levent cantek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
levent cantek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Aralık 2025 Cuma

Ve Çizgi Roman Ve Ön Yargı Ve İletişim

 

" Bizim diğer kişiler hakkındaki bilgilerimiz 
o kişilerin kendilerini nasıl düşündüğüne dayanamaz, 
çünkü onların nasıl düşündüğünü bilemeyiz. 
Kişileri ancak ilişkiler içinde anlayabiliriz. "
 Karl Marx, İnsan Toplum ve İletişim'den


Marx mı? Aaa! Bilmez miyim Karl Marx'ı?

Nedense  hınzırca gülümsediğini hissettim.

- Öyle mi?  Yoksa çizgi roman kahramanı mı? dedi.

Bir yazıda okumuştum. Bizim memlekette entellektüel ve iyi eğitim almış kişiler, Zagor gibi çizgi romanları pek okumazlar, okuyanlara karşı ön yargılı olurlarmış. Ne fena!  Çizgi roman popüler bir sanat dalı olduğundan  yani kitle tüketimi için üretildiğinden, hedef okur çoğu zaman ortalama zekanın bile altında görülürmüş.  Kimin yazısıydı ki?
 
Hımm. Acaba her denk geldiğimizde elimde Zagor'ları gördüğü için mi yüzüme böyle acımtırak bakıyordu? Yoksa hangi kitaptan hafızamın gizli arşivine kaydedildiğini bilmediğim o yazı yüzünden mi, çizgi roman okuyan kıt zekalı kompleksine kapılıyordum? Neydi bu şimdi? Muhabbetin başında aklı sıra bilgimi mi sorguluyordu? Harbi bi analiz yapmak için yüzüne iyice baktım. Olanca sevimliliğiyle bir şeyler söylememi bekliyordu.

Ben ise, sol kaşımı kaldırarak, yüzüme bilgiç  bir ifade kondurdum.  Manifesto'nun temel düşüncelerinden giriş yapacağımı düşünüyordum ki... Olamaz!... Bodoslama şu soruyu soruverdim:

-  Hiç Karl Marx’ın fotoğraflarına dikkat ettin mi?

Çizgi romanlardaki şaşıran karakterler gibi, kooskocaman açtı gözlerini:

- Ne varmış o fotoğraflarda? dedi.

- Marx 65 yaşında ölmüş. Ama saçları ve sakalları bembeyaz.  Çok acayip değil mi?  

!!!!????

-  Marx’ın hayat hikayesi çok acıklı biliyor musun?  Zengin ve eğitimli  bir ailenin kızı olan Jenny ile, kızın ailesinin rızası olmadan  evlenmişler. Birbirlerini çok seviyorlarmış. Yedi çocukları olmuş.  Saçları ve teni koyu renk olduğundan, ailede Marx'a arap derlermiş. Hayatları hep sürgünlerde, yoksulluk içinde geçmiş. Yedi  çocuğundan dördü Karl Marx'ın gözlerinin önünde ölmüş. İlk çocuğu öldüğünde Marx 37 yaşındaymış. Bir gecede saçları bembeyaz olmuş. Ne hazin bir hayat değil mi, diyerekten bir hışımla takır takır anlattım.

Vaziyetime şaşırdı mı ne?

Uzandı, çantasını açtı. İçinden Ken Parker ın bir çizgi romanını çıkardı.

- Senin kitap sevdiğini, üstelik çizgi roman okuduğunu farkedince sevindim. Ben de çok severim. Kitap okuyan bir çizgi roman kahramanı hoşuna gider diye düşündüm. Bak, sana bunu getirdim. O sebeple sözlerime Marx'ı nasıl bilirsin, diye girdim. 

Elindeki çizgi romanın bir sayfasını araladı. Ken Parker, Karl Marx'ın The Capital'ini okumaktaydı.  

İyice tescillenmişti... Kompleksli ve ön yargılı biriydim!

30 Ekim 2021 Cumartesi

Seyrettim. Seyrediyorum. Seyredeceğim.

