sigorta etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sigorta etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Mart 2026 Çarşamba

Hasar Arabada Değil Hatırada...

 

Sigortacılıkta bazen dosyalar değil, hikayeler açılır. Bazı dosyalar vardır, kapatırsın. Bazıları vardır... Kafanın içinde açık kalır.

Ali abiyle yıllardır çalışırım. Öyle sigortalı değil, aile gibi. Gözüm kapalı kefil olacağım adamlardandır.

Bir gün aradı. Gece evine gelmiş, site otoparkı doluymuş. Arabayı dışarı bırakmış. Sabah geldiğinde sağ ayna ve ön sağ çamurluk hasarlıymış. Klasik: hasar... Park halinde çarpıp kaçmışlar. Geçmiş olsun, dedilk.

Dosyayı açtık. Anlaşmalı servis, beyan, eksper… süreç ilerledi. Sonra  red geldi.

Sigorta şirketinin red gerekçesi neydi?  Bu hasar park halinde olamaz.

İtiraz ettik. Uzun uzun anlattık. Hatta işi büyüttüm.  Olay yerine gittim. Ali abiyi çağırdım. Geldi. Arabayı aynı şekilde park ettik. Bir baktım… Ayna tamam. Ama çamurluk… bir tuhaf. İçime sinmedi. Arabayı çok iyi bildiğim bir servise  götürdük.

Cevap netti... Bu hasar park halinde olmaz! Şaştım kaldım.

İçeri girdim. Ali abi oturuyor. Abi, dedim, hiç beklemedenTahkim’e gideriz diye düşünüyordum ama baksana bizim ustalar da sigorta şirketiyle aynı şeyi söylüyor… Emin misin sen abi? dedim.

Sakindi... Kılını kıpırdatmadı... Kapının önünde çarpılmış buldum, dedi.  

Utandım ne yalan söyleyeyim... Koskoca Ali abi... Yıllardır görmemiştim. Çok yaşlanmış.

Başka bir yere sürtmüş olabilir misin abi? dedim. Yok, dedi.  Eşiniz kullanmış olabilir mi? Belki sürtmüştür bir yere. Siz de hasarlı halde park yerinde görmüşsünüzdür mesela, dedim. Çok sakin... . Yok, dedi. 

Sonra ekledi: Ben aslında hasarsızlığı bozmak istememiştim.

O an anladım.

Bu hasar bir yalan beyan hikayesi değildi. Bu… eksik bir hatıra hikayesiydi.

Bazan insanlar gerçeği saklamaz. Sadece farklı hatırlar.

Biz dosyayı kapattık. Ali abi ertesi gün konut sigortası için telefon etti.

Kendime bir not düştüm:

Sigortacılıkta en zor şey hasarı anlamak değil.

İnsanı anlamak.

11 Eylül 2021 Cumartesi

İçinden Sigortacı Geçen Film - Enemy Territory.

 

Bir sigortacı,  toplu konut benzeri bir apartmanda yaşayan emekli öğretmene poliçe imzalatmaya gider. Sigortacının Vampirler isimli sokak çetesi tarafından kontrol ve terörize edilen bu binada kapana kıstırılması, mahsur kalması, kurtulmaya çalışmasını konu alan bir film Enemy Territory.

Kuzey Kalesi'nin youtube kanalında, Şeker Adamın Laneti adlı filmin incelemesini dinliyordum ki, bu filmden söz etti. 

İçinden sigorta/sigortacı geçen film ve kitapları arıyorum ya, çok sevindim.

Bu vesileyle Kuzey Kalesi'ne mahsus selam ederim.

https://www.youtube.com/watch?v=pn532-9udAQ

26 Ağustos 2021 Perşembe

Ve Kitap ve Sigorta ve Uçmak...


Raymond Carver adını ilk kez benim öğretmen kardeşten duydum.  "Oku illa. Seveceksin" demişti. Hem kardeşim hem öğretmen ya...  Derhal dinledim. 

İlk kez 1989 yılında basılan, Ayça Sabuncuoğlu tarafından İngilizce aslından çevrilen Katedral'i dün gece okumaya başladım. Raymond Carver, 1938 Amerika doğumluymuş. Kısa öykü yazarıymış. Oldum bittim öykücüyüm. Elbette şiir, roman, deneme kitaplarını da çok severim. Lakin öykünün yeri ayrı. Halis öykü uçurur beni. Nitekim, kitaba adını veren  211. sayfadaki Katedral'le okumaya başladım.  Sahiden uçtum.

