engin ergönültaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
engin ergönültaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Ocak 2018 Çarşamba

Aşk İmiş Her Ne Var Alemde


Sahaflarda denk geldim.  15 Mayıs 1979 tarihli Sanat Emeği adlı dergi. Sararmış sayfalarından birini araladım. O ismi görünce, şaşırdım kaldım. Engin Ergönültaş, “Orhan Gencebay’dan  Ferdi Tayfur’a “Minibüs Müziği” başlıklı bir yazı yazmış. Ayaklarım kendiliğinden kasaya yöneldi. Elim çantama gitti. Dergi artık benimdi.

Engin Ergönültaş’ın fotoğrafını görsem tanımam. Lakin Gırgır zamanından, Pişmiş Kelle’den çizdiklerini bilirim. Çok severim. Ya romanına ne demeli? Rüyada kitap okuyormuşum tadı veren kitap… Minare Gölgesi…

Demek Engin Ergönültaş’ın dergilere yazdığı çok eski yazıları var. Ne hoş! Keşke bu yazıları bir araya getirilse… Ve bir kitap yapılabilse... Keşke.


Başlık-Fuzuli'den

10 Kasım 2017 Cuma

"Dünya Dedikleri Bir Gölgeliktir."


Levent Cantek ve Levent Gönenç'in  yazılarından oluşan Muhalefet Defteri Türkiye'de Mizah Dergileri ve Karikatürler adlı  kitap epeydir kitaplarımın arasında duruyordu. Bu akşam elime aldım. Sayfalarını  dalgalandırdım. Memleketimdeki dönemlerinin en etkili mizah dergilerinin, geçmişten günümüze maceralarında gezineceğim için elbette heyecanlıydım. Lakin yüreğimin pıtpıtını bastırdım. Tuhaf bir illüzyonla kitabın en arka sayfalarındaki Dizin bölümüne göz gezdirmeye başladım. E harfinde Engin Ergönültaş’ı gördüm. Durdum. 19, 24, 26, 32, 35, 43, 140, 141, 159, 173, 182. 



Hemen bu satırları renklendirdim. İlgili sayfaları açıp, acaba Engin Ergönültaş adı hangi konularda geçiyor diye tüm merakımla okumaya başladım. 

S.19 
Mikrop'un ruhu sadece Limon'da yaşamaz. 1990 yılında bizzat Mikrop'un beyni Engin Ergönültaş, Milliyet gazetesi bünyesinde Pişmiş Kelle isimli yeni bir dergi yayımlamaya başlar. Pişmiş Kelle, bir yandan kenar mahalle öyküleriyle Ergönültaş'ın 1990'lı yıllarda tazelenmş dehasını okuyucuya sunarken, diğer yandan Bahadır Baruter, Oky, Memo Tembelçizer gibi sonraki yıllarda en önemli mizah dergilerinde başarılı işlere imza atan çizerlerin çıraklık dönemlerini geçirdikleri bir okul olur.

S. 24 
Gırgır ve Fırt'ta yayımlanan (Oğuz Aral'ın "Utanmaz Adam"'ı, Nuri Kurtcebe'nin "Gaddar Davut"u, İlban Ertem'in "Küçük Adam"ı gibi) devamlı hikayeler ve (Oğuz Aral'ın "Avanak Avni"si, Özden Öğrük'ün "Çılgın Bediş"i gibi, yarım  veya Engin Ergönültaş'ın "Zalim Şevki"si, Hasan Kaçan'ın ve Latif Demirci'nin "Tarzan"ı gibi) tam sayfa haftalık hikayeler, Gırgır sonrası yayımlanan  mizah dergilerinde çizgi romanın içeriğin ayrılmaz bir parçası haline gelmesinde önemli bir rol oynamıştır.

S.26 
İkinci olarak, mizah dergilerinin politik tavırlarının  çoğunlukla derginin "beyinleri" tarafından  belirlendiği söylenebilir. Örneğin, "tek adam" tarafından yönetilen Akbaba, Gırgır, Mikrop dergilerinde, sırasıyla  Yusuf Ziya Ortaç, Oğuz Aral, Engin Ergönültaş politik çizgiyi  yönlendiren isimler olmuştur. 

DEVAM EDECEK... Du bakalım:)
BAŞLIK / Türkü sözü

21 Mart 2013 Perşembe

Gündüz Niyetine Diyelim, Bu Fasıl Kapansın.



