gırgır etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gırgır etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Ocak 2018 Çarşamba

Aşk İmiş Her Ne Var Alemde


Sahaflarda denk geldim.  15 Mayıs 1979 tarihli Sanat Emeği adlı dergi. Sararmış sayfalarından birini araladım. O ismi görünce, şaşırdım kaldım. Engin Ergönültaş, “Orhan Gencebay’dan  Ferdi Tayfur’a “Minibüs Müziği” başlıklı bir yazı yazmış. Ayaklarım kendiliğinden kasaya yöneldi. Elim çantama gitti. Dergi artık benimdi.

Engin Ergönültaş’ın fotoğrafını görsem tanımam. Lakin Gırgır zamanından, Pişmiş Kelle’den çizdiklerini bilirim. Çok severim. Ya romanına ne demeli? Rüyada kitap okuyormuşum tadı veren kitap… Minare Gölgesi…

Demek Engin Ergönültaş’ın dergilere yazdığı çok eski yazıları var. Ne hoş! Keşke bu yazıları bir araya getirilse… Ve bir kitap yapılabilse... Keşke.


Başlık-Fuzuli'den

14 Mart 2015 Cumartesi

Şşşth Kimse Duymasın 18 - Puslu Kıtalar Atlası



İhsan Oktay Anar'ın şaheseri Puslu Kıtalar Atlası'nın bir çizgi romanının hazırlandığını duyduğumdan beri içim içime sığmıyordu.
  Gırgır zamanından bildiğim değerli usta  İlban Ertem çizimlerini hazırlıyordu.
Çizgi romanlarla ilgili araştırmalarının takipçisi olduğum Levent Cantek, editörlüğünü yapıyordu. 
Şahane bir haberdi bu!

Binlerce kasırga aşkına!
Yazı ve çizim sanatından zerre kadar nasibi olmamasına rağmen,
yazı ve çizgilerin menzilinde dolanmaktan haz alan bencileyin biri
dün satışa çıkan çizgi romanın, 
bugün Kadıköy Büyülü Dükkan'da İlban Ertem'le imza günü olduğunu duyuncaaa.... 
Ne yapar?

Hastalık, uzun yol filan falan dinlemez, kuş olur İstanbul'a gider. 
Puslu Kıtalar Atlası'nın çizgi romanına,  İlban Ertem bir imza çakınca, 
etekleri zil çala çala eve döner:)

Gerçekten!









9 Mart 2013 Cumartesi

Abartma Sanatı İcra Ederek Roman Okuma Vaziyetim.



Evet, seviyorum duygularımı abartmayı... Kabul ediyorum mübalağacıyım. Yoo... Çoğu zaman evlatlık mıyım acaba diye, düşünmedim değil. Düşündüm vallahi. Yoksa...  Bilmiyorum olabilir mi ama...  Kaç kere yakaladım ailemin, "Acaba karıştırdılar mı, bu çocuk bizim değil mi?" tadındaki bana acımtrak bakan gözlerini...  Hal böyleyken, anlatamıyorum derdimi, inandırıcı gelmiyorum... Şaşırıp, hayret ediyorlar bana tabii. Hep sabırla beklediler. Yaş aldıkça duygularımı abartmayı dizginleyeceğimi zannettiler. Nerdeee?  Bilakis, yıllar içerisinde iyice sahiplenip, en incesinden en kallavisine, tüm hislerimi çitileyip, kabarttıkça kabarttım, abarttıkça abarttım. Artık şaşırmayı bıraktılar... Yüzlerinden okuyorum... Vaziyetime ya üzülüyor ya da acıyorlar... Bakma,  bazan ben de çok acıyorum bana. Amaaa... Hemen Evliya Çelebi'yi getiriyorum aklıma.. Misal, Karadeniz'in dalgalı oluşunu nasıl anlatır Evliya Çelebi? Heyy! Hatırlasana...  "Dalgalar yükseliyordu ay'ı elliyorduk, dalgalar çekiliyordu cehennemdeki zabanileri görüyorduk" tadında anlatışı, nasıl harikûladedir, öyle değil mi?