 
Senaryosunu Levent Cantek'in yazdığı, yönetmenliğini Çağan Irmak'ın yaptığı Yeşilçam'ın 2. sezonunu sabırsızlıkla bekliyordum.  28 Ekim'de gösterime girdi.  Durur muyum? İlk 5 bölümünü bir oturuşta seyrettim. Aşk, heyecan, polisiye, eski zamanlar, unutulmayan şarkılar...  Nasıl denir?  Ayakları yerden kesen... 32 kısım tekmili birden:)  Devamının takibindeyim.


Hayret edilecek şey! Bu diziyi nasıl gözden kaçırmışım?  Mizacım gereği abartmayı severim. O nedenle  oldum bittim dizilere mesafeliyim.  Misal bu dizi 3 sezonmuş. Her sezonda 8 bölüm varmış.  Bilseydim başlar mıydım:)
Dün gece başladım seyretmeye. Ve durduramadım kendimi... Seyrettim. Bitti. Seyrettim... Bitti... Derken...  5. bölümde uyuyup kalmışım.  Çok sevdim. Az sonra başlarım seyretmeye... Birinci sezonu tamamlarım:)

19 Ocak 2019 Cumartesi

Türkiye'de Kızlar İçin Hazırlanmış İlk Çizgi Roman Dergisi - Tina

Levent Cantek'in Türkiye'de Çizgi Roman adlı inceleme kitabını, çizgi roman sevdalısı araştırmacı okur merakıyla karıştırırken Tina'ya denk geldim. Tina, memleketimizin kızlar için hazırlanmış ilk çizgi roman dergisiymiş. İngiliz kaynaklıymış. Ünlü Eagle dergisinin izlerini taşıyormuş. Yıl deseniz 1967'li yıllar...  Durur muyum hemen gugılladım. İşte buyrunuz,  artık 1968 yılına ait iki adet Tina dergisiyle arkadaşım. Adeta iki mücevher gibiler... Bahtiyarım.  Tina'nın bütün kahramanları kızlar. Hele Dünya Emniyet Teşkilatı gizli ajanı var ki,  ismi Jane Bond.  Hastasıyım:)


Tina'nın kapak iç sayfasında Tina'ya sorunuz diye bir bölüm var. Demek ki, günümüzden 51 yıl önce bazı gençlerin sosyal medyada  arkadaş bulma mecrası Tina dergisiymiş. Baksanıza gelen mektupların şekerliğine..

"18 yaşında, hafif batı müziğine meraklı, org, bateri, akordion ve melodica çalan, müzik dans ve partilerden hoşlanan bu okuyucumuz 16-18 yaşlarındaki Tina'nın kız okurlarıyla mektuplaşmak istemektedir." (Kemal Açıkalın-Erenköy/İstanbul)

"15 yaşında, batı müziğine, kart postal ve pul kolleksiyonuna meraklı, kitap okumasını ve yüzmesini seven bu okuyucumuz Tina okurlarıyla Türkçe ve İngilizce mektuplaşmak istemektedir." (Tunç Ögel-Güzelyalı-İzmir)

"İngiliz Amerikan ve Türk olmak üzere altı arkadaş, kurdukları klübe okuyucularımızın üye olmalarını istemektedirler." (Erdoğan Genel/Bandırma)

" 12 yaşında, Timur Selçuk, Ajda Pekkan, Mireille Mathieu hayranı olan bu okuyucumuz da yaşıtlarıyla mektuplaşmak istemektedir." (Esin Demirkan-Laleli/İstanbul)

Günümüzdeki  internet ağları üzerinden mesajlaşmanın, arkadaş bulmanın, sosyalleşmenin 51 yıl önceki hali. Nereden nereye değil mi:)



8 Aralık 2018 Cumartesi

"Bozkır Canlansın Ve Bütün Renkleriyle Oynamaya Başlasın. "

Nanananooommm! 
Az sonra Bozkır'ın ilk bölümünü seyredeceğim.  
Senaryosunu Levent Cantek yazmış.  

İtiraf etmeliyim ki, Levent Cantek'in  tüm külliyatı, 
hem yüreğimin hem kitaplığımın  hazineler bölümüne  yerleşmiştir. 

