çizgi roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çizgi roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Temmuz 2024 Çarşamba

Çizgi Roman Sevengillerden misiniz?

 

Özge Samancı'yı kısa bir süre önce keşfettim. Boğaziçi Üniversitesi Matematik bölümünde okumuş. Ve İstanbul Bilgi  Üniversitesi Sinema ve Televizyon bölümünde yüksek lisansını tamamlamış.

1980 askeri darbesinden sonra memleketimizdeki değişen politik iklim ve boğucu  eğitim sisteminin içinde büyüyen bir kızın hayatını anlatan  Bırak Üzülsünler adlı otobiyogrofik çizgi romanı  satın alıp okumuştum.

Bugün Evil Eyes Sea adlı Ingilizce çizgi romanı elime geldi. Üstelik  imzalı:) 

Bahtiyarım.


29 Nisan 2021 Perşembe

ve Matematik ve Felsefe ve Mantık.... ve Elbette Ben:)


Yılların çizgi roman sevdalısıyken, felsefe, matematik, mantık okumaları yolunda emekleyen bir meraklı olarak Logicomix'i okumasam olmazdı. Aldım. Okudum.

Maceranın en başında kitabın  anlatıcısı matematikçi Apostolos,  arkadaşı Hristos ile buluşuyor.

Apostolos'un amacı çizgi roman yoluyla 1872-1970 yılları arasında yaşamış, İngiliz filozof, matematikçi, tarihçi, mantıkçı Bertrand Russell'ın yaşam öyküsünü anlatmak... Hatta öyle bir çizgi roman hazırlayacak ki, romanda adı geçen kahramanların hepsi mantıkçı olacak. 

Anlatıcımız Apostolos, iki arkadaşıyla hikayeyi toparlıyor. Şimdi bilgisayar kuramı, matematiksel mantık uzmanı olan bilim adamı  arkadaşı Hristos'a öyküyü anlatmak ve fikrini almak istiyor. 

İşte hikaye böyle bir niyetle başlıyor. 

Nanananoom... Çizgi roman... Ve  matematik... Ve mantık...  Veee... Ben.

Valla enseyi hiiç karartmadım. En cahil cesaretli edamı takınıverdim.  Kitaba cup diye atlayıverdim. Elbette kitapta adı geçenlerin hepsi ağır abiler...  Elbette mevzu  ağır... Elbette  güzergah zorlu...  Lakin kitabın öyle bilgiçlik taslayan, öğretmek maksatlı anlatımı hiç yok.  Hikaye su gibi akıyor. Yalanım yok, bayıldım. 

Öyle sanıyorum ki, matematik, mantık okumalarına yeni başlayan benim gibi meraklılar için hikayeyi kolaylaştırarak, şirinleştirerek anlatmışlar. 😀


O değil de, Akıl Oyunları filminde Nobel ödüllü matematikçi John Nash'in hayatını seyrettiğim için duruma bir nebze aşina olsam bile, Logicomix'de denk geldiğim matematik, mantık, felsefeye kafa yoran abilerin delilikle dahilik sınırında dolaşmaları şaşırtıcı olduğu kadar düşündürücü geldi bana.

Bertrand Russell da Bertrand Russell ama...  Russell altı yaşındayken, kardeşi, annesi, babası, difteriden ölüyor. Virüs hep var! Ne fena. Tuhaf büyükannesinin katı kuralları içinde büyüyor. Eğitimi,  iki savaş dönemi yaşantısı, hapis, binlerce makale, atmıştan fazla kitap, öğrencileri, dört evlilik, pek çok ilişki, Nobel Ödülü, korkular, aile sırları, aşk, nefret, barış, savaş....  Otuz iki kısım tekmili birden anlatılası bir hayat... 

Son tahlilde, kitabın sonunda dendiği gibi "Kahramanlarımızın çoğu gerçek kişiler olsa da, Logicomix kesinlikle bir tarih çalışması değildir; böyle bir amacı yoktur. Logicomix bir çizgi romandır." 

Böyleyken böyle işte😅

6 Mart 2021 Cumartesi

Akademisyenlerin Takibindeyim - Onur Kutoğlu ve Umut Şumnu

 



Grafik romanın adı: Opera'nın Hayaleti. / Yazan: Onur Kutluoğlu & Umut Şumnu     /   Çizen: Onur Kutluoğlu.  