Ne diyeceğim biliyor musun? Sanıyorum edebiyat ve sinemayı, insan ve yaşama dair sonsuz çokluktaki ayrıntılardan beslendiği için çok seviyorum. İnanıyorum  ki her kitap ya da film, farklı bir öykü anlatıcısının eseridir. Her öykü anlatıcısının hayata bakışı ve birikimi farklı olacağından, her okuduğum kitap, her seyrettiğim film; anlatıcısının kendi dili ve üslubunca, kendi yolu ve yordamınca beni bambaşka ayrıntılar dünyasına sokacaktır demektir. Sen de benim gibi, özellikle edebiyat ve sinemanın, bizim hiç düşünemediğimiz, göremediğimiz veya farkedemediğimiz yaşama mana katan ayrıntıları ortaya çıkardığını düşünmez misin? Bak şimdi sana iki misal vereceğim...

Memduh Şevket Esendal'ın, "Bir Haydut Kuş" adlı öyküsünü bilir misin? Yazar bu öyküsünde, yaşamın içindeki çok sıradan bir durumun tespitini yapar. Kırda kardeşini bekleyen çocuk gökyüzündeki uçan kuşa özenir. Sonra kuşun bir yılanı öldürmesine ve yemesine şahit olur. Şaşırır. Bu durumu kardeşine anlatır. Kardeşi kuşun evdeki tavukları yiyeceğine kırdaki yılanları yemesinin daha iyi olduğunu söyler. Çocuk o ana kadar bir kuşun ne yılan ne tavuk yiyeceğini aklına getirmemiştir. Bütün bunları düşününce neredeyse kuşlardan nefret edecektir. Akşam yemekte olanları babasına anlatınca babası, "sen tavukları düşüneceğine bizi düşün" der. Çünkü babası da tavuğu, öldürüp yemeleri için beslemektedir. Doğada vahşice gelen bu durum, insanlar için de mevcuttur. Öyküdeki her şey hayatta olduğu gibidir. Küçük bir ayrıntıdır, o kadar.



Son günlerde elimde, acele bitirmekten korktuğum için  aheste aheste okuduğum, cümlelerini bir sinema perdesinde seyreder gibi hayalimde canlandırdığım enfes bir kitap var. Engin Ergönültaş'ın Minare Gölgesi adlı romanı... 115. sayfasındayım. Bak şimdi... Tam bu sayfalarda... Kış mevsimindeyiz. Yoksul, gariban bir mahalledeyiz. Saat gece yarısını çoktan  geçmiş. Mahalleli uykuda... Çok uzaklardan köpek havlamaları duyuluyor. İki kedi ise pencere pervazına gelip oturuyor. Pencerenin aralığından sokağa bakıyorlar. İyi ki bakıyorlar... Çünkü... Yazar, hiçbir göz seyretmediği için ziyan olup giden güzellikte yağan tek bir kar tanesinin halini gözümde canlandırıyor. Her bir kar tanesinin, bir diğerinkine hiç benzemez bir güzergah ile, her seferinde havada bambaşka helezonlar çizerek ahenkle dönüşlerini, her nasıl oluyor ise, hiçbirinin bir diğerine çarpışmadan ayrı yollardan döne döne inerek, kendi kendilerine bir yere, bir dala, bir bacaya, bir pencereye, uyuyan bir bebeğin yatağına bırakılması gibi usulca konduğunu anlatıyor. Hani başta pencerenin aralığından sokağa bakan kediler var ya... Engin Ergönültaş'ın kitabında büyüleyici bir dille anlattığı karların başdöndürü raksı, taştan yapılmış gibi kıpırtısız duran o kedilerin gözbebeklerinde beyaz benekler halinde oynaşıp durmuştu. İyi ama... Uyuyan tüm mahalleli gibi, pencere kenarındaki kediler de gözlerini yumdu şimdi... Bakan hiçbir göz kalmayınca... Sence ne olur kar tanecklerinin durumu? Farkında değildik işte... Bakan hiçbir göz kalmayınca, olan biten, taşların, yokuşların, damların, viran evlerin, soba borularının, mezar taşlarının, yağan karların kendilerince durup seyrettikleri bir rüyaya dönüşüveriyorlardı. Kendi kendisini seyreden bir rüyaya... Yazarın anlattığı hayata dair küçük bir ayrıntıdır aslında...  Hayatın bir anını, bir kesitini, ama hepten önemsiz saydığımız bir durumunun tespitidir okadar. Alışageldiğimiz için bize rutin gelen her doğa olayı aslında bir mucizedir. Ve  bazan bir kitap bize bunu farkettirir.