O değil de, bu yazıyı asıl yazma sebebim nedir biliyor musunuz? Epeydir içinde sigorta- sigortacı cümleleri olan kitapları arıyorum. İşte buyrunuz. Biri Katedral'de çıktı. 

"Robert'a küçük bir sigorta poliçesi ve madeni yirmi Meksika pezosunun yarısı kalmış. "

Bu cümleyi gördüm ya. Bir daha uçtum:)


NOT- İçinde sigorta ya da sigortacı geçen cümleler olan kitaplar veya filmler biliyorsanız yazar mısınız bana? Uçarım:)


24 Haziran 2018 Pazar

Ve İş Ve Türkü Ve Üç Ayak...



Haziranın ilk haftaları,  nasıl debdebeli çalışma dönemimdir anlatamam. Eh, işte...  Dünkü son toplantımdı. Eğer  sonuçlanmazsa... Eğer günlerdir emek sarf ettiğim... Şirketi için her yönüyle avantaja  çevirdiğime inandığım teklifimi onaylamayıp,  muhabbeti yokuşa sürseydi var ya... Kararım karardı. En büyük müşterim demeyecek, pılımı pırtımı toplayacak, "Haydi  bana eyvallah" edasıyla,  arkama bakmadan vınlayacaktım.  

Tüm hevesimle anlattığım sunumum bittiğinde, müşterim  beklemedi, gözlerimin taa içine bakarak; "Rakiplerinden pahalısın" dedi. 

Sesimi çıkarmadım. Masanın üstündeki cihazlarımı çantama koymaya başadım.  Yanıma geldi. Elini uzattığını görünce  otomatikman uzattığım elimi avuçlarının arasına aldı.. "Lakin hiç akıl etmediğim klozlar eklemişsin, muafiyetleri güzelleştirmişsin, en önemlisi işini aşkla yapan birisin. İş senin." dedi.  Heyy! Ağız dolusu gülümsediğimi hissettim... Teşekkür ettim. Gerisin geri döndüm.  Asansöre binmedim.  Merdivenleri hoplaya zıplaya indim.  Göz açıp kapayana kadar, binanın önündeydim. 

Hangi ara arabama  bindim,  hangi ara kontağı çevirip o ormanlık yola girdim, inanın hatırlamıyorum. Burası neresiydi? Gelirken de bu yoldan mı geçmiştim? Garip bir yadırgama hissettim. Camdan yumuşak bir aydınlık giriyordu. Devasa ağaçlar  ortama esrarengiz bir hava veriyordu.  Daracık yol,  bir yılan bedeni gibi eğrile kıvrıla önümde akmaya  devam ediyordu.  Pencerenin camını açtım.   Dirseğimi pervazına  dayadım. Rüzgar tatlı tatlı esiyordu.  Saçlarım rüzgarın ritmiyle uçuşuyordu. Ağır ağır, keyfini çıkara çıkara   arabamı sürmeye devam ettim.

Ansızın o türküyü  işittim.  "Denizun dalgasini dereler savuşturur oy, dereler savuşturur... Ayrı düştüm yarumden, kim bizi kavuşturur oy, kim bizi kavuşturur?" Allahım yarabbim! Size bişi söyleyeyim mi, Karadeniz türküsü duydum mu var ya...  Hele kemençe sesi duysam mesela... Of... Asla dayanamam... Dünyanın gelmişini geçmişini  şıp diye unuturum. 