Şimdi niye anlattım bunları biliyor musun? Engin Ergönültaş'ın Minare Gölgesi adlı kitabının, Mart ayı başından itibaren satışa çıkacağını duyduğumdan beri, yüreğimin pıtpıtını durduramadım gitti. Hatta hafta başında, İstanbul'a,  Kemal Tahir Sempozyumu'na gittiğim gün, kıyı bucak önüme denk gelen tüm kitapçılara, hiç üşenmeden tek tek girdim. Minare Gölgesi'ni sordum. Yoktu. Kitabı ogün elime alacağıma kendimi öyle inandırmışım ki, bineceğim otobüsün Kadıköy'deki şubesinin yanındaki son kitapçıda da bulamayınca... Of... Bak... "Abartmışsın gene... "Alt tarafı kitap, acelen ne?"  diyeceksen, aman sakın ola deme... O an bana denk gelip, "naber" filan deyip dokunsaydın elime...  Başımı omuzuna dayayıp, iki gözü iki çeşme ağlardım inan ki.. Öyleee koskocaman bir yumruk oturmuştu yüreğime.  Öyle işte... Abartıyorum öyle mi? Pekiii... Bi sor bakalım niye?


Günümüzde, her yer, her şey, o kadar  hızlı, o kadar paldır küldür değişiyor ve adına  modernizisyon deniyor ya hani... Biliyorum gene abartıyorsun diyeceksin ama...  Yeminle başka türlüsü elimden gelmiyor... Bu değişim bünyemin akordunu fena halde bozuyor, yabancılık hissediyorum, ne yapabilirim yani...  İnan... Kimi zaman yüreğim sırf bu sebepten daralıyor... Bu kadar mı değişir herşey bu kadar mı yabancılaşır insan çevresine?  Hiç mi eskiyi hatırlatmaz bir şey, bu kadar mı anılar gömülür yerin dibine?  Yıllardır duymadığım Engin Ergönültaş ismi, beni aldı taaa  Gırgır mizah dergisi okuduğum zamanlara götürdü. Engin Ergönültaş'ı tanıyor muyum? Yooo...  Fotoğrafını görsem bilir miyim? Hayır. O zamanlar televizyonda herkesi görmezdik. Henüz kameralar evlerin içine kadar girmemişti. Ayrıca sanatçılar  yaptıkları işlerden çok kendilerini göstermeye hevesli değillerdi ki... O zamanlar Engin Ergönültaş'ın mizah dergilerinde çizip anlattığı yoksul mahalleler, ötekileştirilenler, hor görülenler, işsizler, yaşamın sertliklerinde sahipsiz savrulanlar, çevremde görmediğim zalim bir dünyayı farketmeme ve dahası anlamama sebep olduğuna inanıyorum. Engin Ergönültaş'ın Minare Gölgesi adlı romanını duyunca, eskiyi hatırlatan  sığınacak bir liman bulduğumu düşündüm. Gene duygularımı dizginleyemedim. Çocuk gibi sevindim.  Hele bu romanda, evinden kaçıp minareye saklanmış, artık şerefede yatıp kalkan bir çocuğun varlığını öğrenince...  Otomatikman afacanlaşıp güldüm. Neden biliyor musun?  Ne vakit yabancılaşma hissetsem, ilk denk geldiğim minareye çıkıp yerleşsem diye hayal ederim. Hoşuma gitti ne yalan söyleyeyim. Demek ki Engin Ergönültaş'ın kahramanlarından biri,  benim gibi abartmayı seviyor. Nanananooom... Minare Gölgesi şimdi elimde. Abartacağım. Kısmetse, sabaha kadar okuyacağım. İyisi mi,  bi iyilik yapıver,  bana "İyi okumalar" dile:)


15 Kasım 2012 Perşembe

Kahve Molası - Tersoyum, Tersosun, Hepimiz Tersoyuz.



