mecnun kuleleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mecnun kuleleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Temmuz 2012 Cuma

Tamam... Suçum Büyüktü... Üstelik Taammüden...


 "Kapağındaki miki resimlerine aldanıp da 
"Bu kitap kadın ruhuna hitap etmiyodur, içinde aşk felan yoktur" demeyiniz. 
Haşarı okurların tükenmez kalemle bıyık yapmasından endişelendiği için 
bilborardlara resmini koydurtmayan
 fakat aslında yakışıklı bir insan olan yazarın hisli ve derin cümleleri bulunuyor."  
 Atilla Atalay-Ağlama Duvarı adlı kitabının arka kapak yazısından

 
Nasıl heyecanla kitapçıya girmiştim anlatamam. Bugün gibi hatırlıyorum. İçim içime sığmıyordu!  Sanki çok iyi tanıdığım sihirli bir el, sırtımdan  iterek gideceğim istikameti belirliyordu. Nasıl anlatsam bilmiyorum. Bu ses beni, aklımdan geçeni yapmam için resmen yüreklendiriyordu. İlk iş dergilerin olduğu bölüme yönelmiştim. Özellikle aradığım o dergi var ya o dergi… Bulmalıydım! Kafama takmıştım bir kere... Bulmalıydım illa ki!   Göz radarlarımı sonuna kadar açmıştım. Dergileri hızla taramıştım. Sonundaaa... Hey! Aradığım dergiyi elimle koymuş gibi şıppadanak bulmuştum. Tüm merakımla dergiyi elime almıştım. Ne fena! Dergi naylon poşet içindeydi. Heyecanla derginin kapağına bakmıştım. Fotoğrafını kapak yapmamışlardı, iyi mi? Onun yerine  Kurtlar Vadisi  filmlerinin baş jönünün kurşun ve silahlara kuşanmış  halini kapak resmi niyetine koymuşlardı.  Aldırmamıştım.  Hatta hiç şaşırmadığımı bile söyleyebilirim. Derginin kapağındaki yazıları tek tek incelemiştim. İnanılacak gibi değil...  Aradığım kişi ile ilgili hiç iz bulamamıştım. Şaşakalmıştım.  Allahım, yoksa  bu dergide değil miydi? Yanlış hatırlıyor olabilir miydim? İşte elimde tuttuğum dergide röportajı olacaktı ya, bloğundan okumuştum hani. Öyle olmalıydı. Kalakalmıştım. İyi ama, kapakta adından hiç iz yoksa bu dergide olamaz diye aklımdan geçirmiştim. Birden nevrim dönmüştü. Dergiyi yerine fırlatmaya karar vermiştim. Tam dergiyi fırlatıp yerine bırakacakken o ses, "Dur!" demişti. Aniden fikir değiştirip, naylon poşeti yırtmıştım ben. Dergiyi çıkarmıştım yırttığım naylon poşetin içinden. Telaşla sayfalarına  bakmaya başlamıştım. Yok.. Yoktu işte. Bu dergi değildi demek ki... Of! Bakar mısın  şu olana bitene, demiştim de, kendimi kör kuyularda merdivensiz, denizler ortasında yelkensiz kalmış gibi hissetmiştim.  Umutsuzluğum o denli büyümüştü  ki  sırtımdan aşağıya bir buz kalıbı atmışlardı sanki... İçimdeki buz kalıbı bünyemin ısısıyla suya dönüşmüştü. İçimde fokurdamaya başlayan su dışarıya çıkmaya çalıştımıştı  tabii. En uygun çıkış yeri elbette gözlerimdi.  Ansızın gözlerimden pıtır pıtır yaşlar  dökülmedi mi?  Aaa! Ağlıyor muydum yoksa?  Evet ağlıyordum ne olacak ki? Sulu gözlünün tekiyimdir zaten... Tam demek  bu dergi değildi, bulamadım işte aradığım dergiyi, diye düşünürken… Tam dergiyi yerine bırakacakken... Umutsuzca derginin son sayfalarına bakıyordum ki... Nanananomm! Bulmuştum. Oydu işte! Dergideki yarım sayfa fotoğrafını görmüştüm önce. Bir süre Mecnun Kuleleri üzerinde uçan bir zeplin görmüş gibi  sevinç  içinde ağzım açık bakakalmıştım. Hemen kitapçıdaki mor pufu ayağımla yanıma çektiğim gibi, eteklerimi toplamış, sevinçle hoplayarak oturmuştum. İçime tatlı bir serkeşliğin çöreklenmeye başladığını hissetmiştim. Hey! İnsanın  yüreği afacan afacan  çırpınır ya bazen...  Hani  misal bu ya, aklından geçirdiği muzipliği tam gerçekleştirmek üzereyken...  Hele kaç yaşına gelirsen gel, benim gibi uslanmaz ve iflah olmaz bir yüreğe sahipsen... Bak şimdi... Çantamı ayağımın yanına yere fırlatmıştım. Sonra dergideki fotoğrafına bakmıştım. Gülümsüyordu. Elim otomatikman çantama gitmişti. Çantamdan çıkartmıştım önceden hazır ettiğim tükenmez kalemimi. Haşarı bir okuruydum ben… Evet… Feciydim feci! Hiç acımamıştım. Hiiç! İtiraf ediyorum... Bunu yapmayı uzun zamandır  aklımdan geçiriyordum. Düşündüğümü bile isteye gerçekleştirecektim yani. Haşarı okurların tükenmez kalemle bıyık yapmasından endişelendiği için, bilborardlara resmini koydurtmuyordu öyle mi? Hiç tereddüt etmedim. Hiiiçç!.. Tükenmez kalemimle Atilla Atalay'a bıyık çizdim. İnan kitapçı kalabalık olmasa sevinçten  kahkahayla gülecektim. Hımm.. Suçsa bu... Suçumu kabul ediyorum hakim bey... Tamam... Suçum büyük...  Üstelik taamüden.  Hemen Aktüel dergisindeki Atilla Atalay'ın röportajını okumaya girişmiştim. Tam o anda şehrin yükselen yıldızı, kuyruğuyla dünyayı devirip kayıplara karıştırmıştı. Havanın boşluğunda birbirine çarpıp yankılanan  sevinç, yer kabuğunu boydan boya yararak ilerlemişti ilerlemesine de... Bir şey sorabilir miyim? Şeeyy!.. Ağlamakla gülmek kardeş mi harbiden:)


20 Temmuz 2012 Cuma

"Kırık Bir Keşke, Ortaboy Bir Pişmanlık, Dipten Giden İpince Sızı..."


"Gelin yirmibirinci yüzyılın modern yerleşimi Blue Sky Towers Bokçabük Konakları'na beraberce gökyüzünden bakalım.....

Aslına bakarsanız burda, bu insan konservelerinde, bu içlerinde zamandan yorgun düşmüş delilerin dolaştığı Mecnun Kuleleri'nde, kimse kimseyle konuşmuyordu.

Eşofmanlı adamlarla kadınlar ortadaki su birikintisinin etrafında bir takım bitkilerle sınırları belirtilen yılankavi parkurda çok acele bir yerlere yetişecekmiş gibi eşofmanlarını hışırdatarak ve tek kelime etmeden yürüyorlardı. 