Acaba grafik roman meraklısı olduğum için mi bu kitabın  peşine düştüm? Yoksa konusu mu yüreğime dokundu?  Veya bir yüksek lisans tezi kapsamında  hazırlanmış bir grafik roman olmasına bayıldığım için mi illa görmek istedim?  Sanırım hepsi.

1923 yılında cumhuriyetin ilanından sonra, yurdun pek çok yerinde Türkiye'nin yeni yüzünün sembolü olacak binalar inşaa ediliyor.  Lakin  yeni yapılan kamusal binaların hepsinin projelerini  yabancı mimarlar çiziyorlar. 

1933 yılında  Ankara'da, iktisadi kalkınma hamleleri kapsamında, devletin kendi propagandasını da yapabileceği bir sergi evi binası açmaya karar veriliyor.  Uluslararası Mimari Sergi Evi Yarışması düzenleniyor.  Şartnamenin en önemli maddesi;  modern bir yapı olması gerektiği.  Yabancı ve Türk mimarlar projeleriyle katılıyorlar. 

1928 yılında Güzel Sanatlar Akademisi'nden mezun olmuş, genç cumhuriyetin genç mimarı Şevki Balmumcu yarışmayı kazanıyor. Cumhuriyetin yeni yüzünü gösterecek modern bir kamusal yapı projesinin,  ilk kez  bir Türk mimar tarafından yapılması memleketimizin  mimarlık tarihi açısından çok önem taşıyor.  Şevket Balmumcu büyük beğeni görüyor. Adı ve projesi gazetelerde, dergilerde geniş övgü topluyor.  Bina 1933 ile 1948 yılları arasında sergi evi olarak kullanılıyor.

1948 yılında sahne sanatlarını halkla buluşturmak amacıyla Ankara'da bir mekana ihtiyaç duyuluyor. Ekonomik durum iyi olmadığı için sergi evini opera binasına çevirmeye karar veriyorlar. Mimarlar odasıyla görüşülüyor. Bu değişimin binanın mimarı olan Şevki Balmumcu tarafından yapılmasının uygun olacağı söyleniyor. Şevki Balmumcu kabul ediyor. Neden olduğu tam olarak bilinmiyor, iş Şevki Balmumcu'ya verileceğine,  Alman mimar  Paul Bonatz'a veriliyor.

Sergi Evi'nin Opera Binası'na dönüşümünün, projenin asıl mimarı olan Şevki Balmumcu'ya verilmemesi, üstelik Alman mimar tarafından  projenin orijinal özelliklerini kaybetmesi, mimar Şevki Balmumcu'nun ruhsal dengesini yitirmesine sebep oluyor. 

On yıl önce, Türk mimarın zaferi diye göklere çıkarılan, modern Türkiye'nin simgesi diye alkışlanan yapı, on yıl sonra yeterince Türk değil, ulusal değil diye bir Alman mimar tarafından değiştiriliyor. On yıllık zaman içinde, kendisi hayattayken böyle bir duruma tanık olmak elbette Şevket Balmumcu'yu çok üzmüştür. Bu olaydan sonra bir daha Ankara'ya gitmemiş.  Kalan ömründe kayda değer pek çalışması olmamış. 1982 yılında 77 yaşında vefat etmiş. 


Memleketimizde acaba kaç kişi bu yaşananları biliyordur? Acaba Ankara'da Opera Binası'na giden kaç kişi opera binasının hayaleti misali sergi evinin ve mimarının hikayesini işitmiştir?  Bu durum Onur Kutluoğlu'nun  master tezinde, Dr. Umut Şumlu'ya birlikte bir grafik roman olarak hazırlamamış olsaydı, öğrenebilir miydim? Sanmıyorum. Grafik roman olarak hazırlanan başka tez var mıdır acaba? Çok merak ediyorum. Çoğalmasını diliyorum. Bu çalışmaların kültürel miraslarımızla  temas kurmamızı sağlayacağını, yurtdışında olduğu gibi memleketimizde de tarihi her taşa her yapıya sahip çıkmamız gerektiğinin önemini fark ettireceğine inanıyorum. Kendilerine çok  teşekkür ediyorum. Takiplerindeyim.

