çiçek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çiçek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ocak 2026 Salı

Nergis'e Niyet, Kendi Duvarıma Kısmet:)

 

Bugün mozaik dersinde geçtim tezgahın başına. Nergis adlı can dostumun o güzel hatırına. Dedim ona bir hediye yapayım ellerimle şöyle. İki tane nergis çiçeği kondurdum mozaik ile.

Taşları tek tek seçip özenle kesip dizdim. Yaptığım mozaiğe bayılıp kendimden geçtim. Ama gelin görün ki iş bitince kalbim tekledi. İçimden bir ses "Hediye etme, evde dursun" diye ekledi. Öyle güzel oldular ki bakmaya hiç doyamadım. Mozaiğimi arkadaşıma vermeye bir türlü kıyamadım. 

Şimdi planım belli, stratejim ise tam bir olay. Evimin en güzel duvarına asması olacak çok kolay. Yarın bir gün Nergis çaya  gelirse, "Aa ne güzel nergisler!" diyerek bana seslenirse...

Gözlerimi kısıp, boynumu büküp diyeceğim ki ona: "Seni her an anmak için bu nergisleri astım  evimin duvarına!"


5 Kasım 2022 Cumartesi

"Bir Çiçek Vardı, Sanıyorum O Beni Evcilleştirdi"

 

Ev için satın aldığım papatya buketi hazırlanıyordu. Çiçeklere hayranlıkla göz gezdirdikten sonra, çiçekçinin yanında durdum. Arkamızdaki saksıyı, omuzumun üstünden değil, çiçek görmesin diye  omuzumun önünden  baş parmağımla  işaret ettim. Fısıltıyla konuştum.

"Duymasını istemem ama bu çiçeği nedense  sevmem" dedim.

Ben böyle  çiçek hakkında gizli saklı söz sarfedince, çiçekçi tebessüm etti.

"Haklısınız, dikkatli olmak lazım. Çiçekler canlılar, onlar da duygulanıyorlar," dedi. 

"Mesela şu çiçek var ya... Adı Salon Sarmaşığı.  İnsanlar  plastik mi acaba düşüncesiyle bazan tırnaklıyorlar. Baksanıza şu yaprağının yırtığına... İnanın çiçeğin  ağladığını gözlerimle gördüm. Resmen yaşları pıt pıt damladı. Şükür ki hemen toparlandı. Kendini tamir etmeye başladı," dedi. "Keşke insanlar çiçeklerin bu durumu bilseler," diye sözlerine devam etti. 

Şeyy... Aranızda belki hangi çiçeği sevmediğimi merak eden çıkabilir. Üzgünüm ama bilmediğim sebeple hoşlanmadığım  o çiçeğin adını buraya yazmam mümkün değil.  

Düşünsenize... Ne olur ne olmaz... Ya kulağına giderse... Ya "Ben ona ne yaptım ki beni sevmiyor" diye aklından geçirirse.  Haklı yeminle...  

Söylemem Söyleyemem. Heey! Çiçeğin üzülmesini asla  istemem. 


NOT- Başlık/ Küçük Prens'ten

23 Kasım 2018 Cuma

Bir Bitkiyle Tanışmak. - Küsküt Otu

İlk kez Rabia teyzeden duymuştum. 
- Domateslerimi küsküt otu sarmış, diye söyleniyordu. 

Küsküt otu mu? Neydi ki? Meğer küsküt otu asalak bir bitkiymiş. Misal, yukarıdaki fotoğrafta görüldüğü gibi, başka bir bitkinin gövdesine sarılarak uzuyor, o bitkinin damar sistemine bağlanarak besinini emiyormuş. "Bitkilerin Bildikleri" adı kitapta küsküt otu için çiftçilerin baş belasıdır, zararlı ot olarak sınıflandırılır diye yazıyordu.  

