cemal turgay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cemal turgay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ekim 2011 Pazar

Ve İzmit Ve Tren Ve Şiir Ve Ben


"İçinden tren geçen şehirler, orman köyleri, balıkçı kasabaları, nehir kenarları... 
O sekiz bloğun dışındaki heryer çok uzak ve yorucu geliyordu. 
Ayrıca çok sıkılırsak, sekiz bloğa on dakika uzaklıkta, altı salonlu sineması olan bir AVM vardı. Deniz, evet. Kıştan rezervasyon yaptırarak yetmişsekiz bungalovlu o tatil köyüne gidebiliyorduk. 
Yedi gün sekiz gece bize ait olan o bungalovlardan birine yerleşip denize girebiliyorduk. Sonra yine bu sekiz blok.
...
Şehrin yükselen yıldızı, kuyruğuyla dünyayı devirip kayıplara karıştı. 
Deli asansörler yerin yedi kat dibine kaçtılar.
Üçüncü boğaz köprüsüne sadece yirmi dakika uzaklıktaki akıllı evler duygularına yenik düşüyor, 
gizli kameraların hepsi ıssız kumsallar gösterirken güvenlik alarmları canavar düdüğü üflemeyi bırakmış, içlerinden of sökerek sesli sesli ağlıyorlardı.
Havanın boşluğunda birbirine çarpıp yankılanan keder, yer kabuğunu boydan boya yararak ilerledi."
                                                         
Atilla Atalay - Mecnun Kuleleri



İzmit’teyim. Günlerden pazar. Aylardan ekim. Şehir sessiz. Her gün gürül gürül fokurdayan insan sesi bugün  yok. Şehrime şu anda sukûnet hakim.  İzmit eskiden içinden tren geçen şehirdi.  Bir zamanlar oturduğum ev, tren yolu kenarındaki apartmanlardan birindeydi.  İlk gençlik yıllarım işte bu  tren yolunda geçti. Tren yolu, şimdinin yürüyüş yolu oldu.  Köşedeki  bankta oturuyorum. Yolun iki yanındaki muazzam bedenleriyle asırlık çınar ağaçlarını seyrediyorum. Yapraklar kendi lisanlarında hışırdayarak şarkı söylüyorlar. Kimi rüzgârın ritmiyle usulca döne döne yola dökülüyor. Kimi  ha düştü ha düşecek. Yorgun görünümlü dallarda sallanıyor. Vakitlerden güz saati... Ben oturduğum yerde, dirseklerimi dizlerime dayamış, yanaklarımı iki elimle avuçlamış kâdim dostum eski tren yoluna baktıkça bakıyorum. İlkin sanki zaman mânasını yitiriyor. Kendimi Ahmet Hamdi Tanpınar  gibi hissediyorum.  Yüreğim  “Ne içindeyim zamanın ne de büsbütün dışında” dizesini tekrarlıyor. Yoo… Hayal aleminde değilim. Tamamen kendimdeyim. Hemen Oktay Rifat’a atlıyorum. “Bir çekitaşı gibi üstümde zaman.” demeye başlıyorum. Mevsimler insan ömürleri gibi akıp gidiyor diye düşünüyorum. Benim gibi şehrim  de zamana ayak uydurmaya dirense de…  Galip, mağlup yok aslında…  Değişiklikler her ikimizin de suretine bir şekilde yansıyor.  Ancak, sanırım,  bazı anlar, şiir gibi hafızalarımızın içinde değişmeden olduğu gibi saklı kalıyor. Silkelenmeliyim. Böyle dalarsam derinlere, çıkışım zor alacak. Cahit Zarifoğlu’nun dizelerini bulmalıyım. Demeliyim ki “Haydi ey şair, sen de uyan ve şimşek gibi çakan şiirlerinle insanları uyandır, ölen duyguları canlandır, unutulan görevleri hatırlat… Onlara ilk hamlede, bildikleri kelimeleri, şimdiye kadar aşinası olmadıkları şekilde kullanmayı öğret. Sen aşk deyince bilsinler ki artık o şimdiye kadar bildikleri değildir.” Du bi… Ben durup dururken bir anıyı ağırlamaya girişmeyeyim şimdi. Bakma, en iyi kurtuluş gene şairlerin dizelerindedir. Hemen Haydarpaşa Garı'nda  mavi gözlü bir adamı hayal etmeliyim. “Haydarpaşa garında… 1941 baharında… saat onbeş… Merdivenlerin üstünde güneş… yorgunluk… ve telaş… Bir adam… Merdivenlerde duruyor… bir şeyler düşünerek.” Tamam. Çok güzel. Böyle devam edeceğim.  Heyyy! Dur! Artık şehrimin içinden değil dışından geçen trenden  bir siren sesi geldi. Yüreğim hemencecik hop etti. Kalakaldım öylece. Ansızın anılar üşüştüler gözlerimin önüne.  Yooo… Ben şimdi Nâzım Hikmet’in o seher vakti,  paltosunun yakasını kaldırmış halde… Kar içindeki peronda, yataklı vagonun pencerelerinin  birinin aralık perdesinden, saman sarısı saçlı, kirpikleri mavi, kırmızı dolgun dudakları şımarık ve somurtkan genç bir kadını görmesini istemiyorum. İstemiyorum işte… Onun yerine usulca  Orhan Veli gibi seslenmek istiyorum şehrime… “Garibim… Ne bir güzel var  avutacak gönlümü… Ne de bir tanıdık çehre… Bir tren sesi duymayagöreyim… İki gözüm iki çeşme.” Bugün bende vaziyetler böyleyken böyle. 