Peki, ya bu dizi filmini??
Yoooo...
Seyretmemem mümkün değil:)



not- başlık cengiz aytmatov'un cemile'sinden



10 Kasım 2017 Cuma

"Dünya Dedikleri Bir Gölgeliktir."


Levent Cantek ve Levent Gönenç'in  yazılarından oluşan Muhalefet Defteri Türkiye'de Mizah Dergileri ve Karikatürler adlı  kitap epeydir kitaplarımın arasında duruyordu. Bu akşam elime aldım. Sayfalarını  dalgalandırdım. Memleketimdeki dönemlerinin en etkili mizah dergilerinin, geçmişten günümüze maceralarında gezineceğim için elbette heyecanlıydım. Lakin yüreğimin pıtpıtını bastırdım. Tuhaf bir illüzyonla kitabın en arka sayfalarındaki Dizin bölümüne göz gezdirmeye başladım. E harfinde Engin Ergönültaş’ı gördüm. Durdum. 19, 24, 26, 32, 35, 43, 140, 141, 159, 173, 182. 



Hemen bu satırları renklendirdim. İlgili sayfaları açıp, acaba Engin Ergönültaş adı hangi konularda geçiyor diye tüm merakımla okumaya başladım. 

S.19 
Mikrop'un ruhu sadece Limon'da yaşamaz. 1990 yılında bizzat Mikrop'un beyni Engin Ergönültaş, Milliyet gazetesi bünyesinde Pişmiş Kelle isimli yeni bir dergi yayımlamaya başlar. Pişmiş Kelle, bir yandan kenar mahalle öyküleriyle Ergönültaş'ın 1990'lı yıllarda tazelenmş dehasını okuyucuya sunarken, diğer yandan Bahadır Baruter, Oky, Memo Tembelçizer gibi sonraki yıllarda en önemli mizah dergilerinde başarılı işlere imza atan çizerlerin çıraklık dönemlerini geçirdikleri bir okul olur.

S. 24 
Gırgır ve Fırt'ta yayımlanan (Oğuz Aral'ın "Utanmaz Adam"'ı, Nuri Kurtcebe'nin "Gaddar Davut"u, İlban Ertem'in "Küçük Adam"ı gibi) devamlı hikayeler ve (Oğuz Aral'ın "Avanak Avni"si, Özden Öğrük'ün "Çılgın Bediş"i gibi, yarım  veya Engin Ergönültaş'ın "Zalim Şevki"si, Hasan Kaçan'ın ve Latif Demirci'nin "Tarzan"ı gibi) tam sayfa haftalık hikayeler, Gırgır sonrası yayımlanan  mizah dergilerinde çizgi romanın içeriğin ayrılmaz bir parçası haline gelmesinde önemli bir rol oynamıştır.

S.26 
İkinci olarak, mizah dergilerinin politik tavırlarının  çoğunlukla derginin "beyinleri" tarafından  belirlendiği söylenebilir. Örneğin, "tek adam" tarafından yönetilen Akbaba, Gırgır, Mikrop dergilerinde, sırasıyla  Yusuf Ziya Ortaç, Oğuz Aral, Engin Ergönültaş politik çizgiyi  yönlendiren isimler olmuştur. 

DEVAM EDECEK... Du bakalım:)
BAŞLIK / Türkü sözü

25 Kasım 2016 Cuma

Bu Hafta Neler Yaptım?

 
Black Mirror, bir İngiliz TV dizisi.  Bu hafta her bölümünü şaşkınlıkla seyrettim. Çok az bölümü kaldı. Bu akşam bitireceğim.


Ellerimi kullanarak neler yapabilirim derken, resim yapmaya niyetlendim.  Renkli kalemler aldım. Peki ne çizecektim? Bencileyin birinin aklına  Leonardo da Vinci gelecek değil ya, Tim Burton geldi tabii. Voodoo Girl'ü çizmeye başladım.  Çizmek şahaneymiş.  Tüm acemiliğimle devam edeceğim.