Hemen arabamı kenara çektim, hemennn...  Hızla arabamdan indim. Müziğin sesine doğru, ağaçların arasından koşar adım yürümeye başladım. O ne?  İncecik suyu akan  derenin kenarında, iki köylü kızı oturuyordu. Yanlarına koydukları telefondan, işittiğim türkünün sesi geliyordu. Kızlar  kıkırdayarak hem  türküye eşlik ediyorlar, hem de  oturdukları yerde öne arkaya sallanıyorlardı. "Döndüm dere yukari, Aklum kaldi denizda oy, aklum kaldi denizda.  Sevduğum arkamuzdan, neler dediler biza oy, neler dediler biza." Hahha! Bayıldım.  Ağzımdan türkü tadında sözler döküldü.   "Hey! Olur mu böyle oturmak! Fırlayın kizlar! Oynayalım üç ayak!"  Söylediğime kendim güldüm:)


Ne yaptılar dersiniz? Yeminle, fırladılar! Ömrümde görmedim bu kızları. Tanımam etmem.  Ne gam! Memleketimin güzellikleri onlar... Keşke sizler de yanımızda olaydınız... Halimizi bi görseydiniz var ya... Yeminle şaşar kalırdınız. Bakın şimdi... Ne yaptık biliyor musunuz? Önce beklemeden elele tutuştuk. Sanki kırk yıldır birlikte oynuyormuşuz da  birbirimize alışıkmışız gibi, aynı anda kollarımızı yukarıya kaldırdık. Sert ritmik tempoyla, kimi pat pat  pat  toprağa  ayaklarımızla vura vura,  kimi  omuzlarımızı  titretip sallaya sallaya, bazan  kollarımızı aşağıya indirip yukarıya kaldıra kaldıra, türküye eşlik ederken bağıra bağıra... Üç ayak oynamaya bi başladık  ki... Ohhooo hooo hooo... Kendimi kaybetmişim.  

"Gemim geliyor gemim, duduguni çalmadan oy, dudugunu çalmadan. Azraile can vermem oy, azraile can vermem. Sevdiğimi almadan  oy, sevdiğimi almadan... Oy gemim budanasun oy, yaktun beni yanasun. Bu köyün inadina oy, alup beni gidesun oy, alup beni gidesun":)



Fotoğraf- Google'dan

25 Nisan 2016 Pazartesi

Ve Hayat Ve Babam Ve Ben



Bu sabah eksperle yaptığım telefon konuşmasında kendimi kaybettiğimi çok sonra fark ettim. Eksper, kurumsal bir müşterimin büyük bir hasarını, yaptığım tüm uyarılara rağmen iyi yönetememişti.  Eksperin sorunlu yaklaşımı halen devam etmekteydi. Öfkeliydim. Telefon görüşmemiz ilerledikçe öfke katsayım yükseldikçe yükseldi. Zerafeti elden bırakmamaya gayret ederek dakikalarca dil döktüm. Sonunda  nasıl gerildiysem, telefonu kapadığımda çenemin titrediğini hissettim. İki yanağımı  iki avucumun içine aldım.  Dirseklerimi masaya dayadım. Ağlamaya başladım. 

Öğlen yemeğini babamla yedim. Zihnim yorgundu. Babam tatlı tatlı bir şeyler anlatıyordu. Aklımsıra  tüm dikkatimle dinliyordum. Sıra kahveye gelince, babama kahveyi nasıl içmek istediğini sordum. Babam yüreğime ılık ılık baktı.  Bu kez orta ya da sade demedi. "Seninle içmek isterim." deyiverdi. Gülümsedi. "Bedenin burada, aklın kimbilir nerelerde?" diye sözüne devam etti. O anda kendime geldim. Neydi bu halim? Yıllardır sigortacılık yapıyordum.  Onlarca sorunla boğuşmuştum. Sorunlar halledilmek içindi.  Oysa şu an ne kadar kıymetliydi. Babamla birlikteydim. Aklımı meşgul eden konu buhar olup uçuverdi. Kahvemiz geldi. Babam benimle kahvesini hüplete hüplete içti. Ben ise hayatın gelmişine geçmişine boş verdim. İki yanağımı iki avucumun içine aldım. Dirseklerimi masaya dayadım.  Tüm kalbimle  babamı dinlemeye başladım.



31 Aralık 2015 Perşembe

Yalanım Yok... Hayalim Çok:)

7. Star Wars'u seyredenler bilecektir,
son filmin en efsane kahramanı Rey'dir.




Bu güzel genç kadının kullandığı  uzay aracı spidırın kasko sigortasını ben yaptım.
Araç eskiydi. Hatta hurda bile diyebilirim.
Sigorta şirketine zorla kabul ettirmiştim.



