çocuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çocuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ağustos 2015 Pazartesi

Öğrenmiş Gözlerle Kitaplara Yine Yeni Yeniden Bakmak



Roald Dahl'ın, 1916-1990 yılları arasında yaşamış,  Norveçli bir çocuk öyküleri yazarı olduğunu yeni öğrendim. Kitaplarını henüz okumadım. Fakat kimin yazdığını bilmeden, kitaplarından sinemaya uyarlanan filmleri hep seyretmişim.

 Roald Dahl, çocuklar ve yetişkinler için elliden fazla roman ve öykü kitabı yayımlamış.
Ben Roald Dahl'ı, Murathan Mungan'ın seçtiklerinden oluşan Kadınlığın 21 Hikayesi adlı kitapta tanıdım. Kitabın ilk öyküsü, Roald Dahl'ın yetişkinler için yazdığı Son Perde adlı öyküydü. Dilinin akılcılığını, öykünün tuhaf, şaşırtan,  kara mizah tadını çok sevdim.  Veee... En güzeli... Hem yazarın kim olduğunu, hem de yazarın diğer öykülerini fena halde merak ettim.  

Bu tip seçki kitaplarının,  bilmediğim,  hiç bir zaman denk gelmeyeceğim, çakışsak bile belki farkına varamayacağım yazarlara ulaştıracak en kestirme yol olduğunu düşünüyorum.

Hele bu öyküleri derleyen, öykülerini ve şiirlerini sevdiğim Murathan Mungan'sa... Hey! Ne mutlu canıma:)


 

19 Ekim 2013 Cumartesi

Bayram... Bayram... Şeysi....

 
Analar bu çocukları nasıl güldürüyorsunuz
Nasıl yaz gökleri gibi böyle
Durgun sular iyi çağlar gibi
Kulaklarına neler fısıldıyorsunuz
Ne öğütler veriyorsunuz
Analar bu çocukları nasıl güldürüyorsunuz 


Bir çocuk koşuyor ardından çocuklar koşuyor biri daha koşuyor
Sarı at kuyruğu saçlar kırmızı kurdeleler benekli morlar
Bu etekleri nasıl biçiyorsunuz analar
Bu gömlekleri nasıl dikiyorsunuz
Analar bu çocukları nasıl giydiyorsunuz 
 




 
 

Nasıl büyütüyorsunuz nasıl şaşıyorum şaşıyorum
O eti o sütü nerden buluyorsunuz
Memelerinizi gür tutuyorsunuz
Bir top şıçrıyor ardından bir çocuk bir çocuk daha
Gücümüze güçler katıyorsunuz
Analar utandırıyorsunuz
Çağı utandırıyorsunuz
Çağdaşı utandırıyorsunuz

Şiir / Arif Damar
Fotoğraflar / Ali Öz


16 Temmuz 2013 Salı

Şşşth! Kimse Duymasın!.. - 9 -

Efkârlı günlerime gelip çatınca Ramazan ayı,
Gene aç ve susuz kalacağımı hiiiç düşünmüyorum.


Çünkü, ne vakit oruçlu olsam,
ruhumun dirildiğini, 
yüreğimde yepisyeni duygularımın yeşerdiğini
 hissediyorum.


Eğer oruçluysam...
İnanılır gibi değil!
Dünyaya bir çocuk gibi şaşarcasına bakmayı,
 kolayca becerebiliyorum.

  
Gerçekten...

10 Temmuz 2013 Çarşamba

"Bir De Simit Ağacı Olaydı..."


Babamdan dönüyordum. Arabamı hemen evin önüne değil, bir sokak ilerideki çıkmaz sokağa park etmiştim.  Telaş içindeydim. Bir an once ofise gitmeliydim. Çıkmaz sokağın köşesine baktım. Simitçi  her zamanki yerindeydi.  Simide asla dayanamam.  Kesin akşam simidiydi bunlar… Dumanı tütüyordu çünkü…  Of!.. Buram buram taze gevrek simit kokusuna nasıl içim gitti... 