Sahiden yazarın dediği gibi, hayatımızın içinde farketmeyip ıskaladığımız o  küçük ayrıntılar, o üzerine hiçbir ben-i adem gözü değmemiş, sırlanmış haliyle, görülmüş bütün rüyaların akıp biriktiği o sonsuz kuyunun girdabına mı dökülüp kayboluyor yoksa? Eyvah!

Neyse... Yorgunum.  Fazla derinde dalmayayım da uykum kaçmasın...  İyisi mi, gündüz niyetine diyelim, bu fasıl kapansın.

9 Mart 2013 Cumartesi

Abartma Sanatı İcra Ederek Roman Okuma Vaziyetim.



Evet, seviyorum duygularımı abartmayı... Kabul ediyorum mübalağacıyım. Yoo... Çoğu zaman evlatlık mıyım acaba diye, düşünmedim değil. Düşündüm vallahi. Yoksa...  Bilmiyorum olabilir mi ama...  Kaç kere yakaladım ailemin, "Acaba karıştırdılar mı, bu çocuk bizim değil mi?" tadındaki bana acımtrak bakan gözlerini...  Hal böyleyken, anlatamıyorum derdimi, inandırıcı gelmiyorum... Şaşırıp, hayret ediyorlar bana tabii. Hep sabırla beklediler. Yaş aldıkça duygularımı abartmayı dizginleyeceğimi zannettiler. Nerdeee?  Bilakis, yıllar içerisinde iyice sahiplenip, en incesinden en kallavisine, tüm hislerimi çitileyip, kabarttıkça kabarttım, abarttıkça abarttım. Artık şaşırmayı bıraktılar... Yüzlerinden okuyorum... Vaziyetime ya üzülüyor ya da acıyorlar... Bakma,  bazan ben de çok acıyorum bana. Amaaa... Hemen Evliya Çelebi'yi getiriyorum aklıma.. Misal, Karadeniz'in dalgalı oluşunu nasıl anlatır Evliya Çelebi? Heyy! Hatırlasana...  "Dalgalar yükseliyordu ay'ı elliyorduk, dalgalar çekiliyordu cehennemdeki zabanileri görüyorduk" tadında anlatışı, nasıl harikûladedir, öyle değil mi?

Şimdi niye anlattım bunları biliyor musun? Engin Ergönültaş'ın Minare Gölgesi adlı kitabının, Mart ayı başından itibaren satışa çıkacağını duyduğumdan beri, yüreğimin pıtpıtını durduramadım gitti. Hatta hafta başında, İstanbul'a,  Kemal Tahir Sempozyumu'na gittiğim gün, kıyı bucak önüme denk gelen tüm kitapçılara, hiç üşenmeden tek tek girdim. Minare Gölgesi'ni sordum. Yoktu. Kitabı ogün elime alacağıma kendimi öyle inandırmışım ki, bineceğim otobüsün Kadıköy'deki şubesinin yanındaki son kitapçıda da bulamayınca... Of... Bak... "Abartmışsın gene... "Alt tarafı kitap, acelen ne?"  diyeceksen, aman sakın ola deme... O an bana denk gelip, "naber" filan deyip dokunsaydın elime...  Başımı omuzuna dayayıp, iki gözü iki çeşme ağlardım inan ki.. Öyleee koskocaman bir yumruk oturmuştu yüreğime.  Öyle işte... Abartıyorum öyle mi? Pekiii... Bi sor bakalım niye?


