rüya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
rüya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Haziran 2026 Cumartesi

Düş Yapımı

 

"Düşlerin yapıldığı maddeden yapılmayız biz ve uykuyla çevrilidir küçücük hayatımız."


Söz - William Shakespeare - The Tempest (Fırtına)

Film Kareleri - Paprica 



27 Nisan 2026 Pazartesi

Rüya...

adımı unuttum adı olmayan yerlerde ne in ne cin ne benî adem
zamanlar içinde kuşlar uçuyor kervanlar geçiyor bir iğne deliğinden
çarşılar kuruluyor sarayları oyuncak insanları karınca şehirler zamanları gördün mü bir iğne deliğinden
adımı unuttum adı olmayan yerlerde geçip gidenlere bakarak
Asaf Halet Çelebi


Yürüyordum. Karanlık bastırmıştı. Ne kadar zamandır yolda olduğumu hatırlamıyordum. Mevsim sonbahardan kışa dönüvermişti. Renkler sessizce köşelerine çekilivermişti. İçinde bulunduğum dünya bembeyaz gelinliğine bürünüvermişti. 

Bakına bakına, sükûnet içinde yürüyordum. Nerede olduğumu çıkaramıyordum. Korkmuyordum. Fısıltıyla tekrarladığım “Ben kimim?” sorusunun cevabını ararken, tanımadığım sokaklarda dolandıkça kendimden epeyce uzaklaştığımı anlıyordum. Ne in, ne de cindim. Bir kadın olduğumu biliyordum. Adımı ve kim olduğumu unutmuştum. 

Sokağın iki yanında göğe dimdik yükselen devasa beton binalar vardı. Yüzümü göğe kaldırmış, yanaklarımda eriyen kara aldırmadan yürüyordum. Fısıldadım: “Ben kimim?” Bilmiyordum. Emin olmak için başımı yere eğdim; karda ayak izlerimi gördüm. Öyleyse vardım. Yaşıyordum.

Uzun zamandır yürümüş olmalıyım ki göğsüm hızla inip kalkıyor, içli içli nefes alıp veriyordum. Sanki karda yol almakta olan bir trenin bacasının dumanı gibi, her nefes verişimde tütüyordum.

Dar bir sokağın girişine vardığımda öylece kalakaldım. Bu sokağın iki yanındaki ahşapları dökülmüş metrûk evler, çevrelerini acımasızca kuşatan haşmetli beton kulelere meydan okurcasına ayakta durmaya çabalıyorlardı. Belli ki sahipsiz kalmışlardı. Fena hâlde kederli görünüyorlardı. 

Dar bir sokağın girişine vardığımda öylece kalakaldım. İki yanındaki ahşapları dökülmüş metruk evler, çevrelerini kuşatan haşmetli beton kulelere meydan okurcasına ayakta durmaya çabalıyordu. Belli ki sahipsizdiler. Fena hâlde kederli görünüyorlardı.

Kar umarsızca yağıyordu. Şiddetlenen rüzgâr, karı tipiye çeviriyordu. Şaşkınlıkla gözümü ayırmadan yola baktım... Yol çıkmazdı. Evlerin bittiği yerde, sokağın ortasında, hayret cümlesinin sonuna konmuş bir ünlem gibi duran heybetli bir tarihî bina vardı. Rüzgârın uğultusu bu binaya çarpıp geri dönüyor, sokaktaki terk edilmiş evlerin bilge sözcüsü gibi, kederle kulelere çarpa çarpa yükseliyordu.

Beton kuleler ses, ısı ve duygu geçirmiyordu. Bu beton kulelerde yaşayıp emeklerini sattıkları efendilerinin kurallarına uymak zorunda olan insanlar, bırak şehirlerindeki değişimin kederli müziğini, mevsim değişikliğinin o can alıcı güzelliğini bile fark etmeden yaşıyorlardı.