NOT: Fotoğraf Cemal Turgay'a aittir.


 

17 Ağustos 2011 Çarşamba

"Böylesine Sevilecek Bu Dünya, "Yaşadım" Diyebilmek İçin."


17 Ağustos 1999'da Gölcük merkezli bir deprem yaşadığımızda, baktım ki bizler sağ kalmışız; hemen İstanbul'a,  çalıştığım sigorta şirketine koşmuştum. Ofisim depremde yıkılmıştı. Kimlerin sigorta poliçeleri var bilemiyordum. Merkezden poliçelerimin çıkarılmasını, acilen yardımcı olmalarını istemiştim.  Deprem yaşamadan önce, depremin bu kadar vahim olduğunu bilmiyorduk ya, sigorta şirketindeki yetkililer, “kaç poliçenizde deprem teminatı olacak ki, beş on tane bir şeydir belki,” demişlerdi. Oysa tüm müşterilerimin poliçelerinde deprem teminatı vardı. Eğer yoksa, poliçe başlangıcında dahil edilmiş, sonrasında sigortalı istememişse zeyilname denilen ek bir poliçe ile çıkarılmıştı. Listeyi döküp yüzlerce poliçede deprem teminatının var olduğunu görünce, şirkettekiler şaşırmışlardı. Hemen yetkililerle kollarımızı sıvayıp, zarar görenleri bulmuş ve çeklerini vermiştik. Poliçelerinde deprem teminatı olduğunu bilmeyen çoğu müşterim elimizde çeklerle bizi karşılarında görünce, ne yapacaklarını bilememişlerdi. Şaşkınlık ve çaresizlik içindeyken hasar ödemeleri yaralarına öyle bir ilaç olmuştu ki, hayatında yaşadığın en büyük mutluluk nedir diye sorsan, işte onların gözlerindeki hayret dolu sevinçtir diyebilirim. Kesin! Halen çalışıyoruz her biriyle. Aile gibiyiz. İnsan uzun zaman görüşmeyince müşterilerini özler mi? Ben özlerim. İnsan yıllardır çalıştığı insanları özlemez mi hiç? Özlerim ne yalan söyleyeyim.


