ege görgün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ege görgün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Haziran 2015 Salı

Sakallarını Değirmende Ağartmayan Yazarlar...


 

 
 

1- Şehy Galip  (1757-1789)
2- Halit Ziya Uşaklıgil (1866-1945)

3-Cahit Zarifoğlu (1940-1987)

4-Murat Belge (1943- )
5-İsmet Özel (1944- ) 

6-Enis Batur (1952- )
7-İlhami Algör (1955-)

8-Haydar Ergülen (1956- )
9-Ercan Kesal (1959- ) 

10-İhsan Oktay Anar (1960- )
 11-Ahmet Ümit (1960-)

12- Metin Üstündağ (1961- ) 
13-Atilla Atalay (1963- ) 

14-Aşkın Güngör (1972-)
15-Ege Görgün (1972-)

16-Murat Menteş (1974- )
17-Hakan Bıçakçı (1974- ) 



30 Haziran 2011 Perşembe

Yazıyor... Rüyalar, Fantastik Anlatımlar Ve Son Tango



Dün üzerine afiyet nasıl yoruldum anlatamam. Tüm gün arazideydim. Ofise gelip masamı toparladığım gibi spora gittim. İyice bittim. Eve gelir gelmez hemen duşa girdim. Sonra rahat  giysilerimi üzerime geçirdim. Akşam yiyeceklerimi bir tepsiye koyduğum gibi bir halı misali yere serildim. Ofise uğradığımda "Bir paket geldi size." demişlerdi. Ne yalan söyleyeyim açıp bakmamış, kargo zarfını çantama atmıştım. Hem yemeğimi atıştırıp hem zarfı açtım. İşteee. Günlerdir beklediğim dergi elimdeydi. Yazıyor adlı dergi. Aboneydim bu dergiye. Çünkü dergiyi çıkaran Halil Gökhan'dı. Kitaplarını okumuştum. Yazıyor adlı bir dergi çıkardığını duyunca hemen abone olmuştum.


Bu kez Yazıyor ilgimi fazlasıyla çekiyordu. Çünkü bu sayısının konusu Rüya'ydı. Tam benlikti yani anlatabiliyor muyum? Uyanıkken bile rüya görmeye, rüyalarını hayallerine göre akort etmeye meraklı bir bünyeye ilaç gibi gelecek bir sayı. Halil Gökhan'ın ilk okuduğum kitabı hangisiydi diye düşündüm. Erkekler Cennetinde Son Tango'ydu. Bu kitaba İstanbul'da bir kitapçıda tesadüfen denk gelmiştim.. Bilirsin kitap kapaklarını seyretmeyi severim. Bu kitabın kapağında bir kadın yüzü vardı. Kadın bir eliyle yüzündeki maskeyi çıkarıyordu. Gerçek yüzü, gözünden belliydi, oldukça hüzünlüydü.
.
 
Marak etmiş şöyle bir karıştırmıştım sayfalarını. Cümlelerinin arasında hızla dolanmıştım..Seveceğimi hissetmiştim. Satın almış ve hemen merakla okumaya başlamıştım. Bir sabah uyandığında karısı ansızın kaybolunca, kitaptaki kahraman  kör oluyordu. Ama değişik bir körlük durumuydu bu. Sadece kadınları göremiyordu. Fantastik hatta kışkırtıcı bir anlatımı vardı. Yazar kitapta okuruna bir anlaşma teklif ediyordu: "Bu kitabın sonunu sakın kimseye söyleme! Eğer söylemezsen kitap sana büyük iyilikler yapacak... Öncelikle başkalarının bilmemesi gereken, sadece senin bilebileceğin şeyleri söylemediğin için seni koruyacak." diyordu. Hoşuma gitmişti bu durum. Anlamıştım ki oyuncu bir yazardı Halil Gökhan. Kitabının adı gibi okuruyla tango oynamayı seviyordu. Dinledim yazarı. Kitabın sonunu asla kimseye söylemedim.