Rey, az önce aradı beni...
Hüngür hüngür ağlıyordu.
"Uzayın ıssız yollarında aracım arıza yaptı.
Çok çaresiz kaldım. Ne yapmalıyım?" dedi.
"Aaa! Geçmiş olsun." dedim.
O kahraman ruhlu  kadın, çaresizce ağlıyordu ya...
Önce...
Çok şaşırdığımı itiraf etmeliyim.
Sonra...
Düşündüm. Ne olacaktı ki?
Ağlamak güzeldir.
İnsanlık hali...
Şaşırdığımı  hiiiç belli etmedim.
En şefkatli sigortacı sesimle,
"Hemen yavaşça  ilk çöl gezegenine iniver.
Sakın merak etme.
Derhal çekiciyle tamirci göndereceğim."
dedim.



 
Gönderdiğim çekici ve tamirci,  ışık hızıyla Rey'in yanına vardılar.
Aracı kaldırıp, beceriyle onarımını yaptılar.



Rey, aradı beni...
"Kullanıyorum artık." dedi.
Nasıl mutluydu anlatamam.
Teşekkür üstüne teşekkür etti.
"Heyy!
Lafı mı olur Reyyy!
Sigortacıyım.
Benim işim bu." dedim.
Ehemm! Ehemm!
Övünmek gibi olmasın ama...
Yılın şu son gününde...
Star Wars'ın son kahramanına yardımcı olduğum için,
ne yalan söyleyeyim çok ama çoook sevindim:)


24 Mayıs 2015 Pazar

Bir Robot Şirketinin Sigorta Acentesi Olmak

Yukarıya  afişini iliştirdiğim Automata’yı var ya, bugüne kadar  ne gördüm ne işittim. Az önce sanal alemde volta atarken, tesadüfen denk geldim.  Afiş, tek kelimeyle, müthiş!

Filmin türü deseniz... Binlerce kasırga aşkına!  Tam benlik... Aksiyon, bilim kurgu, gerilim.   Başrol oyuncusu deseniz, Antonio Banderas. Laf aramızda, Desperado’dan beri kendisini pek bi severim.  

Konusunu okuduğum anda ise var ya... Resmen yerime çivilendim. Aynen şöyle yazıyor: “ Film bir robot şirketinin sigorta acentesi olan Jack Vaucan’ın, robotların illegal manipülasyonunu araştırmasını konu ediniyor.”  

Hay canına sayın seyirciler…  Bir robot şirketinin  sigorta acentesi öyle mi?

Heidegger ne demiş? “"Şimdi", olanaklı bir geleceğe kapı araladığında anlamlıdır.” 

Ben bu filmi… hemen… İşte, şimdi... Evet... "Şimdi" seyredeceğim:)




1.gizli not-
filmin konusunu okurken, ilk cümlede "illegal manipülasyon araştırması" diyor ya, ne demek istediğini pek anlamadım.

sanal ansiklopedide bulduğum “şimdi’yle ilgili, şöyle afili bir felsefeciden afilli bir cümle bulup yazımın sonuna ekledim ki, bilgili endam vermek niyetindeyim.

2.gizli not- 
felsefecinin adını doğru yazdığıma emin değilim.


3.gizli not-
merak eden olur diye söyleyeyim istedim, ben bir sigorta acentesiyim. ve hayalci biriyim. hemen havaya girerim. misal bu ya, bir robot şirketinin sigorta acentesi olmayı  isterim.

4.gizli not- 
filmi daha seyretmedim. merakta obur, ilgide dağınık, bilgisi yarım yamalak biriyim. henüz illegal manipülasyonun ne olduğunu anlamadım. filmi seyrettikten sonra,   bir robot şirketinin sigorta acentesi olmaktan vazgeçebilirim.  yani... haybeye söz vermeyeyim.

21 Aralık 2014 Pazar

Neden Sigortacı Oldum?



Bu soruya havalı bir cevap verebilirim. Mesela şöyle söyleyebilirim:

“Kitap seven biriyim. Hele 1883 doğumlu, modern dünya edebiyatının en önemli yazarlarından Franz Kafka’nın kitaplarına deliririm. Kafkaesk bir ruha sahip bencileyin biri, olsa olsa aynen Franz Kafka gibi sigortacı olarak işe başlar diye düşünmüştüm. Sahiden Kafka gibi sigortacı oldum. Laf aramızda, belki ben de Kafka gibi kitap yazabilirim hayali kurmuştum kurmasına amaaa… Yaza yaza ancak blog  yazısı yazabildim:)”

18 Aralık 2014 Perşembe

İçinden Sigortacı Geçen Filmler -2 - ÇİFTE TAZMİNAT

 
Selam, kahve milleti insanları!