İzmit'ten Gölcük'e doğru giderken, tam Gölcük'ün girişinde, caddenin sol tarafındaki eski görünümlü apartmanın üçüncü katında oturan aileyi hiç tanımadığım halde, ne tür giysileri olduğunu çok iyi biliyorum. Neden biliyor musun? Burada oturan aile, balkonlarıyla üç metre kadar uzaklıktaki elektrik direği arasına uzun bir ip germiş. Eğer hava  güzelse çamaşırlarını bu ipe asıyorlar. Üstelik görünümde bir nizam, bir intizam bariz şekilde farkediliyor. Bir gün sırayla önce pantolonlar, sonra gömlekler, sonra çoraplar... Bunlar renkli giysiler. Başka bir gün ise beyaz iç çamaşırları asılı oluyor...  Önce uzun kollu, sonra kolsuz atletler, hemen bitiminde donlar, sonra çoraplar. Havlular ise başka bir gün asılıyor. Kadın çamaşırları olmuyor. Sanırım onlar içeride kurutuluyor. Niye çamaşırlarını balkona asmıyorlar, niye böyle bir alışkanlık geliştirmişler hiç bilmiyorum. Çok kalabalık bir aile olduklarını düşünmüyorum. Eğer evin babası uzun don ve uzun kollu atlet giymiyorsa, evde bir büyük baba olabilir. Kadın giysileri asılmadığı için evin kadınlarının sayısı  hakkında fikir yürütemiyorum. Ancak evin annesi kesinlikle  temiz ve düzenli... Çünkü hem çamaşırlar gelişigüzel asılmıyor, hem beyazlar ilik gibi... Varlıklı olduklarını sanmıyorum. Asılan çamaşırların rengi, genelikle kahverengi, lacivert ya da gri. Markaya ya da modaya uygun giysiler değil. Gündelik nitelikte. Yıllardır bu çamaşırlar gözüme çarpar. Arada yeni alınan gömlek ya da pantolunu farkederim. Sevinirim. Bu aileyi tanımıyorum ama çamaşırların asılışından seziyorum, varlıklı olmayan, sevimli bir aile olduklarını düşünüyorum. Bu giysilerin içinde kederli değil de mutlu insanlar hayal ediyorum. Kadına hürmet eden bir aile olmalı. Erkeklerden biri evin annesinin sözünü dinlemiş, çıkmış balkondan elektrik direğine ip germiş. Kadın sabırlı ve istikrarlı. Çamaşırlarına gösterdiği ilgi, intizam, temizlik yıllardır değişmedi. Çocuklar iyice büyüdüler. Artık küçük boy giysiler asılmadığına göre çocukların yaşları yakın olmalı birbirlerine. Karşıdan bakınca  çok işlek bir yolun kenarındaki apartmandan elektrik direğine gerilen ip üzerine asılan çamaşırlar bana efsanevi Gırgır yıllarının karikatürlerini hatırlatıyor. Beyaz çamaşırların büyükten küçüğe sıralanmasının  komik görünümünden  mi bilmiyorum   sıcak ve yumuşak bir aile ortamı olduğunu hayal ettiriyor.