Daha sonra Halil Gökhan'ın Konuşan Kadın adlı romanını okuyunca, yazarın okuruna hayatı kadınlar üzerinden sorgulattığını  düşündüm.  İlk kitabında "Hangisi daha kötü bir şey; Kadınları görememek mi, onları görmeden ölmek mi?" diye düşündüren yazarın  bu kitabında ise Alev İpek adlı  kadın kahramanı bir terziye giderek dudaklarını diktirmek istiyordu. Günah olan yasak olanı yaşamak mı yoksa anlatmak mı? Gene kadın kokusu... Gene kadınlar üzerinden anlatılan fantastik, ironik bir öykü ... Yazarın amacı neydi acaba? Kadınlara karşı  bir düşmanlık vaziyeti olabilir miydi? Düşündürmüştü beni doğrusu. Yazarın diğer kitaplarının izini süremeye devam etmiştim. Yedinci ve Yeni Sevgili adlı kitaplarını kitapçılarda bulamamıştım. Aradığım bu kitapları bulamayınca, Erkekler Cennetinde Son Tango'daki kahramanın kadınları görememesi gibi o dönem kitaplara karşı bir nevi körlük vaziyeti hâsıl olmuştu sanki bende. Bir süre kitapçılardaki kitapları görememe  başlamıştım. Takıntı durumu belki. İki hafta  kadar sonra... Geçen yılbaşı tuhaf bir olay geldi başıma. Yorgun bir işgünü akabinde ofisten çıkmaya hazırlanıyordum ki gelen yılbaşı kartları arasında bir kargo zarfı dikkatimi çekmişti. Açmıştım. Gözlerime inanamamış olduğum yerde kalakalmıştım. Zarfın içinden iki kitap çıkmıştı. Yedinci ve Yeni Sevgili. İki kitapta yazarından adıma imzalıydı. Gönderen de Halil Gökhan'dı. Şaşırmış kalmıştım.


Acaba Hayal Kahvem'e kitaplarıyla ilgili yazdığım yazılardan mı biliyordu beni? Belki de Erkekler Cennetinde Son Tango'nun sonunu kimseye söylemediğim için, kitabın bana büyük iyilikler yapacağına dair verdiği sözün gerçekleştiğinin resmiydi. Zira bu sürpriz hediyelere hem çok şaşırmış hem de çok sevinmiştim. İki kitabını da okudum. Bence Halil Gökhan'ın kitapları sağ gösterip sol vuran cinsten kitaplardı. Yeni Sevgili'de "Bunu yalnızlık zamanlarında anlayabiliyorum." diyordu. "Gittiğini... Kalabalıklardayken varsın. Herkes çekip gittiğinde sen de gitmiş oluyorsun. Arkandan yazdıklarım aslında pişmalığın ağıtları değil, senin hayatımda olabilme ihtimalinin, sevmenin imkansızlığı üzerine çeşitlemeler tam olarak." Cümleleri ele veriyordu yazarı... Erkekler Cennetinde Son Tango'daki kahramanını "Bir Penolope olduğunu düşündüğüm karım acaba hangi gerekçelerle masallardaki aynanın öteki tarafına geçip beni  bu uzun bekleyişe terk etmişti." diye söylettiriyordu. Konuşan Kadın'da ise "Çok fazla bir şey yok elimde: Seni beklemek, seni beklemek... ve ölmek."diyordu. Aslında her biri bana göre erkekler dünyasının bir ağıtıydı. Terk edilen erkekler... Kadınsız kalan erkeklerin acısı.


Ne yalan söyleyeyim, dün gece dizimin üzerindeki Yazıyor dergisinin 4. sayısıyla yorgunluğum uçtu gitti. Keyfim yerine geldi. Derginin ana teması Rüya'ydı ya dergide rüyalar hakkında onlarca makale, öykü, şiir vardı. Milan Kundera'nın Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği'nden, Tersninja'nın Landlord'u Ege Görgün'ün  Melez adlı öyküsüne, Türk destanlarındaki rüya motiflerinden, tekno hayal lordu Orkun Uçar başlıklı söyleşiye, Sadık Yemni'nin Çözücü adlı öyküsünden, Rüyaların psikolojik tanımlarına kadar okunacak yazılar sayesinde, Yazıyor'la rüyalar alemine daldım gittim gene. Şimdi böyle gitmek deyince Halil Gökhan'ın bir şiirinin son dizesiyle bitireyim isterim bu yazımı... Çünkü bu şiiriyle kanaatim sağlamca yerine oturuyor. Diyor ki Halil Gökhan... "çünkü giden kadını seviyorum ben... gitmeden önceki kadını."