Aynı diğer bitki tohumları gibi, küsküt otu tohumları da  toprakta çimleniyor, tohumları açılıyor,  toprak üstünde büyüdükçe  genç filiz daireler halinde kendi etrafında ilerliyor, sarılacağı bitkiyi fark ettiğinde ona doğru büyümesini sürdürüyormuş. Ama eğer yanında konaklayacağı, gövdesine sarılacağı bir bitki bulamazsa var ya... Yaşayamıyormuş.  Resmen ölüyormuş. Hangisine acıyacağımı bilemedim iyi mi? Fotoğraftaki küsküt otu  lezzetli domateslere nasıl sarılmış görüyor musunuz? Ohh! Konakladığı domatese yerleşmiş, domatesten besleniyor, gelişip büyüyor, çiçekleniyor. Bu durumda toprakla ilişkisini kesiyor, köksüz yaşamaya başlıyormuş.  Ne yapsın garibim? Kendi mi seçti ki küsküt olmayı? Yooo... Doğuştan böyle. Böyle olacağı tohumunda gizli. 

Küsküt otunu boş saksıya ya da yapma bitkilerin olduğu saksılara ekmişler. Asla büyüyememiş. İlla beslenebileceği komşusu olacak. Sadece komşuda pişer bize de düşer demiyecek, tası tarağı toplayıp komşuya iyice yerleşecek:)

Bitkilerin yaşamları bana acayip büyüleyici geliyor. Küskütün çiçekli dallarının karaciğer, böbrek rahatsızlıklarından, yorgunluk, göz şikayetlerine kadar şifa verici  diye kullanıldığını okuyunca sevindim ne ne yalan söyleyeyim:)

Küsküt otunun macerasını öğrenince, Masal Terapi kitabındaki Hayat Veren Ağacın İki Dalı adlı masal aklıma geldi. Şimdi anlatsam keşke... Denedim... Mümkün değil. O kadar yorgunum ki:)



NOT- fotoğrafları aldığım bu blogta daha fazla bilgi ve fotoğraf var:





30 Ekim 2017 Pazartesi

Ya Sonra?

Bir adam rüyasında Cennet'e gitse 
ve ruhunun gerçekten Cennet'e gittiğinin işareti olsun diye ona bir çiçek verseler 
ve sonra adam uyandığında bir de baksa ki çiçek elinde 
- Ee? Peki ya sonra?


Yazı - Samuel  Taylor Coleridge
Fotoğraf - Buradan

23 Ağustos 2017 Çarşamba

Masallar Ve Rüyalar -3-



Rüyamda... Hayırdır inşallah.. Hep iki elimde iki su kabıyla evden çıkıyorum.  Kendimi mütemadiyen aynı yolda görüyorum. Elimde su dolu kaplarla gidiyorum, boş kaplarla dönüyorum. Tekrar dolduruyorum. Götürüyorum. Boşalmış. Geri getiriyorum. Bu durum defalarca tekrarlanıyor. Elimde su kapları  aynı yoldan  sürekli gidip geliyorum. Su dolu kapları acaba kime götürüyorum? Sucu muyum acaba?   Rüya işte...  İnanın bilmiyorum.. 

Bu kadar değil ama.. Enteresan bir durum var. Ellerimde su dolu kaplarla  hep aynı yolda gidip geliyorum ya, kaplardan biri çatlak olmalı, su sızdırıyor. Hatta öyle ki, rüyamda gidip gelmelerim çoğaldıkca, çatlak kaptaki sızıntı artıyor. Ben suyun kaptan sızdığını görüyorum. Islık çalarak   gidip gelmeye devam ediyorum. 

Rüyanın bir yerinde çatlak su kabı dile geliyor.
- Lütfen benimle su taşıma.  Artık suyu tutamıyorum.  Başka bir su kabı al.  Sana çok üzülüyorum,  diyor. 
Ben gülümsemek ne demek resmen sevimli bir kahkaha atıyorum.. 
- Sahiden böyle mi düşünüyorsun? Şaşırmışsın sen! Bak sana ne göstereceğim, diyorum. 
Su akıtmayan kabı taşıdığım elimin yönünü göstererek, 
- Şimdi yolun bu tarafına bak, ne görüyorsun söyle bana, diyorum. 
- Ne olacak?" diyor. Sen ne görüyorsan ben de onu görüyorum. Taş, taprak..
- Peki seni taşıdığım tarafta ne görüyorsun? diye soruyorum. Aaa! diyor. Çok güzel. Çimenlik bir yer burası... Yabani otlar, çiçekler var. 
- Yaa! diyorum. Gördün mü? Bu güzellik senin sayende oluyor. Senden akan sular toprağın susuzluğunu gideriyor. Toprak  senden sızan suyu içtikçe, yeşeriyor, çiçekleniyor. Ve ben hep bu yoldan gidip geliyorum. Ah! diyorum. Ah! Su taşımak konusunda yetersiz olduğunu biliyorsun. Lakin akıttığın suyla dünyamı güzelleştirdiğini hiç mi fark etmiyorsun? diyorumm...  Ve işte rüyamın tam bu karesinde uyanıyorum. Tüh!


