doğa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
doğa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ekim 2026 Pazartesi

Pazartesi Sendromu:)

Haftanın ilk çalışma gününe, ofis işlerinin hengamesine kapılmadan önce kısa bir yürüyüş yaptım.

Cam mozaik yapmaya başladığımdan beri doğaya bakışım tamamen değişti. Eskiden yanından geçip gittiğim yapraklar, şimdi zihnimde birer geometri dersine ve renk paletine dönüşüyor. 

Meğer ne çok çeşit yaprak varmış etrafımda... Kimi yüreksi, kimi mızrak gibi keskin, kimi bir akçaağacın parmakları gibi parçalı... Kenarları kimi zaman bir testere gibi dişli, kimi zaman dalgalı ve yumuşak. 

Işığa tuttuğumda aralarından süzülen damar ağları, adeta cam mozaikteki derz hatları gibi yaprağın haritasını çıkarıyor. 

Yaprağın üzerindeki o mumsu doku, üzerindeki hafif tüyler, sarının, kızılın ve yeşilin sonsuz tonları her bitkiyi bambaşka bir sanat eserine dönüştürüyor.

Bu sabah bitkilerden sessizce özür dileyerek yanımda birkaç küçük yaprak ve dal getirdim. Masama koyup etraftaki renkli cam parçalarının arasına yerleştirdiğimde zihnime o soru takıldı...

Doğanın gerçeği, mükemmeli tam karşımda dururken, neden camı kesip biçerek onun bir benzerini yapmaya çabalıyorum ki?

Belki de meselem sadece benzerini yapmak ya da taklit etmek değildir. Belki niyetim doğanın bir yaprakta sakladığı o gizli güzelliği daha yakından fark etmektir. Belki onu kendi gözümden yeniden görmek,  başka bir malzemeyle, mesela camın sert ama ışıklı diliyle yeniden anlatmaktır.

Sanat, doğada zaten var olanı aynen kopyalamak değil ki... Ona bakarken bizde uyanan o hissi, o büyülenmeyi görünür kılma çabası değil mi?

Aaa! İnanın pazartesi koşturmacasına geçmeden önce, bir cam parçasıyla bir yaprağın damarlarında aynı güzelliği aramak güne başlamanın en ilham verici yoluymuş:)

Marş marş ofise... İşe güce!.. Pazartesi sendromu mu? O ne:))

30 Eylül 2026 Çarşamba

Kendimi Eylediğim Zamanlar

 
Memleketimin yönetmenlerinin elinden çıkma  iki şahane film seyrettim.

Kitap okuyorum
.

Seramik kalemlikler yaptım. Unutmamışım:)

Şehir taşları arasında doğanın keşfine çıktım.

Sashiko diye bir tür  Japon el dikiş tekniği öğrenmeye niyetlendim.
İyi ama bu büyükannemin yama tekniğinin aynısı dedim:)
Du bakalım. 
Valla, zaman yama zamanı. Her şey çok pahalı.
Öğrenebilsem iyi ederim.😆

 (nakış fotoğrafı google'dan)

10 Mayıs 2026 Pazar

25 Nisan 2026 Cumartesi

Liken



Yürüyüş yolunda ilerlerken ağaçların gövdelerini saran o sarımsı, turuncuya çalan dokular hep içimi burkardı. Gözüme bir hastalık gibi görünür, sanki doğa yavaş yavaş kirleniyor da ağaçlar bundan payını alıyormuş gibi hisseder, efkârlanırdım.

Oysa bazan bilmediğim şeyler, beni gereksiz yere üzebiliyor. 

Sonra öğrendim. Bunların adı likenmiş. Ve işin en güzel kısmı şu... Likenler ağaçlara zarar vermiyormuş. Hatta tam tersine, onların orada olması temiz havanın işaretiymiş.  Yani aslında ben üzülürken, doğa bana “merak etme, burası iyi” diyormuş. Bayıldım bu bilgiye. Bilmemek değil öğrenmemek ayıp diye başladım yürümeye:)

Artık aynı yoldan geçerken gözüm başka bakıyor. O sarı dokular artık bana hastalığı değil, yaşamın sessiz devamlılığını hatırlatıyor. Gürültüsüz, iddiasız ama çok net bir mesajla...  “Her şey olması gerektiği gibi.”


Bir de yakından bakınca…

İşte orası bambaşka bir hikâye. 
Uzaktan tek bir katman gibi görünen o yüzeyler, aslında inanılmaz detaylı. Sanki minik mercan resifleri gibi... Çok güzeller.