 

Defterleri çok severim. Gittiğim her yerden defter almaya heves ederim. Peki, bu kez defterimi kendim yapsam dedim. Defter yapmayı gerçekten denedim.  İşte bu ilki. Yaptıkça güzelleştireceğim.



Yıl sonu. İşim açısından en debdebeli aylar.  Kimi günler çok yoruldum. Yoruldukca kendimi sinemaya attım. Her biri ilaç gibi geldi. İyi ki sinema var.




Bu hafta sayfalarında dolandığım kitaplar, Gündüz Vassaf'ın Boğaziçi'nde Balık, Levent Cantek'in yazdığı Berat Pekmezci'nin çizdiği  Uzak Şehir, Murathan Mungan'ın Hayat Atölyesi. Uzak Şehir'i bir solukta bitirdim. Boğaziçi'nde Balık ve Hayat Atölyesi'nin  sokaklarında gezindim. 





Bu hafta Yann Tiersen'in Porz Goret'ini sürekli dinledim.  Kesinlikle şifalı bir müzik. 

21 Kasım 2015 Cumartesi

Ağla...


Ben kaybettiğime ağlayayım sen kaybettiğine ağla.




Dize- Birhan Keskin / Y'ol
Çizgi Roman- Levent Cantek&Berat Pekmezci / Uzak Şehir 



14 Mart 2015 Cumartesi

Şşşth Kimse Duymasın 18 - Puslu Kıtalar Atlası



İhsan Oktay Anar'ın şaheseri Puslu Kıtalar Atlası'nın bir çizgi romanının hazırlandığını duyduğumdan beri içim içime sığmıyordu.
  Gırgır zamanından bildiğim değerli usta  İlban Ertem çizimlerini hazırlıyordu.
Çizgi romanlarla ilgili araştırmalarının takipçisi olduğum Levent Cantek, editörlüğünü yapıyordu. 
Şahane bir haberdi bu!

Binlerce kasırga aşkına!
Yazı ve çizim sanatından zerre kadar nasibi olmamasına rağmen,
yazı ve çizgilerin menzilinde dolanmaktan haz alan bencileyin biri
dün satışa çıkan çizgi romanın, 
bugün Kadıköy Büyülü Dükkan'da İlban Ertem'le imza günü olduğunu duyuncaaa.... 
Ne yapar?

Hastalık, uzun yol filan falan dinlemez, kuş olur İstanbul'a gider. 
Puslu Kıtalar Atlası'nın çizgi romanına,  İlban Ertem bir imza çakınca, 
etekleri zil çala çala eve döner:)

Gerçekten!









27 Mart 2013 Çarşamba

Sinemada Oynadığım Farzetme Oyunum - 27 - Güzel Cemile

Eski huyumdur. Çocukluğumdan beri  insanları seyretmeyi severim.  Bu huyum sayesinde can sıkıntısı diye bir şey bilmem. Aynı bir sinema perdesine bakar gibi mütemadiyen insanları seyredebilirim. Kim olduklarını, neler düşündüklerini tahmin etmeye girişmek hoşuma gider. Özellikle sinemaya gittiğimde oynadığım farzetme oyunum vardır. Film başlamadan önce, sinemanın loşluğunda kendilerini oturdukları koltuğa rahatça bırakan seyircileri belli etmeden seyrederim. İnsanların suretlerinde, kitaplarda okuyup hafızamın kuytu çekmecelerine kendiliğinden yerleşmiş irili ufaklı roman kahramanlarının izlerini  sürerim. Bu benim için anlatılmaz heyecan verici bir oyundur. İnsanların görüntülerinden çok iç dünyalarını görmek, duygularına erişmek isterim. Sinemanın o efsunlu loşluğunda etrafıma bakınırım. Bu insanların kim bilir ne sırları, ne korkuları, ne huzursuzlukları vardır diye aklımdan geçiririm.  


