izmit etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
izmit etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ağustos 2026 Cuma

İzmit'te "Seramik Pano Dedektifliği" Günlerim:) - 4

 



Geçen yıl İzmit’te seramik panoların peşine düşmek, hiç planlamadığım halde kendimi kaptırdığım en tatlı meraklarımdan biri olmuştu. Oldum bittim devran olmaya, seyran olmaya, hayran olmaya meyyal bünyeme şifa gibi gelmişti. Ne şahane heyecanlar yaşamıştım. Ne çok yürümüş, ne çok insanla tanışmış, ne çok hikâyenin peşine düşmüş, ne çok şaşırmıştım.

Bir seferinde sıradan bir ara sokakta dolaşırken kafamı kaldırmıştım ki, o ne! Ani bir görsel patlama hissetmiştim: Booom! Binanın altı katına yerleştirilmiş  koca koca çiçekler! Öylece bakakalmıştım.

Seramik çamuruyla az çok ilgilenen herkes, bu panolara bakarken arkasındaki o emeği hemen fark eder. Önce çamura dokunmak, yoğurmak, yapraklara o kıvrımı, bükeyliği vermek, orta tomurcukların pütürlü dokusunu sabırla tek tek işlemek… Ve ardından o devasa, ağır parçaları fırında çatlatmadan çıkarabilmek... 

Üstelik o kütleli seramik panoları metrelerce yüksekte binanın cephesine yıllarca düşmeyecek şekilde monte edebilmek ve o canlı sır renklerinin zamanın, güneşin, yağmurun yıpratıcılığına meydan okuyup ilk günkü gibi kalmasını sağlamak müthiş bir işçilik gerektiriyor.

Barselona'nın, Lizbon'un sokaklarında karşımıza çıkan o  sürprizli seramik cepheleri görüp hayran kalıyoruz ya... Neden bizim sokaklarımızda  böyle cesur denemeler olmasın ki?

Burası da kendi içinde Pop-Art ile kitsch sınırında gezinen, ezber bozan harika bir kent deneyimine dönüşmüş işte. Seramik sanatçısı Semra Uğur, İzmit'in bir ara sokağındaki apartmanın altı katı için hayalindeki o koca çiçekleri çamura üflemiş, bina sahibi de hiç tereddüt etmeden bu fikri kucaklayıp cephesini sanatçının kullanımına vermiş.

Bence İzmit'teki bu bina, o küresel sokak sanatları geleneğiyle tatlı bir akrabalık kuran, şehre neşe ve cesaret katan ender örneklerden biri. 

İzmit'te "Seramik Pano Dedektifliği" Günlerim:) - 3

(Her şey, öteden beri İstanbul’daki binaların cephesinde gördüğüm o renkli seramik panolara imrenip “Acaba İzmit’te hiç yok mudur?” sorusunu kendime sormamla başladı. İzmit sokaklarında bir dedektif gibi iz sürdükçe karşıma çıkan ilk iki seramik panonun altından aynı isim çıkmıştı: Semra Uğur. İşte bu yazı, tek bir sorunun peşinde başlayan,  sokak sanatı keşfinin hikâyesidir.)

Bulduğum ikinci seramik panoda da Semra Uğur imzasını görünce, o karmaşanın ortasında tüm sadeliğiyle duran eser bana doğrudan Füreya Koral’ın şu sözlerini hatırlattı:

“Sanat eserlerinin müzelerde hapsolmaması gerek. Bu eserler toplumun her kesimi tarafından benimsenmeli, insanlarla birlikte yaşamalı, nefes almalı, onların bir parçası olmalı ki sanatçılar ve sanatseverler çoğalsın.” 

Kamu yönetimi okurken kentlerin bürokratik imar planlarını ve ruhsuz binalarını, sosyoloji okurken insanın bu binaların arasında nasıl yalnızlaşacağını düşündüm durdum. Sonra rotamı seramik ve camın o dokunulabilir, sıcak dünyasına kırınca resmi tamamladım... Bir şehri “şehir” yapan şey sadece haritalar, beton kütleler, fabrikalar ya da ticaret değilmiş. Tam da seramik sanatçısı Füreya Koral’ın dediği gibi, sanatın sokaklara taşması, insanla birlikte nefes almasıymış.


Gelinlikçilerin, güzellik salonlarının ve o boğucu reklam tabelalarının istilasına uğramış gri binaların ortasında kente sessizce güzellik üfleyen Semra Uğur kimdi peki? Sanatçının peşine düşmek, İzmit’in unuttuğu estetik hafızasının ve sokak müzesinin peşine düşmekti benim için...

Arşivleri kurcalayıp iz sürünce karşıma bu kentin sokaklarını güzelleştiren, duvarlarına zarif izler bırakan muazzam bir kadın hikâyesi çıktı.

1967 yılında İstanbul Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksekokulu Seramik Bölümü’nden mezun olduktan sonra kurduğu atölyesinde yıllarca çamura şekil, fırının sıcağında renklere hayat vermiş. Hikâyenin İzmit ile kesiştiği an ise 1990 yılı... İstanbul’dan sonra atölyesini İzmit merkeze taşıyan Semra Uğur, uzun yıllar çalışmalarını burada sürdürmüş, ardından Bahçecik’teki yerine geçmiş.

Tahmin edeceğinizi düşünüyorum, elbette telefon numarasını buldum ve aradım :) Telefonda karşıma çıkan o inanılmaz canlı, dinamik ve cıvıl cıvıl sesi duymak içimi ısıttı. Bugün artık aktif olarak çamura dokunmuyordu belki ama sesindeki o sanatçı heyecanı şahaneydi.

En güzeli, Semra Uğur’un, sanatı atölyelerin ya da galerilerin steril duvarlarına hapsetmeyip binaların dış cephelerine, yani kamusal alana, yani hepimizin her gün aceleyle önünden geçtiği  İzmit sokaklarına taşımış olmasıydı...

İşte benim “seramik pano  dedektifliği” dediğim şey tam da burada anlam kazanıyor.

Sabah koşturmacasıyla işe yetişmeye çalışırken, sigorta poliçelerinin, telefon trafiğinin ve gündelik telaşın içinde kaybolurken, başımı kaldırıp bakmadığım o duvarlarda bir sanatçının emeği ve kentin ruhu saklı duruyordu. Seramik, doğası gereği zamana ve vicdansız müdahalelere direnmekle kalmıyor, kentin ruhuna bekçilik ediyordu.

Tabelalar değişiyor, dükkânlar el değiştiriyor, binaların boyası soluyor... Ama o pişmiş toprak, üstündeki sırla birlikte kentin gerçek kimliğini korumaya devam ediyor.

İzmit’in gürültülü ve yorgun sokaklarında gezerken bu panolara rastlamak bana şunu hissettirdi: Şehre sahip çıkmak, sadece onu koruma kararlarıyla değil, öncelikle onu görmekle ve fark etmekle başlıyor. Baktığımız ama görmediğimiz o sokaklar, aslında biletsiz, kapısız, kesintisiz birer açık hava müzesi. Ve bir kentin sokakları müzeleştiği kadar insanileşiyor.

Peki, İzmit’teki seramik pano maceram sadece iki panoyla mı sınırlı kaldı sanıyorsunuz?

Yooo!.. Tahmin edersiniz ki, Semra Uğur’la konuşunca işin seyri tamamen değişti. Yıllar sonra panolarını soran biriyle karşılaşmak onu da heyecanlandırmıştı. Bana panoların olduğu binaları tek tek söyledi. Elime o adresi alıp sokaklara düştüm; gittim, nokta atışı yapıp hepsini buldum:)

20 Ağustos 2026 Perşembe

İzmit'te "Seramik Pano Dedektifliği" Günlerim:) - 2

 



Vaziyetimi hayal eder misiniz?

