küçük prens etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
küçük prens etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Kasım 2022 Cumartesi

"Bir Çiçek Vardı, Sanıyorum O Beni Evcilleştirdi"

 

Ev için satın aldığım papatya buketi hazırlanıyordu. Çiçeklere hayranlıkla göz gezdirdikten sonra, çiçekçinin yanında durdum. Arkamızdaki saksıyı, omuzumun üstünden değil, çiçek görmesin diye  omuzumun önünden  baş parmağımla  işaret ettim. Fısıltıyla konuştum.

"Duymasını istemem ama bu çiçeği nedense  sevmem" dedim.

Ben böyle  çiçek hakkında gizli saklı söz sarfedince, çiçekçi tebessüm etti.

"Haklısınız, dikkatli olmak lazım. Çiçekler canlılar, onlar da duygulanıyorlar," dedi. 

"Mesela şu çiçek var ya... Adı Salon Sarmaşığı.  İnsanlar  plastik mi acaba düşüncesiyle bazan tırnaklıyorlar. Baksanıza şu yaprağının yırtığına... İnanın çiçeğin  ağladığını gözlerimle gördüm. Resmen yaşları pıt pıt damladı. Şükür ki hemen toparlandı. Kendini tamir etmeye başladı," dedi. "Keşke insanlar çiçeklerin bu durumu bilseler," diye sözlerine devam etti. 

Şeyy... Aranızda belki hangi çiçeği sevmediğimi merak eden çıkabilir. Üzgünüm ama bilmediğim sebeple hoşlanmadığım  o çiçeğin adını buraya yazmam mümkün değil.  

Düşünsenize... Ne olur ne olmaz... Ya kulağına giderse... Ya "Ben ona ne yaptım ki beni sevmiyor" diye aklından geçirirse.  Haklı yeminle...  

Söylemem Söyleyemem. Heey! Çiçeğin üzülmesini asla  istemem. 


NOT- Başlık/ Küçük Prens'ten

1 Ocak 2012 Pazar

Gözler Kördür, Yürekle Aramak Gerekir.


Az önce balkona çıktım. Gökyüzüne baktım. Rüzgârın tenimi ısırmasına aldırmadan,  yıldızları seyrettim. Kimi düşündüm biliyor musun? Küçük Prens’i. Biliyorum “Yeryüzünde prens falan kalmayacak artık!  İnsanlara eziyet etme özgürlükleri bitti… Yıkılacak bütün prenslikler, diktatörlükler birer birer!  Sen hâlen kraliçelerin, prenslerin derdinde misin?” diyeceksin.  Yoo…  Yıldızlara bakınca aklıma gelen prens, öyle ezen, hükmeden bir prens değil. Ayrıca bu dünyada yaşamıyor. Bu prens göğe ait bir varlık çünkü. Buğday başaklarına benzeyen sapsarı saçlarıyla bir çocuk bedenine bürünmüş,  gökyüzünden bir ışık demeti gibi Sahra Çölü’ne düşmüş bir varlık. Hani bilirsin  Saint-Exupery’nin yazdığı öyküdeki kahramanı Küçük Prens benim söz etmek istediğim.
 