Ne bileyim? İsmini bilmediğim bir rüzgâr esiyordu. Beyoğlu'ndaydım. Atlas Sineması'nın girişindeki İstanbul Film Festivali bilet kuyruğundaydım. Saatin akreple yelkovanı birbirini kovalalıyordu. Vakit kısalacağına, bilakis uzadıkça uzuyordu. Önümde güzel bir genç kadın duruyordu. O anda bu genç kadının Levent Cantek'in Dumankara adlı grafik romanındaki kahramanlarından Güzel Cemile olduğunu farzettim. Babası hammaldı. Ayaşlı Faik dedin mi Hacıbayram'da bilmeyen yoktu. Küçücük adamdı. Yüz elli kilonun altına girip  bana mısın demezdi. Anası Zeliha, nereliydi bilmem. Nemruttu. Geçimsizdi. "Yetmiyor herif" diye kaç kere tırmıkladıydı kocasını. Cemile ondördündeydi. Annesi Çorumlu bir ameleyle kaçtı gitti. Annesi kaçınca dımdızlak kalmadı aile. Önce dertlendiler. Sonra kazan kaynadı. Yemek pişti. Hayat bu. Cemile iki kardeşine bakıyor, evi çekip çeviriyordu. Yukarıda Allah var. Alımlı, eti budu yerindeydi. Ne giyse yakışıyor, nasıl dursa gösteriyordu. Mahalle Cemile'yi konuşur, kulağı kıllı külhanlar dolanır oldu. Talibi de çıktı. Alçağın önde gideni, herkese borç takan biriydi. Cemile kabul etmedi. Babası bir gün yük taşırken çöküp kalmış, yatalak olmuştu. Çalışamıyordu. Elde yok avuçta yok. İki bebe sefil... Kolay mı? Cemile çamaşırlara gitmeye başladı. Nuri diye, güya Cebeci'ye apartuman yaptırmaya niyetli, gözleri fırıldak bir kalantor Cemile'ye kancayı taktı. Önce çamaşırlarını yıkattı Cemile'ye... Sonra dil döktü. Kars peyniri, pirzola, helvalar verdi kardeşlerine. Fakirlik zor zenaat, Cemile bilmez mi adamın niyetini? Her gün bıyık buran, göz süzen erkekler var peşinde... Hasta babasına para lazım... Eve para lazım... Yaşamak için para lazım. Canına tak etti Cemile'nin. Nuri'nin teklifini kabul etti. Altı ay sonra oturdukları evi satın aldı. Babasını hususi muayeneye götürdü. Dediler ki doktorla arası iyiydi. Fingirdiyordu. Döndü dolaştı Bantderesi'nde çalışmaya başladı. Güzel Cemile diye namı aldı yürüdü. Milleti kendine hasta ediyor, hüngür hüngür ağlatıyordu. İşler düzeldi derken, işler düzelmese çıkmazdı elbet. Cemile'nin annesi çıktı ortaya. İki gözü iki çeşme "ben ettim sen etme" diyerekten yerlere yata yata. Allahümme Rabbena ortada para olmasa o kadın dönmezdi ya elden ne gelir. Babası mesut, bebeler mesut. Cemile anasını affetmedi  ama oluruna bıraktı. Derdi başından aşkındı Cemile'nin. Kabadayılar vuruşuyordu bunun için. Aşkım diyor. Seviyorum diyor. Az tantana değil bunlar. Kaç kavga. Kaç gürültü. Cemile için ölen biten bayılan çok. Biri hapse giriyor. Bir başkası ucu yanık mektuplar yolluyor. Cemile'nin işi tıkırında görünüyor. Yooo... Öyküyü biliyorum ben. Yeminle hiç göründüğü gibi değil. Ah, sonra Cemile'nin başına, bir bilsen ne çoraplar örülüyor...


Genç kadın, yanlışlıkla  festival bileti kuyruğunda olduğunu öğrenince, sıradan çıktı. Ben de çıktım.  Sinemanın iç salonundaki bilet gişesinin önüne gitti. Ardı sıra ben de gittim. Bir filme bilet aldı. Koşa koşa   iki nolu sinema salonuna daldı. Hemen aynı filme  ben de bilet alıp girdim.  Salon bomboştu diyebilirim. Tam arka çaprazına oturdum. Kucağına koyduğu çantasını araladı. İçinden küçük bir ayna çıkardı. Önce çekingen bir edayla  etrafına, sonra dünyanın en önemli işini yapıyormuş gibi elindeki aynaya baktı. "Allah bahtını açık edecek insanın. Gerisi boş." diye fısıldadiğını işittim. Tam o anda sinemanın  ışıkları karardı. Film başladı.  Ben "Güzel Cemile" olduğunu farzettiğim kadını unuttum. Beyaz perdenin  o muazzam illüzyonuyla usulca filmin mecrasına  aktım.