Yazmak eylemi sanıyorum insanın içini deşmesine, farketmeden sakladıklarını ortaya dökmesine neden oluyor. Yıllar önceye... Taaa efsanevi haftalık mizah dergisi Gırgır zamanına gittim. O zamanlar çizdiği karelerde böyle çamaşırların sallandığı Engin Ergönültaş'ın çizimlerini hatırıma getirdim. Acaba şimdi nerede çiziyor? Çok merak ediyorum. Engin Ergönültaş'ın Terso'su  İstanbul'un Balat semtinde geçerdi. Bir kenar mahallede, yoksul insanların yaşadığı, iyilerin ve kötülerin hepbirlikte var olduğu, ama illa ki çamaşırların sokak ortasında sallandığı mekanlar gözümde canlanıyor. Elimin altında bir mücevher gibi sakladığım Levent Cantek'in derlediği, İletişim Yayınları'ndan çıkmış, Çizgili Kenar Notları adlı kitap var. Bu kitap kenar mahalleri, yoksulları, azınlıkları mizah dergileri çerçevesinde irdeleyen bir kitap. Niye böyle bir kitap yayımlanır ki diye insan düşünmeden edemeyebilir. Oysa bir memleketin edebiyatında araştırma kitapları çok önemlidir. Levent Cantek'in önsözünde yazdığına göre bu kitabı derlemesindeki maksadı, mizah dergilerindeki kimi anlatıcıların anlamlı ve meselesi olan hikayeler olduklarını hatırlatabilmek... Levent Cantek, mizah dergileri, çoğu  aynı zamanda mizahçı olan yazarları dışında pek "anlatılmıyorlar" diye düşünüyor. Çizerlerle sadece röportaj yapılıyor  ama onlar hakkında yazı, yorum ya da incelemenin yapılmadığının altını çiziyor. Mizah dergilerinin okuyucuları daha çok gençler. Yaş ilerledikçe veya öğrencilik bittiğinde hayatın ciddi boyutuna geçildiğine mi hükmediyoruz bilmiyorum, genelde yetişkinlerin dünyasında mizah dergileri okunmamaya hatta küçümsenmeye başlıyor. Farkında olmadan benim ilk gençlik dönemime damgasını vurmuş Engin Ergönültaş'ın karelerini, yetişkin olduğuma hükmedince derleyip toplayıp hafızamın bir kutusuna kaldırmışım sanırım. Ben Engin Ergönültaş'ın çizimlerindeki gibi bir mahallede ve aile ortamında doğup yaşamadım. Ama şimdi çok daha iyi anlıyorum ki Engin Ergönültaş'ın karelerinde çizip anlattığı o hikayeler, kenar mahallelerdeki vaziyetlerin,  yoksulluğun, ötekiler diye görülebilen insanların, onların yaşamındaki sertliklerin, kent içinde küçük köy yaratmak durumda kalıp horgörülenlerin, işsizlerin hatta yasa ve ahlak dışı yaşamayı gündelik hayat rutini haline getirmek durumunda kalanların, gayri meşru doğurduğu çocuğunu çöpe atanların, tinercilerin, acımasız ve zalim bir dünyanın varlığını tanımama, görmeme, farketmeme ve sonrasında anlamaya çalışmama sebep olmuş. Bu hikayeler vicdan ve merhamet hislerini bileylemişler, çaresizliği, yoksulluğu acıtarak, duvara toslatarak hafızaya çizmişler meğer. Bugün yanımdaki arkadaşım "Şu hale bakar mısın, çamaşırları nasıl asmış? Sokağı kendi evi sanıyorlar. Bunları toplayıp cümleten köylerine gönderceksin "deyince... Aklıma Engin Ergönültaş geldi önce... Sonra  Levent Cantek'in derlediği Çizgili Kenar Notları adlı bu kitap. Bugün oturacağım Engin Ergönültaş için yazılanları okuyacağım. Hiç tanımadığım halde fikrime zenginlik katan Engin Ergönültaş'a ve  bu konuları kitaplaştıran Levent Cantek'e minnettarım. Tersoyum... Tersosun... Hepimiz Tersoyuz diye sözümü bağlıyorum. Kahve molam bitti. İşe dönüyorum.

2012

21 Nisan 2012 Cumartesi

Ve Ben Bütün Bunları Hissetmeyi Seviyorum.


Ben Gırgır Dergisi müdavimiydim bir vakitler. Ama ne yazık ki gizli gizli okurdum ailemden. Nedense derginin içinde fena şeyler olduğunu sanırdı annem. "Kızlara göre değil" derdi ne demekse... Oysa "can sıkıntısını ve aşk yarasını" şip şak kesen bir tılsımı vardı. Bunu aileme izah etmem imkansızdı. İşte hep bahsederler ya ders kitabı içinde çizgi roman ya da mizah dergisi okuyan tiplerden.. İşte onlardan biriydim ben.. Neyse, aradan uzun yıllar geçti. İyi de huylu huyundan vazgeçti mi peki? Yoo... Ne yalan söyleyeyim, vazgeçmedim. Halen takip ettiğim  haftalık mizah dergileri ve çizgi romanlarım var. Karikatür seyretmeyi ve okumayı hep sevdim. Biliyorsun, her karikatüristin kendine has bir çizim stili, anlatım tarzı vardır. Mesela en sade çizgi ustası Cemal Nadir'dir denir. Ben öykü okumayı seven biriyim. Öykücüyüm. Bana her karikatür  karesi bir öykü gibi gelir. İnanamayacaksın ama bana şiir gibi gelen karikatürler bile vardır. Şimdi sevdiğim iki farklı karikatüristten bahsetmek istiyorum.



Biri Şenol Bezci. Şenol Bezci'nin karikatürlerini seyretmeyi seviyorum. Genelde sözsüzdür karikatürleri ve insanın içini acıtan karikatürleri vardır. Mizahın tam anlamını bilemiyorum. Bende bıraktığı tad ne biliyor musun? Eğlenceli gibi sanıyorsun, ama sonunda Oğuz Aral'ın dediği gibi yüreğimde gözyaşıyla bile silinmeyecek bir tortu kalıp biriktiriyor. Geriye irisinden bir "çeki taşı" kalıyor. Kalıyor sahiden. Şimdi Şenol Bezci'nin yukarıdaki karikatürlerine bakınca "söze ne gerek var?" diyor insan. Çünkü sanki bu karikatürler sözün bittiği yerde başlıyor. Ve her bir kare resmen sözsüz bir öykü anlatıyor. Sonunda da insanın dimağında şiirimsi ya da öykümsü bir lezzet bırakıyor.




