doğa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
doğa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Mayıs 2026 Pazar

25 Nisan 2026 Cumartesi

Liken



Yürüyüş yolunda ilerlerken ağaçların gövdelerini saran o sarımsı, turuncuya çalan dokular hep içimi burkardı. Gözüme bir hastalık gibi görünür, sanki doğa yavaş yavaş kirleniyor da ağaçlar bundan payını alıyormuş gibi hisseder, efkârlanırdım.

Oysa bazan bilmediğim şeyler, beni gereksiz yere üzebiliyor. 

Sonra öğrendim. Bunların adı likenmiş. Ve işin en güzel kısmı şu... Likenler ağaçlara zarar vermiyormuş. Hatta tam tersine, onların orada olması temiz havanın işaretiymiş.  Yani aslında ben üzülürken, doğa bana “merak etme, burası iyi” diyormuş. Bayıldım bu bilgiye. Bilmemek değil öğrenmemek ayıp diye başladım yürümeye:)

Artık aynı yoldan geçerken gözüm başka bakıyor. O sarı dokular artık bana hastalığı değil, yaşamın sessiz devamlılığını hatırlatıyor. Gürültüsüz, iddiasız ama çok net bir mesajla...  “Her şey olması gerektiği gibi.”


Bir de yakından bakınca…

İşte orası bambaşka bir hikâye. 
Uzaktan tek bir katman gibi görünen o yüzeyler, aslında inanılmaz detaylı. Sanki minik mercan resifleri gibi... Çok güzeller.

Kendi içinde katman katman, küçük boşluklar, kıvrımlar, minik oluşumlar… Adeta başka bir evren. Dokunsam içine düşecekmişim gibi.

Şimdi yürürken sadece yürümüyorum. Bakıyorum. Gerçekten bakıyorum. Ağaçlara, kabuklara, renk değişimlerine… Önceden “bozulmuş” sandığım şeylerin aslında ne kadar kusursuz bir düzenin parçası olduğunu görüyorum.

Belki de mesele şu... Doğa hiçbir zaman acele etmiyor ama her şeyi tam zamanında anlatıyor.

Yeter ki ben biraz yavaşlayayım... Ve gerçekten bakayım. Veee... Merak edip... Araştırayım.

 Tabiat bilgisini seviyorum.😊

28 Ocak 2022 Cuma

Blog Değil Günlük Gibi:)

 


Seyrettim... 

Okudum... Okuyorum...


Felsefe Dersleri'nin yeni dönemine  başladım...


Öğrendim...
Eveet... Yeni bir müzik aleti öğrendim: Santur... 
(yok daha çalmayı öğrenmedim. Hatta elime bile almadım:)


Yürürken doğayı keşfediyorum. 
Mesela bu kediler niye ağaçtalar çok merak ediyorum. 

Günlüğe devam ediyorum:)

22 Aralık 2018 Cumartesi

Bu Haftanın Hülasası...

 
    
"Çalışmıyor, yemiyor, içmiyor, ha babam de babam  film seyrediyor," derseniz yeminle  günahımı alırsınız.  
Yılın son günlerindeyiz ya... İşlerim öyle yoğun ki. Feci! 
Yemek içmek deseniz... Refika'nın Mutfağı'na abone oldum. 
Neler neler, ne şahane mamalar pişirdim bir bilseniz.  Ooo... Gâni!
Hele, hazırladığım o birbirinden leziz sıcak ve soğuk kış içeceklerini hiç söylemeyeyim... 
Resmen senfoni:)
Lakin, Birhan Keskin der ya hani, "Yol uzun, güzergah zorlu, ne demeliyim?" 
Benzerini söyleyeceğim. Gece uzun, filmler zorlu, ne demeliyim:)

Tüm yeteneksizliğime rağmen, ukulele öğrenmeye devam ediyorum. 
Lakin, şu "bare basmak" var ya...  Gereğinden fazla zorladı beni. 
 "Kimler yaptı sen mi yapamayacaksın, yetenek diye bir şey yoktur, çalışmak vardır." 
gazıyla vazgeçmiyorum.
Şu "bare" eşiğini atladığımda, sanki ukulele işi çözülecekmiş gibi hayal ediyorum.