Bulduğum ilk seramik panonun heyecanı hâlâ içimde, yüreğim pırpır ediyor. Arabamı park edip yürüyüş yoluna çıkmışım, gözlerim radar gibi binaları tarıyor. Fakat o ne? Tabela... Tabela... Tabela... 
Binaların cepheleri o kadar feci tabela yoğunluğuyla sarılmış ki, göz yoruyor, ruh boğuyor, baktıkça üzülüyorum.

Demek bu çirkinliğe gözüm alışmış, diyorum kendi kendime... Önünden geçtiğim, aceleyle adımladığım şehrin kalbi diyebileceğim caddelerin sağlı sollu binaları, mağazaların devasa indirim yazılarıyla, irili ufaklı biçimsiz tabelalarla dolmuş. Sadece zemin değil, bütün katlar tabelalarla, vitrinlerle istila edilmiş durumda. Şimdi gözümü diktim ya binalara, şehrin durumu içimi acıtıyor.

Tam başımı  kaldırıp tekrar binalara bakınca, kargaşanın ortasında  su gibi akan  o güzelliği gördüm.



Gri, yorgun betonun göğsüne yukarıdan aşağıya doğru işlenmişti. Minik halkalardan, düğmelerden, şeritlerden oluşan bu seramik pano,  topraktan süzülüp gelen naif ve şiirsel bir dize gibiydi.  Ne kadar ballıydım. O kaosun içinde hem şehrin hem benim ruhumu yumuşatan bir can simidiymiş gibi hissettim.

Durur muyum? Hemen binaya girdim. Bina görevlisiyle  görüştüm. Binanın sahibinin adını ve telefon numarasını buldum. (Bu detaylara girmeyeyim sahiden ayrı bir dedektiflik hikayesi:)

Ve...  Telefon ettim... Muazzam bir sürpriz beni bekliyordu:

Gelinlikçiler, iç giyim mağazaları, güzellik salonları ve tabelalar  neredeyse tüm cephesini istila etmiş durumda olan bu binaların ortasında,  bir sanatçının el emeği ve  elbette şehrin asıl kimliği, hafızası, estetik bilinci olan bu zarif seramik panoyu kim yapmış bilin bakalım?

Semra Uğur!

Hay canına sayın seyirciler! 

Asıl macera  şimdi başlıyordu. Kimdi  Semra Uğur? 

19 Ağustos 2026 Çarşamba

İzmit'te "Seramik Pano Dedektifliği" Günlerim :)-1


İstanbul’da binaların dış cephelerindeki o gizemli, renkli seramik panoları hep çok sevmişimdir. Önlerinden her geçişimde başım yukarı kalkar, adımlarım yavaşlar. Sizde de olur mu? Bir şeyi merak etmeye göreyim, zihnim bir kez o çarkı döndürmeye başladığında artık durduramam... İki yıl önce Seramik ve Cam Tasarımı bölümüne adım attığım o ilk günlerde, ben de kafayı bu soruya taktım: “Acaba İzmit’teki binalarda da böyle seramik tasarımlar var mıdır?”

Aslında yalan yok, daha önce İzmit’in sokaklarında yürürken binaların cephelerine hiç bu gözle bakmamıştım. Bilirsiniz, insan öğrenmeye, dokunmaya, araştırmaya, merak etmeye başladığı an, yaşadığı kentin yüzü de değişiyor.

Geçen yılım adeta bir dedektif gibi geçti diyebilirim. Sokak sokak dolaştım, binaların cephelerini taradım. Emlakçılara girdim, sordum. Esnafa danıştım, bilen var mı diye etrafa bakındım. Kimsenin bir fikri yoktu. Herkes, önünden bin kez geçip gittiği bir duvarı ilk kez duyuyormuş gibi şaşkınlıkla yüzüme bakıyordu.

Sonra bir gün... Her şeyin sıradan akıp gittiği o anlardan birinde, arabamı park ettiğim binanın cephesine  gözüm takıldı. Takılmasıyla kalbim küt küt atmaya başladı.

Bir dövizci tabelası ile gürültüyle çalışan klima motorlarının arasında, adeta sıkışıp kalmış, mahzun ama muazzam bir seramik pano duruyordu orada!  


Hemen telefonuma sarılıp fotoğrafını çektim. İşte, uzun zamandır aradığım örneklerden birini bulmuştum. Koskoca İzmit’te bir kişi bile binasına böyle bir çalışma yaptırmamış olabilir miydi? Vardı işte.  Çok sevinmiştim. Ama bu kez başka bir soru takıldı aklıma. İçimdeki o dayanılmaz merak susmuyordu:

Kim yapmıştı acaba?

Burası yılların iş hanıydı. Şansıma, binanın yönetimi hemen içerideki ofisteydi. Hiç vakit kaybetmeden daldım içeri, panoyu sordum. Bilmiyorlardı. O kadar iştahla merak ediyordum ki, kırmadılar, binanın yapımıyla ilgili  eski dosyaları çıkardılar. Sayfaları birlikte karıştırırken sonunda o an geldi ve aradığım isim karşıma çıktı. 1994 yılında inşaa edilen Soydan İş Hanı'nın giriş kapısı üzerindeki bu seramik panonun sanatçısı: Semra Uğur'du.

Nasıl sevindim, nasıl yüreğim pır pır etti anlatamam. “Bunca heyecanlanacak ne vardı diyeceksiniz belki de:)

Çünkü İzmit'te bir seramik pano bulmuştum. Üstelik bu panoyu yapan sanatçı bir kadındı. Yalanım yok, çok sevinmiştim.

Başkası için binanın cephesinde, tabelaların ve klimaların arasında sıkışıp kalmış, gizli ve  eski bir duvar süsü olabilir. Ama benim için İzmit’in geçmişinden bugüne süzülüp gelmiş, sessiz, sevimli bir  sanat iziydi.

Ve artık o izin bir adı vardı: Semra Uğur.

Sonra, seramik pano dedektifliğime devam etmeye karar verdim:) 

Devamını yazacağım😎


16 Ağustos 2026 Pazar

İzmit ve Şehir Merdivenleri -4

 






İzmit ve Şehir Merdivenleri-3-

 

Şehir merdivenlerinin peşinde dolaşırken, bazan merdivenin kendisinden çok üzerinde olup bitenlere takılıyorum.

Bu kez merdivende bir çocuk var.

Elinde bir hortum. Hortumu kendine oyuncak yapmış. Ne oynadığını tam olarak göremiyorum ama belli ki merdiven onun için yalnızca inip çıkılacak bir yer olmaktan çıkmış.

Ben fotoğrafı çekerken merdivene bakıyorum... Eski beton basamaklar, yan yana dizilmiş evler, balkonlar, bahçeden sarkan dallar, duvarlar, kablolar görüyorum.

Onun dünyasında hortum, sadece su taşımaya yarayan bir plastik değil, belki bir ejderha, belki  bir kılıç, belki de benim aklıma gelmeyecek başka bir şeydir.

Merdiven de yalnızca merdiven değil. Belki aşılması gereken bir kale, belki bir hazine yolu, belki  ejderhanın mağarasıdır, kim bilebilir?

Çocukken hepimiz böyle değil miydik? 

Bir sopa bazan at, bazan kılıç, bazan mikrofon olurdu. Bir karton kutu ise, ev, araba ya da uzay gemisi… Nesnelerin ne olduğu pek önemli değildi, neye dönüşebileceklerini hayal etmek  önemliydi.

Büyüyünce değişiyoruz...  Merdiven, merdiven oluyor. Hortum, hortum. Duvar, duvar. 

Her ne şart altında olunursa olsun, o saf çocukluk haliyle kendine bir oyuncak ve bir oyun sahası bulan bir varoluş bu. 

Ve anlıyorum ki, şehir merdivenleri sadece yolları birbirine bağlamakla kalmıyor,  bu eşsiz çocukluk hikayesiyle,  unuttuğum o hayal gücünü cömertçe önüme seriyor.