İstanbul’da altı yüzü aşkın çıkmaz sokak olduğunu okumuştum. Bunu öğrendiğimde içimin nasıl sevinçle dolduğunu hatırladım. Çünkü İlhan Berk’in dediği gibi, kentler çıkmaz sokaksız nasıl sevilirdi ki? 

Bir şehri sevmek için pek çok sebebim olabilirdi. İstanbul’u sırf bu kadar çok çıkmaz sokağı olduğu için bir kez daha sevdiğimi aklımdan geçirdim. İşte o anda… Ben… hatırladım. İstanbul’daydım. 

Olduğum yerde gerisingeri döndüm. Durdum. Üşüyen ellerime sıcak nefesimle birkaç kere hohladım. Sonra ellerimi birbirine sürttüm. Geçip giden zamana ve fark edilmeyen her şeye başkaldırırmışcasına, sırtımı yalayan rüzgârın hüzünlü müziği eşliğinde kararlı adımlarla yürüdüm.

Fısıltıyla tekrarladım:  "Ben kimim?"

23 Ağustos 2017 Çarşamba

Masallar Ve Rüyalar -3-



Rüyamda... Hayırdır inşallah.. Hep iki elimde iki su kabıyla evden çıkıyorum.  Kendimi mütemadiyen aynı yolda görüyorum. Elimde su dolu kaplarla gidiyorum, boş kaplarla dönüyorum. Tekrar dolduruyorum. Götürüyorum. Boşalmış. Geri getiriyorum. Bu durum defalarca tekrarlanıyor. Elimde su kapları  aynı yoldan  sürekli gidip geliyorum. Su dolu kapları acaba kime götürüyorum? Sucu muyum acaba?   Rüya işte...  İnanın bilmiyorum.. 

Bu kadar değil ama.. Enteresan bir durum var. Ellerimde su dolu kaplarla  hep aynı yolda gidip geliyorum ya, kaplardan biri çatlak olmalı, su sızdırıyor. Hatta öyle ki, rüyamda gidip gelmelerim çoğaldıkca, çatlak kaptaki sızıntı artıyor. Ben suyun kaptan sızdığını görüyorum. Islık çalarak   gidip gelmeye devam ediyorum. 

Rüyanın bir yerinde çatlak su kabı dile geliyor.
- Lütfen benimle su taşıma.  Artık suyu tutamıyorum.  Başka bir su kabı al.  Sana çok üzülüyorum,  diyor. 
Ben gülümsemek ne demek resmen sevimli bir kahkaha atıyorum.. 
- Sahiden böyle mi düşünüyorsun? Şaşırmışsın sen! Bak sana ne göstereceğim, diyorum. 
Su akıtmayan kabı taşıdığım elimin yönünü göstererek, 
- Şimdi yolun bu tarafına bak, ne görüyorsun söyle bana, diyorum. 
- Ne olacak?" diyor. Sen ne görüyorsan ben de onu görüyorum. Taş, taprak..
Peki seni taşıdığım tarafta ne görüyorsun? diye soruyorum. Aaa! diyor. Çok güzel. Çimenlik bir yer burası... Yabani otlar, çiçekler var. 
Yaa! diyorum. Gördün mü? Bu güzellik senin sayende oluyor. Senden akan sular toprağın susuzluğunu gideriyor. Toprak  senden sızan suyu içtikçe, yeşeriyor, çiçekleniyor. Ve ben hep bu yoldan gidip geliyorum. Ah! diyorum. Ah! Su taşımak konusunda yetersiz olduğunu biliyorsun. Lakin akıttığın suyla dünyamı güzelleştirdiğini hiç mi fark etmiyorsun? diyorumm...  Ve işte rüyamın tam bu karesinde uyanıyorum. Tüh!


15 Ağustos 2017 Salı

Masallar Ve Rüyalar -2-


Oldukça debdebeli bir gündü. Eve geldiğim gibi koltuğa uzandım, hayallerimin dizinde uykuya daldım. Hayırdır inşallah... Bir rüya gördüm.