Nolur gülmeyin olur mu? Bu gördüğünüz poi toplarım:)
Ucundakiler ne derseniz, normalde poi, bir ateş dansı. 
Ateş topu çeviremeyeceğime göre,  uçlarına tül taktım. 
Topları çevirdiğimde, tüller  ateş hissi veriyor. 
playpoi diye bir youtube kanalı buldum. Harika öğretiyor.
İşte buyrun... 

Okumayı ihmal etmem mümkün değil. 
Elimde bir kitap, bir de henüz kitaplaşmamış enfes bir çalışma var. 
Okumaya devam...


Gün içinde doğaya kaçmayı beceriyorum. 
Otomobilin hızı kışın bütün güzelliğini heder etmesin diye, yürüyorum:)
Anayoldan  otomobille tepelere saptım, onbeş dakika sonra adeta  kutuplardaydım.
Bir baktım ki o ne, dağlarına kar yağmış memleketimin...
Ne şahane coğrafyada yaşıyorum. 
Hem an'ın içinde  usul usul yürüdüm. Hem  tatlı tatlı düşündüm.


21 Mart 2013 Perşembe

Gündüz Niyetine Diyelim, Bu Fasıl Kapansın.



Ne diyeceğim biliyor musun? Sanıyorum edebiyat ve sinemayı, insan ve yaşama dair sonsuz çokluktaki ayrıntılardan beslendiği için çok seviyorum. İnanıyorum  ki her kitap ya da film, farklı bir öykü anlatıcısının eseridir. Her öykü anlatıcısının hayata bakışı ve birikimi farklı olacağından, her okuduğum kitap, her seyrettiğim film; anlatıcısının kendi dili ve üslubunca, kendi yolu ve yordamınca beni bambaşka ayrıntılar dünyasına sokacaktır demektir. Sen de benim gibi, özellikle edebiyat ve sinemanın, bizim hiç düşünemediğimiz, göremediğimiz veya farkedemediğimiz yaşama mana katan ayrıntıları ortaya çıkardığını düşünmez misin? Bak şimdi sana iki misal vereceğim...

Memduh Şevket Esendal'ın, "Bir Haydut Kuş" adlı öyküsünü bilir misin? Yazar bu öyküsünde, yaşamın içindeki çok sıradan bir durumun tespitini yapar. Kırda kardeşini bekleyen çocuk gökyüzündeki uçan kuşa özenir. Sonra kuşun bir yılanı öldürmesine ve yemesine şahit olur. Şaşırır. Bu durumu kardeşine anlatır. Kardeşi kuşun evdeki tavukları yiyeceğine kırdaki yılanları yemesinin daha iyi olduğunu söyler. Çocuk o ana kadar bir kuşun ne yılan ne tavuk yiyeceğini aklına getirmemiştir. Bütün bunları düşününce neredeyse kuşlardan nefret edecektir. Akşam yemekte olanları babasına anlatınca babası, "sen tavukları düşüneceğine bizi düşün" der. Çünkü babası da tavuğu, öldürüp yemeleri için beslemektedir. Doğada vahşice gelen bu durum, insanlar için de mevcuttur. Öyküdeki her şey hayatta olduğu gibidir. Küçük bir ayrıntıdır, o kadar.