Peki sözlü karikatürlere ne diyeceğiz? Çizimlerini ve esprilerini sevdiğim bir diğer karikatürist ise Yiğit Özgür'dür.   Yiğit Özgür ise  sözsüz değil bilakis  bol konuşma balonu içeren karikatürler çizer. Sadece haftalık mizah dergisindeki karikatürlerini takip etmekle kalmam, evde iki tane Karikatürler1 ve 2 kitabı vardır. Karikatürlerine bakmak ve okumak  ruha şifa  gibi gelir.

Karikatür seyretmeyi ve okumayı seviyorum  diyorum ya... Ben  galiba Cemal Nadir'in dediği gibi  karikatürü ne palyaçoluk, ne de göbek attıran, çeneleri ağırtan kahkaha olduğunu düşünüyorum. Karikatürü gene Cemal Nadir'in söylediği gibi  "insan beyninin muhtaç olduğu tebessüm ve düşünmeyi temin eden" önemli bir sanat olarak görüyorum. Tanıdığım pek çok  kişiye mizah dergilerinin ve çizgi romanların dili uzaktan kaba geliyor.  Oysa  sanıldığı  gibi değil. Mizah dergilerindeki karikatürlerin kimi zaman çizimleri ve dili  kaba ya da argo olsa da bilakis hayatımızın kabalığını inceltmeye yaradığını, farketmeye zorladığını ve alışılagelen durumlara karşı zaafiyetimizi kışkırttığını düşünüyorum. Bu nedenle bence  mizah dergilerine ve çizgi romanlara uzaktan bakmamak, mesafeli durmamak, ele alıp dokunmak gerekiyor. Sözlü ve sözsüz karikatürler hayatımızı daha yaşanası kılıyor. Ben karikatürü ve karikatürle uğraşanları seviyorum. Karikatürlere bakıyorum. Onları seyrediyorum. Okuyorum. Gülüyorum. Farkediyorum. Silkeleniyorum. Çivileniyorum. Ve şuramda, tam yüreğimde bir sızı hissediyorum. Ve ben bütün  bunları hissetmeyi seviyorum.

12.10.2010





13 Mayıs 2011 Cuma

İstanbul 1. Festivali Kapsamında Oğuz Aral Sergisi'ne Gitmeden Durmam Mümkün Değil!


Yok... Bak şimdi... ÇROP 'ta görüp, hemen yukarıya iliştirdiğim bu davetiyeyi okur okumaz, "Gene mi buldun İstanbul'da bir festival? Yarın sizin şehrin kitap fuarı başlamıyor mu? Yetmiyor mu sana? Pes artık!" demeye niyetleniyorsan  eğer... Aman diyeyim... Sakın ha! Boşuboşuna nefesini hiiiççç tüketme. Sana tüm samimiyetimle bir şey söyleyeceğim. Bu festivale benim gitmeden durmam mümkün değil. Ben gitmesem bile  yüreğim  gider yemin ederim. Gırgır çocuklarıydık biz... Gırgırrr!.. Dikkatini çekerim. Oğuz Aral'ın adının geçtiği bir daveti okuyup nasıl görmezden gelebilirim? Bünyeme ters düşer. Yapamam. Mümkün değil. Kısmetse 15-31 Mayıs arasında bir gün vakit bulup illa ki  1. Mizah Festivali Kapsamındaki Oğuz Aral Sergisi'ne  gideceğim.

...