Malûm, mevsim kış. Ocak ayının ilk günlerini hatta ilk gününü yaşıyoruz.  Az önce havayı kokladım. Sanki tütsülenmiş sonbahar  kokusu var. Hüzünlü mü hüzünlü… Durup dururken insanın  içine efkâr çöküyor sanki.  Nedensiz derin bir iç çektim.  Sonra yüzümü gene gökyüzüne çevirdim. Geceydi.  Ay zifiri karanlığın ardına gizlenmişti. Çok uzaklarda  irili ufaklı birkaç yıldız göz kırparak gülümsemekteydi. Hafıza  tuhaf kutu!  Ben Küçük Prens’i yıllar önce okudum. Neden acaba  bu yıldızlar şimdi Küçük Prens’i aklıma getirdi? Öyküde uçağı arıza yaptığı için Sahra Çölü’ne inen pilotla  Küçük Prens tesadüfen denk gelip tanışırlar. Pilot küçüklüğünde hayaller kurmayı seven ama kendini bir türlü yetişkinlere anlatamadığı için artık hayal kurmaktan vazgeçmiş  biridir. Küçükken çizdiği fil yutmuş boğa yılanı resmini,  büyükler hep şapka sanmışlardır. Çizdiği bu resimde nasıl olur da  göremezler fil yutan boğa yılanını? Anlaşılmadığına çok üzülmüştür. Yetişkinler gördüklerine  sadece  gözle  değil,  yürekleriyle de bakmak gerektiğini akıllarına getirmezler ne yazık ki. Hep çok işleri vardır. Ayrıca daima  rakamlara, akıl yürütmelere inanırlar.  “Büyükler hiçbir zaman tek başlarına hiçbir şeyi anlayamıyorlar. Çocuklar için de onlara her zaman, ama her zaman açıklamalar yapmak az yorucu değil.”  diye düşünmüş, kimseye resmin gerçeğini anlatmamıştır.  Aradan yıllar geçse de bu resmi hep yanında taşımış,  tanıştığı herkese sormuştur. Hep  “Bu bir şapka.” cevabını almıştır.  Artık büyümüştür. Bir  pilot olmuştur.  Hayallerini paylaşacak kimse bulamadığı için kendini bu yaşına kadar  her daim yalnız hissetmiştir.  İşte  bu ıssız bucaksız çölde tesadüfen karşısına çıkan bu prens,  varlıkların görüneninden ötesini hissedebilen, görebilen biridir sanki.


Herkesin bir derdi var, durur içerisinde misali,  gökten gelen Küçük Prens’in de  yüreğinde bir sıkıntısı vardır. Gülünden ayrı düşmüştür.  Bir vakitler  kendi gezegenlerinde  daha önce  hiç görmediği çok değişik bir çiçeğin filizlendiğini fark etmiştir.  Sonra bu çiçek  gül olarak açar. Nadide bir şeydir. Nazlıdır. Etrafa güzel kokular saçmaktadır. Su ister. İlgi ister. Prense göre bu çiçek anlaşılmaz, karışık bir şeydir.  Kendi gezegenindeki çiçeklere hiç benzememektedir. Sanki tohumu dünyadan savrulmuştur Küçük Prensi'n gezegenine… Dünyaları ayrıdır. Aslında gül kokular saçıp prensin içini açmaktadır. Ama nazlanmaktadır ya gülün  içindeki sevgiyi fark edemez prens.  Gülü terkeder. Yeni dünyalar tanımak üzere evrende bir  yolculuğa çıkar. Günlerden bir gün kendinle hesaplaştığı bir sırada “Onu sözlerine göre değil eylemlerine bakarak değerlendirmeliydim. Beni güzel kokularıyla boğuyor, bana ışık saçıyordu. Hiçbir zaman onu bırakıp kaçmamalıydım. O küçük hilelerin ardındaki sevgisini göremeliydim.” diyecektir. Gururlu çiçek  ağladığını asla prense  belli etmez. Birbirlerinden ayrılırlar.  Prens evrende altı gezegen dolaşır. Sonunda kaçarcasına uzaklaştığı  gülün tohumunun toprağı olan dünyaya denk gelir.   Yoo. Olmaz ki ama. Ben bu gidişle öykünün  tamamını anlatacağım. Belki okumayan vardır.  Tüm olanı biteni anlatmak doğru değil.  Mutlaka okunması gereken bir hikâyedir.