15 Ocak 2011 Cumartesi

Magico Vento Çizgi Roman Kareleri İle Bir Şiir

Bir tek senin mi hayallerin vardı sanıyorsun küçük kız?
Benim de bir sürü hayalim vardı,
Üstelik ne kadar çoğu gerçek olmadı.
Elindekilerle yetinmesini öğrenmelisin küçük kız.
Hayatın borsada inip çıkan menkul bir kıymet değil ki,
Bir tek sana bağlı belirlemek onun değerini.
Herkesi ama en çok kendini sevmelisin küçük kız
Mutluluğu kovalarsan hep, enerjini boşa harcarsın
Mutsuzluktan kaç sen, bırak mutluluk yerinde kalsın.
Sana her söyleneni yapma sakın küçük kız
Kimi zaman kendi doğrunu kendin belirlemelisin
Çünkü bu hayat senin ve onu yaşacak olan yine sensin

NOT: Şiir Ters Ninja'dan alınmıştır. Yazan Landlord

22 Aralık 2010 Çarşamba

2.POPÜLER KÜLTÜR PANELİNE GİDELİM Mİ?

“Popüler Kültür = Tüketim Döngüsü…mü?”

Düzenleyen
İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Batı Dilleri ve Edebiyatları Bölümü




1. oturum 10.00-11:45
Yrd. Doç. Nejdet Neydim "Gençlik Edebiyatı ve Popüler Kültür"
Doç. Dr. Mukadder Çakır Aydın (M.Ü. İletişim F.)"Popüler Kültür ve Gösteri"
Nükhet Polat: İtalya’nın ‘Saldırgan’ Pop’u: Aldo Nove’nin Woobinda Öykülerinde Medya Eleştirisi

2. oturum 12:-13:45
Ümit Kireççi "Popüler Dünyanın Tüketim Karşıtı Çizgi Romanları"
Ege Görgün “Türk Sinemasında Çizgi Roman Uyarlamaları"
Reşat Fuat Çalışlar: Entelektüel Dünya ve Pop Müzik
Sayım Çınar: İnternet Dünyasında Röportajcı Olmak
***
Tarih - 27 Aralık 2010
Saat - 10:00- 13:45
              Yer – Avrasya Enstitüsü / İÜ Edebiyat Fak. Yanı – Laleli/Beyazıt



25 Ekim 2010 Pazartesi

Bir Kere Daha Anladım Ki Ben Şehrimi Çok Seviyorum!

Bir kez daha anladım ki ben  şehrimi çok seviyorum. Başka bir şehirde olduğumda, hele şehrimden uzun süre uzak kaldıysam, 41 plakalı bir araba gördüğüm vakit yüreğim pır pır ediyor. Doğma büyüme İzmit'li olunca insan, girip yüzemiyor olsam bile, yaşadığım şehirde deniz varsa, hele yaşadığım şehir İstanbul'a çok yakınsa, hele arkadaşlarım, ailem yaşadığım şehirde bulunuyorlarsa, ölürüm ben o şehre.. Tamam, adamakıllı bir kitapçısı yok, Zagor arasam çizgi roman satan yok, tamam dağlık tepelik bir şehir düz ve boş alanı pek yok... Ama bir şehre ait hissediyorsa, kişisel tarihinin izlerini o şehrin okullarında, sokaklarında, çınar altı yollarında görebiliyorsa insan, herşeyi ile o şehri sahipleniyor biliyor musun? Mesela futbolla ilgisi olmasa bile Kocaelispor'un 3.lige düşmesinden hazin bir efkar duyabiliyor. Tersine şehirle ilgili güzellikler görünce de sanki kuş olup kanatlanmışcasına, kendini  çocukça bir sevinç telaşı içinde bulabiliyor. Neden anlatıyorum bunları biliyor musun? Elimin altında üç tane dergi var. Üçünde de İzmit'li hemşehrilerimin  izleri var.