Şu yukarıda afişini gördüğünüz  Çifte Tazminat adlı film var ya… Fennin ilk harikası,   Amerikan mucizesi, bütün meşhurların sevdiği bir filmdir.

Çifte Tazminat’ı,  öyle laga luga  sanıp, sakın ola küçümseme gafletine düşmeyiniz.  Kendisi:

-  l7 dalda Oscar’a aday olmuş,
- 100 yılın en şahane  filmlerinden biri olarak değerlendirilmiş,
- Sinema dünyasının gelmiş geçmiş en önemli yazar yönetmenlerinden Billy Wilder’ın büyülü başyapıtıdır.
- Akabinde ve detayında,   kara film tarzının tüm klişelerine sahip bir filmdir...

Hangi klişeler mi?  Hangileri olacak…  Ayıptır söylemesi…
 
 - Güzel, güçlü, fettan kadın… .
- Yakışıklı, zeki, dilbaz adam...
- Siyah beyaz, tekinsiz atmosfer....
- Elden düşmeyen içkiler, sigaralar…
- Suç...
- Ölüm...
- Ve elbette… Nanananooom… Tutkulu bir aşk.

Filmin konusuna merak sarkıtan veya  pike yapıp seyirtenler varsa, hemen özet attırıvereyim: 
 
Mutsuz evliliği olan kadın, sigortacı adamı etkiler.
Kaza süsü verecekleri bir cinayeti beraberce planlarlar.
Sigortacı  adam, önce kadının kocasına Hayat Sigortası  yapar.  
Sonra Kaza Sigortası'nı da poliçeye ilave eder.
Bu tip poliçelerde, ecelle değil kazayla ölüm olursa çifte tazminat ödenmektedir.
 
Sonra ne mi olur? Yooo. Anlatmam.  Valla benden  bu kadar arkadaşım.  Merak eden oturur seyreder:)
 
 
 

24 Ekim 2013 Perşembe

Hanginiz Kara Murat?



Bugün ilk kez yüzyüze görüştüğüm müşterime, sigortaları hakkında ayrıntılı bilgi verip, poliçelerini teslim ettim.  Derken laf lafı açtı. Duvarında asılı film afişi sebebiyle, konu sinemaya geldi dayandı. Sazı bir o aldı bir ben… Son günlerde seyrettiğimiz filmlerden bahsettik. Birbirimize filmler tavsiye ettik. Ben İstanbul’daki Film Festivallerini ilgiyle takip etmeye çalıştığımı söyledim. O ise ne dedi biliyor musun? Beş sinemasever  arkadaşıyla her Çarşamba gecesi buluştuklarından, aynı gece arka arkaya birkaç film seyrettiklerinden söz etti. Nasıl hoşuma gitti  anlatamam.  Yeni tanıştık filan diye düşünmedim. Elimde değil,  sevincimi hiiç mi hiiç gizlemedim. Hatta mahcubiyet perdemi iyice araladım. Çocuk gibi ellerimi çırpıştırdım… “Heyy! Ne güzeel!” dedim.  Sonra kaşlarımı devirdim... En Küçük Emrah sesimle “Keşke ben de gelebilsem.” deyiverdim. 

Olur mu hiç? Erkek erkeğe film seyrediyorlar. Benim ne işim olacak aralarında öyle değil mi?  Güldü.  “Gelin tabii.  Ama biz vurdulu kırdılı film seviyoruz. Hanımlar böyle filmlerden pek hoşlanmaz.” dedi. 