Akşam saatlerinde ortadan kaybolan eşfmanlıların yerini, bebek gezdiren yetmişiki millete mensup dadılar alıyordu. Gürcü, Bulgar, Özbek, Moldov, Rus vb. Dadılar biraz daha konuşkanlardı. Kendi aralarında uzak diyarların bilinmez geğiklerini çevirirken ara sıra çocuklara sesleniyorlardı. "Bakugaan,  in ordan çöcuk, düşeceksin. Köbrağ, arkadaşinin kafasını çekme, gel burda Sude ile oynayın..." 

Dadı dilleri bir derece de, kendi aralarında konuşan çocukların pilli oyuncak ve japon anime kırması dilleri hepten anlaşılmazdı. Ecnebi ejderha avazlarıyla, çocuk parkını sarmış görünmeyen dragonlara, aynı anda dokuz kötülük yapabilen; rüzgâr bükücü, ateş emer, taş yutar canavarlara sesleniyorlardı.


Şimdi böyle anlatıyorum ama sıra sıra gelen "farkındalık dalgaları dışında hayatımdan neredeyse tamamen memnundum. Tüm bunlara kendimi derin bir kabullenişle "olup olacağı budur, hayat böyledir, bunlardır, güvenlidir" telkinlerine bırakıyordum.

"Noluyo lan, nedir bunlar böyle?" diye ansızın gelen "farkındalık dalgalarını" hızla savuşturup anlaşılmaz bir şekilde daha da bırakıyordum ipin ucunu.

İçinden tren geçen şehirler, orman köyleri, balıkçı kasabaları, nehir kenarları... O sekiz bloğun dışındaki her yer çok uzak ve yorucu geliyordu. Ayrıca çok sıkılırsak, sekiz bloğa on dakika uzaklıkta, altı salonlu sineması olan bir AVM vardı.

Deniz, evet. Kıştan rezervasyon yaptırarak yetmişsekiz bungolovlu o tatil köyüne gidebiliyorduk. Yedi gün,  sekiz gece bize ait olan o bungolovlardan birine yerleşip denize girebiliyorduk. 

Sonra yine bu sekiz blok..."   



NOT:İstanbul'un güzelliğini, tarihi dokusunu bozan  gökdelenlerin dur durak bilmeden çoğaldığını gördükçe ve her geçen gün bu fena vaziyeti kabullendiğimizi fark ettikçe "kırık bir keşke, ortaboy bir pişmanlık, dipten giden ipince sızı" hissettim gene... Atilla Atalay'ın Mecnun Kuleleri adlı kitabını aldım elime... Yazar afetsin beni... Kitapla aynı adı taşıyan, arka sayfalarındaki gizli ve hisli öyküsünden,  bazı cümlelerini buraya aşırdım.

 

9 Mayıs 2012 Çarşamba

Durma Öyle Hacı... Bi Speyşıl Efekt Yap... Diyceem Bi Aksiyon Olsun.


Bazen içimdeki ses bitince, yani biri “koşmayı bırak” deyince içimden, susunca… İçmelere, kaybolmalara giderdim eskiden. Doğrusu güzel de kaybolurdum hani; kendim de dahil hiç kimse beni beş on gün bulamazdı. Herkesçe bilinir ki, sonra bulduğun gene kendin olursun. Gelgelelim, aradaki kaçma kovalamaca sürecinin gerçekten gizemli ve tehlikeli bir güzelliğinin olduğunu düşünürdüm... 
 


Stefan Hawking'e göre, insanoğlu olarak saldırgan bir ırkız biz mesela.  Hatta bu gezegeni bitirip başka gezegenlere açılmak gibi planlarımız var. Schrödinger'in kedisi'nden İsrafil'in borusuna, yani kuantum fiziğinden dört kitap kırk peygamber indinde kadim bilimlere, iyiliği ve kötülüğü düşünürüm. Hepimiz ölecek miyiz?  Evet öleceğiz.  Gerçi ben gibi arada bir gidip gelenler oluyor ama son tahlilde "kalanlar" olarak biz, kötülükle uzlaştığımız için mi direnip kalabiliyoruz? Sahiden kötü müyüz peki?



Kimsenin hayata dair hiçbir şeyi bilemeyeceğini düşündüm sonra... Bu gezegen var oldu olalı çocukların gördüğü zulmü, kız diye toprağa gömülenlerden başlayıp savaşta kaybolanları, organ ticareti için kaçırılanları, hısım akrabanın eziyetine uğrayanları, yoksulluktan bir harf öğrenemeyenleri, her türden bunca obezitenin gölgesinde aç ölenleri... düşündüm...   O an için kendimi üç ordan, iki de önceden vardı, toplam beş kez yalnız hissettim.   



Sahildeki bankta oturdum. Sanıyorum denizin tek müşterisiydim. Rüzgâr keşişlemeden üç ile beş şiddetinde esiyor, uzaklarda bir salın üzerine üslenmiş kuş korosu aklımdan geçen suzinak şarkıya eşlik ediyordu. Pek efsunlu, insana huzur veren bir görüntüydü. Öyle ki, olur da ölürkene gözümün önünden bi film şeridi geçerse, filmin "mesut dakikalar, haz veren lahzalar" bölümünde bulunsun istedim. Oysa şu lanet olası hayata rozetimi ve silahımı teslim edeli çok oluyordu. Öyle fazla derdim olmazdı yani. Gidene yaban mersinli donut yiyip sert bir kahve içerek bakardım. "Hoop" diye gidiverdi O. Gittiydi işte... Sonra bir süreliğine öldüydüm ben. Her yer hepten sessiz.  Durdum, kuma çekilmiş bir kayığın karına gömdüm kendimi ben, öylece seyrettim. Çok ıssız buralar şimdi, hayat böyle artık; kişi başına bir yalnız düşüyor.



NOT:
1. paragraf Mecnun Kuleleri- Negzel Pembe adlı öykünün bazı cümleleri
2. diğer paragraflar Mecnun Kuleleri- Viran, Civciv Kutusu- Saklambaç ve Kişi Başına Bir Yalnız adlı öykülerinden alıntıladığım bazı Atilla Atalay cümleleriyle, Cennetteki Yabancılar adlı çizgi roman karelerini eşleştirdim. Ortaya böyle bir yazı çıktı. Madem kişi başına bir yalnız düşüyor.  Durma öyle hacı... Bi speyşıl efekt yap... Diyceem bi aksiyon olsun yani... Bilmem anlatabildim mi? 

2011

28 Aralık 2011 Çarşamba

Bir Günden Geriye Kalanlar...


Gene krizim tuttu. Döne döne Atilla Atalay’ın Mecnun Kuleleri adlı kitabını arıyorum. Yok! Aradım taradım. Yok! Yer yarıldı içine girdi sanki. Hayır, bari diğer kitapları olsa… Hiçbiri yok iyi mi? Nasıl olur? Sözümona bazı kitaplarından bende çifter çifter vardır… Çünkü böyle Atilla Atalay'ın kitaplarını evde arar bulamam. Sonra illa yenisini alırım. Asla dayanamam. Ne yapabilirim?  Bu kitap krizi vaziyetim anlatılacak gibi değil. Acaba biri beni sabote mi etti? Allahım! Bir tane kitabını bile neden bulamadığımı anlayamadım. Eğer okuyamazsam Atilla Atalay'ın bir öyküsünü şimdi… Nefesim kesilebilir… Gerisini söylemeyeyim… Eh, artık ne diyebilirim? Sizlere ömür! 