Bak şimdi. Allahım! Ben ne anlatmak istiyordum gene neler anlatıyorum. Farkındayım  konuyu fena halde  dağıttım. Aslında  şimdi anlatmak istediğim konu trenlerdi, biliyor musun? Edebiyatçılar ve tren konusunda ufak bir araştırma yapmıştım. Ondan bahsedecektim. Diyeceksin ki şimdi… “Haydi göreyim seni, depremle nasıl bağlayacaksın treni?” Haklısın. Depremle trenin ne ilgisi var değil mi? Şöyle… Ben bir sigortacı olarak depremi yaşadım ya… Depreme gelene kadar hırsızlıktan, su baskınına, yangından, araç çarpmasına, iş kazalarından, suistimallere, gaspa her türlü akla gelir gelmez hasar görmüştür bu gözlerim. Eee! Ama benim yaşadıklarım bu söylediklerimin normal türlüsü değil, her türlü çapariz hasarlar beni bulur diyebilirim. Bu nedenle acayip tecrübeliyim. Üstüne koskoca bir deprem yaşayınca insan, depremde yaşanılan o kadar olay tabii… Her biri ayrı tecrübe… Anlatmayayım hepsi ayrı ayrı elem dolu  hikaye. Bitti mi sanıyorsun? Yoo.. Depremden günümüze kalan ve insanlara halen dert olan bildiğim ne durumlar var. Bakma  Hayal Kahvem'e  laylaylom  yazılar yazdığıma… Yoo... Yaşamayı ciddiye alırım  aslında. "Bu dünya soğuyacak, yıldızların arasında bir yıldız, hem de en ufacıklarından, mavi kadifede bir yıldız zerresi yani, yani bu koskocaman dünyamız. Bu dünya soğuyacak günün birinde, hatta bir buz yığını yahut ölü bir bulut gibi değil, boş bir ceviz gibi yuvarlanacak, zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız. Şimdiden çekilecek acısı bunun, durulacak mahzunluğu şimdiden. Böylesine sevilecek bu dünya,"Yaşadım" diyebilmek için..." der ya Nazım Hikmet Yaşamaya Dair adlı şiirinde. İnanırım şairlere... Bakma sen yazdıklarıma... Özellikle çabalıyorum saçma görünmeye.. İnan bana özellikle...  Bilirim yaşamak şakaya gelmez. "Büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın, bir sincap gibi mesela, yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden, yani bütün işin gücün yaşamak olacak." Büyük bir depremde ölümü an be an yaşayınca, hayatın  ne olduğunu şiddetle hissediyor insan. Neyse.. Geçenlerde ne oldu bil bakalım? Benim bir sigortalımın kamyonu çarpmadı mı bir trene? Hoppala! Treni nerede buldu da çarptı değil mi? İşte diyorum ya bizim hasarlar böyle. Çarpmaz öyle araba arabaya ya da araba kaldırıma, duvara falan. Çarparsa trene çarpar. Var mı başka memlekette müşterisinin kamyonu trene çarpan? Çıksın ortaya. Bilmek isterim valla. Neyse.. Memleketin bir yerinde bizim kamyon trene çarptı gerçekten. Kim kusurlu? Eee! Tren kendi yolunda gidiyor. Başka şansı var mı? Yok. Onun yoluna giren kim? Bizim kamyon. Tamamen müşterimin kamyon şöförü kusurlu tabii. Muazzam bir fatura çıktı. Teminatımız vardı çok şükür. Ödedik gitti.  Şimdi sen "Şu yukarıdaki tren kazası fotoğrafı da neyin nesi?" diye soruyorsun değil mi?  Şeyy.. Yazımla ilgili bir tren fotoğrafı  ararken  bu fotoğrafı buldum da...  Ne bileyim?  Neler oluyor hayatta diye, ekleyiverdim buraya.


İnanmıyorum!.. İki paragraf oldu. Ben halen anlatmak istediğimi anlatamadım iyi mi? Aslında benim çocukluğum tren yolunda geçti. Eskiden İzmit, içinden tren geçen şehirdi. Biz de bu tren yolunun kenarında dizim dizim dizilen apartmanlardan birinde otururduk. Çok sık tren geçerdi. Tren geçerken ev zangır zangır titrerdi. Biz alışmıştık, umursamıyorduk fakat evimize gelen misafirler ilk seferinde acayip ürkerlerdi. Ben tuhaf bir zevk alırdım onların bu korkma hallerinden.  Dudaklarımda muzip bir gülüşle onları seyrederdim. Koca koca insanlar. Oturdukları yerde titrerlerdi. İçin için gülerdim. Ne fena? Sence niye  acaba böyle bir çocuktum? Bilirsin, insan önce ateşi bulmuş, sonra da tekerleği. Dünya uygarlığının gelişmesine damga vuran ikili… İyi de arkadaşım kim akıl etti, bir yerden bir yere demirden yol döşemeyi? Sence de şaşılacak şey değil mi? Sonra düşünsene her büyük şehir bir tren garının etrafında gelişmemiş mi? Haydarpaşa mesela… Aaa! Haydarpaşa deyince aklıma son yangını getirmek istemedim de eski bir Türk filmini düşündüm.  Hatırlasana dört kardeşi.. Saffet, Himmet, Hayret ve Gayret isimli… Şahane bir film değil midir? Hani Ertem Eğilmez’in yönettiği, Sadık Şendil’in yazdığı film. Hani Rahmetli Kemal Sunal, Metin Akpınar, Zeki Alaysa, Halit Akçetepe oynar. Adı neydi? Tamam buldum! Köyden İndim şehire. Bu dört kardeşin define bulmak için İstanbul’a geldikleri günü aklına getirsene! Ne tatlıdır her biri. Aaaaa! Ben edebiyatçılarımız ve tren konulu bir yazı yazmayacak mıydım? Ne oldu şimdi böyle? Görüyor musun  dağıttım  gene...   Aslında biliyorum durumumu... 17 Ağustos depreminin üzerinden 12 yıl geçti... Oysa hafızamda herşey daha dün gibi... Daldan dala atlayıp saçmaladım ya gene... Haybeye yapmıyorum inan bana... Elimde değil... Dağıttım dağıtmasına ama ne yalan söyleyeyim bile isteye...  