 

Allahım, ben ne zaman iflah olacağım? Ne dedim bil bakalım? Hiç duraksamadan, “Aaa! Bayılırım ben!” dedim. Sonrasını görmeni isterdim. Çünkü o andan itibaren artık ben filmdim. Nasıl iştahlı iştahlı anlattığımı gözünde canlandırmanı rica ediyorum. Konuşmama şöyle başladım. “Çocukken oturduğumuz evin balkonu, bir  yazlık sinemanın bahçesine bakardı. Beyaz perde var ya, tamıtamına  bizim balkonun  karşısındaydı. Size bir şey söyleyeyim mi, Cüneyt Arkın’ın bu filmleri vardır ya…” Müşterimin yan duvarında asılı film afişini işaret ettim.” Hani Malkoçoğlu, Battalgazi, Kara Murat filan…” Hah işte… Şimdi yazarken bile inanamıyorum kendime valla. Nanananooommm… Çünkü o andan sonra artık Cüneyt Arkın bendim.

 

Bak şimdi… Misal, bir meşaleyle altı adam devirdiği sahnelerinden bahsediyorum tamam mı… Bu esnada masanın üzerindeki cetveli alıp havada sallıyorum. Efendime söyleyeyim diyelim,  kalenin o kooskocaa, yüksek mi yüksek, neredeyse elli metrelik surlarından  atlayarak kurtulur hani, diyorum. Utanıyorum yazarken valla… Bir koltuktan diğerine  hopluyorum. Son bir örnek daha vereceğim.  “Hatırladınız mı, kendisine atılan oklardan nasıl zıplayarak kurtulur.” diyorum. Ve ayakta zıp zıp zıplıyorum. Fıçının içinde yuvarlanırken, ok atıp onlarca düşmanı vurduğunu nasıl anlattığımı şimdi yazmayayım. İyice vaziyetime acıyacağını tahmin ediyorum. 

Doğrusunu söylemek gerekirse, uzun zamandır Cüneyt Arkın filmleri seyretmemiştim. Ben  bile bu kadar ayrıntıyı nasıl hatırladım hayret ettim. Du bi… Daha komikliğim bitmedi. O anda birdenbire Kara Murat’ın düşmanlarına yakalandığı bir sahne gözümde canlandı. Hangi filmdi acaba? dedim. Heyy!.. Kara Murat Kara Şövalyeye Karşı olmalı, diye devam ettim. Müşterim Kara Murat’mış, ben ise Kara Şövalye’mişim sanki tamam mı? Gözlerinin içine bakarak…

“Nayıır! Senin ölümün bu kadar kolay olmamalı. Önce ölümü özlemelisin. Beter acılarla kıvranmalı, seni öldürmem için yalvarmalısın.” dedim. Sonraaa...

Sonra mı? Ne olacak? Sonrası iyilik güzellik:)


20 Nisan 2012 Cuma

Eğer Bir Tavşan Deliğine Düşersem, Hatırlamalıyım...



Günlerden cuma. Aylardan nisan'dı. Sabahtı. Heyecanlıydım. Bugün önemli görüşmelerim vardı. Rakiplerim sadece acenteler değil, devasa bankalardı. Yüreğime tuhaf bir korku çöreklenmişti. Günlerdir hazırladığım  teklifleri hatırladım. Emeklerim bir anda heba olabilirdi. Koskoca bankalar bir lokmada beni yutabilirdi. Kafam karıştı. Korktum ben. Sokak kapısının önünde ona rastladım. Minik bir kediydi. Kedi bana güldü. "Korkma" dedi. Sonra ansızın yok oldu gitti. Olduğum yerde kalakaldım. Aklıma Alis geldi. İçimden tekrarladım:

1- Seni ufaltabilecek iksir var.
2- Büyümeni sağlayacak bir kek var.
3- Bazı hayvanlar konuşabilir.
4- Kediler yok olabilir.
5- Harikalar diyarı gerçektir.
6- Canavarlar yok edilebilir.

Hımm. Yedinciyi hatırlayamadım. Başımı yukarıya kaldırdım. Gökyüzündeki bembeyaz bulutlara baktım. Yüreğim  güvenli bir sevinçle pırpırlandı. Korkum uçtu gitti. İlkin yazar Lewis Carroll'a, ardından yönetmen Tim Burton'a bir selam çaktım.  Emin adımlarla hayata daldım.


 -  Sence ben delirdim mi?
 -  Hayır, sadece keçileri kaçırdın. Ama sana iyi bir haberim var. Bütün iyi insanlar böyledir.