13 Haziran 2017 Salı

Şşşth Kimse Duymasın -31-

 Bir ilkyaz sabahı, saat çok erken, bizim köyün sokakları...
Hava ılık mı ılık, berrak mı berrak. 
Ortalık sakin, kimsesiz.
Yüreğime işleyen efkarlı bir musiki... Bülbül sesi.
Büyülenmiş gibi yürüyordum.
Durdum.
Durduğum an...
Yoldaki  beyaz çiçekleri farkettim.

Saftiriğin tekiyim.
Birinin gelip geçiyorum diye
yollarıma çiçek döktüğünü hayal ettim.
Yüreğim hayalimden etkilendi.
Ritmiyle bülbüle eşlik etti.
Nasıl hoşuma gitti anlatamam. 
Ayaklarımla yerleri öpe öpe yürümeye devam ettim. 


Gerçekten!



9 Aralık 2016 Cuma

Bu Hafta Neler Yaptım?

Şaka gibi...
Vazgeçmedim... Çizmeye devam ediyorum.
Sadece çizgi romanlara bakmayı değil,
beceremiyorum demeden çizmeyi de seviyorum.


Bu hafta sayfalarında dolandığım kitap ve dergiler...



Bu hafta seyrettiğim filmler...



Bu hafta, "Ah, olsa!" dediğim...

19 Ağustos 2015 Çarşamba

Niye Böyledir?

Acaba...
Niye baht kararırken,  talih körelir?
Niye  feleğin sillesi yenirken,  kaderin tekmesi yenir?







4 Haziran 2015 Perşembe

5 Kasım 2012 Pazartesi

Dünya Değişiyor Dostlarım.


"Dünya değişiyor dostlarım. Günün birinde gökyüzünde, güz mevsiminde artık esmer lekeler göremeyeceksiniz. Günün birinde yol kenarlarında, toprak anamızın koyu yeşil saçlarını da göremeyeceksiniz. Bizim için değil ama, çocuklar, sizin için kötü olacak. Biz kuşları ve yeşillikleri çok gördük. Sizin için kötü olacak. Benden hikayesi."
 Sait Faik Abasıyanık - Son Kuşlar adlı öyküsünden.


Barış Bıçakçı'yı hiç ama hiiç tanımam.  Fotoğrafına hiiç denk gelmedim. Genç yaşta ölen yönetmen Seyfi Teoman'ı, uzun zaman Barış Bıçakçı zannettiğimi tüm mahcubiyetimle itiraf etmeliyim. Yoo, Barış Bıçakçı'nın kitaplarını bilirim.  Özellikle Bizim Büyük Çaresizliğimiz adlı romanını okuduktan sonra, Hayal Kahvem'e o kadar çok yazı yazmıştım ki anlatamam. Tuhaflık bende ya... Bu kez romandan yazılacak onca konu dururken, ben her defasında romanın yemekle ilgili kısımlarıyla ilgilenmiştim iyi mi? Ne yapayım? İştahlı biriyim.  Peki, hem kitaplara hem yemekle iştahlı biri, okuduğu kitapta yemekle ilgili bölümler olunca sevinmez mi? Bırak sevinmeyi, Bizim Büyük Çaresizliğimiz'de, o kadar çok yemekli anlatım vardı ki, tam manasıyla delirmiştim yani öyle söyleyeyim. Şimdi elimde Barış Bıçakçı'nın Sinek Isırıklarının Müellifi adlı kitabı var. İnanmayacaksın ama, bu kitabın içinde acaba yemekle ilgili  neler çıkacak karşıma diye fena halde merak etmekteydim. Du bi... Daha kitabın ilk sayfalarındayım.  Hımm... Romanın kahramanı olduğunu düşündüğüm Cemil, on iki yıl inşaat mühendisi olarak çalıştıktan sonra istifa ettiğini, dokuz yıldır evde olduğunu, bu nedenle yavaş, sakin bir hayat sürdüğünü, yirmili yaşlarında şiir yazmaya uğraştığını, beceremediğini düşünüp bıraktığını söyler. Şimdi  yazdığı romanıyla, yaşadığı Ankara'dan kalkıp İstanbul'a gelmiştir.Bir yayınevinin müdürüyle görüşmektedir. Cemil'in romanıyla ilgilenecek editörle tanışmak için, birlikte üst kata çıkarlar. Cemil, yayınevinin müdürünün konuşmalarından, hele gereksiz ve sevimsiz komiklik çabalarından hiç haz etmez.  Müdür koyu maviye boyanmış bir kapıyı "Burası bizim imalathane" diye açıp, gülünce, Cemil artık müdürün bundan sonraki şakalarına gülmeyeceğine dair söz verir. Ve kendi kendine şöyle bir şey söyler: "Karahindiba tohumu değilsin, kırk beş yaşında bir adamsın." (s11)