Öykünün sonunda pilot uçağını tamir eder ve artık memleketine dönebilecektir.   Küçük Prens de gezegenine dönmek, gülüne kavuşmak istemektedir. İnsan bedeninden ayrılıp göğe çıkması gerekmektedir. Bu bir nevi ölümdür aslında. Öykünün bu bölümü gerçekten çok hazindir. Neyse… Küçük Prens tercih ettiği bir ölüm yoluyla bedenini dünyada terk edecek,  göğe, gezegenine yükselecektir. Nefis bir öyküdür. Aslında  Küçük Prens’in yazarı Saint Exupery’nin de  aynen böyle dünyayı terk ettiğini biliyor muydun?  Yazar  bir pilotmuş. Küçük Prens’i 1940 yılında New York’ta yazmış. 2. Dünya savaşında Almanya Fransa’ya saldırınca memleketine dönmüş ve orduya katılmış. 1944 yılında  savaşırken uçağı Akdeniz’de kaybolmuş.  Uçak ve ceset  yıllarca bulunamamış. 1998 yılında bir balıkçı Akdeniz’de yazarın bilekliğini bulmuş.  Bilekliğin bulunduğu bölgede araştırmalar yapılmaya başlanmış. Ve ancak  2004 yılında Exupery’nin batık uçağı bulunmuş. Hayat ne tuhaf  değil mi?  Küçük Prens öykünün sonlarına doğru pilota şöyle söyler: "Geceleri gökyüzüne baktığında, yıldızlardan birinde benim yaşadığımı ve orada gülüyor olduğumu bileceksin. Bu yüzden sana sanki bütün yıldızlar gülüyormuş gibi gelecek. Bütün dünyada yalnızca senin gülen yıldızların olacak." Acaba Küçük Prens’le, Exupery o parlayan yıldızlardan birinde birbirlerine tesadüf etmişler midir? İşte bu gece gökyüzünü seyrettim. Hayallere daldım. Aklıma gelenleri bir bir anlattım. Güldün bana gene değil mi? Olsun. Zaten ben de tam şimdi yıldızlara bakıp gülüyordum. Küçük Prens ne der öykünün bir yerinde biliyor musun? "Daima benim dostum olarak kalacaksın. Benimle birlikte gülmek isteyeceksin. Ve zaman zaman, sadece bunun için gidip pencereyi açacaksın. Gökyüzüne bakarken güldüğünü gören arkadaşların buna çok şaşıracaklar. Sen de onlara "Ah, evet, yıldızlar beni hep güldürürler diyeceksin. Onlar da senin deli olduğunu düşünecekler. Görüyorsun sana ne kadar kötü oyun oynadım." Oynamayı küçükten beri sevdim. Oynamaktan hiç bıkmadım.  Hey! Bakar mısın gökyüzüne lütfen! Şu karşıdaki yıldızdan  el sallayanlar  Exupery'le Küçük Prens mi? İnanmıyoruuumm.! Aaaa!  Bir araya mı gelmişler yoksa! Gözle görünmüyorlar diye sakın inanmamazlık etme  lütfen!..  "Gözler kördür, Yürekle aramak gerekir." diyor Exupery.  Sadece gözlerle değil, yüreğinle de bakmayı  unutma e mi?

16 Ekim 2011 Pazar

Merakları Muhtelif, Dikkati Dağınık, Bilgisi Yarım Yamalak Biriyim. Mahsus Selam Ederim.


Aslında benim niyetim Clouzot'un Karga adlı filmini seyretmekti. Du bi... Sanırım söze tersten girdim. En başından anlatacağım. Bugün evdeki mektup temalı kitaplarımı bir araya getirmeye niyetlendiydim. Ben aynı "tren"ler gibi "mektup"larla  ilgili de her şeyi çok severim.  Hayatımda en az bindiğim vasıta tren olmasına rağmen, hani o çocukluk şarkısındaki gibi "binmesem de, uzaklara gitmesem de" neden olduğunu tam çözemediğim büyük bir tutkuyla trenleri severim. Mektupları da öyle. Kaç mektup yazdım ki şu ahir ömrümde? Lise'ye giderken belki bir kaç arkadaşımla mektuplaşmışımdır o kadar. Elektronik posta dersen? Hımm... İşte o mektuplardan epeyce yazmışlığım var. Ama benim peşine düştüğüm günümüzün elektronik mektupları değil. Ele dolma kalem ve kâğıt alınmış. Belki karanlık çöktükten sonra, özenerek, okunaklı hem de iç çekerek duygular, düşünceler bembeyaz kağıda aktarılmış. "Mahsus selam ederim" veya "Hasretle gözlerinden öperim" le son verilmiş. Hemen altına isimle imza işlenmiş. İtinayla ikiye katlanmış. Beyaz bir zarfa usulünce yerleştirilmiş. Zarfın üzerine "Sayın..." la başlayan isim, hemen altına adres döşenmiş. Sol üst köşeye gönderenin adı adresi eklenmiş. Sağ üst köşeye ise pulu yapıştırılmış. Postaneye götürülüp gönderilmiş mektuplar benim ilgimi çeken. Ya da yazılmış ama göndermeye cesaret edilemeyerek çekmecede bekletilen, gizlenen mektuplar. Veya yerine ulaşmayan ya da geç ulaşan, geciken mektuplar... Ne çok mektup çeşidi var. Her biri ilgimin merkezi. Nereden okuyacağım böyle mektuplaşmaları peki? Edebiyata sırtımı dayayacağım tabii... Pek çok yazarın mektuplaşması kitaplaşmış çok şükür. Denk geldikçe satın almak ve okumak istiyorum. Ya da içinde mektup geçen filmleri seyretmek istiyorum.