Belki de şehir merdivenlerinin peşine düşmek bu yüzden hoşuma gitti.

İnsan bir merdiveni fotoğraflamak için duruyor, sonra merdivenin üzerinde oynayan bir çocuğa rastlıyor. Kendi çocukluğunu hatırlıyor.

Ve yıllardır görmediği bir şeyi, bir anlığına yeniden görüyor... Bir hortumun ejderha olabileceğini. Bir merdivenin kaleye dönüşebileceğini.

Bir şehrin, bütün ciddiyetine rağmen, hâlâ oyun oynanacak bir yer olduğunu.


İzmit ve Şehir Merdivenleri - 2 -

 

Şehir merdivenlerinin peşine düştüğümden beri, artık yalnızca merdivenleri değil, üzerlerinde yaşanan hayatları da fark ediyorum.

Bu kez karşıma çıkan merdiven, iki sokak arasındaki bir geçitten çok daha fazlası.

Asansörlerin bizi birkaç saniyede katlarca yukarı taşıdığı, yürüyen merdivenlerin hayatımızın sıradan bir parçası olduğu bir zamanda burada insanlar evlerine ulaşmak için bu basamakları tek tek çıkıyor.

Fotoğraftaki kırmızı giysili kadın da onlardan biri. 

Merdivenleri çıkarken bir kediye rastlıyor. Eğiliyor, onunla konuşuyor. Sonra yoluna devam ediyor. 

Öte yandan, merdivenin karşısında bambaşka bir hikâye var.

Şehir değişiyor.

Kentsel dönüşüm bu mahalleye de gelmiş. Kadının her gün çıktığı basamakların karşısındaki evler yıkılmış, yerlerine yeni binalar yükseliyor. Bir zamanlar o evlerde nasıl bir hayat vardı bilmiyorum. Şimdi yerlerine birbirine benzeyen büyük ve yeni yapılar dikiliyor.

Bir tarafta yıllardır kullanılan basamaklar, evler, bahçeler, kediler, akşam sefaları, çiçekler ve gündelik hayat...

Diğer tarafta ise yükselen yeni binalar, birbirine benzeyen cepheler, büyüyen yapılar ve hızla değişen bir şehir.

Sanki bir tarafta yılların biriktirdiği hayat, diğer tarafta o hayatın yerini almaya hazırlanan yeni bir şehir var.

Şehir bazan büyük meydanlarda, caddelerde değil, bir merdiven basamağında durup karşıya baktığınızda ele veriyor değişimini. Üstelik biliyorum ki çok geçmeden bu merdivenin çevresi de dönüşecek. Belki bugün çektiğim bu manzara, yarın belleğimizden bile silinecek.

Acaba tam da bu yüzden mi aceleyle çektim fotoğrafını? Değişen şehrin içinde kaybolup giden bir anı, yaşamları, silinmeden hemen önce durdurmak için.

15 Ağustos 2026 Cumartesi

İzmit ve Şehir Merdivenleri-1

 

Üzerinize afiyet, merakı çok, ilgisi dağınık biriyim. Son günlerde de “şehir merdivenleri”ne takmış vaziyetteyim. Ayrıca en iyi yaptığım sanat, abartma sanatı:) 

Şimdi ben memleketi gezer, bilumum merdivenleri arar, bulduklarımın fotoğraflarını çeker,  abarta abarta hikaye ederim. İşte buyrunuz...  İlk bulduğum şehir merdivenini arz ederim:))

Bugün yolum İzmit’e düşünce, denk geldiğim şehir merdivenlerini hemen fotoğraflamaya başladım.

Şehir merdivenleri ilk bakışta yalnızca bir sokaktan diğerine ulaşmanın kısa yolu gibi görünüyor. Oysa biraz durup bakınca iş değişiyor. Çünkü bu merdivenlerin çoğu yalnızca iki sokağı birbirine bağlamıyor... Evlerin, yaşamların arasından geçiyor.

Kimi yerde bir evin kapısı doğrudan merdivene açılıyor, kimi yerde pencereler basamaklara bakıyor. Balkonlar sokağa, sokak evlere taşıyor. Birinin kapısının önü, ötekinin geçiş yolu oluyor. 

Duvarlardan kablolar geçiyor, klimalar cephelere sonradan ekleniyor, basamaklar yılların ayak izleriyle aşınıyor. Market torbalarıyla eve dönenler, okula gidip gelen çocuklar, komşusuyla merdiven başında laflayanlar... Bütün o küçük gündelik hayat, bu basamakların üzerine seriliyor.

Çünkü burada merdiven yalnızca insanların üzerinden inip çıktığı bir yol değil de,  insanların hayatlarının içinden geçtiği bir yer sanki... 

Belki de bu yüzden şehir merdivenlerine bakarken yalnızca basamakları değil, o basamakların çevresinde kurulmuş hayatı da görmem gerekiyor.

Galiba  bazı şehirlerde sokak dediğimiz şey dümdüz uzanmıyor. 

Yaşamın taa içinden basamak basamak çıkıyor... İniyor...



10 Kasım 2015 Salı

Ve Şiir Ve Hayal Ve Tur Ve Masal

Ah, benim çılgın yüreğim... Sus artık uslandır beni...

Taktım kafama bir kere... Hiiç üşenmiyorum. İşten güçten arta kalan zamanlarda, kitaplar karıştırıyor, notlar tutuyor, harita üzerinde konumlar işaretliyorum. İnanamıyorum kendime...  Resmen bir yürüyüş rotası hazırlıyorum. Hayalim, küçük gurupları şehir turuna çıkarabilmek. Şehrimin güzellikleri arasında dolaşırken, keyifli vakit geçirebilmek.

Bakın şimdi... Bir pazar sabahı, üç beş kişi buluşuyormuşuz tamam mı? Herkes birbiriyle selamlaştıktan sonra, yürümeye başlıyormuşuz. Hafta içi çalışıyorum ya.. Cumartesi bana kalmalı. Yapacaksam bir şehir turu, günlerden illa pazar olmalı.

Eğer günlerden pazarsa... Hele gökyüzünde beyaz bulutlar arasından göz kırpan ıpılık sonbahar güneşi varsa...  Eyvaaahh!.. Dayanamıyormuşum... Bir iki öksürüyor... Sesime Genco Erkal tonu veriyormuşum. Nazım Hikmet Ran'ın o güzeller güzeli şiirini, ezberden okumayla başlıyormuşum. "Bugün pazar." diyormuşum. "Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar. Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün bu kadar benden uzak, bu kadar mavi, bu kadar geniş olduğuna şaşarak, kımıldamadan durdum. Sonra saygıyla toprağa oturdum. Dayadım sırtımı duvara. Bu anda ne düşmek dalgalara, bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım. Toprak, güneş ve ben... Bahtiyarım." diyerek şiiri bitiriyormuşum.

Hımm... Ne umdular ne buldular değil mi? Acaba arkalarına bakmadan kaçıp giderler mi? Yoksa vaziyetime   gülerler mi?  

Du bi... Belki de... Meselaaa... Hayal bu ya...  "Hayırdır? Bizi gökyüzünde mi gezdireceksin yoksa?" diyorlarmış.  Hey! İşte o zaman hiiç dayanamıyormuşum... "Biliyor musunuz, çok ama çook eski zamanlarda... Şu yukarıda gördüğümüz gök var ya... Gün be gün... Her gün... Biraz daha fazla aşağıya doğru inmeye başlamış. Yere o kadar yaklaşmış o kadar yaklaşmış ki... İnsanlar elleriyle göğe dokunabilmiş. Sonra gök daha da inmiş... İnmiş... Öyle tepelerine inmiş ki... İnsanlar ezilmemek için kafalarını eğmiş. Neredeyse dizlerinin üzerinde yürüyeceklermiş." diye anlatmaya başlıyormuşum. Eyvaah! Ben böyle anlatmaya başlayınca  ya gözlerini koca koca açarlarsa...  Ya anlattıklarıma inanmazlarsa...  Fıtratım gereği aldırmayabilirim. Kaldığım yerden  devam edebilirim...  "Şu gökyüzünün şimdiki yerinde olmasının sebebi neymiş biliyor musunuz?" diye sorabilirim. Hatta onların cevabını beklemeden "Küçücük, çöp bacaklı bir serçeymiş." deyiveririm. Ve ardından masalın tamamını... Eeen baştan... Ballandıra ballandıra anlatıveririm.