      (Alice Harikalar Diyarı'ndan)     
17.10.2011

17 Ağustos 2011 Çarşamba

"Böylesine Sevilecek Bu Dünya, "Yaşadım" Diyebilmek İçin."


17 Ağustos 1999'da Gölcük merkezli bir deprem yaşadığımızda, baktım ki bizler sağ kalmışız; hemen İstanbul'a,  çalıştığım sigorta şirketine koşmuştum. Ofisim depremde yıkılmıştı. Kimlerin sigorta poliçeleri var bilemiyordum. Merkezden poliçelerimin çıkarılmasını, acilen yardımcı olmalarını istemiştim.  Deprem yaşamadan önce, depremin bu kadar vahim olduğunu bilmiyorduk ya, sigorta şirketindeki yetkililer, “kaç poliçenizde deprem teminatı olacak ki, beş on tane bir şeydir belki,” demişlerdi. Oysa tüm müşterilerimin poliçelerinde deprem teminatı vardı. Eğer yoksa, poliçe başlangıcında dahil edilmiş, sonrasında sigortalı istememişse zeyilname denilen ek bir poliçe ile çıkarılmıştı. Listeyi döküp yüzlerce poliçede deprem teminatının var olduğunu görünce, şirkettekiler şaşırmışlardı. Hemen yetkililerle kollarımızı sıvayıp, zarar görenleri bulmuş ve çeklerini vermiştik. Poliçelerinde deprem teminatı olduğunu bilmeyen çoğu müşterim elimizde çeklerle bizi karşılarında görünce, ne yapacaklarını bilememişlerdi. Şaşkınlık ve çaresizlik içindeyken hasar ödemeleri yaralarına öyle bir ilaç olmuştu ki, hayatında yaşadığın en büyük mutluluk nedir diye sorsan, işte onların gözlerindeki hayret dolu sevinçtir diyebilirim. Kesin! Halen çalışıyoruz her biriyle. Aile gibiyiz. İnsan uzun zaman görüşmeyince müşterilerini özler mi? Ben özlerim. İnsan yıllardır çalıştığı insanları özlemez mi hiç? Özlerim ne yalan söyleyeyim.


Bak şimdi. Allahım! Ben ne anlatmak istiyordum gene neler anlatıyorum. Farkındayım  konuyu fena halde  dağıttım. Aslında  şimdi anlatmak istediğim konu trenlerdi, biliyor musun? Edebiyatçılar ve tren konusunda ufak bir araştırma yapmıştım. Ondan bahsedecektim. Diyeceksin ki şimdi… “Haydi göreyim seni, depremle nasıl bağlayacaksın treni?” Haklısın. Depremle trenin ne ilgisi var değil mi? Şöyle… Ben bir sigortacı olarak depremi yaşadım ya… Depreme gelene kadar hırsızlıktan, su baskınına, yangından, araç çarpmasına, iş kazalarından, suistimallere, gaspa her türlü akla gelir gelmez hasar görmüştür bu gözlerim. Eee! Ama benim yaşadıklarım bu söylediklerimin normal türlüsü değil, her türlü çapariz hasarlar beni bulur diyebilirim. Bu nedenle acayip tecrübeliyim. Üstüne koskoca bir deprem yaşayınca insan, depremde yaşanılan o kadar olay tabii… Her biri ayrı tecrübe… Anlatmayayım hepsi ayrı ayrı elem dolu  hikaye. Bitti mi sanıyorsun? Yoo.. Depremden günümüze kalan ve insanlara halen dert olan bildiğim ne durumlar var. Bakma  Hayal Kahvem'e  laylaylom  yazılar yazdığıma… Yoo... Yaşamayı ciddiye alırım  aslında. "Bu dünya soğuyacak, yıldızların arasında bir yıldız, hem de en ufacıklarından, mavi kadifede bir yıldız zerresi yani, yani bu koskocaman dünyamız. Bu dünya soğuyacak günün birinde, hatta bir buz yığını yahut ölü bir bulut gibi değil, boş bir ceviz gibi yuvarlanacak, zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız. Şimdiden çekilecek acısı bunun, durulacak mahzunluğu şimdiden. Böylesine sevilecek bu dünya,"Yaşadım" diyebilmek için..." der ya Nazım Hikmet Yaşamaya Dair adlı şiirinde. İnanırım şairlere... Bakma sen yazdıklarıma... Özellikle çabalıyorum saçma görünmeye.. İnan bana özellikle...  Bilirim yaşamak şakaya gelmez. "Büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın, bir sincap gibi mesela, yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden, yani bütün işin gücün yaşamak olacak." Büyük bir depremde ölümü an be an yaşayınca, hayatın  ne olduğunu şiddetle hissediyor insan. Neyse.. Geçenlerde ne oldu bil bakalım? Benim bir sigortalımın kamyonu çarpmadı mı bir trene? Hoppala! Treni nerede buldu da çarptı değil mi? İşte diyorum ya bizim hasarlar böyle. Çarpmaz öyle araba arabaya ya da araba kaldırıma, duvara falan. Çarparsa trene çarpar. Var mı başka memlekette müşterisinin kamyonu trene çarpan? Çıksın ortaya. Bilmek isterim valla. Neyse.. Memleketin bir yerinde bizim kamyon trene çarptı gerçekten. Kim kusurlu? Eee! Tren kendi yolunda gidiyor. Başka şansı var mı? Yok. Onun yoluna giren kim? Bizim kamyon. Tamamen müşterimin kamyon şöförü kusurlu tabii. Muazzam bir fatura çıktı. Teminatımız vardı çok şükür. Ödedik gitti.  Şimdi sen "Şu yukarıdaki tren kazası fotoğrafı da neyin nesi?" diye soruyorsun değil mi?  Şeyy.. Yazımla ilgili bir tren fotoğrafı  ararken  bu fotoğrafı buldum da...  Ne bileyim?  Neler oluyor hayatta diye, ekleyiverdim buraya.