Sana bir şey söyleyeyim mi, sevdiğim kitapları oturayım da bir solukta bitireyim diye asla gayret sarfetmem. Haz almak için kitap okuyan biriyim. Okuduğum kitapla, kendi usulümce dans etmeyi iyi bilirim. Cümlelerin melodisini yüreğimle dinlerim. Kendi ritmini kendi tayin eden kitapları severim. Elimdeki altı üstü yüz atmışaltı sayfalık bir roman. Ne olacak ki? İstesem bir solukta okuyabilirim. Yooo, bu kitabı aceleyle okuyamam. Yazar haybeye kitabın ismini Sinek Isırıklarının Müellifi koymamış öyle değil mi? Kitabı müellif yani otorite tayin ettim. Kitabı okurken, her sinek ısırışı gibi  acı hissettiğimde durmaya karar verdim. İlk acıyı hissetmiştim işte. Allahım, köyde yaşıyorum güya değil mi? Doğayla iç içe olmam gerekir. Nerdeee? Köyüm bir vakitler fındığı, kirazıyla ünlüydü. Hele o bazı bağlarında yetişen çavuş üzümleri... Hepsi hayal sanki... Çünkü onların yerlerinde koca koca siteler, binalar, toplu konutlar var şimdi. Karahindiba nedir diye sorsam, şimdinin kaç çocuğu bilebilir ki? Oysa ilkbahardan sonbaharın ortalarına kadar açan bu çiçeği nasıl severdim.  Önce sarı papatya gibi olan karahindibalar, bir anda tohumlarını taşıyan beyaz tüysü toplara dönüşüverirlerdi. Nasıl merakla elime alır, dilek tutar, sonuna kadar içime çektiğim havayı heyecanla bir nefeste çiçeğe üfleyiverirdim. Ardından hayranlıkla beyaz tüylerin havada uçuşmalarını seyrederdim. Çocukluk işte... Bir nefeste tüm tüyleri uçurursam dileğimin olacağını farzederdim. Bu benim gibi biri için fena halde hayal kışkırtan bir vaziyetti. Acaba tek bir karahindiba çiçeğinden havalanan onlarca beyaz tüyler nerelere giderlerdi ki? O tüycüklerin tohum olduklarını söylemişti büyükannem.  Hep aynı yerde hep aynı çocuk olmak ne sıkıcı bir şeydi. Oysa karahindiba çiçeğine üfleyip, tüyleri uçurmayı becerdiğimde, benim nefesimle dünyanın rüzgarı adeta birleşirdi. Her bir beyaz tüy, yeryüzünün ayrı bir coğrafyasına düşüverirdi. Benim nefesimle uçuşuyorlardı ya, her birinin gittiği yere sanki ben de gidiverirdim. Yeryüzünün bambaşka diyarlarında büyüyüveren, o anda bana olduğu gibi başkalarına da özgürlük  hisleri veren,  başka başka karahindiba çiçeği olduğumu hayal ederdim. İşte romanın "Karahindiba tohumu değilsin, kırk beş yaşında bir adamsın." cümlesi bana bir sinek ısırığı gibi geldi. Acı hissettim. Kitabı kapattım. Buğulu gözlerimle kitabın kapak fotoğrafına  baktım. Koca koca ruhsuz binalar... Ve binaların çook uzağında salınan son karahindibalar...  Yüreğimdeki ısırığı iyice kaşıdım. Kanattım.


