   Böyleyken böyle, dedim. Yazdım.