Küçük Prens'in yazarı Saint-Exupery'nin bir bahçıvan öyküsündeki mektuplaşmalarına  bayılırım. İki yakın arkadaş bahçıvan, iş güç, savaşlar, deniz yolculukları derken birbirlerinden ayrı düşerler. Aradan yıllar geçer. Bir gün kimbilir hangi yıldan kalma, hangi kervanlar, atlılar, gemiler, deniz dalgalarının inadıyla eline ulaştıysa, yaşlı bahçıvana arkadaşından bir zarf gelir. İçindeki mektupta sadece "bu sabah, güllerimi budadım." diye dört kelimelik bir cümle yazmaktadır. Aradan yıllar geçer. Mektubu alan bahçıvan arkadaşına bir cevap gönderir. Cevabı şöyledir: "Bu sabah, ben de güllerimi budadım." Tam olarak anlayamadım. Acaba bahçıvanlar "gül budamak" fiiliyle hayatlarında hiç bir şey değişmediğini mi ifade etmek istemişlerdir? Her mektup kendine özeldir. Mahremdir. Yazılanları ancak muhatabı en iyi anlayabilir. Benim yazdığım mektupları, gönderdiğim kişiden başkasının okumasını istemem. Hissiyatım böyleyken, niye Kafka'nın Milena'ya mektuplarını okumak için heyecan duyuyorum? Bilmiyorum. İşte o zaman soruyorum... "Kimim ben?" Fransız yönetmen Clouzot'un 1943 yapımı Karga adlı filmini de çok merak ediyorum. Çünkü bu film mektupla ilgiliymiş. Bu filmde şehrin ileri gelenlerine bine yakın karga imzalı mektuplar geliyormuş. Bunun üzerine dram üzerine dram yaşanıyor, cinayetler, intiharlar, tutuklamalar alıp başını gidiyormuş. Karga deyince... Yoo.. Ben şimdi posta güvercinlerine hiç geçmeyeyim. Bir zamanlar resmi güvercin postalarının kullanıldığını biliyorum ya, niye acaba posta işinde leylek değil, kartal değil ne bileyim karga  değil de güvercin kullanıldığını çok merak ediyorum. Hatta  IBM'in en önemli mikrofilmlerini, kimseye güvenmedikleri için özel yetiştirdikleri güvercinlerle gönderdiklerini okuduğumda "yok artık" demiştim. Olabilir mi böyle bir şey? Yazımı kısa kesmekti niyetim. Konuyu dağıttıkça dağıttım. İyisi mi Murathan Mungan'ın, dizelerinin içinde, zamanında muhatabına ulaşmayan kısa bir mektup olan şiiriyle bitireyim:

".......... "Eylül'de aynı yerde ve
aynı insan olmamı isteyen" notunu buldum kapımda. Altına saat: 16.00
diye yazmıştın, ve saat 16.04'tü onu bulduğumda.

Daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını
      Takvim tutmazlığını
      Aramızda bir düşman gibi duran
      Zaman'ı
      Daha o gün anlamalıydım
      Benim sana erken
      Senin bana geç kaldığını"



Görüldüğü gibi merakları muhtelif, dikkati dağınık, bilgisi yarım yamalak biriyim. Mahsus selam ederim.

İmza... BEN