Türkiye'nin mimarlık tarihini, mimarlıkla hiç ilgim olmadığı halde, sıradan vatandaş olarak önemsiyorum. Mimarlık tarihi, hepimizin kişisel tarihi aynı zamanda. İktidarların değişmesiyle, böyle hoyrat müdahalelere izin verilmemesi lazım. Türkiye'de bir dönemden diğerine geçiş yapılırken  yaşanan kim bilir ne çok kırılma hikayeleri vardır. Bunların gün yüzüne çıkması, konuşulması, populerleşmesi, duyurulmasının çok kıymetli olduğunu düşünüyorum.

Daha çok mimarlık hikayeleri gün yüzüne çıksın diye, sizleri bu grafik romanı satın almaya davet etmek istiyorum. Bakınız, işte burada:    

OPERA'NIN HAYALETİ

VIDEO LINK


28 Şubat 2021 Pazar

Akademisyenlerin Takibindeyim - Öğr.Gör. EKİN CAN SEYHAN


Başkent Üniversitesinin  iç mimarlık ve çevre tasarımı bölümü akademisyenlerinden Ekin Can Seyhan'ın 2015 yılında yazdığı, Superman Çizgi Romanlarında Tarih İçerisinde Tasarım Unsurlarının Değişimi adlı makalesine denk gelince, ekrandan  bakarak okumak yetmedi, kağıda bastım, tüm merakımla, cümlelerinin altını  çize çize okudum.

Superman ilk kez, bir arabayı rahatlıkla havada tutabilen, insan üstü güçlere sahip  biri olarak, Action Comics'in 1938 tarihli ilk kapağında görülmüş.  Oysa o tarihe kadar Action  Comics'te resmedilen kahramanlar, sıradan dünyalarda yaşayan sıradan insanların hikayeleriymiş. Başka bir dünyadan olsa da,  Superman'ı dünyalı kılan, gündelik hayatla ilişkisini sağlayan ikinci kimliği vardır elbette. Bilirsiniz di mi?  Clark Kent.



Ekin Can Seyhan, makalenin girişinde çizgi roman tarihini ve Superman'in tarihini özetlemiş. Hiç bilmiyordum. Bugün bildiğimiz ilk çizgi roman, Yellow Kid'miş. 

1939'dan günümüze çizildiği dönemin siyasal, toplumsal, kültürel  ve bilimsel olayları hikaye eden Superman'in tarihi çok ilginç.  1940'larda 2. Dünya Savaşı dönemindeSuperman, Amerikan  halkına vatan sevgisi aşılamaya çalışan bir rol üstlenmiş. 1947 tarihine denk gelen  kapakta bir elinde Hitler diğer elinde Mussolini'yi tutan bir Superman çizilmiş. Savaşın ardından ortaya çıkan Feminist hareketlerden Superman maceraları nasibini almış. 1949 yılındaki bir sayıda,  Superman'in yapabileceği her şeyi yapabilen, Superman'le eşit güçlere sahip Louis Lane adındaki kadın kahraman çizilmiş. 


Böyle devam edersem, makalenin tamamını özetleyeceğim. Yoo... Çok uzar:)

Aslında en çok ilgimi çeken ne biliyor musunuz? Bir iç mimar ve çevre tasarımcısının, hobisi olduğunu düşündüğüm çizgi romanı  mesleki alanına taşıması. Şahane değil mi?

1939'dan günümüze, Superman maceralarındaki tasarım unsurları neler? Binalar, arabalar, diğer taşıt araçları, telefon kulubeleri, iç mekanlar, kıyafetler hatta Superman amblemi zamanın ruhuna göre nasıl  değişmiş? 

Resimlerle örnekler verilerek yazılan, Superman çizgi romanlarındaki tasarım unsurlarının tarihi içindeki (1938-2014) değişimleri adlı bu makaleyi, mimarlık ve tasarım tarihine hoş, populer bir bakış kazandırdığı için çok kıymetli buluyorum. 

Ayrıca özgeçmişine baktım, Ekin Can Seyhan, 2017  benzer çalışmayı  Batman çizgi romanları üzerinden de yapmış. Batman'ciyim. Tüh! dedim. Keşke önce Batman makalesini okusaydım. 2020 yılında ise tüketim kültürü perspektifiyle mekansal bir okuma: Dövüş Klubü  başlıklı yazısını görünce iyice uçtuğumu söyleyebilirim. 