NOT: İlk fotoğraf  Cemal Turgay çekimi çok sevdiğim  bir İzmit fotoğrafıdır.

25 Ekim 2010 Pazartesi

Bir Kere Daha Anladım Ki Ben Şehrimi Çok Seviyorum!

Bir kez daha anladım ki ben  şehrimi çok seviyorum. Başka bir şehirde olduğumda, hele şehrimden uzun süre uzak kaldıysam, 41 plakalı bir araba gördüğüm vakit yüreğim pır pır ediyor. Doğma büyüme İzmit'li olunca insan, girip yüzemiyor olsam bile, yaşadığım şehirde deniz varsa, hele yaşadığım şehir İstanbul'a çok yakınsa, hele arkadaşlarım, ailem yaşadığım şehirde bulunuyorlarsa, ölürüm ben o şehre.. Tamam, adamakıllı bir kitapçısı yok, Zagor arasam çizgi roman satan yok, tamam dağlık tepelik bir şehir düz ve boş alanı pek yok... Ama bir şehre ait hissediyorsa, kişisel tarihinin izlerini o şehrin okullarında, sokaklarında, çınar altı yollarında görebiliyorsa insan, herşeyi ile o şehri sahipleniyor biliyor musun? Mesela futbolla ilgisi olmasa bile Kocaelispor'un 3.lige düşmesinden hazin bir efkar duyabiliyor. Tersine şehirle ilgili güzellikler görünce de sanki kuş olup kanatlanmışcasına, kendini  çocukça bir sevinç telaşı içinde bulabiliyor. Neden anlatıyorum bunları biliyor musun? Elimin altında üç tane dergi var. Üçünde de İzmit'li hemşehrilerimin  izleri var.

Dün istanbul'daydım. Kitapçıda dergilere bakıyordum. İz dergisini bilir misin? Yayın Yönetmeni Ara Güler'dir. Eee, Ara Güler adını görünce  anlarız ki bu dergi fotoğrafçılıkla ilgilidir. İz dergisini her zaman satın almasam da  içindeki fotoğraflara  bakmayı çok severim. Fotoğrafların an'ı dondurması heyecanlandırır beni. Hele İz dergisindeki fotoğraflar her daim ilgimi cezbeder. Dün gene dergiyi aldım elime. Şöyle bir sayfalarını dalgalandırdım ki o ne? Tam orta sayfasında Fethiye Caddesi-İzmit-Türkiye yazmıyor mu? Siyah beyaz bir fotoğraf. Fotoğrafçısı ise... Hey, fotoğrafçısı hemşehrim Cem Turgay.  Cem Turgay'ın babası Cemal Turgay'ın fotoğraflarını seyretmekle geçmişti ömrümüz. İşte en üstteki fotoğraf. 1958 yılında  dondurulmuş bir İzmit an'ı... Ne kadar güzel bir fotoğraf değil mi? Bir vakitler İzmit'in içinden tren geçerdi. Ah canım şehrim benim... Besbelli ki  İzmit bir oyuncu edasıyla  pozlar  vermişti  bu baba ve oğula.  Bana göre  İzmit'in görsel tarihini en güzel yansıtan fotoğrafçıdır Cemal Turgay. Ve şimdi sıra oğlu Cem Turgay'a gelmişti. Cem Turgay'la sanıyorum  aynı dönemlerde aynı lisede okumuştuk. İz dergisinde bir hemşehrim tarafından çekilen şehrimin fotoğraflarını görmek şahane bir şeydi. Hemen aldım tabii ki bu ayki İz dergisini.