Oruçluydum. Özgürlüğün değerini daha iyi bilmek için, bir süreliğine vücudumun bazı organlarını tutsak etmiştim. Bu durumda bir takım duygularımı da sıkıca mühürlemeye niyetlenmiştim. Akşam ezanının okunmasına üç saat vardı. Bünyem çekti bir kere… Görmezden gelemedim. Simitçi tezgahının önünde  bir süre durup simitleri seyrettim. Yalan söyleyecek değilim. Kendimi alamıyor, imrenerek simitlere bakıyordum.  Onu farkettim. O da durmuş,  benim gibi simitlere bakıyordu.  Gözgöze geldik. Aynı anda birbirimize gülümsedik. Gülünce güneş karası yüzü aydınladı sanki. Sevimli bir yüzü var...  Nasıl zayıf, kuru bir şey anlatamam. Şairin “Çöp gibi bir oğlan ipince” dediği türden… Kafamızı aynı ahenkle simit tablasına çevirdik. Bir süre kıpırdamadan simitleri seyrettik.

Ona döndüm. “Aç mısın?” dedim. 

Öyle başını büküp Küçük Emrah pozu vermedi. Sadece sustu ve tekrar gülümsedi.  Gülümseyince dudağının sağ yanı, yanağına doğru diğerinden daha fazla kıvrılıyor. O kıvrımın hemen bitiminde minik bir gamze beliriyor. Üstündeki giysiler abisinin olmalı… Renkleri solmuş… Üzerinden dökülüyor. Sırtında boyacı kutusu var. Ayakkabı boyacısı belli. En son ne zaman ayakkabılarımı boyattığımı düşündüm… İnan aklıma gelmedi. Marketlerden satın aldığım süngerlerle işimi gördüğümden beri ayakkabı boyacılarını unutmuşum. Tuhaf!  Hiç mi denk gelmedim? İşim olmayınca farketmiyorum demek ki…  

Simitçiden satın  aldığım simidi uzattım.   “Ben yiyemiyorum. Benim yerime sen ye bari.” dedim. 
Hiç tereddüt etmedi. "Teşekkür ederim" dedi. Aldı. Hemen ağzına götürdü. Kocaman ısırdı. Sırtını döndü.  Şehrimin asırlık ağaçları altında seke seke  yürüdü. Arkasından bakakaldım.  Az ilerledi. Durdu. Başını geriye çevirdi. Bana baktı. Gülümsedi. Minik elini salladı.  Elimi kaldırdım.  
"Hoşçakal çocuk" dedim.  

Aklıma Orhon Arıburnu’nun bir şiiri geldi…

“Ne gam kalırdı
 Ne kasavet
 Bir de simit ağacı olaydı
 Bizim sayılırdı saadet.”

Böyle bir ağaç var mı? Yok tabii… Nedense mutlu bir doygunluk hissettim.  Şehrimin asırlık çınar ağaçları altında ben de seke seke  yürüdüm. 

 
2011

14 Mart 2013 Perşembe

Zamanın Çizgili Tarihi - Bakıyorum Gençliğim Geçiyor Uzaklardan


"bakıyorum gençliğim geçiyor uzaklardan
dudaklarımda bir ıslık
kitapların on lira olduğu zamanlardan"

