star tren etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
star tren etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Ekim 2011 Pazar

Merakları Muhtelif, Dikkati Dağınık, Bilgisi Yarım Yamalak Biriyim. Mahsus Selam Ederim.


Aslında benim niyetim Clouzot'un Karga adlı filmini seyretmekti. Du bi... Sanırım söze tersten girdim. En başından anlatacağım. Bugün evdeki mektup temalı kitaplarımı bir araya getirmeye niyetlendiydim. Ben aynı "tren"ler gibi "mektup"larla  ilgili de her şeyi çok severim.  Hayatımda en az bindiğim vasıta tren olmasına rağmen, hani o çocukluk şarkısındaki gibi "binmesem de, uzaklara gitmesem de" neden olduğunu tam çözemediğim büyük bir tutkuyla trenleri severim. Mektupları da öyle. Kaç mektup yazdım ki şu ahir ömrümde? Lise'ye giderken belki bir kaç arkadaşımla mektuplaşmışımdır o kadar. Elektronik posta dersen? Hımm... İşte o mektuplardan epeyce yazmışlığım var. Ama benim peşine düştüğüm günümüzün elektronik mektupları değil. Ele dolma kalem ve kâğıt alınmış. Belki karanlık çöktükten sonra, özenerek, okunaklı hem de iç çekerek duygular, düşünceler bembeyaz kağıda aktarılmış. "Mahsus selam ederim" veya "Hasretle gözlerinden öperim" le son verilmiş. Hemen altına isimle imza işlenmiş. İtinayla ikiye katlanmış. Beyaz bir zarfa usulünce yerleştirilmiş. Zarfın üzerine "Sayın..." la başlayan isim, hemen altına adres döşenmiş. Sol üst köşeye gönderenin adı adresi eklenmiş. Sağ üst köşeye ise pulu yapıştırılmış. Postaneye götürülüp gönderilmiş mektuplar benim ilgimi çeken. Ya da yazılmış ama göndermeye cesaret edilemeyerek çekmecede bekletilen, gizlenen mektuplar. Veya yerine ulaşmayan ya da geç ulaşan, geciken mektuplar... Ne çok mektup çeşidi var. Her biri ilgimin merkezi. Nereden okuyacağım böyle mektuplaşmaları peki? Edebiyata sırtımı dayayacağım tabii... Pek çok yazarın mektuplaşması kitaplaşmış çok şükür. Denk geldikçe satın almak ve okumak istiyorum. Ya da içinde mektup geçen filmleri seyretmek istiyorum.




Küçük Prens'in yazarı Saint-Exupery'nin bir bahçıvan öyküsündeki mektuplaşmalarına  bayılırım. İki yakın arkadaş bahçıvan, iş güç, savaşlar, deniz yolculukları derken birbirlerinden ayrı düşerler. Aradan yıllar geçer. Bir gün kimbilir hangi yıldan kalma, hangi kervanlar, atlılar, gemiler, deniz dalgalarının inadıyla eline ulaştıysa, yaşlı bahçıvana arkadaşından bir zarf gelir. İçindeki mektupta sadece "bu sabah, güllerimi budadım." diye dört kelimelik bir cümle yazmaktadır. Aradan yıllar geçer. Mektubu alan bahçıvan arkadaşına bir cevap gönderir. Cevabı şöyledir: "Bu sabah, ben de güllerimi budadım." Tam olarak anlayamadım. Acaba bahçıvanlar "gül budamak" fiiliyle hayatlarında hiç bir şey değişmediğini mi ifade etmek istemişlerdir? Her mektup kendine özeldir. Mahremdir. Yazılanları ancak muhatabı en iyi anlayabilir. Benim yazdığım mektupları, gönderdiğim kişiden başkasının okumasını istemem. Hissiyatım böyleyken, niye Kafka'nın Milena'ya mektuplarını okumak için heyecan duyuyorum? Bilmiyorum. İşte o zaman soruyorum... "Kimim ben?" Fransız yönetmen Clouzot'un 1943 yapımı Karga adlı filmini de çok merak ediyorum. Çünkü bu film mektupla ilgiliymiş. Bu filmde şehrin ileri gelenlerine bine yakın karga imzalı mektuplar geliyormuş. Bunun üzerine dram üzerine dram yaşanıyor, cinayetler, intiharlar, tutuklamalar alıp başını gidiyormuş. Karga deyince... Yoo.. Ben şimdi posta güvercinlerine hiç geçmeyeyim. Bir zamanlar resmi güvercin postalarının kullanıldığını biliyorum ya, niye acaba posta işinde leylek değil, kartal değil ne bileyim karga  değil de güvercin kullanıldığını çok merak ediyorum. Hatta  IBM'in en önemli mikrofilmlerini, kimseye güvenmedikleri için özel yetiştirdikleri güvercinlerle gönderdiklerini okuduğumda "yok artık" demiştim. Olabilir mi böyle bir şey? Yazımı kısa kesmekti niyetim. Konuyu dağıttıkça dağıttım. İyisi mi Murathan Mungan'ın, dizelerinin içinde, zamanında muhatabına ulaşmayan kısa bir mektup olan şiiriyle bitireyim:

".......... "Eylül'de aynı yerde ve
aynı insan olmamı isteyen" notunu buldum kapımda. Altına saat: 16.00
diye yazmıştın, ve saat 16.04'tü onu bulduğumda.

Daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını
      Takvim tutmazlığını
      Aramızda bir düşman gibi duran
      Zaman'ı
      Daha o gün anlamalıydım
      Benim sana erken
      Senin bana geç kaldığını"



Görüldüğü gibi merakları muhtelif, dikkati dağınık, bilgisi yarım yamalak biriyim. Mahsus selam ederim.

İmza... BEN

13 Ekim 2011 Perşembe

İzmit'ten Trene Binip Kayseri'ye Mantı Yemeye Gitmeyi Hayal Etmek...


Geçen hafta trenle ilgili yazı yazınca, o kadar heves ettim ki trenle seyahat etmeye. En son ne zaman trene bindiğimi düşündüm. Düşündüm... Düşündüm... Hatırlayamadım yeminle. Memleketimde bir şehirden diğerine trenle gitmeyi nasıl arzu ediyorum anlatamam. İstanbul'a değil ama. Daha uzun bir yola. Mesela canım pastırma ya da bir kaşığa 40 tane sığan mantıdan yemek için Kayseri'ye gitmek istese, İzmit'ten Kayseri'ye tren var mıdır ki? Yolculuk kaç saat sürer peki? Gece binsem trene. Şöyle muhabbeti yerinde insanların oturduğu bir kompartımana denk gelsem.. Hatta yanımda bağlamam da olsa. Henüz çok öğrenemedim ama... Boşveeer!.. İyi bağlama çalıyormuşum mesela. Hayal bu ya!.. Ben çalsam, hepbirlikte türkü söylesek. Hangi türküler var Kayseri ile ilgili ki acaba? İlla Kayseri türküsü olmasın canım. "Çemberimde gül oya, Gülmedim doya doyaaa" diye başlıyormuşuz. Sonra yolculardan biri Ege'li olduğu için, bir efe türküsüne geçiyormuşuz. Vuruyormuşum bağlamamın tellerine... "Şu Dalma'dan geçtin mi? Soğuk sular içtin mi? Efelerin içinde, Yörük de Ali'yi seçtin mi?" diye çevreyi rahatsız etmeden, usul usul çalıp söylüyormuşuz. Hatta Ege'li yolcu dayanamayıp kalkıyormuş yerinden de, "Hey gidinin efesi, efelerin efesiii" diye dizini yere vura vura hem türküyü söyleyip hem de oynuyormuş. Of ya! Şahane olur vallahi. Şimdi ben bu hayalde Karadeniz türkülerine hiç geçmesem keşke. Yoksa kendi hayali yazdıklarımdan, kendim etkileneceğim gene... Bulacağım bir deli horon müziği... Ayağımı yere vura vura oynayacağım... Evi ayağa kaldıracağım. Of ya! Trenden nasıl geldim ben deli horona? Hey!! Aklıma ne geldi biliyor musun? Kemençe çalmayı öğrensem mi acaba?