Kendi içinde katman katman, küçük boşluklar, kıvrımlar, minik oluşumlar… Adeta başka bir evren. Dokunsam içine düşecekmişim gibi.

Şimdi yürürken sadece yürümüyorum. Bakıyorum. Gerçekten bakıyorum. Ağaçlara, kabuklara, renk değişimlerine… Önceden “bozulmuş” sandığım şeylerin aslında ne kadar kusursuz bir düzenin parçası olduğunu görüyorum.

Belki de mesele şu... Doğa hiçbir zaman acele etmiyor ama her şeyi tam zamanında anlatıyor.

Yeter ki ben biraz yavaşlayayım... Ve gerçekten bakayım. Veee... Merak edip... Araştırayım.

 Tabiat bilgisini seviyorum.😊

28 Ocak 2022 Cuma

Blog Değil Günlük Gibi:)

 


Seyrettim... 

Okudum... Okuyorum...


Felsefe Dersleri'nin yeni dönemine  başladım...


Öğrendim...
Eveet... Yeni bir müzik aleti öğrendim: Santur... 
(yok daha çalmayı öğrenmedim. Hatta elime bile almadım:)


Yürürken doğayı keşfediyorum. 
Mesela bu kediler niye ağaçtalar çok merak ediyorum. 

Günlüğe devam ediyorum:)

22 Aralık 2018 Cumartesi

Bu Haftanın Hülasası...

 
    
"Çalışmıyor, yemiyor, içmiyor, ha babam de babam  film seyrediyor," derseniz yeminle  günahımı alırsınız.  
Yılın son günlerindeyiz ya... İşlerim öyle yoğun ki. Feci! 
Yemek içmek deseniz... Refika'nın Mutfağı'na abone oldum. 
Neler neler, ne şahane mamalar pişirdim bir bilseniz.  Ooo... Gâni!
Hele, hazırladığım o birbirinden leziz sıcak ve soğuk kış içeceklerini hiç söylemeyeyim... 
Resmen senfoni:)
Lakin, Birhan Keskin der ya hani, "Yol uzun, güzergah zorlu, ne demeliyim?" 
Benzerini söyleyeceğim. Gece uzun, filmler zorlu, ne demeliyim:)

Tüm yeteneksizliğime rağmen, ukulele öğrenmeye devam ediyorum. 
Lakin, şu "bare basmak" var ya...  Gereğinden fazla zorladı beni. 
 "Kimler yaptı sen mi yapamayacaksın, yetenek diye bir şey yoktur, çalışmak vardır." 
gazıyla vazgeçmiyorum.
Şu "bare" eşiğini atladığımda, sanki ukulele işi çözülecekmiş gibi hayal ediyorum.

Nolur gülmeyin olur mu? Bu gördüğünüz poi toplarım:)
Ucundakiler ne derseniz, normalde poi, bir ateş dansı. 
Ateş topu çeviremeyeceğime göre,  uçlarına tül taktım. 
Topları çevirdiğimde, tüller  ateş hissi veriyor. 
playpoi diye bir youtube kanalı buldum. Harika öğretiyor.
İşte buyrun... 

Okumayı ihmal etmem mümkün değil. 
Elimde bir kitap, bir de henüz kitaplaşmamış enfes bir çalışma var. 
Okumaya devam...


Gün içinde doğaya kaçmayı beceriyorum. 
Otomobilin hızı kışın bütün güzelliğini heder etmesin diye, yürüyorum:)
Anayoldan  otomobille tepelere saptım, onbeş dakika sonra adeta  kutuplardaydım.
Bir baktım ki o ne, dağlarına kar yağmış memleketimin...
Ne şahane coğrafyada yaşıyorum. 
Hem an'ın içinde  usul usul yürüdüm. Hem  tatlı tatlı düşündüm.


21 Mart 2013 Perşembe

Gündüz Niyetine Diyelim, Bu Fasıl Kapansın.



Ne diyeceğim biliyor musun? Sanıyorum edebiyat ve sinemayı, insan ve yaşama dair sonsuz çokluktaki ayrıntılardan beslendiği için çok seviyorum. İnanıyorum  ki her kitap ya da film, farklı bir öykü anlatıcısının eseridir. Her öykü anlatıcısının hayata bakışı ve birikimi farklı olacağından, her okuduğum kitap, her seyrettiğim film; anlatıcısının kendi dili ve üslubunca, kendi yolu ve yordamınca beni bambaşka ayrıntılar dünyasına sokacaktır demektir. Sen de benim gibi, özellikle edebiyat ve sinemanın, bizim hiç düşünemediğimiz, göremediğimiz veya farkedemediğimiz yaşama mana katan ayrıntıları ortaya çıkardığını düşünmez misin? Bak şimdi sana iki misal vereceğim...