Dün istanbul'daydım. Kitapçıda dergilere bakıyordum. İz dergisini bilir misin? Yayın Yönetmeni Ara Güler'dir. Eee, Ara Güler adını görünce  anlarız ki bu dergi fotoğrafçılıkla ilgilidir. İz dergisini her zaman satın almasam da  içindeki fotoğraflara  bakmayı çok severim. Fotoğrafların an'ı dondurması heyecanlandırır beni. Hele İz dergisindeki fotoğraflar her daim ilgimi cezbeder. Dün gene dergiyi aldım elime. Şöyle bir sayfalarını dalgalandırdım ki o ne? Tam orta sayfasında Fethiye Caddesi-İzmit-Türkiye yazmıyor mu? Siyah beyaz bir fotoğraf. Fotoğrafçısı ise... Hey, fotoğrafçısı hemşehrim Cem Turgay.  Cem Turgay'ın babası Cemal Turgay'ın fotoğraflarını seyretmekle geçmişti ömrümüz. İşte en üstteki fotoğraf. 1958 yılında  dondurulmuş bir İzmit an'ı... Ne kadar güzel bir fotoğraf değil mi? Bir vakitler İzmit'in içinden tren geçerdi. Ah canım şehrim benim... Besbelli ki  İzmit bir oyuncu edasıyla  pozlar  vermişti  bu baba ve oğula.  Bana göre  İzmit'in görsel tarihini en güzel yansıtan fotoğrafçıdır Cemal Turgay. Ve şimdi sıra oğlu Cem Turgay'a gelmişti. Cem Turgay'la sanıyorum  aynı dönemlerde aynı lisede okumuştuk. İz dergisinde bir hemşehrim tarafından çekilen şehrimin fotoğraflarını görmek şahane bir şeydi. Hemen aldım tabii ki bu ayki İz dergisini.

Futboldan hiç anlamam. İyi de neden elim Goal dergisine gitti. Tamam rengarenk dergi kabıyla enerji fışkıran bir hali vardı derginin. Karşıdan bakınca "Gel beni al, enerjim sana geçsin" diyordu sanki. Ama hiç futboldan anlamıyorum ki. Dergiyi naylon poşetinden çıkardım. Kapağını çevirdim. Editörden diye bir köşe yazısı.  Köşe yazısının sol tarafında da editörün fotoğrafı. Hey... Bu fotoğraftaki editör benim hemşehrim. İzmit'li. Ege Görgün.  Yazısını okuyorum ayak üstü. Tam şu satırlara gelince kalakaldım.  Diyor ki: "Siz şu anda elinizde bir futbol dergisi tutuyorsunuz çünkü, ve bu sizin bir futbolsever olduğunuzun en önemli ve en gerçek kanıtı.  Ödülünüz ise futboldan müthiş bir keyif almak, futbol sayesinde mutlu olabilmek. Bunların gerçekleşmesi için ille de maç seyretmeniz gerekmiyor üstelik.  Bir futbol dergisi okumak, bir blog takip etmek, futbol üzerine düşünmek ve hayal kurmak, belki de futbol hakkında yazmak..." Aaa! Ege Görgün bunları bana yazmış sanki. Ben futboldan anlamayan ama futbol  seyircisi üzerine hayal kurup bloğuma yazı yazan biriyim. Şaşırdım kaldım vallahi. Şimdi nasıl kıyarım ben bu dergiye. Hemşehrim Ege Görgün editörü diye Goal dergisini satın aldım.

Bir kaç ay önce gene hemşehrim Şenol Bezci'nin karikatürleri var diye Birikim dergisini satın almıştım.  Burada uzun uzun anlatmıştım. Şimdi elimin altında Goal Futbol Dergisi, İz Fotoğrafçılık Dergisi ve Birikim Sosyalist Kültür Dergisi var.  Çünkü her üçünde de şehrimin insanlarının izleri var. Bir kez daha anladım ben şehrimi çok seviyorum. Sadece 41 plaka gördüğümde değil, hemşehrilerimin her başarısına denk geldiğimde övünüyor ve mutluluk duyuyorum. Bayıldım bu dergilere.. Bayıldım yemin ederim.

23 Mayıs 2010 Pazar

Hayalin Derinliklerinde Ortak Bilince Yolculuk...