Aslında ben “Bu sabah  Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’ndeki Sevgi Soysal Sempozyumu'na gittim.” diyecektim. Evet.  Gittim sahiden.  Denk geldi gidebildim.  Sabah yapılan ilk bölümünü  tüm merakımla izledim. Öğlen arası oldu.  Hemen üniversitenin önünden otobüse atladığım gibi, ver elini Tophane-i Amire… Dali sergisini gezdim. (Kara Kitap, sözüm söz seninle de gezeceğim:) Dali çocukluğundan beri aşçı olmak istermiş. Eh, aşçı olamayıp ressam olunca, bu hayalini menü ve tarifleri resmederek gerçekleştirmiş. Tablolarını fotoğraflayamadım ama Dali’nin kullandığı renklere bittim. Bittim. Müthiş!


Sonra  "Ölümünün 35. Yılında Sevgi Soysal Sempozyumu"nun ikinci bölümünü dinlemek için  tekrar Mimar Sinan Üniversitesi'ne döndüm. Hey! Bu kez oturum başkanı Doğan Hızlan. Konuşmacılar ise kimlerdi biliyor musun? Sevdiğim kitapların yazarları! Oya Baydar, Selim İleri, Latife Tekin, Buket Uzuner...  Nasıl hoş muhabbetli nasıl keyifli bir oturum oldu anlatamam. Yazarların Sevgi Soysal için anlattıklarını mutlulukla dinledim. Bir okur olarak, çok doyurucu bir sempozyum izlediğimi gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Emeği geçen herkese teşekkür etmeliyim.


Yani rüya gibi bir gün geçirdim. O kadar yıl sonu iş debdebem arasında, denk gelip Sevgi Soysal'la ilgili sempozyumun bari ilk gününü kaçırmadığım için çok sevinçliydim. Dönüşte Beşiktaş'tan vapura hoplaya zıplaya bindim. Kadıköy'e geçtim. Otoparktan arabamı aldım. İzmit'e doğru yola çıktım. Nasıl mutluydum anlatamam. Allahım! Tam Ataşehir'in yanından geçiyordum ki... O ne?  Dondum kaldım. Fotoğraf makinem arıza yaptığı için gördüklerimi fotoğraflayamadım. Ama ilk gittiğimde illa fotoğraflayacağım. Resmen dağ taş bina dolmuş! O binalalar silsilesini görünce tüm sevincim uçtu gitti. Yüreğime kara bir keder  geldi çöreklendi.  Yoo... Her İstanbul'a gittiğimde Ataşehir'in yanından  geçiyorum. Ne bileyim? Bu kez resmen  binalardan korktum. Tek bir ağaç  bile görünmüyordu. Her taraf taş kule olmuş. Of, yüreğim nasıl fena oldu anlatamam. Dedim ki, derhal ilaç niyetine Atilla Atalay'ın Mecnun Kuleleri'ni okuyamazsam, ben bu krizden asla kurtulamam. İşte şimdi  kitabı evde arıyorum. Ama bulamıyorum! Yok!.. Bari öyküyü  hatırlayabilsem... Atilla Atalay insan konservelerine benzetir ya hani bu kuleleri... Ve içlerinde zamandan yorgun düşmüş deliler dolaşıyor derdi. Yani bizler mi? Of!..  Tam o kulelerin yanından geçiyordum...  Aynı öyküdeki gibi... Havanın boşluğunda yankılanan keder, yer kabuğunu boydan boya yararak ilerledi.  Önce şehre şöyle bir tepeden baktı. Sonra bir binadan ötekine çarptı... Çarptı...  En yüksek kuleye çarpıp sekti... Geldi... Geldi... Küskün kalbimden vurdu beni....Yüreğim keder içinde "çın... çınnnn... çınnnnnnn" diye inledi...  Günüm ne güzel başlamıştı...  Görüyor musun, nasıl bitti!...  Yooo... Derhal Mecnun Kuleleri'ni bulmalıyım! Yoksa dayanamayacağım! Söyler misin, kitap krizi vaziyetleri için,  kitapçılarda olmuyor mu  bir nöbetçi?!!


9 Ekim 2011 Pazar

Ve İzmit Ve Tren Ve Şiir Ve Ben


"İçinden tren geçen şehirler, orman köyleri, balıkçı kasabaları, nehir kenarları... 
O sekiz bloğun dışındaki heryer çok uzak ve yorucu geliyordu. 
Ayrıca çok sıkılırsak, sekiz bloğa on dakika uzaklıkta, altı salonlu sineması olan bir AVM vardı. Deniz, evet. Kıştan rezervasyon yaptırarak yetmişsekiz bungalovlu o tatil köyüne gidebiliyorduk. 
Yedi gün sekiz gece bize ait olan o bungalovlardan birine yerleşip denize girebiliyorduk. Sonra yine bu sekiz blok.
...
Şehrin yükselen yıldızı, kuyruğuyla dünyayı devirip kayıplara karıştı. 
Deli asansörler yerin yedi kat dibine kaçtılar.
Üçüncü boğaz köprüsüne sadece yirmi dakika uzaklıktaki akıllı evler duygularına yenik düşüyor, 
gizli kameraların hepsi ıssız kumsallar gösterirken güvenlik alarmları canavar düdüğü üflemeyi bırakmış, içlerinden of sökerek sesli sesli ağlıyorlardı.
Havanın boşluğunda birbirine çarpıp yankılanan keder, yer kabuğunu boydan boya yararak ilerledi."
                                                         