Futboldan hiç anlamam. İyi de neden elim Goal dergisine gitti. Tamam rengarenk dergi kabıyla enerji fışkıran bir hali vardı derginin. Karşıdan bakınca "Gel beni al, enerjim sana geçsin" diyordu sanki. Ama hiç futboldan anlamıyorum ki. Dergiyi naylon poşetinden çıkardım. Kapağını çevirdim. Editörden diye bir köşe yazısı.  Köşe yazısının sol tarafında da editörün fotoğrafı. Hey... Bu fotoğraftaki editör benim hemşehrim. İzmit'li. Ege Görgün.  Yazısını okuyorum ayak üstü. Tam şu satırlara gelince kalakaldım.  Diyor ki: "Siz şu anda elinizde bir futbol dergisi tutuyorsunuz çünkü, ve bu sizin bir futbolsever olduğunuzun en önemli ve en gerçek kanıtı.  Ödülünüz ise futboldan müthiş bir keyif almak, futbol sayesinde mutlu olabilmek. Bunların gerçekleşmesi için ille de maç seyretmeniz gerekmiyor üstelik.  Bir futbol dergisi okumak, bir blog takip etmek, futbol üzerine düşünmek ve hayal kurmak, belki de futbol hakkında yazmak..." Aaa! Ege Görgün bunları bana yazmış sanki. Ben futboldan anlamayan ama futbol  seyircisi üzerine hayal kurup bloğuma yazı yazan biriyim. Şaşırdım kaldım vallahi. Şimdi nasıl kıyarım ben bu dergiye. Hemşehrim Ege Görgün editörü diye Goal dergisini satın aldım.

Bir kaç ay önce gene hemşehrim Şenol Bezci'nin karikatürleri var diye Birikim dergisini satın almıştım.  Burada uzun uzun anlatmıştım. Şimdi elimin altında Goal Futbol Dergisi, İz Fotoğrafçılık Dergisi ve Birikim Sosyalist Kültür Dergisi var.  Çünkü her üçünde de şehrimin insanlarının izleri var. Bir kez daha anladım ben şehrimi çok seviyorum. Sadece 41 plaka gördüğümde değil, hemşehrilerimin her başarısına denk geldiğimde övünüyor ve mutluluk duyuyorum. Bayıldım bu dergilere.. Bayıldım yemin ederim.

6 Mayıs 2010 Perşembe

Bugün Bir Defa Daha Anladım, Ben Şehrimi Çok Seviyorum. Fakat İtiraf Ediyorum ki...

Bugün bir kez daha anladım ki, ben şehrimi çok seviyorum. Başka bir şehirde isem 41 plaka gördüm mü kalbim pır pır ediyor. Şehrimle ilgili her güzellikten mutluluk duyuyorum. Bak şimdi. Bugün Cumhuriyet Gazetesi'nin Kitap ekini okuyordum. Kapakta 64.Yunus Nadi Ödülleri diye bir başlık vardı. Merakla ilk sayfasını çevirdim. Enis Batur’un Pervasız Pertavsız köşesini okumaya başladım. Selim İleri’nin Edebiyat-Resim ilişkisi konusunda geçen yıl yazdığı bir yazıdan söz ediyordu. İlginç bir yazıydı. Edebiyat- resim diyaloğunun 19. yüzyılda koyulaştığından, 20.yüzyılda devredilen bir ilişki düzeni oluştuğundan, aslında ressam-şair, ressam-yazar işbirliği ile kotarılan kitapların azımsanmayacak kadar çok olduğundan söz ediyordu. Günümüze gelindiğinde artık bu diyaloğun pek kalmadığını uzun uzun anlatıyordu. Yabancı yazar- ressamlardan örnekler veriyordu. Yazı üstünde biraz düşündüm. Sanki bir ressamın edebiyatla ilgili olması çok doğal geliyor… Olabilir. Ama her edebiyatçının ressam olabilmesi mümkün mü? Ressamlık ayrı bir yetenek istiyor. Hem edebiyatçı hem de ressam olan yazarlar sahiden farklı olmalı. İnan ki daha önce böyle bir şey hiç aklıma gelmemişti. Doğrusu, bunları düşünmek hoşuma gitti. Bildiğim memleketimin ressam-yazarlarını hatırlamaya şöyle bir gayret ettim. Aklıma ilk olarak Nazım Hikmet geldi. Sonra Bedri Rahmi Eyüpoğlu tabii ki… Ya Ahmet Haşim… Kesinlikle resimle ilgili bir yazar. Güzel Sanatlar Akademisi Hocası bir kere… Peki Ahmet Hamdi Tanpınar? Ressimle ilgilendiğini biliyorum fakat resim çizer miydi? Hatırlayamadım. İlhan Berk de bir şiir üzerinde çalışacaksa, resimlere baktığını söylemiyor muydu? Söylüyordu söylemesine fakat kendisi çiziyor muydu? Bilemedim. Hey, Orhan Pamuk da resim yapan bir yazar, öyle değil mi? Aklıma Aşkın Güngör geliyor... Evet, Aşkın Güngör’de hem yazan – hem çizen genç edebiyatçılarımızdan… Vay canına… Kimbilir bilmediğim veya hatırlamadığım daha ne kadar hem ressam hem yazar olan edebiyatçılarımız var. Benim şimdi farkına vardığım bir durum… Dur, ben bu konuya başka bir gün gene döneyim. Şimdi yazacağım konu başka... Bende ilgili dağınıklığı var ya, uzatırsam bu konuyu, gene daldan dala atlarım, asıl söylemek istediğim güme gider.