Son günlerde elimde, acele bitirmekten korktuğum için  aheste aheste okuduğum, cümlelerini bir sinema perdesinde seyreder gibi hayalimde canlandırdığım enfes bir kitap var. Engin Ergönültaş'ın Minare Gölgesi adlı romanı... 115. sayfasındayım. Bak şimdi... Tam bu sayfalarda... Kış mevsimindeyiz. Yoksul, gariban bir mahalledeyiz. Saat gece yarısını çoktan  geçmiş. Mahalleli uykuda... Çok uzaklardan köpek havlamaları duyuluyor. İki kedi ise pencere pervazına gelip oturuyor. Pencerenin aralığından sokağa bakıyorlar. İyi ki bakıyorlar... Çünkü... Yazar, hiçbir göz seyretmediği için ziyan olup giden güzellikte yağan tek bir kar tanesinin halini gözümde canlandırıyor. Her bir kar tanesinin, bir diğerinkine hiç benzemez bir güzergah ile, her seferinde havada bambaşka helezonlar çizerek ahenkle dönüşlerini, her nasıl oluyor ise, hiçbirinin bir diğerine çarpışmadan ayrı yollardan döne döne inerek, kendi kendilerine bir yere, bir dala, bir bacaya, bir pencereye, uyuyan bir bebeğin yatağına bırakılması gibi usulca konduğunu anlatıyor. Hani başta pencerenin aralığından sokağa bakan kediler var ya... Engin Ergönültaş'ın kitabında büyüleyici bir dille anlattığı karların başdöndürü raksı, taştan yapılmış gibi kıpırtısız duran o kedilerin gözbebeklerinde beyaz benekler halinde oynaşıp durmuştu. İyi ama... Uyuyan tüm mahalleli gibi, pencere kenarındaki kediler de gözlerini yumdu şimdi... Bakan hiçbir göz kalmayınca... Sence ne olur kar tanecklerinin durumu? Farkında değildik işte... Bakan hiçbir göz kalmayınca, olan biten, taşların, yokuşların, damların, viran evlerin, soba borularının, mezar taşlarının, yağan karların kendilerince durup seyrettikleri bir rüyaya dönüşüveriyorlardı. Kendi kendisini seyreden bir rüyaya... Yazarın anlattığı hayata dair küçük bir ayrıntıdır aslında...  Hayatın bir anını, bir kesitini, ama hepten önemsiz saydığımız bir durumunun tespitidir okadar. Alışageldiğimiz için bize rutin gelen her doğa olayı aslında bir mucizedir. Ve  bazan bir kitap bize bunu farkettirir.

Sahiden yazarın dediği gibi, hayatımızın içinde farketmeyip ıskaladığımız o  küçük ayrıntılar, o üzerine hiçbir ben-i adem gözü değmemiş, sırlanmış haliyle, görülmüş bütün rüyaların akıp biriktiği o sonsuz kuyunun girdabına mı dökülüp kayboluyor yoksa? Eyvah!

Neyse... Yorgunum.  Fazla derinde dalmayayım da uykum kaçmasın...  İyisi mi, gündüz niyetine diyelim, bu fasıl kapansın.

5 Kasım 2012 Pazartesi

Dünya Değişiyor Dostlarım.


"Dünya değişiyor dostlarım. Günün birinde gökyüzünde, güz mevsiminde artık esmer lekeler göremeyeceksiniz. Günün birinde yol kenarlarında, toprak anamızın koyu yeşil saçlarını da göremeyeceksiniz. Bizim için değil ama, çocuklar, sizin için kötü olacak. Biz kuşları ve yeşillikleri çok gördük. Sizin için kötü olacak. Benden hikayesi."
 Sait Faik Abasıyanık - Son Kuşlar adlı öyküsünden.


Barış Bıçakçı'yı hiç ama hiiç tanımam.  Fotoğrafına hiiç denk gelmedim. Genç yaşta ölen yönetmen Seyfi Teoman'ı, uzun zaman Barış Bıçakçı zannettiğimi tüm mahcubiyetimle itiraf etmeliyim. Yoo, Barış Bıçakçı'nın kitaplarını bilirim.  Özellikle Bizim Büyük Çaresizliğimiz adlı romanını okuduktan sonra, Hayal Kahvem'e o kadar çok yazı yazmıştım ki anlatamam. Tuhaflık bende ya... Bu kez romandan yazılacak onca konu dururken, ben her defasında romanın yemekle ilgili kısımlarıyla ilgilenmiştim iyi mi? Ne yapayım? İştahlı biriyim.  Peki, hem kitaplara hem yemekle iştahlı biri, okuduğu kitapta yemekle ilgili bölümler olunca sevinmez mi? Bırak sevinmeyi, Bizim Büyük Çaresizliğimiz'de, o kadar çok yemekli anlatım vardı ki, tam manasıyla delirmiştim yani öyle söyleyeyim. Şimdi elimde Barış Bıçakçı'nın Sinek Isırıklarının Müellifi adlı kitabı var. İnanmayacaksın ama, bu kitabın içinde acaba yemekle ilgili  neler çıkacak karşıma diye fena halde merak etmekteydim. Du bi... Daha kitabın ilk sayfalarındayım.  Hımm... Romanın kahramanı olduğunu düşündüğüm Cemil, on iki yıl inşaat mühendisi olarak çalıştıktan sonra istifa ettiğini, dokuz yıldır evde olduğunu, bu nedenle yavaş, sakin bir hayat sürdüğünü, yirmili yaşlarında şiir yazmaya uğraştığını, beceremediğini düşünüp bıraktığını söyler. Şimdi  yazdığı romanıyla, yaşadığı Ankara'dan kalkıp İstanbul'a gelmiştir.Bir yayınevinin müdürüyle görüşmektedir. Cemil'in romanıyla ilgilenecek editörle tanışmak için, birlikte üst kata çıkarlar. Cemil, yayınevinin müdürünün konuşmalarından, hele gereksiz ve sevimsiz komiklik çabalarından hiç haz etmez.  Müdür koyu maviye boyanmış bir kapıyı "Burası bizim imalathane" diye açıp, gülünce, Cemil artık müdürün bundan sonraki şakalarına gülmeyeceğine dair söz verir. Ve kendi kendine şöyle bir şey söyler: "Karahindiba tohumu değilsin, kırk beş yaşında bir adamsın." (s11)