Allahım,  ben var ya, eğer ben böyle başlarsam tura, mümkün değil turu bitiremem. Zaten daha gezeceğimiz yerlere sıra gelmeden gün biter. Yoo... Böyle tur mur olmaz. Du bi... Şimdiden çok heyecanlandım. Kendime gelmeliyim:)

31 Mayıs 2012 Perşembe

Başım Kendimle Fena Halde Belada...



"Devran olalım. 
Seyran olalım. 
 Hayran olalım."


Annem, anneannem ve dayım birer sene ara ile bu dünyadan göçtüler. Dayımın kızı Jale, Ankara'dan İzmit'e gelince, birlikte, İzmit'in sırtlarındaki Bağçeşme Kabristanı'na, göçen yakınlarımızı ziyarete gideriz. Dün sabah çalıştım.  Sonra sözleştiğimiz saatte, Jale'yi aldığım gibi kabristana doğru yola çıktım. 

Annem anneannemin  değil, babannemin yanında yatıyor. Sırayla büyükbabam, amcam, yengem, amcamın oğlu, büyükbabamın kızkardeşi Lukiye hala,  küçükken trafik kazasında ölen kardeşim hepsi bir aradalar. Arabadan indik. Başörtülerimizi başımıza geçirdik. Şahane bir ilkbahar ikindisiydi. Rüzgâr hafif hafif esiyor. Rüzgâr hafif hafif  estikçe, kabristandaki haşmetli ağaçların dalları usulca salınarak raks ediyor. 

Etrafıma baktım.  Burası, kasvetli, iç daraltıcı bir his geçirmiyor. Sadece hüzünlü bir ürperti iliklerimi titretiyor. Çocukluğumuzdan beri, kabristanlara gidip gelmeye alışkın olduğumuz için, adeta büyüklerimiz tarafından davet edilmişiz de, hasbihal etmeye gelmiş  gibiyiz. Korku duymuyoruz. Olduğumuz gibiyiz. 

Selam vererek yanlarına doğru yürüdük. Gülüşerek, ilkin anneme "Biz geldikkk!" diye seslendik. Annem, Jale'nin halası. Özellikle halasını ziyaret etmek istedi. Bu arada, annemin iki yanında uzanmakta olan diğer akrabalarıma, hasretle tüm  selam verdik. Arabamın arkasından katlanır tabureyi çıkardım. Annemin yancağızına kurup, bıraktım. Jale oturdu. Diğer yana, toprağa, elimdeki naylon torbayı serdim. Yere oturdum. Önce  dualarımızı ettik.  Sadece bizimkilere değil, tüm ölmüşlere gönderdik. 

Sonra Jale'yle annem, dayım, anneannemle ilgili muhabbet ettik. Kâh güldük, kâh hüzünlendik. Öleceğini bilerek yaşayan insanın, ölüm karşısındaki çaresizliğini bir kez daha hissettik. İstemeden doğmuştuk, gene istemeden ölecektik. Hayatın iki gerçeği doğum ve ölüm değil miydi? İkisinin arasını ise kendimiz dolduruyor, kendimiz anlam kazandırıyorduk. İşte... Bu kooocaaa kabristanda yatan binlerce insan, dün varlardı. Bugün yoklar. Kimbilir nelere üzüldüler, kimlere kızdılar, kimlere kırıldılar, dünya gailesi için kimbilir ne çok çalıştılar... Para... Mal... Araba... Eş... Evlat... Dost... Akraba... Koştur babam koştur...  Niye acaba? 

Ya dünyada olup bitenler? Bir yandan ölümsüzlüğü arayan insan... Düşünsenize... Uzun yaşamak için biteviye  mücade vermek... Diğer yandan insanı, hayvanları, doğayı, dünyayı katleden de insan... Anlaşılacak gibi değil. 

Dünyada bilim, teknoloji gelişiyor. Tekrar tekrar kitaplar yazılıyor. Tecrübeler kazanılıyor. İyi ama insanın zalimliği acaba neden bitmiyor? O kadar eğitim alıyoruz, üniversiteler okuyor, masterlar, doktoralar yapıyoruz. İyi ama, insanı insan yapan özelliklerden nasıl bu kadar uzaklaşıyoruz? Vicdan, merhamet, şefkat duygularımız gün be gün neden azalıyor? Bilim neden savaşları, eziyetleri, cinayetleri bitirmiyor? Yunus Emre, "İlim, ilim bilmektir." diye başlayan sözlerine... Neden "İlim kendin bilmektir." diyen sözlerle devam ediyor? 

Bu sözleri öğrendiğimden beri başımın kendimle fena halde belada olduğunu söylemeliyim. Şimdi çıkmalıyım. Sonra devam edeceğim.



7 Nisan 2012 Cumartesi

Geçip Giden Zamanları Bir Yerlerde Bulsak.


Taşrada yaşadığım için olmalı... Film festivallerine sadece sinemayla ilgili işi, eğitimi olanlar, İstanbul'da yaşayanlar gidiyorlar diye düşünürdüm. Bu yıl 31. yapılmakta olan İstanbul Film Festivali'ne gitmeye son dört yıldır cesaret ve heves ediyorum. Hayal etmeye ve oyun oynamaya meyyal bir bünyeye sahip olunca, her defasında, İstanbul Film Festivali'nin doğduğum hafta başlamasının bir tesadüf olmadığını, bilakis bana armağan olduğunu farzediyorum. Sinemayı seviyorum ya... Hele İstanbul'u sevmezse gönül, aşkı ne anlar ölüçüsünde İstanbul'a sevdalı biriyim. Koskoca on iki ay içinde benim doğduğum ayda... Koskoca otuz gün içinde benim doğduğum hafta... Koskoca memleketimin seksenbir ilinden  sevdalı olduğum şehir İstanbul'da... Binbir festival çeşitleri arasında hayatımı eşsiz hissettiren sinema dalında, festival yapılıyor. "Heyy! Feleğin ne büyük kıyağı bana!" diye düşünüyorum. Kendi hayallerime kendim inanıyorum. İstanbul Film Festival'i sanki benim için yapılıyormuş, sanki bana armağanmış gibi hissediyorum. Çalıştığım için iki haftalık festival süresincinde, bir ya da iki günü festival için ayırabiliyorum. İlla festivale ilk gideceğim günü, doğum günüme denk getiriyorum. O gün gösterime giren filmlerden, konularının ne olduğuna bakmaksızın, bahtıma ne çıkarsa, biletlerini satın alıyorum. Ve inan bana, festivallerde seyretttiğim tek filmden bile pişman olduğumu hatırlamıyorum. Şimdiye kadar günde üç film seyrediyordum. Bu yıl, doğum günümde dört film seyrettim. Gene hiç sıkılmadım, hiiiç... Demek ki kısmet olursa, seneye beş filme kesinlikle gidebilirim. Du bakalım... Belki seneyi bile beklemez, haftaya gideceğim filmleri beşleyebilirim. 