Memduh Şevket Esendal'ın, "Bir Haydut Kuş" adlı öyküsünü bilir misin? Yazar bu öyküsünde, yaşamın içindeki çok sıradan bir durumun tespitini yapar. Kırda kardeşini bekleyen çocuk gökyüzündeki uçan kuşa özenir. Sonra kuşun bir yılanı öldürmesine ve yemesine şahit olur. Şaşırır. Bu durumu kardeşine anlatır. Kardeşi kuşun evdeki tavukları yiyeceğine kırdaki yılanları yemesinin daha iyi olduğunu söyler. Çocuk o ana kadar bir kuşun ne yılan ne tavuk yiyeceğini aklına getirmemiştir. Bütün bunları düşününce neredeyse kuşlardan nefret edecektir. Akşam yemekte olanları babasına anlatınca babası, "sen tavukları düşüneceğine bizi düşün" der. Çünkü babası da tavuğu, öldürüp yemeleri için beslemektedir. Doğada vahşice gelen bu durum, insanlar için de mevcuttur. Öyküdeki her şey hayatta olduğu gibidir. Küçük bir ayrıntıdır, o kadar.



Son günlerde elimde, acele bitirmekten korktuğum için  aheste aheste okuduğum, cümlelerini bir sinema perdesinde seyreder gibi hayalimde canlandırdığım enfes bir kitap var. Engin Ergönültaş'ın Minare Gölgesi adlı romanı... 115. sayfasındayım. Bak şimdi... Tam bu sayfalarda... Kış mevsimindeyiz. Yoksul, gariban bir mahalledeyiz. Saat gece yarısını çoktan  geçmiş. Mahalleli uykuda... Çok uzaklardan köpek havlamaları duyuluyor. İki kedi ise pencere pervazına gelip oturuyor. Pencerenin aralığından sokağa bakıyorlar. İyi ki bakıyorlar... Çünkü... Yazar, hiçbir göz seyretmediği için ziyan olup giden güzellikte yağan tek bir kar tanesinin halini gözümde canlandırıyor. Her bir kar tanesinin, bir diğerinkine hiç benzemez bir güzergah ile, her seferinde havada bambaşka helezonlar çizerek ahenkle dönüşlerini, her nasıl oluyor ise, hiçbirinin bir diğerine çarpışmadan ayrı yollardan döne döne inerek, kendi kendilerine bir yere, bir dala, bir bacaya, bir pencereye, uyuyan bir bebeğin yatağına bırakılması gibi usulca konduğunu anlatıyor. Hani başta pencerenin aralığından sokağa bakan kediler var ya... Engin Ergönültaş'ın kitabında büyüleyici bir dille anlattığı karların başdöndürü raksı, taştan yapılmış gibi kıpırtısız duran o kedilerin gözbebeklerinde beyaz benekler halinde oynaşıp durmuştu. İyi ama... Uyuyan tüm mahalleli gibi, pencere kenarındaki kediler de gözlerini yumdu şimdi... Bakan hiçbir göz kalmayınca... Sence ne olur kar tanecklerinin durumu? Farkında değildik işte... Bakan hiçbir göz kalmayınca, olan biten, taşların, yokuşların, damların, viran evlerin, soba borularının, mezar taşlarının, yağan karların kendilerince durup seyrettikleri bir rüyaya dönüşüveriyorlardı. Kendi kendisini seyreden bir rüyaya... Yazarın anlattığı hayata dair küçük bir ayrıntıdır aslında...  Hayatın bir anını, bir kesitini, ama hepten önemsiz saydığımız bir durumunun tespitidir okadar. Alışageldiğimiz için bize rutin gelen her doğa olayı aslında bir mucizedir. Ve  bazan bir kitap bize bunu farkettirir.

Sahiden yazarın dediği gibi, hayatımızın içinde farketmeyip ıskaladığımız o  küçük ayrıntılar, o üzerine hiçbir ben-i adem gözü değmemiş, sırlanmış haliyle, görülmüş bütün rüyaların akıp biriktiği o sonsuz kuyunun girdabına mı dökülüp kayboluyor yoksa? Eyvah!

Neyse... Yorgunum.  Fazla derinde dalmayayım da uykum kaçmasın...  İyisi mi, gündüz niyetine diyelim, bu fasıl kapansın.