 

17 Mart 2011 Perşembe

Kahve Molası - Galiba Ben De Trenlere Karşılıksız Aşkla Bağlıyım...


Dün trenlerle ilgili bir yazı yazınca, gece rüyamda biteviye trenlerle uğraştım. Harbiden seviyorum trenleri.  Tren sokağı çoğuğuydum. O nedenledir belki.  Bir vakitler tren İzmit'in içinden geçerdi. Evimiz tren yolu kenarındaki apartmanlardan birindeydi. Trenin patır patır geçişi asla ürkütmezdi beni. Bilakis içimi sevinçle titretirdi. Sabah işe gelmek için evden tam çıkıyordum ki  ani bir kararla gerisingeri  döndüm. İllüzyondaymış gibi kitaplığa yöneldim. Hızla kitapları gözucumla taradım. Aradığım kitap yoktu sanki. Bulamayacağımı düşünüp kedere kapılmam an meselesiydi. Ansızın onu gördüm. Menekşe İstasyonu. Nanananomm... Bir Atilla Atalay yapımı... Sevinçten havalandım.  Eteklerim zil çala çala evden fırladım. Asansörü çağırdım. Yok, binmedim ama. Merdivenleri ikişer ikişer atlayarak inmeyi tercih ettim. Pataküte inerken apartmanı inlettim. Hayret edilecek şey. Kimse kapıyı açmadı. Arabama bindim ve işe geldim. Kitabı masamın üzerine koydum. İşimin arasında kitabın kabına bakıyordum. Şimdi kahve mola zamanım. Şekerli bir kahve rica ettim. Geldi. Önce iyice kokladım. Kahvenin şekerle hemhal olmuş kokusunu bilir misin? Anlatamam. İçmen gerekir. Kışkırtır insanı. Deliye çevirir. Kitabı elime aldım. İkiyüz otuz ikinci sayfasını açtım. Öykünün altını çizdiğim son paragrafındaki cümlelerini sesli okumaya başladım. "Kimisi vapurları daha çok sever. Denizotobüsüne şiir yazanına, hafif metro görünce içlenenine henüz rastlamadım. Ama ben, belki de asla bir daha aynı vagona binemeyeceğini bildiğimden, cama burnunu yapıştırmış çocukluğumla hiçbir imdat frenine aldırış etmeden akıp giden trenlere, öküzlerinki gibi karşılıksız bir aşkla bağlıyım..." Kitabı kapattım. Bir süre göğsüme bastırdım. Hayal Kahvem'e bir kaç gün önce yazdığım bir Turgut Uyar şiiri geldi aklıma... Olduğu yerden kopyalayıp buraya yapıştırdım.

"doğrusu belki de ve nedense
duygululuk küçültücü geliyor insana
ne kadar eylülü üst üste yığsan
böyle olamaz belki
Feyyaz diyor ki oysa
"ben bir ağlama ustasıyım"
galiba ben de. "

Atilla Atalay'ın , Menekşe İstasyonu adlı öyküsünün sonuna yazdığı yukarıdaki paragrafı en baştan bir daha bu kez içimden  okudum. Sonra başımı kitaptan kaldırıp bağararak "Galiba ben de." diye cevapladım. Kahve molam bitti. İşe dönmeliyim.

- Kimsenin peşinde değiller. Ya uyuyorlar, ya da esniyorlardır şimdi... Yalnız çocuklar burunlarını cama yapıştırmışlardır.
- Zaten yalnız çocuklar ne aradıklarını bilirler, dedi Küçük Prens. Bezden bir bebeğe bütün zamanlarını verirler, varsa, yoksa o bebektir; ellerinden alınırsa ağlarlar. 
- Ne mutlu onlara, dedi makasçı. 

Bu paragraflar Antoine de Saint-Exupery'nin Küçük Prens'inden... İçimden geldi. Şimdi yazımın sonuna ekledim.  Çıkmalıyım. Bugünkü programıma baktım. Bütün gün arazideyim. Haydi.. Tamam... Gittim...

NOT: Yukarıdaki resim, Atilla Atalay'ın Menekşe İstasyonu adlı öykü kitabının Latif Demirci'nin çizimi kapağıdır.