Düşünsene.... Anılarımızı hafızamıza mekânlarla birlikte istiflemez miyiz sence? Ne bileyim? En azından benim için öyledir. Seyrettiğim bazı filmleri o filmi seyrettiğim sinemayla birlikte yâdetmeyi severim.  Keşke okuduğumuz yazarların, birer mabetmiş gibi anlattıkları sinemalarda film seyredebilsek. O sinemaların havasını onlar yanımızdaymış gibi teneneffüs edebilsek. Keşke memleketimdeki insanların kişisel tarihleri, mekânlarla birlikte bir kuşağın mecrasından diğer kuşağın mecrasına akabilse... Kuşaklar birbirlerinin kişisel tarihlerinden, mekânların ruhuyla nasiplenebilse... Çocukluğumun sineması, İzmit'teki Oğuz Bahçe Sineması keşke yıkılıp, yerine koskocaman bir binayla, altına alışveriş kışkırtan bir pasaj yapılmayaydı da, şimdi yerinde olaydı... Keşke aynı benim gibi o sinemaya ait anılarını hafızalarına gizleyenler, geçmiş zamanları aynı yerde bulabileydik hepbirlikte. Geçmişi hatırlatan o mekanlarda, şarkıcının dediği gibi, önce üzülseydik, üzüldüklerimize üzülebilseydik... Sonra sevinseydik, sevindiklerimize sevinebilseydik. O sinemada seyrettiğimiz filmlerin bizi sürüklediği hayal alemine bugün ulaşmayı başarabilseydik. İnanıyorum ki Emek Sineması'nda aynı benim gibi milyonlarca sinemaseverin anıları istifli.  İstanbul Film Festival'i için Beyoğlu'na ayak basar basmaz, önce yıkılacağı düşünülen yılların Emek Sineması'nın önüne gittim. Bu yıl da kepenkleri indirilmiş, kapısına kilit vurulmuş olduğu için, Emek Sineması bu film festivalinde gösterimde değil. İstiklâl caddesi hıncahınç kalabalıkken, Emek Sineması'ının bulunduğu sokak ıpıssız... Önüne kadar yürüdüm. Yüreğini hissettim. Sanki Emek Sineması beni farketti. Yürek yüreğe bakışırken, içimizi dumanlı bir efkâr kapladı. Dayanamadık. Karşılıklı iç çektik. Hemen toparlandım.  "Üzülme e mi? Bu festivalde iyice dinlen. İnanıyorum seneye, bazı festival filmlerini mutlaka sende  seyredeceğim." diye usulca seslendim. Her zamanki gibi kendi hayalime gene kendim inandım. Baktım, Emek Sineması sözlerimden umutlandı. Bana muzipçe göz kırptı. Deli yüreğim  sevinçle  dalgalandı. Şu dünyanın en güçlü, en zengin kişisi benmişim gibi hissettim. 31. İstanbul Film Festivali'nde... Hem de doğum günümde... İlk filmim Çingene'yi seyretmek üzere, İstiklâl Caddesi'nde seke seke yürüdüm.
 
 

3 Kasım 2011 Perşembe

Hani Güneşe Küsmüştüm Ya Ben... Hah İşte...



Hani anlatmıştım ya bir keresinde...  Hani bu yaz  kaçmıştım ben güneşten de…  Hani ne vakit denk gelip değse tenime… Kahverengi lekeleri tebelleş ediyordu ya  yüzüme… Hah işte... Ne yapayım yani? Küsmüştüm bende… Güneşten yüz çeviriyordum her denk geldiğimde... Öyle böyle değil. Nasıl nemrut biri olmuştum güneşe karşı anlatamam. Şefkate, merhamete, iyiliğe dair hiç bir şey düşünmüyordum... Gülümsememi esirgiyor, kaşlarımı sıkıca çatıyordum. Bakışları yüzüme değmesin diye şapkamı yüzüme iyice kapatıyordum. Peçe takacaktım neredeyse ya... Tövbe... Tövbe... Kendimi tanıyamıyordum biliyor musun? Birine küsmek ne fena şeymiş  meğerse… Neyse...  Artık sonbahar geldi diye sevinçliydim. Hani rüzgar, yağmur, bulut başrole geçecekti de güneş artık figüran olacaktı ya bana göre... Nerdeee? Hani iki gün önce... Anlatmıştım ya... Ben böyle düşünüp tedbirsizlik edince, beklenmedik bir sevdaya düşer gibi boş yakalanmıştım da... Efendime söyleyeyim, omuzumdaki çantaları yere atıp öfkeyle güneşe bakmıştım ya... Of, yüzümü açık görünce, ılık ışıklarını eros oku misali akıtmıştı tenime. Sonra ne olmuştu biliyor musun? Tenimden giren eros okları dosdoğru gidip bağdaş kurmuştu yüreğime.  İşte o an güneşi sevdiğimi hissettim. Her an tepemde duran, yakan, yıkan, kavuran bir sevgi değildi istediğim.  Ben en beklenmedik zamanda bulutların ardından ortaya çıkan, yumuşak, ılık, esintili sonbahar güneşini sevmiştim. İşte o gün... Tam o gün... Güneşle barıştım ya... Hemen babama telefon ettim.  Telefon uzun uzun çaldı... Tam kapatacaktım ki... Babam enerjik bir sesle: "Alooow!" diye bağırdı. Ben masum bir ses takındım. Bir kedi gibi mırıl mırıl... Şöyle  mırıldandım: "Afedersiniz bayım, sizin çok büyük hayranınızım. Bilirim siz hep çocuklarınıza "hayat kimseye kızmayacak, küsmeyecek kadar kısa" dersiniz. Üzgünüm ama ben güneşe küsmüştüm. Bugün barıştım. Çok sevinçliyim. Kutlamak için Seka Park'ta yürümek istiyorum. Acaba size çıkma teklif etsem, kabul eder misiniz" dedim.  Adımı seslendi.  "Buyrun benim!" dedim.  Güldü...  "Komik kızsın vesselam." dedi. "Aşağıdayım. Sizi arabada bekliyorum. Umarım beni kırmazsınız. Bakın hayat kısa filan demem sonra feci küserim. Sizden yüz çeviririm." dedim. Sanıyorum korktu küsmemden babam. Hemen "Tamam. Geliyorum." dedi. İşte o gün... Hani ben güneşle barışmıştım ya...  Hah, işte o gün... Ben, babam ve güneş eğlenerek yürüdük. Oh! Rahatladım vallahi. Çok şükür. Küsmek meğer  ne feci bir  hismiş!

13 Ekim 2011 Perşembe

İzmit'ten Trene Binip Kayseri'ye Mantı Yemeye Gitmeyi Hayal Etmek...


Geçen hafta trenle ilgili yazı yazınca, o kadar heves ettim ki trenle seyahat etmeye. En son ne zaman trene bindiğimi düşündüm. Düşündüm... Düşündüm... Hatırlayamadım yeminle. Memleketimde bir şehirden diğerine trenle gitmeyi nasıl arzu ediyorum anlatamam. İstanbul'a değil ama. Daha uzun bir yola. Mesela canım pastırma ya da bir kaşığa 40 tane sığan mantıdan yemek için Kayseri'ye gitmek istese, İzmit'ten Kayseri'ye tren var mıdır ki? Yolculuk kaç saat sürer peki? Gece binsem trene. Şöyle muhabbeti yerinde insanların oturduğu bir kompartımana denk gelsem.. Hatta yanımda bağlamam da olsa. Henüz çok öğrenemedim ama... Boşveeer!.. İyi bağlama çalıyormuşum mesela. Hayal bu ya!.. Ben çalsam, hepbirlikte türkü söylesek. Hangi türküler var Kayseri ile ilgili ki acaba? İlla Kayseri türküsü olmasın canım. "Çemberimde gül oya, Gülmedim doya doyaaa" diye başlıyormuşuz. Sonra yolculardan biri Ege'li olduğu için, bir efe türküsüne geçiyormuşuz. Vuruyormuşum bağlamamın tellerine... "Şu Dalma'dan geçtin mi? Soğuk sular içtin mi? Efelerin içinde, Yörük de Ali'yi seçtin mi?" diye çevreyi rahatsız etmeden, usul usul çalıp söylüyormuşuz. Hatta Ege'li yolcu dayanamayıp kalkıyormuş yerinden de, "Hey gidinin efesi, efelerin efesiii" diye dizini yere vura vura hem türküyü söyleyip hem de oynuyormuş. Of ya! Şahane olur vallahi. Şimdi ben bu hayalde Karadeniz türkülerine hiç geçmesem keşke. Yoksa kendi hayali yazdıklarımdan, kendim etkileneceğim gene... Bulacağım bir deli horon müziği... Ayağımı yere vura vura oynayacağım... Evi ayağa kaldıracağım. Of ya! Trenden nasıl geldim ben deli horona? Hey!! Aklıma ne geldi biliyor musun? Kemençe çalmayı öğrensem mi acaba?