Atilla Atalay - Mecnun Kuleleri



İzmit’teyim. Günlerden pazar. Aylardan ekim. Şehir sessiz. Her gün gürül gürül fokurdayan insan sesi bugün  yok. Şehrime şu anda sukûnet hakim.  İzmit eskiden içinden tren geçen şehirdi.  Bir zamanlar oturduğum ev, tren yolu kenarındaki apartmanlardan birindeydi.  İlk gençlik yıllarım işte bu  tren yolunda geçti. Tren yolu, şimdinin yürüyüş yolu oldu.  Köşedeki  bankta oturuyorum. Yolun iki yanındaki muazzam bedenleriyle asırlık çınar ağaçlarını seyrediyorum. Yapraklar kendi lisanlarında hışırdayarak şarkı söylüyorlar. Kimi rüzgârın ritmiyle usulca döne döne yola dökülüyor. Kimi  ha düştü ha düşecek. Yorgun görünümlü dallarda sallanıyor. Vakitlerden güz saati... Ben oturduğum yerde, dirseklerimi dizlerime dayamış, yanaklarımı iki elimle avuçlamış kâdim dostum eski tren yoluna baktıkça bakıyorum. İlkin sanki zaman mânasını yitiriyor. Kendimi Ahmet Hamdi Tanpınar  gibi hissediyorum.  Yüreğim  “Ne içindeyim zamanın ne de büsbütün dışında” dizesini tekrarlıyor. Yoo… Hayal aleminde değilim. Tamamen kendimdeyim. Hemen Oktay Rifat’a atlıyorum. “Bir çekitaşı gibi üstümde zaman.” demeye başlıyorum. Mevsimler insan ömürleri gibi akıp gidiyor diye düşünüyorum. Benim gibi şehrim  de zamana ayak uydurmaya dirense de…  Galip, mağlup yok aslında…  Değişiklikler her ikimizin de suretine bir şekilde yansıyor.  Ancak, sanırım,  bazı anlar, şiir gibi hafızalarımızın içinde değişmeden olduğu gibi saklı kalıyor. Silkelenmeliyim. Böyle dalarsam derinlere, çıkışım zor alacak. Cahit Zarifoğlu’nun dizelerini bulmalıyım. Demeliyim ki “Haydi ey şair, sen de uyan ve şimşek gibi çakan şiirlerinle insanları uyandır, ölen duyguları canlandır, unutulan görevleri hatırlat… Onlara ilk hamlede, bildikleri kelimeleri, şimdiye kadar aşinası olmadıkları şekilde kullanmayı öğret. Sen aşk deyince bilsinler ki artık o şimdiye kadar bildikleri değildir.” Du bi… Ben durup dururken bir anıyı ağırlamaya girişmeyeyim şimdi. Bakma, en iyi kurtuluş gene şairlerin dizelerindedir. Hemen Haydarpaşa Garı'nda  mavi gözlü bir adamı hayal etmeliyim. “Haydarpaşa garında… 1941 baharında… saat onbeş… Merdivenlerin üstünde güneş… yorgunluk… ve telaş… Bir adam… Merdivenlerde duruyor… bir şeyler düşünerek.” Tamam. Çok güzel. Böyle devam edeceğim.  Heyyy! Dur! Artık şehrimin içinden değil dışından geçen trenden  bir siren sesi geldi. Yüreğim hemencecik hop etti. Kalakaldım öylece. Ansızın anılar üşüştüler gözlerimin önüne.  Yooo… Ben şimdi Nâzım Hikmet’in o seher vakti,  paltosunun yakasını kaldırmış halde… Kar içindeki peronda, yataklı vagonun pencerelerinin  birinin aralık perdesinden, saman sarısı saçlı, kirpikleri mavi, kırmızı dolgun dudakları şımarık ve somurtkan genç bir kadını görmesini istemiyorum. İstemiyorum işte… Onun yerine usulca  Orhan Veli gibi seslenmek istiyorum şehrime… “Garibim… Ne bir güzel var  avutacak gönlümü… Ne de bir tanıdık çehre… Bir tren sesi duymayagöreyim… İki gözüm iki çeşme.” Bugün bende vaziyetler böyleyken böyle. 

NOT: Fotoğraf Cemal Turgay'a aittir.


 

28 Mayıs 2011 Cumartesi

Durma Öyle Hacı... Bi Speyşıl Efekt Yap... Diyceem Bi Aksiyon Olsun.

Bazen içimdeki ses bitince, yani biri “koşmayı bırak” deyince içimden, susunca… İçmelere, kaybolmalara giderdim eskiden. Doğrusu güzel de kaybolurdum hani; kendim de dahil hiç kimse beni beş on gün bulamazdı. Herkesçe bilinir ki, sonra bulduğun gene kendin olursun. Gelgelelim, aradaki kaçma kovalamaca sürecinin gerçekten gizemli ve tehlikeli bir güzelliğinin olduğunu düşünürdüm... 
 


Stefan Hawking'e göre, insanoğlu olarak saldırgan bir ırkız biz mesela.  Hatta bu gezegeni bitirip başka gezegenlere açılmak gibi planlarımız var. Schrödinger'in kedisi'nden İsrafil'in borusuna, yani kuantum fiziğinden dört kitap kırk peygamber indinde kadim bilimlere, iyiliği ve kötülüğü düşünürüm. Hepimiz ölecek miyiz?  Evet öleceğiz.  Gerçi ben gibi arada bir gidip gelenler oluyor ama son tahlilde "kalanlar" olarak biz, kötülükle uzlaştığımız için mi direnip kalabiliyoruz? Sahiden kötü müyüz peki?



Kimsenin hayata dair hiçbir şeyi bilemeyeceğini düşündüm sonra... Bu gezegen var oldu olalı çocukların gördüğü zulmü, kız diye toprağa gömülenlerden başlayıp savaşta kaybolanları, organ ticareti için kaçırılanları, hısım akrabanın eziyetine uğrayanları, yoksulluktan bir harf öğrenemeyenleri, her türden bunca obezitenin gölgesinde aç ölenleri... düşündüm... O an için kendimi üç ordan, iki de önceden vardı, toplam beş kez yalnız hissettim. 
 


Sahildeki bankta oturdum. Sanıyorum denizin tek müşterisiydim. Rüzgâr keşişlemeden üç ile beş şiddetinde esiyor, uzaklarda bir salın üzerine üslenmiş kuş korosu aklımdan geçen suzinak şarkıya eşlik ediyordu. Pek efsunlu, insana huzur veren bir görüntüydü. Öyle ki, olur da ölürkene gözümün önünden bi film şeridi geçerse, filmin "mesut dakikalar, haz veren lahzalar" bölümünde bulunsun istedim. Oysa şu lanet olası hayata rozetimi ve silahımı teslim edeli çok oluyordu. Öyle fazla derdim olmazdı yani. Gidene yaban mersinli donut yiyip sert bir kahve içerek bakardım. "Hoop" diye gidiverdi O. Gittiydi işte... Sonra bir süreliğine öldüydüm ben. Her yer hepten sessiz.  Durdum, kuma çekilmiş bir kayığın karına gömdüm kendimi ben, öylece seyrettim. Çok ıssız buralar şimdi, hayat böyle artık; kişi başına bir yalnız düşüyor.



NOT:
1. paragraf Mecnun Kuleleri- Negzel Pembe adlı öykünün bazı cümleleri
2. diğer paragraflar Mecnun Kuleleri- Viran, Civciv Kutusu- Saklambaç ve Kişi Başına Bir Yalnız adlı öykülerinden alıntıladığım bazı Atilla Atalay cümleleriyle, Cennetteki Yabancılar çizgi roman karelerini eşleştirdim. Ortaya böyle bir yazı çıktı. Madem kişi başına bir yalnız düşüyor. Şu mübarek cumartesi günü... Maksat aksiyon olsun yani... Bilmem anlatabildim mi? Bi speyşıl efekt artık sen yapıver bari...





21 Mayıs 2011 Cumartesi

Yazmak - Kırık Keşkeler, Ortaboy Pişmanlıklar, Dipten Giden İpince Sızılar...