Bu yıl 64’üncüsü düzenlenen Yunus Nadi Ödülleri’ni kazananlar belirlenmiş. İlgiyle Sosyal Bilimler Araştırması, Roman, Öykü, Şiir, Karikatür ve Fotoğraf dallarında kimlere ödül verilmiş diye sayfaları çevirerek bakmaya başladım. Hepsini tek tek okumak istiyordum fakat sabahın erken saatleriydi. Gene programım çok doluydu. Derine dalmamalıydım. Şöyle bir göz atmalı, bir an önce hayata akmalıydım. O ne? Tam derginin sayfalarını kapatacakken son baktığım Yunus Nadi Fotoğraf Ödülü kazananlar sayfasında gözüme Kocaeli kelimesi çarpmadı mı? Aman nasıl heyecanlandım anlatamam! Kalktığım koltuğa tekrar oturdum ve okumaya başladım: “Cem Turgay, Kocaeli'nin ünlü fotoğrafçısı olan babası Cemal Turgay'ı izleyerek, ona hayran olarak başladı fotoğrafçılığa. Belki de manuel fotoğraf makinelerinin deklanşör sesine tutkundu. Ne de olsa o zamanlar, dijital fotoğraf makineleri yoktu ve manuel makinelerin deklanşör sesleri 'an'ı durdurduğunuzun sesli kanıtıydı. Matbaa çalışanlarının kâğıt kokusuna tutkusu gibi Cem Turgay da bu sesin peşinden gitti. Turgay'la fotoğrafı konuştuk.” Yazının devamı burada. Demek ki Cem Turgay İzmit’li öyle mi? İzmit’in çok eski fotoğrafçısı Foto Cem’in oğlu… Acaba Cem Turgay bizim İzmit Lisesi mezunu olabilir mi? Ben var ya, bir hemşehrim ödül kazanmış ya, kalbim nasıl pır pır etmeye başladı anlatamam sana… Uçtum uçtum. Bugün çok işim vardı. İçeri dışarı koştum durdum.. Çok ama çok yorgun olmam gerekirken kendimi hiç yorgun hissetmiyorum. Neden mi? O kadar sevindim ki şehrimin bir sanatçısının ödül almasına, yorgunluğumu falan unuttum. Bugün bir defa daha anladım ki, ben şehrimi çok seviyorum. Şehrimle ilgili her güzellik beni mutlu etmeye yetiyor. Şeyy.. Bir şey itiraf etmeliyim. Aslında yazmayacaktım. Söylemeye utanıyorum. Bak şimdi... Bloğa koymak için Cem Turgay'la ilgili fotoğraflara bakıyordum. Şu siyah beyaz fotoğraf var ya... Biterim ben bu fotoğrafa nerede görsem her zaman biterim! İyi de fotoğrafçısına hiç mi dikkat etmez insan? Böyleyim işte... Fotoğrafa büyülenmiş, sanatçısına hiç dikkat etmemişim. Bunca yıl hem de... İnanamıyorum kendime... Fotoğrafın üzerindeki isme bakıyorum. O ne? Cemal Turgay- 1958 yazmıyor mu? Cem Turgay'ın babası yani. Şaşırdım kaldım. Ben ödüllü oğlunun fotoğrafını aramaktan vazgeçtim. Oğluna şevk veren ve beni her daim büyüleyen baba Cemal Turgay'ın çektiği bu şahane İzmit fotoğrafını Hayal Kahvem'e koymaya karar verdim.