 

9 Ekim 2011 Pazar

Ve İzmit Ve Tren Ve Şiir Ve Ben


"İçinden tren geçen şehirler, orman köyleri, balıkçı kasabaları, nehir kenarları... 
O sekiz bloğun dışındaki heryer çok uzak ve yorucu geliyordu. 
Ayrıca çok sıkılırsak, sekiz bloğa on dakika uzaklıkta, altı salonlu sineması olan bir AVM vardı. Deniz, evet. Kıştan rezervasyon yaptırarak yetmişsekiz bungalovlu o tatil köyüne gidebiliyorduk. 
Yedi gün sekiz gece bize ait olan o bungalovlardan birine yerleşip denize girebiliyorduk. Sonra yine bu sekiz blok.
...
Şehrin yükselen yıldızı, kuyruğuyla dünyayı devirip kayıplara karıştı. 
Deli asansörler yerin yedi kat dibine kaçtılar.
Üçüncü boğaz köprüsüne sadece yirmi dakika uzaklıktaki akıllı evler duygularına yenik düşüyor, 
gizli kameraların hepsi ıssız kumsallar gösterirken güvenlik alarmları canavar düdüğü üflemeyi bırakmış, içlerinden of sökerek sesli sesli ağlıyorlardı.
Havanın boşluğunda birbirine çarpıp yankılanan keder, yer kabuğunu boydan boya yararak ilerledi."
                                                         
Atilla Atalay - Mecnun Kuleleri



İzmit’teyim. Günlerden pazar. Aylardan ekim. Şehir sessiz. Her gün gürül gürül fokurdayan insan sesi bugün  yok. Şehrime şu anda sukûnet hakim.  İzmit eskiden içinden tren geçen şehirdi.  Bir zamanlar oturduğum ev, tren yolu kenarındaki apartmanlardan birindeydi.  İlk gençlik yıllarım işte bu  tren yolunda geçti. Tren yolu, şimdinin yürüyüş yolu oldu.  Köşedeki  bankta oturuyorum. Yolun iki yanındaki muazzam bedenleriyle asırlık çınar ağaçlarını seyrediyorum. Yapraklar kendi lisanlarında hışırdayarak şarkı söylüyorlar. Kimi rüzgârın ritmiyle usulca döne döne yola dökülüyor. Kimi  ha düştü ha düşecek. Yorgun görünümlü dallarda sallanıyor. Vakitlerden güz saati... Ben oturduğum yerde, dirseklerimi dizlerime dayamış, yanaklarımı iki elimle avuçlamış kâdim dostum eski tren yoluna baktıkça bakıyorum. İlkin sanki zaman mânasını yitiriyor. Kendimi Ahmet Hamdi Tanpınar  gibi hissediyorum.  Yüreğim  “Ne içindeyim zamanın ne de büsbütün dışında” dizesini tekrarlıyor. Yoo… Hayal aleminde değilim. Tamamen kendimdeyim. Hemen Oktay Rifat’a atlıyorum. “Bir çekitaşı gibi üstümde zaman.” demeye başlıyorum. Mevsimler insan ömürleri gibi akıp gidiyor diye düşünüyorum. Benim gibi şehrim  de zamana ayak uydurmaya dirense de…  Galip, mağlup yok aslında…  Değişiklikler her ikimizin de suretine bir şekilde yansıyor.  Ancak, sanırım,  bazı anlar, şiir gibi hafızalarımızın içinde değişmeden olduğu gibi saklı kalıyor. Silkelenmeliyim. Böyle dalarsam derinlere, çıkışım zor alacak. Cahit Zarifoğlu’nun dizelerini bulmalıyım. Demeliyim ki “Haydi ey şair, sen de uyan ve şimşek gibi çakan şiirlerinle insanları uyandır, ölen duyguları canlandır, unutulan görevleri hatırlat… Onlara ilk hamlede, bildikleri kelimeleri, şimdiye kadar aşinası olmadıkları şekilde kullanmayı öğret. Sen aşk deyince bilsinler ki artık o şimdiye kadar bildikleri değildir.” Du bi… Ben durup dururken bir anıyı ağırlamaya girişmeyeyim şimdi. Bakma, en iyi kurtuluş gene şairlerin dizelerindedir. Hemen Haydarpaşa Garı'nda  mavi gözlü bir adamı hayal etmeliyim. “Haydarpaşa garında… 1941 baharında… saat onbeş… Merdivenlerin üstünde güneş… yorgunluk… ve telaş… Bir adam… Merdivenlerde duruyor… bir şeyler düşünerek.” Tamam. Çok güzel. Böyle devam edeceğim.  Heyyy! Dur! Artık şehrimin içinden değil dışından geçen trenden  bir siren sesi geldi. Yüreğim hemencecik hop etti. Kalakaldım öylece. Ansızın anılar üşüştüler gözlerimin önüne.  Yooo… Ben şimdi Nâzım Hikmet’in o seher vakti,  paltosunun yakasını kaldırmış halde… Kar içindeki peronda, yataklı vagonun pencerelerinin  birinin aralık perdesinden, saman sarısı saçlı, kirpikleri mavi, kırmızı dolgun dudakları şımarık ve somurtkan genç bir kadını görmesini istemiyorum. İstemiyorum işte… Onun yerine usulca  Orhan Veli gibi seslenmek istiyorum şehrime… “Garibim… Ne bir güzel var  avutacak gönlümü… Ne de bir tanıdık çehre… Bir tren sesi duymayagöreyim… İki gözüm iki çeşme.” Bugün bende vaziyetler böyleyken böyle. 

NOT: Fotoğraf Cemal Turgay'a aittir.


 

17 Ağustos 2011 Çarşamba

"Böylesine Sevilecek Bu Dünya, "Yaşadım" Diyebilmek İçin."


17 Ağustos 1999'da Gölcük merkezli bir deprem yaşadığımızda, baktım ki bizler sağ kalmışız; hemen İstanbul'a,  çalıştığım sigorta şirketine koşmuştum. Ofisim depremde yıkılmıştı. Kimlerin sigorta poliçeleri var bilemiyordum. Merkezden poliçelerimin çıkarılmasını, acilen yardımcı olmalarını istemiştim.  Deprem yaşamadan önce, depremin bu kadar vahim olduğunu bilmiyorduk ya, sigorta şirketindeki yetkililer, “kaç poliçenizde deprem teminatı olacak ki, beş on tane bir şeydir belki,” demişlerdi. Oysa tüm müşterilerimin poliçelerinde deprem teminatı vardı. Eğer yoksa, poliçe başlangıcında dahil edilmiş, sonrasında sigortalı istememişse zeyilname denilen ek bir poliçe ile çıkarılmıştı. Listeyi döküp yüzlerce poliçede deprem teminatının var olduğunu görünce, şirkettekiler şaşırmışlardı. Hemen yetkililerle kollarımızı sıvayıp, zarar görenleri bulmuş ve çeklerini vermiştik. Poliçelerinde deprem teminatı olduğunu bilmeyen çoğu müşterim elimizde çeklerle bizi karşılarında görünce, ne yapacaklarını bilememişlerdi. Şaşkınlık ve çaresizlik içindeyken hasar ödemeleri yaralarına öyle bir ilaç olmuştu ki, hayatında yaşadığın en büyük mutluluk nedir diye sorsan, işte onların gözlerindeki hayret dolu sevinçtir diyebilirim. Kesin! Halen çalışıyoruz her biriyle. Aile gibiyiz. İnsan uzun zaman görüşmeyince müşterilerini özler mi? Ben özlerim. İnsan yıllardır çalıştığı insanları özlemez mi hiç? Özlerim ne yalan söyleyeyim.