Yeni bir huy edindim. Canım sıkıldığında kendimi palas pandıras  sahildeki o banka atıyorum. Her defasında önce derin derin bir kaç nefes alıp veriyorum. Sanki böyle yapmazsam boğazımdaki düğüm çözülmeyecek akabinde  nefesim kesilecek zannediyorum. İyi geliyor. Adeta yerküreye değmemek maksadıyla ayaklarımı bankın üzerine topluyorum. Nafile olarak "olur böyle haller" diye öğütlesem de kendime... Umursamaz olmayı beceremiyorum. Bazen ziyadesiyle zorlandığımı, anlatılmaz derecede yıprandığını hissediyorum. Kimi zaman yaşanan kızgınlık veya kırgınlık, keder veya acı, yalnızlık veya güvensizlik, anlaşılmak veya anlatmak ya da  kimseyle paylaşmamak gibi durumlar beynimin içinde bir o yana bir bu yana cirit atıp duruyor. Çoğu kez insani zaaflar zorluyor beni. İtişmeler, kakışmalar... Yanılgılar, gülünç durumlar.... Yarı resmi, kalpazan işi  nezaket vaziyetleri...  Veya hafızanın zaman zaman çaktırmadan çekmecelerine gizledikleri... Sonra durup dururken akla gelmeyecek yerde ve zamanda  çıkarıp tozlarını silkelemesi... Hakikatinde  harbi harbi bünyeyi  sallayıp silkelemeyi amaç edindiği vaziyetler sözgelimi... Ne bileyim hayallerin kaydığı veya abarttığı aşırılıklar... İncir çekirdeğini doldurmayacak şeyleri büyütüp devleştirilmeler... Düşenebiliyor musun insanın sadece kendisiyle cebelleşmesi bile ne  meşakkatli bir iş! Of! Tüm bunların peşi sıra hissedilen kırık keşkeler, ortaboy pişmanlıklar, dipten giden ipince sızılar... İçim fena oluyor kimi zaman ne yalan söyleyeyim. İnsanım neticede öyle değil mi? Yaradılıştan gelen binbir his ve duyguyla başetmek kolay bir şey mi? Uğraşıyorum kendimle gördüğün gibi.  İşte sahildeki o banka ayaklarımı toplayıp oturuyorum ya... Çantamdan defter ve kalemimi çıkartıyorum. Nedense ancak böyle selamete erebileceğimi düşünerek; şefkate, iyiliğe, merhamete dair bildiğim tüm kelimeleri birbiri peşi sıra elimdeki deftere yazmaya başlıyorum. Yazmak  da insani bir edim... Ve yazmak bana çok ama çok iyi geliyor  biliyor musun? İçime su mu serpiyordur nedir? Basbayağı düzeliyorum. Heyyy! Havanın boşluğunda birbirine çarpıp yankılanan sevinç, yer kabuğunu boydan boya yararak ilerliyor. Geliyor. Geliyor... Küskün kalbimde çınlıyor. Çınnn! Çınnn! Çınnn! Sonra yine... Her seferinde daha büyük bir sesle daha büyük bir hızla... Elimdeki deftere kalemimin ucundan kelime kelime damlıyor....  Yazmak her daim bünyeme ilaç gibi geliyor... Hayatın gelmişine geçmişine bir selam çakıp... Gene... İşte gördüğün gibi yazıyorum... Yazıyorum... Yazzıııyooorumm...

NOT: Koyu yazılanlar, Atilla Atalay'ın Mecnun Kuleleri adlı öyküsünden aşırdığım cümleleridir.

5 Şubat 2011 Cumartesi

Suçum Büyük... Üstelik Taamüden...


Nasıl heyecanla kitapçıya girdim anlatamam. İçim içime sığmıyordu! Bilmediğim sihirli bir el  sırtımdan  iterek gideceğim istikameti belirliyordu sanki.  Dergilerin olduğu bölüme yöneldim. Özellikle aradığım o dergi var ya o dergi… Bulmalıydım! Bulmalıydım illa ki!   Göz radarlarımı sonuna kadar açtım. Dergileri hızla taradım. Hey! İşte aradığım dergiyi bulmuştum. Merakla elime aldım. Ne fena! Dergi naylon poşet içindeydi. Kapağına merakla baktım. Resmini kapak yapmamışlar iyi mi? Onun yerine  Kurtlar Vadisi  filmlerinin baş jönünün kurşun ve silahlara kuşanmış  halini kapak resmi niyetine koymuşlar.  Aldırmadım.  Hatta hiç şaşırmadım bile diyebilirim. Derginin kapağındaki yazıları tek tek inceledim. Aaa! Aradığım kişi ile ilgili hiç iz bulamadım.  Hayret edilecek şey! Allahım, yoksa  bu dergide değil miydi? Yanlış hatırlıyor olabilir miydim? Bu dergide röportajı olacaktı ya, bloğunda yazıyordu hani. Emindim. Kapakta adından hiç iz yoksa bu dergide olamaz diye aklımdan geçirdim. Birden nevrim döndü.  Tam dergiyi yerine bırakacakken fikir değiştirdim. Naylon poşeti yırttım ben. Dergiyi çıkardım yırttığım naylon poşetin içinden. Heyecanla sayfalara hızlı hızlı bakmaya başladım. Yok.. Yoktu işte. Bu dergi değildi demek ki... Of! Bakar mısın  şu olana bitene? Kendimi kör kuyularda merdivensiz, denizler ortasında yelkensiz kalmışım gibi hissettim.  Umutsuzluğum o denli büyüdü ki  sırtımdan aşağıya bir buz kalıbı attılar sanki... İçimdeki buz kalıbı bünyemin ısısıyla suya dönüştü. İçimde fokurdamaya başlayan su dışarıya çıkmaya çalıştı tabii. En uygun çıkış yeri gözlerimdi.  Ansızın gözlerimden pıtır pıtır yaşlar  dökülmedi mi?  Aaa! Ağlıyor muydum yoksa ben?  Evet ağlıyordum ne olacak ki? Tam bu dergi değildi demek, bulamadım işte diye düşünürken… Tam dergiyi yerine bırakacakken... Umutsuzca derginin son sayfalarına bakıyordum ki... Nanananomm! Buldum. Oydu işte! Dergide yarım sayfa fotoğrafını gördüm önce. Mecnun Kuleleri üzerinde uçan bir zeplin görmüş gibi  sevinç  içinde ağzım açık bakakaldım bir süre. Hemen kitapçıdaki mor pufu ayağımla yanıma çektim. Eteklerimi topladım.  Mor pufa sevinçle hoplayarak  oturdum. İçime tatlı bir serkeşliğin çöreklenmeye başladığını hissettim. Hey! Senin yüreğin yaramaz yaramaz çırpınır mı bazen? Hani  misal bu ya, aklından geçirdiğin muzipliği tam gerçekleştirmek üzereyken...  Hele kaç yaşına gelirsen gel, benim gibi uslanmaz bir yüreğe sahipsen... Bak şimdi... Çantamı ayağımın yanına yere fırlattım. Sonra dergideki fotoğrafına iyice baktım. Gülümsüyordu. Elim büyük bir arzuyla çantama gitti. Çantamdan çıkarttım önceden hazır ettiğim tükenmez kalemimi. Haşarı bir okuruyum ben… Evet… Feciyim feci! Hiç acımadım. Hiiç! Bunu uzun zamandır düşünmekteydim. Düşündüğümü bile isteye gerçekleştirdim. Tükenmez kalemimle Atilla Atalay'ın  yüzüne bıyık çizdim. İnan kitapçı kalabalık olmasa mutluluktan kahkaha ile gülecektim. Hımm.. Suçsa bu... Suçumu kabul ediyorum hakim bey... Tamam... Suçum büyük...  Ve üstelik taamüden.  Hemen Aktüel dergisindeki Atilla Atalay'ın röportajını okumaya geçtim. Tam o anda şehrin yükselen yıldızı, kuyruğuyla dünyayı devirip kayıplara karıştı. Havanın boşluğunda birbirine çarpıp yankılanan keder ve  sevinç, yer kabuğunu boydan boya yararak ilerledi ilerlemesi de bir şey sorabilir miyim?  Ağlamakla gülmek kardeş mi sahiden?

29 Ocak 2011 Cumartesi

Yaşlı Çınarla Hasbihal...