Oğuz Aral Gırgır dergisinin kurucusuydu. Günümüzde eğer mizah dergiciliği varsa atasıdır kendisi. 1972 den 1989 yılına kadar süren yayın hayatında o kadar çok genç mizahçı çıkarmıştır ki günümüzde devam eden mizah dergilerinin çoğu Gırgır okulunun mürekkebini yalayan kişilerin bu işi devam ettirmeleri ile gelişip günümüze gelmiştir. Gırgır o vakitler ailem "kızlara göre değil" dese de, gizli gizli ama illa ki  okuduğum bir dergiydi. Çizgileriyle beni büyülerdi. Taşra şehrinde yaşayan benim gibi hayalperest biri için Gırgır okuldan daha okul olmuştur bile diyebilirim. O günlerden kalma gizli bir sevda  vaziyeti vardır haftalık mizah dergileriyle aramda... En sevdiğim tipler Oğuz Aral'ın çizdiği "Avanak Avni", Bülent Arabacıoğlu'nun çizdiği "En Kahraman Rıdvan", Latif Demirci&Behiç Pek'in "Muhlis Bey ve Yavlum Mithat" ve tabii ki Özden Öğrük'ün çizdiği "Çılgın Bediş"ti. Hepsi birbirinden güzel karikatürler olurdu. Gırgır'ın şahane bir sloganı vardı. "Can sıkıntısını, aşk yarasını, karı koca kavgasını, şip şak keser. Her derde devadır, Gırgır da gırgır" diye. Böyle şahane bir şeydi! 2004 yılında kaybettiğimiz Oğuz Aral'ı  saygı ve rahmetle anıyorum. Diyeceğim odur ki...  Benim bu festivale kayıtsız kalamam mümkün değil. Oğuz Aral sergisine  illa ki gideceğim.


15-31 Mayıs arasında sürecek olan Oğuz Aral Sergisi'nin
Açılış kokteyli
15 Mayıs 2011, Saat 17.30Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi
Tophane-i Amire Tekkubbe SalonuDefterdar Yokuşu No:2 Tophane
Karaköy İstanbul

26 Temmuz 2010 Pazartesi

Gırgır Çocuklarıydık Biz..

Bizim evde mizah dergilerini küçük büyük herkes okur. O kadar memnunum ki! Nasıl olmam? Bizler Gırgır Dergisinin müdavimi değil miydik gençliğimizde? Ne yazık ki biz gizli gizli okurduk ailelerimizden. En azından ben.. Nedense içinde fena şeyler yazıyor sanırdı annem ve "Kızlara göre değil" derdi ne demekse...

Gırgır Derginin kurucusu Oguz Aral'dı. Günümüzde eğer Mizah Dergiciliği varsa atasıdır kendisi. 1972 den 1989 yılına kadar süren yayın hayatında o kadar çok genç mizahçı çıkarmıştır ki günümüzde devam eden mizah dergilerinin çoğu Gırgır okulunun mürekkebini yalayan kişilerin bu işi devam ettirmeleri ile gelişip günümüze gelmiştir. En sevdiğim tipler Oğuz Aral'ın çizdiği "Avanak Avni", Bülent Arabacıoğlu'nun çizdiği "En Kahraman Rıdvan", Latif Demirci&Behiç Pek'in "Muhlis Bey ve Yavlum Mithat" ve tabii ki Özden Öğrük'ün çizdiği "Çılgın Bediş"ti. Hepsi birbirinden güzel karikatürler olurdu. Gırgır'ın şahane bir sloganı vardı. "Can sıkıntısını, aşk yarasını, karı koca kavgasını, şip şak keser. Her derde devadır, Gırgır da gırgır" diye. Böyle şahane bir şeydi işte! Şimdi her hafta evimize giren mizah dergilerini de çok seviyorum. Ailecek bayıla bayıla okuyoruz. Bize geldiğinde, eğer kıkır kıkır gülen birini görürsen, sakın şaşırma e mi? Gülmemiz mizah dergileri yüzündendir inan ki!

Oğuz Aral 26 Temmuz 2004 tarihinde kaybettik. Rahmetle anıyorum.

GIRGIR
sen gittin ya
vakitsiz bir vakitte
bende kalan fotoğraflarına
bıyık yaptım
beyoğlu'na çıktım
içtim
dayak yedim
tartıldım
nice zaman sonra
yoruldum
eve döndüm
eski sarı
mizah dergilerine
sarıldım sarıldım
ağladım
METİN ÜTÜNDAĞ

23 Temmuz 2009 Perşembe

Macbeth'te Çalıkuşu'nun İşi Ne?

Bedri Rahmi Eyüpoğlu “Klasiklerin en kötü kaderi,okunmadan bilinmeleridir.”demiş. Ne kadar doğru söylemiş! Klasiklerden konusunu çok iyi bildiğim ama okumadığım onlarca kitap vardır muhtemelen. William Shakespeare’in Macbetch adlı eserini bilirdim. Tiyatroda seyretmişliğim de vardır. Ama okumamıştım, şimdi ne yalan söyleyeyim. Bu hafta sonu çizgi romanını okudum. Mutlaka duymuşsundur. NTV yayınları, artık klasiklerin çizgi roman versiyonlarını çıkarmaya başlamış. İlk kitap, Sevin Okyay’ın tercümesiyle ve Jon Hawart’ın çizimleriyle Shekespeare’in ünlü Macbetch’i. Gerçekten etkileyici ve sürükleyici. Klasik bir eserin çizgi romanını okumak acayip keyifli. Doğrusu bir sonraki kitabı sabırsızlıkla beklemekteyim.