Bak şimdi. Allahım! Ben ne anlatmak istiyordum gene neler anlatıyorum. Farkındayım  konuyu fena halde  dağıttım. Aslında  şimdi anlatmak istediğim konu trenlerdi, biliyor musun? Edebiyatçılar ve tren konusunda ufak bir araştırma yapmıştım. Ondan bahsedecektim. Diyeceksin ki şimdi… “Haydi göreyim seni, depremle nasıl bağlayacaksın treni?” Haklısın. Depremle trenin ne ilgisi var değil mi? Şöyle… Ben bir sigortacı olarak depremi yaşadım ya… Depreme gelene kadar hırsızlıktan, su baskınına, yangından, araç çarpmasına, iş kazalarından, suistimallere, gaspa her türlü akla gelir gelmez hasar görmüştür bu gözlerim. Eee! Ama benim yaşadıklarım bu söylediklerimin normal türlüsü değil, her türlü çapariz hasarlar beni bulur diyebilirim. Bu nedenle acayip tecrübeliyim. Üstüne koskoca bir deprem yaşayınca insan, depremde yaşanılan o kadar olay tabii… Her biri ayrı tecrübe… Anlatmayayım hepsi ayrı ayrı elem dolu  hikaye. Bitti mi sanıyorsun? Yoo.. Depremden günümüze kalan ve insanlara halen dert olan bildiğim ne durumlar var. Bakma  Hayal Kahvem'e  laylaylom  yazılar yazdığıma… Yoo... Yaşamayı ciddiye alırım  aslında. "Bu dünya soğuyacak, yıldızların arasında bir yıldız, hem de en ufacıklarından, mavi kadifede bir yıldız zerresi yani, yani bu koskocaman dünyamız. Bu dünya soğuyacak günün birinde, hatta bir buz yığını yahut ölü bir bulut gibi değil, boş bir ceviz gibi yuvarlanacak, zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız. Şimdiden çekilecek acısı bunun, durulacak mahzunluğu şimdiden. Böylesine sevilecek bu dünya,"Yaşadım" diyebilmek için..." der ya Nazım Hikmet Yaşamaya Dair adlı şiirinde. İnanırım şairlere... Bakma sen yazdıklarıma... Özellikle çabalıyorum saçma görünmeye.. İnan bana özellikle...  Bilirim yaşamak şakaya gelmez. "Büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın, bir sincap gibi mesela, yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden, yani bütün işin gücün yaşamak olacak." Büyük bir depremde ölümü an be an yaşayınca, hayatın  ne olduğunu şiddetle hissediyor insan. Neyse.. Geçenlerde ne oldu bil bakalım? Benim bir sigortalımın kamyonu çarpmadı mı bir trene? Hoppala! Treni nerede buldu da çarptı değil mi? İşte diyorum ya bizim hasarlar böyle. Çarpmaz öyle araba arabaya ya da araba kaldırıma, duvara falan. Çarparsa trene çarpar. Var mı başka memlekette müşterisinin kamyonu trene çarpan? Çıksın ortaya. Bilmek isterim valla. Neyse.. Memleketin bir yerinde bizim kamyon trene çarptı gerçekten. Kim kusurlu? Eee! Tren kendi yolunda gidiyor. Başka şansı var mı? Yok. Onun yoluna giren kim? Bizim kamyon. Tamamen müşterimin kamyon şöförü kusurlu tabii. Muazzam bir fatura çıktı. Teminatımız vardı çok şükür. Ödedik gitti.  Şimdi sen "Şu yukarıdaki tren kazası fotoğrafı da neyin nesi?" diye soruyorsun değil mi?  Şeyy.. Yazımla ilgili bir tren fotoğrafı  ararken  bu fotoğrafı buldum da...  Ne bileyim?  Neler oluyor hayatta diye, ekleyiverdim buraya.


İnanmıyorum!.. İki paragraf oldu. Ben halen anlatmak istediğimi anlatamadım iyi mi? Aslında benim çocukluğum tren yolunda geçti. Eskiden İzmit, içinden tren geçen şehirdi. Biz de bu tren yolunun kenarında dizim dizim dizilen apartmanlardan birinde otururduk. Çok sık tren geçerdi. Tren geçerken ev zangır zangır titrerdi. Biz alışmıştık, umursamıyorduk fakat evimize gelen misafirler ilk seferinde acayip ürkerlerdi. Ben tuhaf bir zevk alırdım onların bu korkma hallerinden.  Dudaklarımda muzip bir gülüşle onları seyrederdim. Koca koca insanlar. Oturdukları yerde titrerlerdi. İçin için gülerdim. Ne fena? Sence niye  acaba böyle bir çocuktum? Bilirsin, insan önce ateşi bulmuş, sonra da tekerleği. Dünya uygarlığının gelişmesine damga vuran ikili… İyi de arkadaşım kim akıl etti, bir yerden bir yere demirden yol döşemeyi? Sence de şaşılacak şey değil mi? Sonra düşünsene her büyük şehir bir tren garının etrafında gelişmemiş mi? Haydarpaşa mesela… Aaa! Haydarpaşa deyince aklıma son yangını getirmek istemedim de eski bir Türk filmini düşündüm.  Hatırlasana dört kardeşi.. Saffet, Himmet, Hayret ve Gayret isimli… Şahane bir film değil midir? Hani Ertem Eğilmez’in yönettiği, Sadık Şendil’in yazdığı film. Hani Rahmetli Kemal Sunal, Metin Akpınar, Zeki Alaysa, Halit Akçetepe oynar. Adı neydi? Tamam buldum! Köyden İndim şehire. Bu dört kardeşin define bulmak için İstanbul’a geldikleri günü aklına getirsene! Ne tatlıdır her biri. Aaaaa! Ben edebiyatçılarımız ve tren konulu bir yazı yazmayacak mıydım? Ne oldu şimdi böyle? Görüyor musun  dağıttım  gene...   Aslında biliyorum durumumu... 17 Ağustos depreminin üzerinden 12 yıl geçti... Oysa hafızamda herşey daha dün gibi... Daldan dala atlayıp saçmaladım ya gene... Haybeye yapmıyorum inan bana... Elimde değil... Dağıttım dağıtmasına ama ne yalan söyleyeyim bile isteye...  

NOT: İlk fotoğraf  Cemal Turgay çekimi çok sevdiğim  bir İzmit fotoğrafıdır.

26 Mayıs 2011 Perşembe

Kahve Molası - Kalpten Kalbe Bir Yol Vardır Görünmez. Gönülden Gönüle Giden Yol Gizli Gizli.