Murathan Mungan / Mırıldandıklarım / Gece ve Müzik



İşittiğimden beri, Levent Gönenç'in 1992 yılında basılmış, Zamanın Çizgili Tarihi adlı kitabının takibindeydim. Kaç sahafa sordum kimbilir? Yoktu. Yapı Kredi Yayınları'ndan, Doğan Kardeş İlkgençlik Kitaplığı'nın 49. kitabıymış. Taaa o günlerden bugüne kalır mı? Düşünsene... 21 yıl öncesinin kitabıydı. Öğrendiğime göre bu kitap bir günlüktü. Ancak, bildiğim günlüklerden çok farklıydı. Çünkü yazar 13 yaşından itibaren çocuktan ilk gençlik dönemine geçişini çizgiyle kaleme almıştı. Her çiziminin altına da, bir kaç cümle  yazmıştı. Duydum ya böyle bir kitabın varlığını... Nasıl merak etmiştim anlatamam. Çöp adam bile çizmeyi becerebilen biri değilim. Yüce Tanrı, sanatından  bir nebze damlatmamış bana ne yazık ki...  Amaaaa duuur!.. Çizgiden etkilenen bir  bünye lütfetmiş... Çizmek elimden gelmese bile, bari çizgilerin menzilinde dolanmayı seven biriyim. Çok şükür!..  Diyeceğim odur ki, kafama takmıştım bir kere... Bu kitabı illa bulmalıydım. Nanananoom!.. Sonunda sanal sahafta buldum! Kitap üç gün önce kargoyla ofise geldi. O gün bugündür masamın üstündeydi. İtiraf etmeliyim ki, bugüne kadar açıp içine bakamadım. Zamanın Çizgili Tarihi'nin yazarı Doçent Dr. Levent Gönenç, bir hukukçuydu. Üstelik  Anayasa Hukuku Anabilim Dalı öğretim üyesiydi. Türkiye'de Seçim Uyuşmazlıkları ve Çözüm Yolları diye bir kitabı ve ciddi ciddi yazılmış Türkçe ve İngilizce sayısız makalesi vardı. Yalanım yok. Yazarından korkmaktaydım. Ne yapabilirim? Her zaman söylüyorum, tuhaf ve önyargılı biriyim. Halim böyleyken, ne kadar merak etsem de,  bu kitabı okumaya sorgu sual etmeden nasıl girişebilirdim?  Kitabın okurunu sorgulamasını ve okumamı onaylamasını sabırla beklemeliydim.  Zaten üç gündür ziyadesiyle arazideydim. Ofise ara ara geldim. Kitabı elime dahi alamadım. Sadece odama girdikçe kitaba ürkek gözlerle baktım. Bu akşam  işim  geç bitti.  Ofistekiler çoktaan evlerine gitmişlerdi. Pencereden dışarıya baktım. Karanlık yeryüzüze adamakıllı yerleşmişti. Yorgundum. Bilgisayarımı kapamadan önce hafif bir müzik açtım. Koltuğumda arkama yaslandım. O an... Nedense  Murathan Mungan'ın Gece ve Müzik adlı şiirini hatırladım. Der ya hani... "Ne zaman otursam gecenin başına... Ne zaman müziğin... Göçüyorum boş kağıdın sessizliğine... Kalbim, kapatılmış kireç kuyusu akıyor kendine...  Bakıyorum gençliğim geçiyor uzaktan... Dudaklarında bir ıslık... Kitapların on lira olduğu zamanlardan."  O anda Zamanın Çizgili Tarihi'yle göz göze geldim. Kitabın bana gülümsediğini hissettim. Usulca elime aldım. Kapağındaki çizime tüm merakımla baktım. Sevimli bir çizimin altında,  şu cümleler vardı...  "Bugün Yekta tatilden döndü... Orada kendine bir kız bulmuş... Onu kıskanıyorum... Hayallerim acıyor."  Levent Gönenç'in hem çizimi, hem  o ilk çocukluk dönemine ait bu masum ifadesi hoşuma gitti.  Birer birer sayfalarını aralamaya, yazdıklarını ve çizdiklerini ilgiyle bakıp okumaya başladım.  Sana bir şey söyleyeyim mi, Zamanın Çizgili Tarihi'ni aramama ve peşinde koşmama değdiğini düşünüyorum. Kitaplarımın arasına enfes bir çizgi günlük girdi. Keşke bu kitap yeniden basılsa... Keşke... Çünkü ebeveynlerin, öğretmenlerin hatalarını farkedeceği, aynı buhranlı çocukluk yollarından geçmekte olan gençlerin kendilerini bulabileceği, ilaç niyetine okunması gereken bir kitap olduğuna inanıyorum. Ne yalan söyleyeyim, Zamanın Çizgili Tarihi'ni çok sevdim.