Günümüzde, her yer, her şey, o kadar  hızlı, o kadar paldır küldür değişiyor ve adına  modernizisyon deniyor ya hani... Biliyorum gene abartıyorsun diyeceksin ama...  Yeminle başka türlüsü elimden gelmiyor... Bu değişim bünyemin akordunu fena halde bozuyor, yabancılık hissediyorum, ne yapabilirim yani...  İnan... Kimi zaman yüreğim sırf bu sebepten daralıyor... Bu kadar mı değişir herşey bu kadar mı yabancılaşır insan çevresine?  Hiç mi eskiyi hatırlatmaz bir şey, bu kadar mı anılar gömülür yerin dibine?  Yıllardır duymadığım Engin Ergönültaş ismi, beni aldı taaa  Gırgır mizah dergisi okuduğum zamanlara götürdü. Engin Ergönültaş'ı tanıyor muyum? Yooo...  Fotoğrafını görsem bilir miyim? Hayır. O zamanlar televizyonda herkesi görmezdik. Henüz kameralar evlerin içine kadar girmemişti. Ayrıca sanatçılar  yaptıkları işlerden çok kendilerini göstermeye hevesli değillerdi ki... O zamanlar Engin Ergönültaş'ın mizah dergilerinde çizip anlattığı yoksul mahalleler, ötekileştirilenler, hor görülenler, işsizler, yaşamın sertliklerinde sahipsiz savrulanlar, çevremde görmediğim zalim bir dünyayı farketmeme ve dahası anlamama sebep olduğuna inanıyorum. Engin Ergönültaş'ın Minare Gölgesi adlı romanını duyunca, eskiyi hatırlatan  sığınacak bir liman bulduğumu düşündüm. Gene duygularımı dizginleyemedim. Çocuk gibi sevindim.  Hele bu romanda, evinden kaçıp minareye saklanmış, artık şerefede yatıp kalkan bir çocuğun varlığını öğrenince...  Otomatikman afacanlaşıp güldüm. Neden biliyor musun?  Ne vakit yabancılaşma hissetsem, ilk denk geldiğim minareye çıkıp yerleşsem diye hayal ederim. Hoşuma gitti ne yalan söyleyeyim. Demek ki Engin Ergönültaş'ın kahramanlarından biri,  benim gibi abartmayı seviyor. Nanananooom... Minare Gölgesi şimdi elimde. Abartacağım. Kısmetse, sabaha kadar okuyacağım. İyisi mi,  bi iyilik yapıver,  bana "İyi okumalar" dile:)


15 Kasım 2012 Perşembe

Kahve Molası - Tersoyum, Tersosun, Hepimiz Tersoyuz.



İzmit'ten Gölcük'e doğru giderken, tam Gölcük'ün girişinde, caddenin sol tarafındaki eski görünümlü apartmanın üçüncü katında oturan aileyi hiç tanımadığım halde, ne tür giysileri olduğunu çok iyi biliyorum. Neden biliyor musun? Burada oturan aile, balkonlarıyla üç metre kadar uzaklıktaki elektrik direği arasına uzun bir ip germiş. Eğer hava  güzelse çamaşırlarını bu ipe asıyorlar. Üstelik görünümde bir nizam, bir intizam bariz şekilde farkediliyor. Bir gün sırayla önce pantolonlar, sonra gömlekler, sonra çoraplar... Bunlar renkli giysiler. Başka bir gün ise beyaz iç çamaşırları asılı oluyor...  Önce uzun kollu, sonra kolsuz atletler, hemen bitiminde donlar, sonra çoraplar. Havlular ise başka bir gün asılıyor. Kadın çamaşırları olmuyor. Sanırım onlar içeride kurutuluyor. Niye çamaşırlarını balkona asmıyorlar, niye böyle bir alışkanlık geliştirmişler hiç bilmiyorum. Çok kalabalık bir aile olduklarını düşünmüyorum. Eğer evin babası uzun don ve uzun kollu atlet giymiyorsa, evde bir büyük baba olabilir. Kadın giysileri asılmadığı için evin kadınlarının sayısı  hakkında fikir yürütemiyorum. Ancak evin annesi kesinlikle  temiz ve düzenli... Çünkü hem çamaşırlar gelişigüzel asılmıyor, hem beyazlar ilik gibi... Varlıklı olduklarını sanmıyorum. Asılan çamaşırların rengi, genelikle kahverengi, lacivert ya da gri. Markaya ya da modaya uygun giysiler değil. Gündelik nitelikte. Yıllardır bu çamaşırlar gözüme çarpar. Arada yeni alınan gömlek ya da pantolunu farkederim. Sevinirim. Bu aileyi tanımıyorum ama çamaşırların asılışından seziyorum, varlıklı olmayan, sevimli bir aile olduklarını düşünüyorum. Bu giysilerin içinde kederli değil de mutlu insanlar hayal ediyorum. Kadına hürmet eden bir aile olmalı. Erkeklerden biri evin annesinin sözünü dinlemiş, çıkmış balkondan elektrik direğine ip germiş. Kadın sabırlı ve istikrarlı. Çamaşırlarına gösterdiği ilgi, intizam, temizlik yıllardır değişmedi. Çocuklar iyice büyüdüler. Artık küçük boy giysiler asılmadığına göre çocukların yaşları yakın olmalı birbirlerine. Karşıdan bakınca  çok işlek bir yolun kenarındaki apartmandan elektrik direğine gerilen ip üzerine asılan çamaşırlar bana efsanevi Gırgır yıllarının karikatürlerini hatırlatıyor. Beyaz çamaşırların büyükten küçüğe sıralanmasının  komik görünümünden  mi bilmiyorum   sıcak ve yumuşak bir aile ortamı olduğunu hayal ettiriyor.