Aslında bir yazı yazmak istiyorum. Nereden başlayacağımı bilemiyorum. Gene asıl anlatmak istediğimi anlatacağım yerde, konuyu dağıtacağımdan, yazımın bambaşka mecralara kayacağından korkuyorum. Dün Aşkın Güngör’ün Esterabim adlı bloğunda, ilginç bir yazısı vardı. Ortak Bilinç’ten ve mucize denilen bir şeyin varlığından bahsediyordu. Yazdıklarını özetlersem eğer, yaşayıp ölen ve hala yaşayan insanların deneyimleri, hayalleri, yazdıkları eserler, yazılmayanlar hatta rüyaların hammaddesini Ortak Bilinç olarak tanımlıyordu. Sanki bu ortak bilinç geçmişin birikimleri ile günümüzün düşünce, hayal ve rüyalarını bilmediğimiz bir yerde biriktirmekteydi de, o kap adeta bir kalp gibi gümbür gümbür atmaktaydı. İnsan beyninin, işte bu ortak hammadden beslenerek, yeni, özgün, el değmemiş öyküler, şiirler, romanlar, filmler, şarkılar ortaya koyduğunu söylüyordu. Demek aslında özünde herkes birdi. İnsanlık ortak bir kaynaktan besleniyorsa, peki o halde neden insanlar birbirini bu denli acıtmaya meraklıydı? Üzerinde derin derin düşünülecek bir konuydu doğrusu.


Aşkın Güngör yazısının devamında, Ortak Bilinç konusuna fazla dalmadan, birbiriyle ilgisi olmayan iki romanın iki bölümündeki ortak benzerlikleri örnekler vererek anlatıyordu. Böylelikle ortak bilincin varlığını ispatlamaya çalışıyordu. Biri Türkiye'de ilk baskısını 2003 yılında yapmış Aşkın Güngör'ün Gohor adlı bilimkurgu romanı, diğeri İngiltere'de yaşayan J.K Rowling'in 2007 yılında yayınlanan Harry Potter Ölüm Yadigarları adlı fantastik romanı. İki kitaptaki alıntı cümleleri okudukça gerçekten çok ilginç benzerlikler olduğu anlaşılıyordu. Demek ki Ortak Bilinç diye bir şey vardı işte. Eğer J.K. Rowling, Aşkın Güngör’ün kitabından alıntı yapmadıysa ki, Aşkın Göngör yazısında böyle bir duruma ihtimal vermiyordu, demek ki "birbirini hiç görmeyen iki zihin, etkileşime geçip neredeyse aynı şeyleri düşünüp yazabiliyordu."

Bu konuya bir süre ara verip, şimdi yaşadığım başka bir durumu anlatmak istiyorum. Zagor’la ilgili yazdığım bir yazıma bir yorumcu, A’mak-ı Hayal adlı kitapla ilgili bir yorum yazmıştı. A’mak-ı Hayal (Hayalin Derinliklerine Yolculuk), Filibeli Ahmet Hilmi’nin 1908 yılında yazdığı fantastik bir eseri. Bizde yıllar önceden kalma, bu eserin orijinali değil de fotokopiye çekilmiş hali vardı. A’mak-ı Hayal’i yorumda okuyunca, kızkardeşimle hatırladık. Yıllardır ele almadığımız bu kitabı, kitaplığın en ücra köşesinden çıkardık. Osmanlıca Türkçesiyle yazıldığı için maalesef anlamamız pek kolay olmuyordu. Ara ara okumaya heves etmiş, bir yerlerine kadar gelmiş, fakat her defasında yarım bırakmıştık. Dediğim gibi fantastik bir romadı. Keşke daha kolay anlayabilsek diye hayıflanır dururduk. İşte hatırlayınca, sanal ansiklopediden kitabın izini sürdük. Çizer Cem Uygun’un olağanüstü güzel çizgileriyle, çizgi roman haline getirileceğini okuduk ki bir an mutluluktan uçuyorduk. Fakat öğrendik ki, daha önce Ustura dergisinde bu eseri çizgiye döktüğü halde, henüz elimize alacağımız bir kitap haline getirilmemiş. Umarım en kısa zamanda tamamlanır. A’mak-ı Hayal’i Cem Uygun'un çizgileriyle okumanın çok keyifli ve etkileyici olacağına inanıyorum.