Sana bir şey söyleyeyim mi, sevdiğim kitapları oturayım da bir solukta bitireyim diye asla gayret sarfetmem. Haz almak için kitap okuyan biriyim. Okuduğum kitapla, kendi usulümce dans etmeyi iyi bilirim. Cümlelerin melodisini yüreğimle dinlerim. Kendi ritmini kendi tayin eden kitapları severim. Elimdeki altı üstü yüz atmışaltı sayfalık bir roman. Ne olacak ki? İstesem bir solukta okuyabilirim. Yooo, bu kitabı aceleyle okuyamam. Yazar haybeye kitabın ismini Sinek Isırıklarının Müellifi koymamış öyle değil mi? Kitabı müellif yani otorite tayin ettim. Kitabı okurken, her sinek ısırışı gibi  acı hissettiğimde durmaya karar verdim. İlk acıyı hissetmiştim işte. Allahım, köyde yaşıyorum güya değil mi? Doğayla iç içe olmam gerekir. Nerdeee? Köyüm bir vakitler fındığı, kirazıyla ünlüydü. Hele o bazı bağlarında yetişen çavuş üzümleri... Hepsi hayal sanki... Çünkü onların yerlerinde koca koca siteler, binalar, toplu konutlar var şimdi. Karahindiba nedir diye sorsam, şimdinin kaç çocuğu bilebilir ki? Oysa ilkbahardan sonbaharın ortalarına kadar açan bu çiçeği nasıl severdim.  Önce sarı papatya gibi olan karahindibalar, bir anda tohumlarını taşıyan beyaz tüysü toplara dönüşüverirlerdi. Nasıl merakla elime alır, dilek tutar, sonuna kadar içime çektiğim havayı heyecanla bir nefeste çiçeğe üfleyiverirdim. Ardından hayranlıkla beyaz tüylerin havada uçuşmalarını seyrederdim. Çocukluk işte... Bir nefeste tüm tüyleri uçurursam dileğimin olacağını farzederdim. Bu benim gibi biri için fena halde hayal kışkırtan bir vaziyetti. Acaba tek bir karahindiba çiçeğinden havalanan onlarca beyaz tüyler nerelere giderlerdi ki? O tüycüklerin tohum olduklarını söylemişti büyükannem.  Hep aynı yerde hep aynı çocuk olmak ne sıkıcı bir şeydi. Oysa karahindiba çiçeğine üfleyip, tüyleri uçurmayı becerdiğimde, benim nefesimle dünyanın rüzgarı adeta birleşirdi. Her bir beyaz tüy, yeryüzünün ayrı bir coğrafyasına düşüverirdi. Benim nefesimle uçuşuyorlardı ya, her birinin gittiği yere sanki ben de gidiverirdim. Yeryüzünün bambaşka diyarlarında büyüyüveren, o anda bana olduğu gibi başkalarına da özgürlük  hisleri veren,  başka başka karahindiba çiçeği olduğumu hayal ederdim. İşte romanın "Karahindiba tohumu değilsin, kırk beş yaşında bir adamsın." cümlesi bana bir sinek ısırığı gibi geldi. Acı hissettim. Kitabı kapattım. Buğulu gözlerimle kitabın kapak fotoğrafına  baktım. Koca koca ruhsuz binalar... Ve binaların çook uzağında salınan son karahindibalar...  Yüreğimdeki ısırığı iyice kaşıdım. Kanattım.