Bugün babamla vakit geçirdim. Annem dünyamızı terkettiğinden beri yalnız yaşıyor. Yalnızım demiyor ama. Asla. Her daim "Yalnız olur muyum hiç? Allah benimle.." diyor.  Sana bir şey söyleyeyim mi, inanmak şahane bir şey. Babam inançlı olduğu için canlı, dinamik ve mutlu. Öncelikle hedefi var. Beş vakit camiye gideceği için namaz vakti yaklaştıkça bir törene hazırlanır gibi hazırlanıyor. Tertemiz giyiniyor. Camiye gidiyor. Bir vazife bu. Resmen bir görev. Görevini yerine getirip, iç huzuruyla eve dönüyor. Bu arada camide ya da yolda gördükleriyle hasbihal ediyordur tabii.  Eve geliş. Biraz dinleniş.Çok kitap okur. Gene ezan vakti. Gene hazırlık. Ve gene evden çıkış. Bu hareket ve disiplin babamı  hem ruhen hem fiziken  daha genç kılıyor. Laf aramızda babam diye söylemiyorum Yunus Emre'nin İzmit şubesidir kendisi. Dünya tatlısı bir babadır. Bugün öğleden sonramı babama vakfettim. O ne yapıyorsa ben de yaptım.  Camiye gitmedi. Ben varım diye öğlen ve ikindi namazlarını evde kıldı. Sana bir şey söyleyeyim mi şu anda bütün günahlarımdan kesin temizlenmişimdir. Çünkü babamla tövbe edip epeyce tespih çektim. Birlikte dua ettik. Yaradan'a en güzel sözlerimizi söyledik. Kimini içimizden.. Kimini sesli.. Artık yüreklerimizde ne varsa gerçekleşmesi konusunda yardım rica ettik. Babam ne yapıyorsa yapıyorum ya nasıl hoşuna gitti anlatamam. O mutlu. Ben mutlu.


Sonra cennet cehennem muhabbeti yaptık. Kimler cennete gidecek? Kimler cehenneme? Nasıl iştahlı iştahlı neler yapmam gerektiğini  anlatıyor... Canım babam... Cehenneme gitmemi hiç istemiyor. Ben  kendime göre savunmalar yaparken sözlerimin arasında kendi anlattıklarıma kendim kahkaha atıyorum misal. "Heryerde sakın böyle sesli gülme e mi?" diyor. Daha çok gülüyorum tabii.. Şimdi "gene mi?" diyeceksin ama  babama Atilla Atalay'dan bahsettim biliyor musun?  Son kitabı Mecnun Kuleleri'ndeki  bir öyküsünde şöyle bir bölüm vardı. Yazar bir filmde seyretmiş. Belki Woody Allen'ın bir filmi olabilirmiş. Günahkarlarla dolu asansör cehennemin alt katına doğru iniyormuş. Durduğu her katta "hırsızlar, godoşlar, alçaklar" gibisinden o katta inecek kötülerin adları söyleniyormuş. Filme göre cehennemin yedi kat dibinde, en son katta, avukatlar inecekmiş.  Bakma Atilla Atalay'ın yazar olduğuna, kendisi mühendistir esasında.  Ama mühendisliği yapmıyor da hızla cehennemin yedi kat dibine doğru ilerleyen asansördekilerin komikli öykülerini yazıyor.   İşte öykünün bu bölümünde, o asansörün içinde yalnızca bazı avukatlar değil mühendislerin de,  ama belediyeciler, müteahhitlerden kesin birkaç tane bulunacağını söylüyordu. Bunu anlattım işte babama.  Dünya  her ne iş olursa olsun,  vazifesini  iyi ve doğru yapan insanların yüzü gözü hürmetine dönüyordur belki değil mi babacım, dedim. Hoşuna gitti bu anlattıklarım. Hakverdi.


Cennetten, cehennemden yani ölümden  okadar doğal söz ediyoruz ki babamla her defasında. Şaşırtıcı. Konu ölüm mecrasına akınca bu kez Gündüz Vassaf'a geçtim. Cehenneme Övgü kitabında Ölüm Unutkanlığı diye bir bölüm vardır. Ölümün bilincinde olmayan insanın yaşadığının da bilincinde olmayacağını ve ölümü dışarıda bırakan tüm düşüncelerin  insanı yaşamı mülk edinme çabasına görüreceğini söyler. Artık eskisi gibi çevremizde yaşayan insanların farkında olmadığımızı, her gün görmeye alışkın olduğumuz ne bileyim her gün bindiğimiz otobüsün şöförünü görmemeye başladığımızda unuttuğumuzu, hayatı bir oyun gibi algılamaya başladığımızı, ölenin sahnedeki işi bitmiş diye düşünüp gösteri devam etmeli kuralına itibar etmeye başladığımızı anlatır.  Ama asıl vurucu olan ölümü unutma sürecine sokulmuş olmamız tabii. Eskiden yaşlılar toplumda imtiyazlı bir yere sahipken, aile içinde masanın en baş sandalyesine büyükbaba ya da büyükanneler oturtturulurken şimdi çocuklar baş köşeye geçtiler. Yaşlılar ise mümkünse odalarında otursunlar, fazla etliye sütlüye dokunmasınlar. Ben bunlardan söz ettikçe babam kafasını sallayarak dinliyor. Ayrıca Gündüz Vassaf öleceğini unutan insanın  miskinleşeceğinden, soru sormayı, keşfetmeyi,  araştırmayı, cesur olmayı  beceremeyeceğinden söz eder. Ölümü bilmek, ölümün her an gelebileceğinin bilincinde olmak insanı özgür kılar der. Sonra kitabında özgürlüğü sorgular. Özgürlüğün, son tahlilde, korkuyla birlikte yaşama yeteneği, korkuyla yüzyüze gelme  cesareti olduğunu söyler. Korku insan yaradılışın bir parçası ya, korkmayan bir insanın yaşam ve ölüm korkusunun da olmayacağından bahseder. Özgürlük istediğimiz her hangi bir şeyi, herşeyi hayal edebilmek ve yapabilmektir. Sorulmamış soruları sormak, yapılmamışı yapmaya cüret etmek, bilinmeyenin peşinden koşmak. Tehlikeli bir sevüvendir özgür olmak. Tehlikenin bir ucunda da ölüm vardır tabii... Özgürlük, ucunda ölüm olduğunu bilerek, korkuyla yola devam edebilmektir diyor Gündüz Vassaf.  Şimdi ben babamla hasbihalde  buralara gelince... Aldım sazı elime daldan dala atlayarak anlatıyorum da anlatıyorum ya... Dedim ki "Babacım, Murathan Mungan'ın bir şiiri vardır. Upuzunnn bir şiirdir. Şair şiirinin bir yerinde "Bu şiire başladığımda nerdeydim, Şimdi nerdeyim?" der... Biz muhabbete başladığımızda nerdeydik? Şimdi nereye geldik? "dedim. Şaşkın baktı yüzüme... Güldüm. Sonra kalktık ayağa. Açtım kollarımı... İçimden hey gidi yaşlı çınar diyerekten  sımsıkı sarıldım babamın zayıf gövdesine. Sonra sakallarını okşayarak muzip muzip "Hayatında kaç kadın oldu ey  kovboy?" dedim. Kollarını açtı. Şaşkınlıkla gözlerimin içine içine baktı.. Tam ağzını açıp bir şey söyleyecekti ki...  "Ama sayı ile değil söz ile söyle.." dedim. Nasılsa hafızamda kalanlardan..  Hani bilirsin ya Metin Üstündağ'dan... Babam dayanamadı kahkahayla güldü. Eğildim kulağına.. Fısıldayarak... "Heeyy! Sakın güzel hanımların yanında sesli gülme e mi?" dedim. Çok güldü. Çok güldüm. Çok güldük.