Bak şimdi… Nereden nereye? Ben Aşkın Güngör’ün 2003 yılında yazdığı Gohor adlı romanını daha bir kaç ay önce okudum. Memleketim yazarlarından birinin anadilimde yazdığı; okuduğum en güzel bilimkurgu roman olduğunu söyleyebilirim. Bu kitabın yeterince tanıtılmamasından ve daha çok sayıda okura ulaşmamış olmasından büyük üzüntü duyuyorum. İngiliz J.K. Rowling’in Harry Potter adlı kitabını ise dünyada bilmeyen kişi sayısı azdır sanırım. Haydi kitabını okumamışsa bile filmlerine gitmiştir ya da mutlaka duymuştur. Aşkın Güngör’ün başlattığı Ortak Bilinç durumunu ben daha eskilere götürerek devam ettirmek istiyorum. Bugün Kocaeli 2. Kitap fuarından, A’mak- Hayal’in Kaknüs yayınlarından çıkmış yeni baskı kitabını aldım. Serkan Özburun tarafından dili günümüze uyarlanınca, çok kolay anlaşılır bir kitap olmuş. Bugün kitaba bir başladım ki baktım yarısına kadar gelmişim. Bir ara okumaya ara verdim. Aşkın Güngör’ün Ortak Bilinç hakkındaki yazısını düşündüm.
Gohor’da , Zaman Baba adında beyaz sakallı, sevecen, dostane bir bilge vardır. Harry Potter’de de Albus Dumbledore adlı beyaz sakallı, sevecen, dostane bir bilge vardır. Gohor’daki bilge ana kahramana, oğulcuğum diye, Harry Potter’daki bilge ise sevgili çocuğum diye hitap eder. Her ikisinde de, insan zihninde yaşansa da olup bitenin gerçek olduğu vurgulanır. Gelelim 1908 yılında Filibeli Ahmet Hilmi tarafından yazılmış A’mak- ı Hayal’e... Yani Hayalin Derinliklerinde Yolculuk adlı kitaba. Bu kitapta da Aynalı Baba diye adlandırılan başındaki yeşil takkesinde ve cübbesinde aynalar olan, sevecen bir bilge kişi vardır. Kitabın kahramanına evladım diye seslenir. İşte bir benzer örnek daha taa 1908’lerden.


A’mak-ı Hayal’i okurken kitabın bir bölümü, Ege Görgün’ün Melez adlı fantastik öyküsündeki benzer bir bölümü aklıma geldi. A’mak-ı Hayal’in Yokluk Tepesi adlı bölümünde okuyucu, romanın kahramanı Raci’nin Buda nezaretinde hiçlik zirvesine yaptığı ilk hayali yolculuğuna ve burada nefsiyle yüzleşmesine tanık olur. Raci bu tepede eşsiz güzellikte bir kadınla karşılaşır ve onunla biran birlikte olur ki gözünü açtığında kendini iğrenç, pis bir cadının kucağında bulur. Ege Görgün’ün Melez adlı fantastik öyküsünde ise, öykünün kahramanı Darek bir kuleye çıkar ve bilmediği meyvelerden yer. Uyur uyanık vaziyette iken güzeller güzeli bir kadına rast gelir ve onunla birlikte olur ki kendine geldiğinde kadının, aslında uzun, sivri uçlu, keskin pençeleri, kanatları ve kuyruğu olan bir ejderha olduğunu farkeder. Şimdi gelelim Aşkın Güngör’ün dediği Ortak Bilinç durumuna. Doğru değil mi yazdıkları? İşte son örneğe bakalım. Ahmet Hilmi ve Ege Görgün 100 yıl arayla benzerlikleri olan öyküler yazmışlar. Aynı Ahmet Hilmi, Aşkın Güngör ve Rowling’in birbirlerinden habersiz yazdıkları gibi. Aşkın Güngör’ün cümleleri ile soruyorum: “Nasıl bir güdü benzer imgelerle bezeli şeyler yazdırıyor iki yazara? “ Devam ediyorum. Hayatta her şey rastlantı mı? Gerçekten Ortak Bilinç diye bir şey gerçekten var mı? 

İlla konuyu dağıtacağım ya yukarıdaki cümlem gerçekten var mı diye bitince, başka bir mecraya atlayıp, A’mak-ı Hayal’den cümlelerle yazıma nihayet versem... Bak şöyle...

"Tuhaf! Varla yok hiç bir olur mu? Örneğin ben şimdi varım, yok olacağım. Bu ikisi arasında fark yok mu?" dedim. Deli, başını çevirdi. Kahkahayı bastı:"Vay! Sen varsın ha?! Acaba var mısın?"
Yaa, gördün mü? Böyleyim... Hayalin derinliğinde ortak bilince yolcuk ederken... ederken.. şimdi başladım mı acaba var mıyım yoksa yok muyum demeye... Sen var mısın peki? Varsın ha! Sahiden var mısın acaba? Gördün mü nereden nereye geldim. Bu yazı da böyleyken böyle işte!