Yazmak eylemi sanıyorum insanın içini deşmesine, farketmeden sakladıklarını ortaya dökmesine neden oluyor. Yıllar önceye... Taaa efsanevi haftalık mizah dergisi Gırgır zamanına gittim. O zamanlar çizdiği karelerde böyle çamaşırların sallandığı Engin Ergönültaş'ın çizimlerini hatırıma getirdim. Acaba şimdi nerede çiziyor? Çok merak ediyorum. Engin Ergönültaş'ın Terso'su  İstanbul'un Balat semtinde geçerdi. Bir kenar mahallede, yoksul insanların yaşadığı, iyilerin ve kötülerin hepbirlikte var olduğu, ama illa ki çamaşırların sokak ortasında sallandığı mekanlar gözümde canlanıyor. Elimin altında bir mücevher gibi sakladığım Levent Cantek'in derlediği, İletişim Yayınları'ndan çıkmış, Çizgili Kenar Notları adlı kitap var. Bu kitap kenar mahalleri, yoksulları, azınlıkları mizah dergileri çerçevesinde irdeleyen bir kitap. Niye böyle bir kitap yayımlanır ki diye insan düşünmeden edemeyebilir. Oysa bir memleketin edebiyatında araştırma kitapları çok önemlidir. Levent Cantek'in önsözünde yazdığına göre bu kitabı derlemesindeki maksadı, mizah dergilerindeki kimi anlatıcıların anlamlı ve meselesi olan hikayeler olduklarını hatırlatabilmek... Levent Cantek, mizah dergileri, çoğu  aynı zamanda mizahçı olan yazarları dışında pek "anlatılmıyorlar" diye düşünüyor. Çizerlerle sadece röportaj yapılıyor  ama onlar hakkında yazı, yorum ya da incelemenin yapılmadığının altını çiziyor. Mizah dergilerinin okuyucuları daha çok gençler. Yaş ilerledikçe veya öğrencilik bittiğinde hayatın ciddi boyutuna geçildiğine mi hükmediyoruz bilmiyorum, genelde yetişkinlerin dünyasında mizah dergileri okunmamaya hatta küçümsenmeye başlıyor. Farkında olmadan benim ilk gençlik dönemime damgasını vurmuş Engin Ergönültaş'ın karelerini, yetişkin olduğuma hükmedince derleyip toplayıp hafızamın bir kutusuna kaldırmışım sanırım. Ben Engin Ergönültaş'ın çizimlerindeki gibi bir mahallede ve aile ortamında doğup yaşamadım. Ama şimdi çok daha iyi anlıyorum ki Engin Ergönültaş'ın karelerinde çizip anlattığı o hikayeler, kenar mahallelerdeki vaziyetlerin,  yoksulluğun, ötekiler diye görülebilen insanların, onların yaşamındaki sertliklerin, kent içinde küçük köy yaratmak durumda kalıp horgörülenlerin, işsizlerin hatta yasa ve ahlak dışı yaşamayı gündelik hayat rutini haline getirmek durumunda kalanların, gayri meşru doğurduğu çocuğunu çöpe atanların, tinercilerin, acımasız ve zalim bir dünyanın varlığını tanımama, görmeme, farketmeme ve sonrasında anlamaya çalışmama sebep olmuş. Bu hikayeler vicdan ve merhamet hislerini bileylemişler, çaresizliği, yoksulluğu acıtarak, duvara toslatarak hafızaya çizmişler meğer. Bugün yanımdaki arkadaşım "Şu hale bakar mısın, çamaşırları nasıl asmış? Sokağı kendi evi sanıyorlar. Bunları toplayıp cümleten köylerine gönderceksin "deyince... Aklıma Engin Ergönültaş geldi önce... Sonra  Levent Cantek'in derlediği Çizgili Kenar Notları adlı bu kitap. Bugün oturacağım Engin Ergönültaş için yazılanları okuyacağım. Hiç tanımadığım halde fikrime zenginlik katan Engin Ergönültaş'a ve  bu konuları kitaplaştıran Levent Cantek'e minnettarım. Tersoyum... Tersosun... Hepimiz Tersoyuz diye sözümü bağlıyorum. Kahve molam bitti. İşe dönüyorum.

2012