26 Ocak 2011 Çarşamba

İlaç Niyetine Okunan Öyküler - Negzel Pembe


Televizyonda bir intihar haberi...  Babasını öldüren genç karakolda kendini asmış.  Seyrettim bu haberi... Öylece... Ne seyrettiğimi idrak etmek istemeksizin...  Boş  gözlerle... Hani haberlerde hava durumu anlatılıyormuş da durum  mevsim normallerinden biraz sapmış gibi...  O kadarcık. Alışılagelmiş, sıradan  bir durummuş gibi... Tepkisiz.   Evet aynen bu haldeyken ben... Yanımdaki kadın "nedir bu, niye böyle saçma haberleri gösteriyorlar?" dedi. Ansızın kafamın içinde dünyanın çanları çaldı biliyor musun? İşittim.. İşittim inan ki! Döndüm kadının yüzüne baktım. Korktum biliyor musun? Korktum yemin ederim.  Ya bu lafları ben söyleyeydim? Şimdi ben bu habere böyle boş gözlerle bakıyorsam. Sonrasında gün gelecek bu kadının tepskisini mi vereceğim? Dağıldım biliyor musun?  O kadar korktum ki yüzümdeki tüm kanın çekildiğini hissettim. Kuafördeydim zaten. Aynada yüzümü gördüm. Bembeyaz kesilmiştim.  Saçıma fön çeken kız "abla iyi misiniz?" diye sordu.  İyi değildim. Hem de hiç iyi değildim. Şimdi sorarım sana kendimi böyle dağınık hissettiğimde beni toparlayacak ne var? Ne beni kendime getirecek? Tekrar insan olduğumu hissettirecek.  Ne bana ümit verecek? En güzel ilaç edebiyat... Çantamdan Atilla Atalay'ın son kitabı Mecnun Kuleleri'ni çıkardım. Negzel Pembe adlı öyküsünü açtım. Niye bu öyküsünü açtım biliyor  musun? Bu öyküde yazar'ın arkadaşı Ali intihar eder çünkü. Ve yazar karamizah cümleleriyle okuyucuya iyiliği kötülüğü düşündürür. Hepimiz öleceğiz. Bundan kaçış yok. Ama her intihar arkasında pek çok soru bırakır. Belki de her intihardan tüm insanlık sorumludur. Bizler, yaşayanlar kötü müyüz yoksa? Ölümlerden nemalananlar, haberciler, gazeteciler... Bir dolu insan intihar haberlerinin üzerine atlarken, reklam dünyası hiç birşeyden etkilenmemize izin vermez ya hani... Böyle bir haber mi var? İki reklam arasında verilir hani misal... Ve sanki hayat sadece bir bebeğin ağzından çıkan iki cümledir: "Negzel pembe" Sonra işte bir kuaför salonunda televizyonda benzeri bir intihar haberine denk gelinir. Önce tepkisiz izlenmeye başlanır. Sonra "nedir bu, niye böyle saçma haberleri gösteriyorlar" denir. Of, Allah saklasın... Aman ha!


Dün bir arkadaşımla  benim ofiste kahve içip hasbihal ediyorduk. Atilla Atalay'ın son kitabı Mecnun Kuleleri masamın üzerindeydi. Bilmiyormuş Atilla Atalay'ın öykülerini. Anlattım biraz. Dedi ki: "Acıklı gibi sanki. İçini karartmıyor mu?"  Şaşırdım bu tepkisine... Güldüm. Oysa  yazarın "ciddi ve hisli" öyküleri her daim içimi açar. Tamam. İnkar edemem. Öykülerini okudukca içime ağır ve kıpırdamaz bir şey oturur oturmasına... Tamam... Hep söylerim... Oğuz Aral'ın dediği gibi, Atilla Atalay'ın  öykülerini okuyunca sanki gülecek gibi olacakken içimde gözyaşı dahil herhangi bir sıvıyla akıtılıp temizlenmeyecek bir tortu birikir. Ve geriye koskocaman bir çeki taşı kalır. Zaten öykülerinin sırrı burdadır. Kimi zaman efil efil arıyorum ya onun öykülerini... Bulamazsam... Okuyamazsam... Nefessiz kalacakmışım gibi hissediyorum.. Hani bünyemdeki tiryakilik hallerim... Hep bu sebepledir. Yüreğime dokunur. Yüreğimde bir yerleri acıtır. Galiba bu duygular bana insan olduğumu tekrar hatırlatır. Bu acı çok güzel bir şeydir. Dimağımda tadı kalır.  "Negzel pembe!"

18 Ocak 2011 Salı

Mecnun Kuleleri Ve Tiryaki Meşrepli Olma Hali


Ebekulak... Ebekulak'ı hemen bulmalıyım dedim. Buldum. Kitaplığımın yanındaki koltuğa ayaklarımı altıma toplayarak oturdum. Kitabın sayfalarını dalgalandırdım. Arka sayfalarındaki öyküleri arasında  Ebekulak'ı elimle koymuş gibi buldum. Sondan bir önceki öykü. Sayfa ikiyüz yirmi üç.  Sen sevdiğin öyküleri özler misin? Ben özlerim. Sahiden... Arada Ebekulak krizim tutar benim. Özlerim ve illa okumak isterim. Bu kez farklı ruh halindeyim. İçimdeki  yavru kedi yarım saattir debeleniyo... "Demedim mi demedim mi? Gönül sana söylemedim mi?"  diyesim var. Onun yerine sessizce "Gün doğdu hep uyandık siperlere dayandık" marşını tekrarlamaya çalışıyorum. Kendimde bir zayiat vermeme gayretindeyim. Neden biliyor musun? Atilla Atalay'ın uzun zamandır  sabırsızlıkla  beklediğim yeni kitabı Mecnun Kuleleri'ni satın aldım.  Artık elimde işte. Peki hemen oturur bir hışım okur muyum bu kitabı sanıyorsun? Mümkün değil. Sen tiryaki meşrepli olmak, sözgelimi sevdiği yazarların öykülerine tiryaki olmak ne demek bilir misin? Fena bir haldir. Çok feci. Yazar bu kez ne yapmış? Yooo... Okurunu şaşırtmamış. Gene diğer kitapları gibi  "ciddi ve hisli" öykülerini, mizah kitabının arka sayfalarına saklamış.  Kendi deyimiyle "Haşarı okurların tükenmez kalemle bıyık yapmasından  endişelendiği için bilboardlara resmini koydutmayan fakat aslında yakışıklı bir insan olan yazarın"  üçyüz otuzyedi sayfalık kitabının  hisli ve derin öyküleri  kitabın   sadece kırksekiz sayfasındaki altı öykülük seti içinde bulunuyor.