Ofisteki masamın önünde ayakta duruyorum. Masadaki üç kocaman  kaseye tüm merakımla bakıyorum. İlkinde sıcak, ikincisinde soğuk, üçüncüsünde ılık yazıyor. Bir elimi ilk kaseye daldırıyorum. Çok sıcak. Diğer elimi ikinci kaseye daldırıyorum. Feci soğuk. Bir süre öylece duruyorum. Sonra iki elimi çekiyorum.  İki elimi birden ılık su  yazan  kaseye sokuyorum. 

Bu su ılık mı gerçekten, diye ellerime soruyorum. 
Az önce sıcak sudan çıkardığım elim:
- Soğuukk! diyor.
Soğuk sudan çıkardığım elim:
- Sıcaakkk! diyor. 

Diyorum ki ellerime:
- İkiniz de aynı sudasınız. Niye farklı  konuşmaktasınız?

Uyandım. Bilmeceli rüya mı bu? Şaştım.



20 Mayıs 2017 Cumartesi

Hey Ahbap!..

Bana  bazı şarkılar lazım ahbap
hafif şarkılar, acı olmayan şarkılar
çok şarkıya ihtiyacım var
Tutam tutam saçlarımı savuracak şarkılar
didem madak/128 dikişli şiir


Rüyamda... Hayırdır inşallah...  Durup dinlenmeden yürüyordum. Nereye gidiyordum? Niye telaş ediyordum? Ne zamandır yürüyordum? Bilmiyorum. 

Dehşetli yorulmuştum.  Göğsüm hızlı hızlı kalkıp iniyor, dudaklarımın arasından süzülen nefesim hayatın nefesine karışıyor, ılık  bahar rüzgarı omuzlarıma aldığım gül rengi şalımı usulca havalandırıyordu.

Üzerinde yürüdüğüm taşlı yolun kıyısına gelince durdum. Ayaklarımın ucundan başlayan yeşillik, katman katman dağlar üzerinden ilerliyordu. Ortalıkta kimsecikler görünmüyordu. Yüreğimi hüzün dalgası kaplamıştı. Çıt çıkmıyordu. Yapayalnızdım. Şarkı söylemeye başladım. İşte o sırada onu işittim. Efsunlu ıslık sesi. 

Ne vakit yanı başımda duran yalnızlığımı  görmek istemesem, hep kendi kendime şarkı mırıldanırdım. Ardından bana eşlik eden o ıslığı işitirdim. Durduğum yerde hayatımın o anlarını düşündüm. Bu gizemli ıslık, hayatımın en mühim zamanlarında hep yanımdaydı. Böyle düşününce yüreğim sevgiyle doldu. 

Saçlarımı tutam tutam savurarak başımı ıslık sesinin geldiği yöne çevirdim:
-Hey ahbap! diye seslendim. İyi ki varsın... Teşekkür ederim.

Rüyalar ne acayip oluyorlar  di mi?

14 Nisan 2017 Cuma

Masallar Ve Rüyalar -1-

 

Bu hafta işim açısından oldukça yorucu geçmişti. Büyük bir kurumsal müşterimin yenileme teklifini hazırlamıştım. Yarın son gündü. Günlerdir itinayla çalışıp hazırladığım teklifi  gün battı, halen göndermemiştim. Başaramazsam diye korkuyordum. Elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışmıştım. Gerilmiştim. Ofisteki koltuğuma gömüldüm. Bitkindim. Uyumuşum. Hayırdır inşallah, deyiverin. Çünkü bir rüya gördüm.

Rüyamda, ülkenin en mahir okçusu bendim. Oysa gerçek hayatta  ok ve yaya bir kez bile ellemedim. Güya dünyanın bütün büyük ok ustalarından ders almışım. Kimse beni yenemiyormuş. Benim yeteneğime denk  kimse yokmuş. Bütün yarışmaları ben kazanıyormuşum.   Benden daha iyi ok atabilen kimse yoksa, kiminle yarışacağım ki... Sıkılıyorum. Gamlı gamlı, köy köy şehir şehir dolaşıyorum. Daha iyi bir ustaya denk gelmeyi hayal ediyorum.