2 Mayıs 2012 Çarşamba

Kahve Molası - Şahsımın Küçümsenmeyecek Kabiliyetleri

"gökyüzü gibi şu çocukluk
hiç bir yere gitmiyor"
edip cansever


Yeni bir huy edindim. Bazan sen burada benim yazılarımı okurken, ben palas pandıras kendimi hayalimdeki bahçeye atıyorum. Bak, sen beni beğenmiyorsun biliyorum ama şahsımın küçümsenmeyecek kabiliyetleri var aslında, bilmeni istiyorum. Sorarım sana... Gerçek hayatında Cin Ali bile çizemeyen biri, hayalinde sapsarı çiçeklerle donanmış bir bahçe nasıl resmedebiliyor? Sen adeta parmağının ucuyla bile değmemek maksadıyla, ayağını, ellerini çekerken yerküreden, ben bilakis koklamak, dokunmak, hissetmek amacıyla, iyi niyet çiçeklerinden oluşmuş  bir dünya içine dalmayı nasıl becerebiliyorum peki? Ne yalan söyleyeyim, var benim de yani küçümsenmeyecek kabiliyetlerim. Tehditkâr bir hava çizmek istemem ama, yine de bana karşı tavırlarına dikkat etmeni rica ediyorum. Yooo... Hakkını teslim edeceğim elbette. Doğruya doğru yani... Bilmez miyim? İyi bir insan olduğun için kimbilir başına neler neler geldi. Kimi zaman kırgınlıklar veya kızgınlıklar yaşadın...  Kimi zaman ise yüreğini sızlatan keder ve acı belki... Bilmez miyim, kör kuyularda merdivensiz kalmış gibi güvensiz veya yalnız hissetmişsindir bazan kendini... Kimi zaman derdini ummana dökememek, anlatamamak, kimseyle paylaşamamak durumları beyninin içinde cirit atıp durmuştur. Duyarlısındır bilmez miyim? Yüreğin yeryüzündeki her meseleyi kendi derdine eş koymuştur. Biliyorum, çoğu kez insani zaaflar bünyeni ziyadesiyle zorluyor. İtişmeler, kakışmalar... Yanılgılar, önyargılar nasıl gülünç geliyor değil mi? Of, sadece başkalarıyla değil, esasında yaradılışından gelen binbir duygunla başedebilme mücadelesi de veriyorsundur sen eminim. Kolay mı? Düşünsene... İnsanın sadece kendisiyle cebelleşmesi bile ne meşakkatli bir mesele! Ya hafıza denen tuhaf kutunun senden gizli, kuytu çekmecelerine yerleştirdiklerine ne diyeceksin?  Hiç beklemediğin  anda ve yerde gizlediklerini çıkarıp serivermesi sini gibi önüne... Ah!..Unuttuğunu düşündüğün anılarını durup dururken  küllendirivermesi...  Kendi hafızan bile sana cephe alıyor icabında öyle değil mi? Ya kırık dökük keşkelerin... Ya peki sadece ortaboy değil, basbayağı yaşadığın battal boy pişmanlıklar... Ya o dipten giden ipincecik sızılar... Üstüne  ölümlü olduğunu da biliyorsundur sen eminim.  Ne de olsa insansın öyle değil mi? Bazan için kararıyor anlıyorum seni. Biliyorum kimi zaman dünya hapishanesinde elin kolun bağlanmış,  kendini esir düşmüş gibi hissediyorsundur. Bak sana mühim bir sırrımı veriyorum. İşte tam bu ruh halindeyken, bir bahçe hayal edeceksin.  Yerkürede tükendiğini zannettiğin, şefkate, iyiliğe, merhamete dair  her türlü hislerini tohum gibi o bahçeye serpeceksin. Maneviyatını canlandıracaksın maveviyatını!..  Attığın tohumlardan anında büyüyen çiçeklerin içlerine hooop diye dalacaksın. Yerküreye sırtüstü sereserpe uzanacaksın. Bu güzellikler dünyanın dört bir yanına dağılsın diye ayaklarını kaldırıp havayı çılgınca dalgalandıracaksın. Dene... İnan çok güzel, hayali bilel!.. Maneviyatını sağlam tutma çabalarını sadece kendin için değil hepimizi düşünerek de yapmayı unutma ama e mi? Çünkü sen de çok iyi bilirsin ya... Hayat paylaştıkça güzelliği katmerleşir öyle değil mi? Biteviye dalıyorum ya hayallerden hayale... Bu şahsi kabiliyetlerim sebebiyle, artık beni küçümsemeyeceğini umuyorum. Ne yapayım şair sözünü her daim hakikat belleyen bir bünyeye sahibim. Şair haybeye söylememiş ya arkadaşım... "Mesele esir düşmekte değil, teslim olmamakta bütün mesele." diye... Tüm yüreğimle inanıyorum bu dizeye. 