Bu altı öykülük setin henüz ilk öyküsünü okudum. Diğerlerine hemen  geçesim yok.  Niye mi? Yapamam. Gıdım gıdım okumalıyım da ondan. Diyorum ya tiryaki meşreplilik mevcut olunca bünyede... Tutturunca yüreğim öykü diye... Efendime söyleyeyim, vakti gelince... Tek tek okuyacağım. Kimbilir bir daha ne zaman yazacak yüreğindeki çeki taşından kırabildiği parçalardan yaptığı harflerle yazdığı bu tip  "ciddi ve hisli" öyküleri? O nedenle benim için bu son öyküler çok ama çok değerli. İlk öyküsünün adını kitaba vermiş belli. Mecnun Kuleleri. Bu öyküyü kaç kez okuduğumu... Saymadım... Bilmiyorum. Mecnun Kuleleri'ni okuyunca aklıma Ebekulak adlı öyküsü geldi. Ne olmuş biliyor musun? Ebekulak'ın kahramanları büyümüşler sanki. Bu öyküde de eski sevgililer gene yıllardan sonra rastlaşıyorlar. Anlatım gene o kadar güzel ki. Hisli mi hisli... Mecnun Kuleleri'ndeki kahramanlar  artık Ebekulak'taki aşıklar gibi genç değiller. Atilla Atalay'ın Ebekulak'ı yazdığı ve benim Ebekulak'ı  ilk okuduğum o gençlik çağlarında  değiller yani. Öyküdeki kahramanlar da yazar ve okuru gibi sınırlı insan ömrünün bir bölümünü geride bırakmışlar belli. Yazarın şahane bir benzetmeyle yazdığı gibi insan konservelerinde, içlerinde zamandan yorgun düşmüş delilerin dolaştığı Mecnun Kuleleri'nde yaşıyorlar. Yok artık devam etmeyeyim. Kitap çok taze çünkü. Kitabı okumayanlar vardır. Tadı kaçsın istemem.  Öyküyü her okumamı bitirdiğimde, Mecnun Kuleleri'nin "en yükseğine yuvalanmış bir küskün nişancı kendini büyük bir gürültüyle kalbinden vurdu" sanıyorum.  "Patlamanın sesi, önce şehire şöyle bir tepeden bakıyor, gidip bir başka binaya çarpıyor, ordan bir kez daha küskün nişancının kalbine...." Ordan benim kalbime çarpıp "çın... çınnnn... çınnnnnnn" diye çınlıyor. Bu her defasında oluyor. Böyleyken böyle işte. Büyümüşüz biz biliyor musun? Çok büyümüşüz hem de.

NOT: Ebekulak'ı okumak istersen. İşte  BURADA 

6 Ocak 2011 Perşembe

Üç Tane Beş Tane Sekiz Tane Sevinçliyim! Ama Yatık Sekiz...


Bugün o kadar yoruldum ki anlatamam. Yıl sonu işimin en debdebeli zamanları. Akşam üzeri ofise döndüğüm gibi odama gittim. Cam önündeki üçlü koltuğa kendimi bir yastık misali attım. Öylece kıvrılıp uyumuşum. Hayırdır inşallah. Bir rüya gördüm. Bak şimdi. O kadar tuhaf bir rüya ki anlatamam sana. Bir bakıyorum  karşımda Atilla Atalay durmuyor mu? Çok şaşırıyorum tabii. Elinde bir kitap tutuyor.  Gözlerini gözlerime dikmiş sert sert bakıyor. Sağ elinin işaret parmağını sallayarak "Sen bana dokunuyorsun" diyor... İnan ki bu cümlesini işitince gözlerim faltaşı gibi açılıyor. Nasıl yani? Bu sözleri üzerine sevineyim mi üzüleyim mi bilemiyorum.  "Hayal Kahvem'de sonbahara kadar kitap sözü verdiğimi ama kış geldiği halde sözümü tutmadığımı ve bu nedenle kalbini kırdığımı yazmışsın. Kulağıma geldi." diyor. Öyle azarlar gibi söylüyor ki... Bu sözleri üzerine sanki bir sınıf dolusu çocuk öksüz kalıyor sokaklardaki tüm kedi yavrularını üşüten feci bir ayaz ortalığı sarıyor. Ortam sıcak  ama ben gene üşüdüğümü hissediyorum. İşi şamataya boğmaya karar veriyorum.Yoksa fena olacak...  Ha ağladım ha ağlayacağım.. Ortamı bozmalıyım. O havada  hayatta dolu yağmazdı. Aygaz kamyonu geçeceği de yoktu. Gözlerine anne anne baktım. Sonra nedense en Belgin Doruk sesimi kullanarak "Ama sevdiğiniz bir kitabı okumak neye benziyor biliyor musunuz?" diye sordum. Sesini çıkarmadı. "Eskiden kaldığım yurtta camlar, içerisi dışarıdan gözükmesin diye beyaz yağlıboyayla boyanmıştı. O boya tabakasındaki küçücük bir delikten bakınca dışarıyı görüyordum ben... Hele baharda, öyle güzel gözüküyordu ki... İşte sizin öykülerinizi okumak, o bembeyaz ya da siyah şeyin ortasında küçücük bahara bakan deliği bulmak gibi."  Allahım neler söylüyordum ben? Ne olmuştu bana? Sanırım o da  böyle cevap vereceğimi  beklemiyordu. Şaşırdı. Hatta benden biraz korktuğunu bile söyleyebilirim. İnanamıyordum kendime. Kemiklerime işlemiş mahçubiyetime ne olmuştu bilmiyordum ama  usulca "Korkacak bir şey yok. Ben size ne yapabilirim ki?" dedim. "Ne fena diil mi?" diye sürdürdüm... "İnsan hep çok sevilsin diye uğraşır... Sevilince de ödü patlar... " Sustum biraz. Sonra şöyle devam ettim. "Belki siz de haklısınız, kitabınızın gecikmesi hakkında Hayal Kahvem'e öyle kırıcı bir yazı yazmamalıydım" dedim. Güldü. "Yoo. Abartma, o kadar da değildi. Dün gece karanlıkta peşimde pıtı pıtı koşan küçük bir şey farkettim. Hissettim. Senin  kırık kalbindi. Kulağıma  fısıldadı olan biteni." dedi. Elindeki kitabı  bana uzattı. "Al" dedi. "Haydi gözün aydın. Bu ayın 15'inde yeni kitabım satışa çıkıyor. Bak bu kitabın kapağı. İlk senin görmeni istedim." dedi.  İçimdeki yavru kedi debelendi. Kitabı elime aldım. Ne güzel bir kitap kapağı... Gözlerimi kitap kapağından kaldırmadan "Yoksa Latif Demirci mi çizdi?" diye sordum. "Evet" dedi.  "Hey! Latif Demirci'nin çizdiği kitap kapaklarını üç tane, beş tane filan değil, sekiz tane severim... Ama yatık sekiz!" diye çığlık attım ki  birden uyandım. Hemen  fırladım. Bilgisayarı açtım. Atilla Atalay bloğa baktım. O ne? Aynı rüyamda gördüğüm kitap kapağı, blogta değil mi? Bu şahane kitap kapağını  gene Latif Demirci çizmiş. Kitabın adı ne biliyor musun? Mecun Kuleleri... Şimdi Mecnun Kuleleri'nin  kitapçılardaki yerini almasını sabırsızlıkla bekliyorum.


NOT: Yazıyı Atilla Atalay'ın Seslerim adlı öyküsündeki cümleleri kullanılarak yazdım.