Issız bir köyün ücra bir kulübesine yolum düşüyor. Bir bakıyorum ki, o ne? Kulübenin bahçesinde muhtelif tüylerle bezenmiş oklar, yaylar, asıl mühimi bahçenin her yerinde irili ufaklı hedefler var.  Bu hedefler çok tuhaf... Kimisi ağaç tepesine, kimi masanın üstüne, sandalye sırtına, kimi bahçenin çeperine, kimi çimlerin üstüne işaretlenmiş... Her birinin tam ortasında ok var. Nasıl denir? Her biri tam isabet! Şaşırıyorum. Ben ki memleketin en ünlü okçusuyum, ben bile her seferinde on ikiden vuramıyorum. Kimdir bu hünerli okçu? Feci merak ediyorum. Mutlaka çok iyi ok ustası olmalı, diye düşünüyorum. Geliyor. Öğrencisi olmak istediğimi söylüyorum. Bu kez o şaşırıyor. Şimdiye kadar hiç öğrencisi olmadığını lakin bildiklerini memnuniyetle öğretebileceğini söylüyor. Aslında çok basit bir yöntemdir. Her atış tam isabettir. Sonuç yüzde yüz garantidir, diyor.  Heyecanlanıyorum. Yalvarırım öğretin bana bildiklerinizi, diyorum. 

Bak şimdi, diyor. Önce yayı tüm gayretinle gereceksin. Oku gönderirken kalbini dinleyeceksin. Ok yerine ulaştıktan sonra gidip etrafına hedefi işaretleyeceksin. O kadar! 

Rüyanın tam burasında uyandım. Bu rüyayı bir işaret sandım. Bilgisayarın gönder tuşuna bastım.

24 Eylül 2016 Cumartesi

Şşşttth!.. Kimse Duymasın! - 27 -


Gökyüzünde yıldızlar var, sayısız,
Ilık mı ılık bir gecenin içinde yürüyorum.
İnsan ayağı değmemiş gibi bir yokuştan tırmanıp,
eski püskü, boğum boğum bir kuyudan  su çekiyorum.

Yüreğimin ateşini söndürmek için olabilir mi?
İnanın bilmiyorum.
Kuyudan çıkardığım kovayı
Ansızın başıma dikiyorum.

Ahh!
Nasıl anlatsam? 

Sanki kuyunun yakınında ıhlamurla incir ağacı varmış,
Sanki ıhlamurla incirin kokusu  dip bucak tüm kuyuyu  sarmış.
Hani kovayı başıma dikip ansızın su  içmeye başlıyorum ya...
Hah işte...
Sudaki ıhlamurla incirin kokusu  ilk yudumda aklımı alıveriyor.
Yudum yudum asla  değil...
Nasıl biliyor musunuz?

Rüyamda...
Lıkır lıkır... Kana kana... su içiyorum.

Gerçekteeen!




3 Nisan 2016 Pazar

Rüyamda... Hayırdır İnşallah! Güya Bir Kuşmuşum...


Rüyamda... Hayırdır inşallah...

Güya bir kuşmuşum.  Güya  öyle değerli, öyle nadir bulunan bir kuşmuşum ki, öttüğüm zaman insanları büyülüyormuşum.  Benim gibi bir kuşu yakalamak çok ama çook meşakkatliymiş. Olmaz diye bir şey yok. Mahir bir avcı beni  tutuvermiş. Satmak için kafese koyuvermiş. Hey! İnanılır gibi değil!  Güya alıcım da belliymiş. Çünkü benim gibi bir kuş bulsun diye, o avcıya uzuuun zaman önce emretmiş. 

Hah işte... Rüyamın bu kadarcığını sadece hissettim. Devamını ise... Resmen bir film gibi uykumda seyrettim. 