Hey!  Hayal bahçemdeki tüm iyi niyet çiçeklerimi toparladım.  Tamam. İşe dönmeliyim şimdi. Yani... Gitmeliyim. Kahve molam bitti:)


  

14 Eylül 2011 Çarşamba

Taşla Hesaplaşan Çiçek..


Taşı delip çıkan çiçekler taşla hesaplaşır. 

Taş durdurur. Çiçek yürür. 
Aslında uzun düşmanlıklar da bir sadakat meselesidir. 
Yani çiçek de taş da birbirini bilir.

Ama esas mesele yoldan geçen birinin yani öylesine geçiverirken çiçeği öylesine koparıverme ihtimalidir.

Taştan çıkan çiçeğin göze aldığı asıl budur.


Yazı-Ece Temelkuran
Fotoğraf-Numan Serteli


8 Eylül 2010 Çarşamba

Kimler Çiçek Koklamaz?

Her bayram veya özel günlerde annelere hediye almak benim için bir şenlikti. Hem anneme hem Kadriye anneye, özenle seçer alır, itinayla paketlerdim hediyeleri. Sonra arka arkaya uğurladık her ikisini de Hakkın rahmetine. Alışkanlık var ya bir kere, annelere yapmalıydık gene bir hediye ama ölene dua etmekten başka ne yapabilirdik ki? Düşündük. Mezarlarını süsleyebiliriz dedik. Bu şahane bir fikirdi. Ayrıca kabristanların ziyaretçilerine üzüntü ve sıkıntı vermesini istemiyorduk. Evlatlar, torunlar hem dualarını okusunlar, hem de büyüklerini iyi anılarla hatırlasınlar istiyorduk. Karar verdik. Her bayram arefesinde veya özel günlerde mezarlarına çiçek ekmeye başladık. Ancak sıkıntılı bir durum vardı. Biz arefe gününden çiçekleri büyük bir özenle ekiyorduk.. Ertesi gün geliyorduk ki kabristana, çiçeklerin bir çoğu yerinde olmuyordu. Nasıl sinirlenip öfkeleniyordum anlatamam.. Diyordum ki "Mezardan da çiçek çalınır mı? Bu insanlarda hiç vicdan, insaf kalmamış. Pes artık!" Bu böyle devam etti gitti. Ben her seferinde öfkelendim. Ta ki bir öğretmen anısıyla bana ders verene kadar...

Sınıfta bayram seyran demeden, herhangi bir gün aniden, hem de her seferinde değişik çiçekler getiren, Umut adında bir öğrencisinden bahseder Gülizar Öğretmen. Oysa şehrin kenar mahallesinde, yakınlarda ne bir çiçek bahçesi ne de bir çiçek satıcı olmayan bir bölgesindedir okul. Zaten çiçek alacak parası da yoktur Umut'un. Annesi çok küçük yaşta terk etmiş, sonraki yıllarda babasından da olmuştur. Büyükannesinin emekli maaşıyla, şehrin en büyük mezarlığının yanındaki bir viranede yaşamaktadır. Son anneler gününde öğretmenin boynuna sarılıp, elindeki çiçeklerini vermiş "siz benim annem gibisiniz" demiştir gülen yüzle. Bir gün gene bir kucak dolusu gülle sınıfa gelince, öğretmen Umut'a bu çiçekleri nereden bulduğunu sormuş. Çocuk büyük bir samimiyetle mezarlıklarda ziyaretçilerin getirdiği çiçekleri aldığını söylemiş. Öğretmen üzüntülü "Ölülerin çiçekleri alınmaz oğlum!" demiş. Hikayenin sonu beni bitirdi... Umut kendinden emin bir tavırla şöyle demiş: "Ama öğretmenim ölüler çiçek koklamaz ki! Hem ben her gece dua ediyorum onlara penceremden!"