NOT:  Yazımın bazı cümlelerini  Levent Cantek'in  yazdığı,  Dumankara adlı  grafik romanın içindeki  Güzel Cemile adlı öyküsünden  alıntıladım. 


15 Kasım 2012 Perşembe

Kahve Molası - Tersoyum, Tersosun, Hepimiz Tersoyuz.



İzmit'ten Gölcük'e doğru giderken, tam Gölcük'ün girişinde, caddenin sol tarafındaki eski görünümlü apartmanın üçüncü katında oturan aileyi hiç tanımadığım halde, ne tür giysileri olduğunu çok iyi biliyorum. Neden biliyor musun? Burada oturan aile, balkonlarıyla üç metre kadar uzaklıktaki elektrik direği arasına uzun bir ip germiş. Eğer hava  güzelse çamaşırlarını bu ipe asıyorlar. Üstelik görünümde bir nizam, bir intizam bariz şekilde farkediliyor. Bir gün sırayla önce pantolonlar, sonra gömlekler, sonra çoraplar... Bunlar renkli giysiler. Başka bir gün ise beyaz iç çamaşırları asılı oluyor...  Önce uzun kollu, sonra kolsuz atletler, hemen bitiminde donlar, sonra çoraplar. Havlular ise başka bir gün asılıyor. Kadın çamaşırları olmuyor. Sanırım onlar içeride kurutuluyor. Niye çamaşırlarını balkona asmıyorlar, niye böyle bir alışkanlık geliştirmişler hiç bilmiyorum. Çok kalabalık bir aile olduklarını düşünmüyorum. Eğer evin babası uzun don ve uzun kollu atlet giymiyorsa, evde bir büyük baba olabilir. Kadın giysileri asılmadığı için evin kadınlarının sayısı  hakkında fikir yürütemiyorum. Ancak evin annesi kesinlikle  temiz ve düzenli... Çünkü hem çamaşırlar gelişigüzel asılmıyor, hem beyazlar ilik gibi... Varlıklı olduklarını sanmıyorum. Asılan çamaşırların rengi, genelikle kahverengi, lacivert ya da gri. Markaya ya da modaya uygun giysiler değil. Gündelik nitelikte. Yıllardır bu çamaşırlar gözüme çarpar. Arada yeni alınan gömlek ya da pantolunu farkederim. Sevinirim. Bu aileyi tanımıyorum ama çamaşırların asılışından seziyorum, varlıklı olmayan, sevimli bir aile olduklarını düşünüyorum. Bu giysilerin içinde kederli değil de mutlu insanlar hayal ediyorum. Kadına hürmet eden bir aile olmalı. Erkeklerden biri evin annesinin sözünü dinlemiş, çıkmış balkondan elektrik direğine ip germiş. Kadın sabırlı ve istikrarlı. Çamaşırlarına gösterdiği ilgi, intizam, temizlik yıllardır değişmedi. Çocuklar iyice büyüdüler. Artık küçük boy giysiler asılmadığına göre çocukların yaşları yakın olmalı birbirlerine. Karşıdan bakınca  çok işlek bir yolun kenarındaki apartmandan elektrik direğine gerilen ip üzerine asılan çamaşırlar bana efsanevi Gırgır yıllarının karikatürlerini hatırlatıyor. Beyaz çamaşırların büyükten küçüğe sıralanmasının  komik görünümünden  mi bilmiyorum   sıcak ve yumuşak bir aile ortamı olduğunu hayal ettiriyor.