Bakın şimdi... Yakalanıp kafese konduğum an var ya... O andan sonra nasıl sus pus oluyorum anlatamam. 

Avcı benim ne cins bir kuş olduğumu biliyor. Güya  hemcinslerim kafese girse dahi ötüyor. Beyhude gayret! Ben ise ne etse ötmüyorum. Öylece uslu uslu susuyorum. Kafesi sallıyor. Gözlerimin içine bakarak öfkeli lakırtılar ediyor. Başımı tüylerimin içine gömüyorum. Kıpırdamadan sessizce duruyorum. Avcı vazgeçmiyor. Beni kafes içinde alıcıya götürüyor.  Alıcı nasıl seviniyor anlatamam. Tatlı tatlı gülümsüyor. Elini uzatıyor. Avucunun içinde beni kafesten çıkarıyor. Sadece onun duyacağı bir sesle, içli içli, yanık yanık ötmeye başlıyorum. Gözlerini kapatarak, ötüşümü tüm kalbiyle dinliyor. Dinliyor... Dinliyor. Dinlerken pencereye doğru yürüyor. Hiç tereddüt etmeden beni salıveriyor. Çığlık atarak uçuyorum.  Gökyüzünün mavililiklerinde kaybolup gidiyorum. 

Acaba  kulağına ne söylüyorum? Aaa!.. Rüya bu! Elbette bilmiyorum:)


29 Ağustos 2015 Cumartesi

Ve Hayat Ve Rüya Ve Ölüm


“Gel bu akşam misafirim ol. İki şiir atalım. Ben de ayıptır söylemesi klarnetle bir hicaz geçerim. Ah!.. Vapurlar iskeleye yanaşıp kalkar. Bööyle motör sesleri dinleyelim. Balıklar ağlarken bir of ülen offf çekelim.”

İster inanın ister inanmayın… Hiç duraksamadan… Ve takır takır… Bu Sadri Alışık tadında lakırtılar eden bendim. Yooo… Bakmayın böyle çatır çatır yazdığıma. Misal sizinle karşı karşıya gelsek var ya… İki lafı bir hizaya getiremeyeceğim gibi, mahcubiyetimden ya dilim tutulur ya da kekeleyebilirim. Öyle heyecanlı ve utangaç bir bünyeye sahibim.

İyi ama ne diyordum ben Allahaşkına? Mühimi kiminle muhabbet ediyor, kimi ikna etmeye debeleniyordum. Ortada sebebini bilmediğim bir matem havası vardı. Ben ise hüzünlü ama sakin görünüyordum. İyi de neler oluyordu? Vaziyetime anlam veremiyordum. Buraya üç soru yazdım ama… Ohooo… Kendimi onlarca gerekli gereksiz sorularla fiştekliyordum. Hayır, eğer bir Türk filmi çekimi varsa, kamera niye hep benim suratımı zumlamaktaydı ki? Arada ucunu döndüreydi ya etrafa… Kiminle konuştuğumu fena halde merak etmekteydim. Hey!.. Elbette ya… Demek ki sonuna gelmiştim. Az sonra filmin esrarengiz jönü görünecekti belki. Ne bileyim? Sanırım bu sürpriz dolu final bozulsun istemedim. Zihnimin içinde ters takla atan soruları bir hışımla susturuverdim. Akabinde içime hicranlı bir bakış sarkıtıverdim.

Yüzlerce film seyretmiştim. Hayat bir sahne demezler miydi? Demeki şimdi sıra bendeydi. Belki kendi kendime oynadığım oyunlardan birinin baş rolündeydim. Hal böyleyken, elbette bazı filmlerde gördüğüm, o cafcaflı kıptiyoz dümbeleklerin koftiden rol kesmeleri gibi hareket etmeyecektim. Madem matem vardı ortalıkta. Şakkadanak yerli yerine oturacak, en bi kral kasımpatı demeti tadında sinema repliklerinden söyleyecektim. İnanamıyordum kendime. Nasıl olduysa o replikleri hatırlamıştım işte.