İşte bu anıyı okuduktan sonra, kaybolan çiçekler için üzülmüyorum şimdi... Eğer böyle masum bir neden için ektiğimiz çiçekler yok oluyorsa... İnanmak istiyorum böyle olduğuna... Helali hoş olsun! Umut doğru söylüyor... Ölüler çiçek koklamaz ki!

9 Mayıs 2010 Pazar

Öğretmenler Anılarıyla Bile Ders Verirler. Kimler Çiçek Koklamaz?

Her bayram veya özel günlerde annelere hediye almak benim için bir şenlikti. Hem benim hem eşimin annesine, özenle seçer alır, itinayla paketlerdim hediyeleri. Onlar layıktı hediyelerin en güzeline. Sonra arka arkaya uğurladık her ikisini de Hakkın rahmetine. Alışkanlık var bir kere, annelere yapmalıyız gene bir hediye ama ölene dua etmekten başka ne yapabilirdik ki? Düşündük. Mezarlarını süsleyebiliriz dedik. Bu şahane bir fikirdi. Ayrıca kabristanlar ın ziyaretçilerine üzüntü ve sıkıntı vermesini istemiyorduk. Evlatlar, torunlar hem dualarını okusunlar, hem de yaşadıkları anıları hatırlasınlar hepbirlikte istiyorduk. Karar verdik. Her bayram arefesinde veya özel günlerde mezarlarına çiçek ekmeye başladık. Ancak sıkıntılı bir durum vardı. Biz bir gün önceden ekiyorduk. Ertesi gün geliyorduk ki kabristana, çiçeklerin bir çoğu yerinde olmuyordu. Nasıl sinirlenip öfkeleniyordum. Diyordum ki "Mezardan da çiçek çalınır mı? Bu insanlarda hiç vicdan, insaf kalmamış. Pes artık! "Bu böyle devam etti gitti. Ben her seferinde öfkelendim. Ta ki bir öğretmen anısıyla bana ders verene kadar...

Sınıfta bayram seyran demeden, herhangi bir gün aniden, hem de herseferinde değişik çiçekler getiren, Umut adında bir öğrencisinden bahseder Gülizar Öğretmen. Oysa şehrin kenar mahallesinde, yakınlarda ne bir çiçek bahçesi ne de bir çiçek satıcı olmayan bir bölgesindedir okul. Zaten çiçek alacak parası da yoktur Umut'un. Annesi çok küçük yaşta terk etmiş, sonraki yıllarda babasından da olmuştur. Büyükannesinin emekli maaşıyla, şehrin en büyük mezarlığının yanındaki bir viranede yaşamaktadır. Son anneler gününde öğretmenin boynuna sarılıp, elindeki çiçeklerini vermiş "siz benim annem gibisiniz" demiştir gülen yüzle. Bir gün gene bir kucak dolusu gülle sınıfa gelince, öğretmen Umut'a bu çiçekleri nereden bulduğunu sormuş. Çocuk büyük bir samimiyetle mezarlıklarda ziyaretçilerin getirdiği çiçekleri aldığını söylemiş. Öğretmen üzüntülü "Ölülerin çiçekleri alınmaz oğlum!" demiş. Hikayenin sonu beni bitirdi... Umut kendinden emin bir tavırla şöyle demiş: "Ama öğretmenim ölüler çiçek koklamaz ki! Hem ben her gece dua ediyorum onlara penceremden!" İşte bu öyküyü okuduktan sonra, kaybolan çiçekler için üzülmüyorum şimdi... Eğer böyle masum bir neden için ektiğimiz çiçekler yok oluyorsa... İnanmak istiyorum böyle olduğuna... Helali hoş olsun! Umut doğru söylüyor... Ölüler çiçek koklamaz ki!