Yazmak eylemi sanıyorum insanın içini deşmesine, farketmeden sakladıklarını ortaya dökmesine neden oluyor. Yıllar önceye... Taaa efsanevi haftalık mizah dergisi Gırgır zamanına gittim. O zamanlar çizdiği karelerde böyle çamaşırların sallandığı Engin Ergönültaş'ın çizimlerini hatırıma getirdim. Acaba şimdi nerede çiziyor? Çok merak ediyorum. Engin Ergönültaş'ın Terso'su  İstanbul'un Balat semtinde geçerdi. Bir kenar mahallede, yoksul insanların yaşadığı, iyilerin ve kötülerin hepbirlikte var olduğu, ama illa ki çamaşırların sokak ortasında sallandığı mekanlar gözümde canlanıyor. Elimin altında bir mücevher gibi sakladığım Levent Cantek'in derlediği, İletişim Yayınları'ndan çıkmış, Çizgili Kenar Notları adlı kitap var. Bu kitap kenar mahalleri, yoksulları, azınlıkları mizah dergileri çerçevesinde irdeleyen bir kitap. Niye böyle bir kitap yayımlanır ki diye insan düşünmeden edemeyebilir. Oysa bir memleketin edebiyatında araştırma kitapları çok önemlidir. Levent Cantek'in önsözünde yazdığına göre bu kitabı derlemesindeki maksadı, mizah dergilerindeki kimi anlatıcıların anlamlı ve meselesi olan hikayeler olduklarını hatırlatabilmek... Levent Cantek, mizah dergileri, çoğu  aynı zamanda mizahçı olan yazarları dışında pek "anlatılmıyorlar" diye düşünüyor. Çizerlerle sadece röportaj yapılıyor  ama onlar hakkında yazı, yorum ya da incelemenin yapılmadığının altını çiziyor. Mizah dergilerinin okuyucuları daha çok gençler. Yaş ilerledikçe veya öğrencilik bittiğinde hayatın ciddi boyutuna geçildiğine mi hükmediyoruz bilmiyorum, genelde yetişkinlerin dünyasında mizah dergileri okunmamaya hatta küçümsenmeye başlıyor. Farkında olmadan benim ilk gençlik dönemime damgasını vurmuş Engin Ergönültaş'ın karelerini, yetişkin olduğuma hükmedince derleyip toplayıp hafızamın bir kutusuna kaldırmışım sanırım. Ben Engin Ergönültaş'ın çizimlerindeki gibi bir mahallede ve aile ortamında doğup yaşamadım. Ama şimdi çok daha iyi anlıyorum ki Engin Ergönültaş'ın karelerinde çizip anlattığı o hikayeler, kenar mahallelerdeki vaziyetlerin,  yoksulluğun, ötekiler diye görülebilen insanların, onların yaşamındaki sertliklerin, kent içinde küçük köy yaratmak durumda kalıp horgörülenlerin, işsizlerin hatta yasa ve ahlak dışı yaşamayı gündelik hayat rutini haline getirmek durumunda kalanların, gayri meşru doğurduğu çocuğunu çöpe atanların, tinercilerin, acımasız ve zalim bir dünyanın varlığını tanımama, görmeme, farketmeme ve sonrasında anlamaya çalışmama sebep olmuş. Bu hikayeler vicdan ve merhamet hislerini bileylemişler, çaresizliği, yoksulluğu acıtarak, duvara toslatarak hafızaya çizmişler meğer. Bugün yanımdaki arkadaşım "Şu hale bakar mısın, çamaşırları nasıl asmış? Sokağı kendi evi sanıyorlar. Bunları toplayıp cümleten köylerine gönderceksin "deyince... Aklıma Engin Ergönültaş geldi önce... Sonra  Levent Cantek'in derlediği Çizgili Kenar Notları adlı bu kitap. Bugün oturacağım Engin Ergönültaş için yazılanları okuyacağım. Hiç tanımadığım halde fikrime zenginlik katan Engin Ergönültaş'a ve  bu konuları kitaplaştıran Levent Cantek'e minnettarım. Tersoyum... Tersosun... Hepimiz Tersoyuz diye sözümü bağlıyorum. Kahve molam bitti. İşe dönüyorum.

2012