Şimdi durup dururken nereden hatırıma geldi bilmem. Cemal Süreya der ya hani: " Anımsıyor musun Toros ekspresinden inmiştiniz... Biletlerinizden ibaretti ikinizin de kimliği." Allahım, bu dizeler şairin hangi şiirinde geçiyordu ki? İnan bilmiyorum. Bedenimle buradayım. Ofiste. Heyy! Sanıyorum ruhum gene seferde. Çocukluğum  tren yolunda geçtiği için olmalı... Zaman zaman ruhum sefere çıkmak istiyor. Sefere çıkmak istiyor çıkmak  istemesine... Amaa... İlla trenle gitmek istiyor... İlla trenle. İzmit bir zamanlar içinden tren geçen şehirdi. Bizim evimiz tren yolunun kenarındaki apartmanlardan birindeydi. Çok severdim gelip geçen trenleri seyretmeyi. İçindeki insanları hayal etmeyi. Ben evimizin penceresinden, o meçhul yolcular ise vagon pencerelerinden bakarlarken... Göz göze gelirdik bazen... Gülümser el sallardım. "Kalpten kalbe bir yol vardır görünmez. Gönülden gönüle yol gizli gizli." der ya Neşet Ertaş Gönül Dağı adlı türküsünde hani... İşte ruhumu sefere göndermeye o zamanlardan başlamışım demek ki... Kimi takıldım o trenlerin peşine.. O şehir senin bu şehir benim dolaşırdım bir bir... Anlıyorsun değil mi?  Giderdim trenin değil yüreğimin istediği yere. Allahım bu kahve molasında  bütün bunlar nereden aklıma geldi? "Bir çekitaşı gibi üstümde zaman." mı diyordu Oktay Rifat Mısır Dönüşü adlı şiirinde? O halde dur Edip Cansever'in şu şiirini bulayım da yazayım Hayal Kahvem'e... "Ve zaman dediğimiz nedir ki Ahmet Abi?  Biz eskiden seninle istasyonları dolaşırdık bir bir... O zamanlar Malatya kokardı istasyonlar... Nazilli kokardı... Ve yağmurdan ıslandıkça Edirne postası... Kül gibi ince İstanbul yağmurunun  altında... Esmer bir kadın sevmiş gibi olurdun sen... Diyeceğim şu ki... Yok olan bir şeylere benzerdi o zaman trenler..." Bu dizelerin üzerine başka ne diyebilirim? Biliyor musun, az önce ruhum Toros ekspresinden indi. Ve inanmayacaksın ama kimliğim biletimden ibaretti. Vee... Ofise döndüm. Neler yaşadığımı anlatamayacağım. İşim var... Kahve molam bitti.

25 Ekim 2010 Pazartesi

Bir Kere Daha Anladım Ki Ben Şehrimi Çok Seviyorum!

Bir kez daha anladım ki ben  şehrimi çok seviyorum. Başka bir şehirde olduğumda, hele şehrimden uzun süre uzak kaldıysam, 41 plakalı bir araba gördüğüm vakit yüreğim pır pır ediyor. Doğma büyüme İzmit'li olunca insan, girip yüzemiyor olsam bile, yaşadığım şehirde deniz varsa, hele yaşadığım şehir İstanbul'a çok yakınsa, hele arkadaşlarım, ailem yaşadığım şehirde bulunuyorlarsa, ölürüm ben o şehre.. Tamam, adamakıllı bir kitapçısı yok, Zagor arasam çizgi roman satan yok, tamam dağlık tepelik bir şehir düz ve boş alanı pek yok... Ama bir şehre ait hissediyorsa, kişisel tarihinin izlerini o şehrin okullarında, sokaklarında, çınar altı yollarında görebiliyorsa insan, herşeyi ile o şehri sahipleniyor biliyor musun? Mesela futbolla ilgisi olmasa bile Kocaelispor'un 3.lige düşmesinden hazin bir efkar duyabiliyor. Tersine şehirle ilgili güzellikler görünce de sanki kuş olup kanatlanmışcasına, kendini  çocukça bir sevinç telaşı içinde bulabiliyor. Neden anlatıyorum bunları biliyor musun? Elimin altında üç tane dergi var. Üçünde de İzmit'li hemşehrilerimin  izleri var.

Dün istanbul'daydım. Kitapçıda dergilere bakıyordum. İz dergisini bilir misin? Yayın Yönetmeni Ara Güler'dir. Eee, Ara Güler adını görünce  anlarız ki bu dergi fotoğrafçılıkla ilgilidir. İz dergisini her zaman satın almasam da  içindeki fotoğraflara  bakmayı çok severim. Fotoğrafların an'ı dondurması heyecanlandırır beni. Hele İz dergisindeki fotoğraflar her daim ilgimi cezbeder. Dün gene dergiyi aldım elime. Şöyle bir sayfalarını dalgalandırdım ki o ne? Tam orta sayfasında Fethiye Caddesi-İzmit-Türkiye yazmıyor mu? Siyah beyaz bir fotoğraf. Fotoğrafçısı ise... Hey, fotoğrafçısı hemşehrim Cem Turgay.  Cem Turgay'ın babası Cemal Turgay'ın fotoğraflarını seyretmekle geçmişti ömrümüz. İşte en üstteki fotoğraf. 1958 yılında  dondurulmuş bir İzmit an'ı... Ne kadar güzel bir fotoğraf değil mi? Bir vakitler İzmit'in içinden tren geçerdi. Ah canım şehrim benim... Besbelli ki  İzmit bir oyuncu edasıyla  pozlar  vermişti  bu baba ve oğula.  Bana göre  İzmit'in görsel tarihini en güzel yansıtan fotoğrafçıdır Cemal Turgay. Ve şimdi sıra oğlu Cem Turgay'a gelmişti. Cem Turgay'la sanıyorum  aynı dönemlerde aynı lisede okumuştuk. İz dergisinde bir hemşehrim tarafından çekilen şehrimin fotoğraflarını görmek şahane bir şeydi. Hemen aldım tabii ki bu ayki İz dergisini.

Futboldan hiç anlamam. İyi de neden elim Goal dergisine gitti. Tamam rengarenk dergi kabıyla enerji fışkıran bir hali vardı derginin. Karşıdan bakınca "Gel beni al, enerjim sana geçsin" diyordu sanki. Ama hiç futboldan anlamıyorum ki. Dergiyi naylon poşetinden çıkardım. Kapağını çevirdim. Editörden diye bir köşe yazısı.  Köşe yazısının sol tarafında da editörün fotoğrafı. Hey... Bu fotoğraftaki editör benim hemşehrim. İzmit'li. Ege Görgün.  Yazısını okuyorum ayak üstü. Tam şu satırlara gelince kalakaldım.  Diyor ki: "Siz şu anda elinizde bir futbol dergisi tutuyorsunuz çünkü, ve bu sizin bir futbolsever olduğunuzun en önemli ve en gerçek kanıtı.  Ödülünüz ise futboldan müthiş bir keyif almak, futbol sayesinde mutlu olabilmek. Bunların gerçekleşmesi için ille de maç seyretmeniz gerekmiyor üstelik.  Bir futbol dergisi okumak, bir blog takip etmek, futbol üzerine düşünmek ve hayal kurmak, belki de futbol hakkında yazmak..." Aaa! Ege Görgün bunları bana yazmış sanki. Ben futboldan anlamayan ama futbol  seyircisi üzerine hayal kurup bloğuma yazı yazan biriyim. Şaşırdım kaldım vallahi. Şimdi nasıl kıyarım ben bu dergiye. Hemşehrim Ege Görgün editörü diye Goal dergisini satın aldım.

Bir kaç ay önce gene hemşehrim Şenol Bezci'nin karikatürleri var diye Birikim dergisini satın almıştım.  Burada uzun uzun anlatmıştım. Şimdi elimin altında Goal Futbol Dergisi, İz Fotoğrafçılık Dergisi ve Birikim Sosyalist Kültür Dergisi var.  Çünkü her üçünde de şehrimin insanlarının izleri var. Bir kez daha anladım ben şehrimi çok seviyorum. Sadece 41 plaka gördüğümde değil, hemşehrilerimin her başarısına denk geldiğimde övünüyor ve mutluluk duyuyorum. Bayıldım bu dergilere.. Bayıldım yemin ederim.