 
 
 
 
 
 
 
 


20 Temmuz 2012 Cuma

"Kırık Bir Keşke, Ortaboy Bir Pişmanlık, Dipten Giden İpince Sızı..."


"Gelin yirmibirinci yüzyılın modern yerleşimi Blue Sky Towers Bokçabük Konakları'na beraberce gökyüzünden bakalım.....

Aslına bakarsanız burda, bu insan konservelerinde, bu içlerinde zamandan yorgun düşmüş delilerin dolaştığı Mecnun Kuleleri'nde, kimse kimseyle konuşmuyordu.

Eşofmanlı adamlarla kadınlar ortadaki su birikintisinin etrafında bir takım bitkilerle sınırları belirtilen yılankavi parkurda çok acele bir yerlere yetişecekmiş gibi eşofmanlarını hışırdatarak ve tek kelime etmeden yürüyorlardı. 

Akşam saatlerinde ortadan kaybolan eşfmanlıların yerini, bebek gezdiren yetmişiki millete mensup dadılar alıyordu. Gürcü, Bulgar, Özbek, Moldov, Rus vb. Dadılar biraz daha konuşkanlardı. Kendi aralarında uzak diyarların bilinmez geğiklerini çevirirken ara sıra çocuklara sesleniyorlardı. "Bakugaan,  in ordan çöcuk, düşeceksin. Köbrağ, arkadaşinin kafasını çekme, gel burda Sude ile oynayın..." 

Dadı dilleri bir derece de, kendi aralarında konuşan çocukların pilli oyuncak ve japon anime kırması dilleri hepten anlaşılmazdı. Ecnebi ejderha avazlarıyla, çocuk parkını sarmış görünmeyen dragonlara, aynı anda dokuz kötülük yapabilen; rüzgâr bükücü, ateş emer, taş yutar canavarlara sesleniyorlardı.


Şimdi böyle anlatıyorum ama sıra sıra gelen "farkındalık dalgaları dışında hayatımdan neredeyse tamamen memnundum. Tüm bunlara kendimi derin bir kabullenişle "olup olacağı budur, hayat böyledir, bunlardır, güvenlidir" telkinlerine bırakıyordum.

"Noluyo lan, nedir bunlar böyle?" diye ansızın gelen "farkındalık dalgalarını" hızla savuşturup anlaşılmaz bir şekilde daha da bırakıyordum ipin ucunu.

İçinden tren geçen şehirler, orman köyleri, balıkçı kasabaları, nehir kenarları... O sekiz bloğun dışındaki her yer çok uzak ve yorucu geliyordu. Ayrıca çok sıkılırsak, sekiz bloğa on dakika uzaklıkta, altı salonlu sineması olan bir AVM vardı.

Deniz, evet. Kıştan rezervasyon yaptırarak yetmişsekiz bungolovlu o tatil köyüne gidebiliyorduk. Yedi gün,  sekiz gece bize ait olan o bungolovlardan birine yerleşip denize girebiliyorduk. 

Sonra yine bu sekiz blok..."   



NOT:İstanbul'un güzelliğini, tarihi dokusunu bozan  gökdelenlerin dur durak bilmeden çoğaldığını gördükçe ve her geçen gün bu fena vaziyeti kabullendiğimizi fark ettikçe "kırık bir keşke, ortaboy bir pişmanlık, dipten giden ipince sızı" hissettim gene... Atilla Atalay'ın Mecnun Kuleleri adlı kitabını aldım elime... Yazar afetsin beni... Kitapla aynı adı taşıyan, arka sayfalarındaki gizli ve hisli öyküsünden,  bazı cümlelerini buraya aşırdım.