“Madem ki hepimiz günün birinde çekip gideceğiz. O halde bunca matem, bunca kahır niçin? Hayat demek ölümü beklemek demektir. Az çok hepimiz denizi, yıldızları, ağaçları, işte falanları filanları göreceğiz. Bir çok şeyin tadına bakacağız. Sonra da ister istemez “gidiyorum elveda” şarkısını söyleyeceğiz. Öyleyse gidenin de kalanın da gönlü hoş olsun.” deyiverdim.

Kamera halen benim suratımı zumlamaktaydı. Sanırım içimdeki diğer ben, lakırtılarımdan hoşlanmadı. Beni küçümser gibi bir bakış attı. Zoruma mı gitti ne? Şah damarımın tıkır tıkır attığını hissettim. Gene de ortalık iyice duman olmasın diye tebessüm etmeyi ihmal etmedim. Aklıma gelen ilk film repliğini, samimiyetle söyledim:

“Sen bakma fotoğrafımıza, içimize bak. Ama görebilirsen. Bizde yalan yok.” deyiverdim.

Gözlerimi açtım. Televizyonun karşısındaki koltukta, ana rahmindeki bebek gibi yatmaktaydım. Alt yazı geçiyordu. “Oktay Akbal vefat etti. Ailesinin, dostlarının, tüm sevenlerinin başı sağolsun.” diye yazıyordu. Doğrulup oturdum. Ruhuna rahmet gönderdim. Kitaplıktan Önce Ekmekler Bozuldu adlı hikaye kitabını buldum.

"Önce ekmekler bozuldu, sonra herşey. Çünkü dünyada savaş vardı. İnsanlar sebebini bilmeden, düşünmeden ölüyor, öldürülüyorlardı."

Vapurlar iskeleye yanaşıp kalktı. Motor sesleri kulağımda çınladı. Balıkların ağlamalarını işittim. Gidenin de kalanın da gönlü hoş olsun dedim. Oktay Akbal'ın kitabında altını çizdiğim cümleleri teker teker okumaya başladım.

"Bu dünya bir kere daha değişecek. Belki eski halini almaz, ama zararı yok, gidenler gitti, gelenler gelsin. İnsanlar gülmesini, ağlamasını yeniden öğrensin. Sırasında ağlamasını ve gülmesini bilmeyene, insan denemiyor... Bizler, yarı barış, yarı savaş insanları, umutlarımızı kaybetmedik. Dünyanın iyi bir dünya olabileceğini, insanın mavi gökyüzünü, denizi, ağaçları seyretmekle mutluluğunu yaşadığı anlara yeniden kavuşacağına inanıyoruz. Herşey ekmekle başladı, ekmekle bitecek."


not-
yazıda türk filmleri repliklerini kullandım.
çizim- şenol bezci

4 Temmuz 2015 Cumartesi

Ben Rüyada Gördüm Paris'i, Gülümsedi Ve Kayboldu.




 
...............
Paris’teyim, anladın mı kardeşim, Paris’te. Ve pusulasız, direksiz bir gemi gibi dolaşıyorum. Bu şehirde göze ilk çarpması icap eden şeylerin hepsini bitirdim. Şimdi iki şey kaldı: Birincisi paranın verebileceği lezzetler ki onları hiçbir zaman tadamayacağız, bir de şehrin kendisi ve alışmak. 
..........
Paris güzel dostlar, Paris güzel. Bir kere ağaçlı, sonra ilhamlı. Hakikaten bir şeyler esen bir memleket. Siz ne haldesiniz?
................
Akşam oldu mu, buralarda beni bir hüzün alıyor. Bir incir ağacı gözümde büyüyor, suya doğru sarkıyor, karşı yakada ışıklar yanınıyor.
................
 Ah, kendime ve Paris’e bu kadar geç kalmasaydım.


paragraflar-ahmet hamdi tanpınar
başlık-cemil meriç
kitap-halil gökhan-türk edebiyatında paris