Ben şimdi Macbetch hakkında yazı yazmak istemiyorum. Çok merak eden, alır kitabı okur. Bence almalı zaten. Mutlaka her kitaplıkta olsun. Bak şimdi… Kitabı okuyordum. Sayfa 88 . Perde Dört. Sahne İki. Bu sayfada bir şey dikkatimi çekti. Macduff’un şatosundayız. Lady Macduff, kocasının İskoçya’dan ayrıldığını Rosse Beyi’nden öğrenir. Üzgündür. Bu gidişin korkudan mı yoksa bilgelikten mi olup olmadığını konuşmaktadırlar. Lady şöyle der.” Karısını, çocuklarını ve ünvanını ardında bırakmak mı bilgelik? Bizi sevmiyor.” Çizgi romanın bu karesinde, Lady ellerini yüzüne kapamış ağlamaktadır. Şimdi benim kafama takılan cümleye geldik işte. Sözlerine şöyle devam eder: “ Doğru değil bu… Çünkü kuşların en küçüğü, minicik çalıkuşu bile yavrularını korumak için baykuşla dövüşür. Korkusu, ailesine olan sevgisinden büyük. Sebepsiz kaçmanın bilgece bir yanı yok. “

Çalıkuşu mu? Sahiden acaba orijinalinde de çalıkuşu mu yazıyordu? Çalıkuşu Reşat Nuri Güntekin’in ünlü romanı ya. Eee? Bak şimdi. Baykuş Shakespear’ın orijinal kitabında da baykuştur. Olabilir. Kafam bunu basıyor. Baykuşta sorun yok. Kolaylıkla kabulleniyor. Ama Shakespear’ın kitabında nasıl çalıkuşu geçebilir? Çalıkuşu demek Reşat Nuri Güntekin demektir. Çalıkuşu bir kuş da olsa, bizimdir ve bizim romanımızdan ibarettir. Nedense çalıkuşunun Macbetch içinde geçmesi şu garip aklıma bir an aykırı geliyor, bir türlü kabullenmiyor. Bir an olur ya hani. Kabullenmeme hali. Öyle bişi. Neyse ki sonra kabullendi de, okumaya devam ettim. Böyle olurum bazan işte. Aklımın iplerini salarım...O giderken bir an peşinden bakarım... Bir an!..

21 Temmuz 2009 Salı

Gırgır Çocuklarıydık Biz!..


Son zamanlarda her nevi Mizah Dergilerini okur oldum gene. O kadar memnunum ki! Nasıl olmam? Gırgır Dergisinin müdavimi değil miydim ilkgençliğimde? Tabii gizli gizli okurdum ailelemden. Zira nedense fena şeyler yazıyor içinde sanırdı annem ve "Kızlara göre değil" derdi ne demekse...


Gırgır Derginin kurucusu Oguz Aral'dı. Günümüzde eğer Mizah Dergiciliği varsa atasıdır kendisi. 1972 den 1989 yılına kadar süren yayın hayatında o kadar çok genç mizahçı çıkarmıştır ki günümüzde devam eden Mizah Dergilerinin çoğu Gırgır okulunun mürekkebini yalayan kişilerin bu işi devam ettirmeleri ile gelişip günümüze gelmiştir. En sevdiğim tipler Oğuz Aral'ın çizdiği "Avanak Avni", Bülent Arabacıoğlu'nun çizdiği "En Kahraman Rıdvan", Latif Demirci&Behiç Pek'in "Muhlis Bey ve Yavlum Mithat" ve tabii ki Özden Öğrük'ün çizdiği "Çılgın Bediş"ti. Hepsi birbirinden güzel karikatürler olurdu. Gırgır'ın şahane bir sloganı vardı. "Can sıkıntısını, aşk yarasını, karı koca kavgasını, şip şak keser. Her derde devadır, Gırgır da gırgır" diye. Böyle şahane bir şeydi işte! Şimdi her hafta eve giren mizah dergilerini de çok seviyorum.