İnanmıyorum!.. İki paragraf oldu. Ben halen anlatmak istediğimi anlatamadım iyi mi? Aslında benim çocukluğum tren yolunda geçti. Eskiden İzmit, içinden tren geçen şehirdi. Biz de bu tren yolunun kenarında dizim dizim dizilen apartmanlardan birinde otururduk. Çok sık tren geçerdi. Tren geçerken ev zangır zangır titrerdi. Biz alışmıştık, umursamıyorduk fakat evimize gelen misafirler ilk seferinde acayip ürkerlerdi. Ben tuhaf bir zevk alırdım onların bu korkma hallerinden.  Dudaklarımda muzip bir gülüşle onları seyrederdim. Koca koca insanlar. Oturdukları yerde titrerlerdi. İçin için gülerdim. Ne fena? Sence niye  acaba böyle bir çocuktum? Bilirsin, insan önce ateşi bulmuş, sonra da tekerleği. Dünya uygarlığının gelişmesine damga vuran ikili… İyi de arkadaşım kim akıl etti, bir yerden bir yere demirden yol döşemeyi? Sence de şaşılacak şey değil mi? Sonra düşünsene her büyük şehir bir tren garının etrafında gelişmemiş mi? Haydarpaşa mesela… Aaa! Haydarpaşa deyince aklıma son yangını getirmek istemedim de eski bir Türk filmini düşündüm.  Hatırlasana dört kardeşi.. Saffet, Himmet, Hayret ve Gayret isimli… Şahane bir film değil midir? Hani Ertem Eğilmez’in yönettiği, Sadık Şendil’in yazdığı film. Hani Rahmetli Kemal Sunal, Metin Akpınar, Zeki Alaysa, Halit Akçetepe oynar. Adı neydi? Tamam buldum! Köyden İndim şehire. Bu dört kardeşin define bulmak için İstanbul’a geldikleri günü aklına getirsene! Ne tatlıdır her biri. Aaaaa! Ben edebiyatçılarımız ve tren konulu bir yazı yazmayacak mıydım? Ne oldu şimdi böyle? Görüyor musun  dağıttım  gene...   Aslında biliyorum durumumu... 17 Ağustos depreminin üzerinden 12 yıl geçti... Oysa hafızamda herşey daha dün gibi... Daldan dala atlayıp saçmaladım ya gene... Haybeye yapmıyorum inan bana... Elimde değil... Dağıttım dağıtmasına ama ne yalan söyleyeyim bile isteye...  

NOT: İlk fotoğraf  Cemal Turgay çekimi çok sevdiğim  bir İzmit fotoğrafıdır.