Durmak yok. Akademisyenlerin takibindeyim:)


29 Mart 2020 Pazar

Korona Günlüğüm-7- Çizgi Roman


Korona günlerinde, temizlik, tertip, düzen  niyetiyle odamdaki kitaplığı indirince, Yeşilçam'da üç yüz kadar filmde kötü adam rollerinde figüranlık yapan Masist Gül'ün, 1980'li yıllarda tamamını tükenmez kalemle  yazıp çizdiği  Kaldırım Destanı adlı çizgi romanına denk geldim. Bir vakitler bu el yapımı çizgi romanları  edineceğim diye  sanal sahaflarda aman ne gezinmiştim. Özenle  kalın bir zarfa koyup saklamışım.  Resmen hazine çünkü benim için.

Hikaye "Tuvalette bir aylık çocuk bulundu," diye başlar. Helada doğan, bebekliğinden itibaren işkence görerek büyüyen, adı Hela Faresi'yken, büyüdüğünde Kaldırımlar Kurdu'na dönüşen bir çocuğun hayatını anlatır. "Zengin zorbalardan haraç alıp, yoksullara para dağıtan, dünyanın en mert ve en sadist insanı... Tesbihi iki kilodur. Allah onun çektiklerini bir taş parçasına çektirmesin"  diye devam eder. 

Yeşilçam filmlerinde figüran olan Masist Gül, kendi yazıp çizdiği çizgi romanının baş kahramandır. Aynı hikayesindeki gibi gerçek hayatta da güçlü bedeninde narin, şair, filozof  bir ruh taşımaktadır. Yalnız yaşamaktadır. Hayaller kurar.  "Zekamız desen insanüstüydü. Allah'tan şair yaratılmıştık."der. Kurduğu hayallerle işte bu Kaldırım Destanı'nı yazar çizer.  2003 yılında 56 yaşında vefat eder.

Bu çizgi romanlar yıllarca  bir valizin içinde sahaflarda terk edilmiş vaziyette kalır. Banu Cennetoğlu adında bir kitapsever bu çizgi romanları keşfeder. Berlin  Bienali'nde sergilenir. Kendini "amatör, kahırkeş sanat uzmanı" olarak  tanımlayan,  Masis Gül'ün  tıpkı basım yoluyla çoğaltılan bu el yapımı kitapları, New York Museum Of Art gibi    dünyanın önemli kütüphanelerinde ve  bir çok  kurumsal  ve özel  kolleksiyonlarda yer alır.  Ruhuna rahmet. İkisi benim kitaplarımın arasındadır.


4 Ocak 2020 Cumartesi

Yapayalnız Ve Yol

"Daha gidecek çok yolumuz var güzel yarim
Daha gidecek çok yolumuz var.
Daha gidecek çok yolumuz var güzel yarim
Daha gidecek yolumuz var." 

Çizimler / Chaboute / Yapayalnız
Sözler / Buradan




16 Eylül 2019 Pazartesi

Tanıştığımıza Sevindim Silver Surfer


- BAŞARILI OLUP OLMAYACAĞIMIZI BİLEMEYİZ. BAŞARISIZLIKTA UTANILACAK  BİR ŞEY YOK. SADECE TEK BİR AYIP OLABİLİR... O DA DENEMEMİŞ OLMANIN KORKAKLIĞI.

- KİMSİN... NESİN SEN? 

- BENİM ADIM SILVER SURFER.

S.19

20 Ocak 2019 Pazar

Kuzey Kalesi'nden Çizgiroman Diyarına Efkarlı Yolculuk


Kuzey Kalesi'ndeki, o konu başlığına ilk denk geldiğimde, tekrar tekrar okuduğumu hatırlıyorum. Küçük Kırgınlıkların Büyük Hüznü.... Küçük Kırgınlıkların Büyük Hüznü... Acayip etkilemiştim. Kelimelerin büyülü olduğuna  bir kez daha aklım yatmıştı. Adeta illüzyondaymışım gibi tıpış tıpış cümlelerin peşi sıra gitmiştim. Okudukça anlamıştım ki, Küçük Kırgınlıkların Büyük Hüznü, Chistophe Chaboute'nin bir çizgi roman albümünün ismiydi. Daha doğrusu Kuzey Kalesi'nin komutanı Rusenski'nin Fransızca'dan yaptığı çeviriydi.

Akabinde, Rusenski'nin  kitap hakkında yazdıklarını okuyunca, bu albümü almam şart olmuştu. Diyordu ki,  "Chaboute'nin bu albümünde hayatın içinde ufak tefek gözüken,  ya da önemsizmiş gibi geçiştirme eğiliminde olduğumuz ama kalbimizi kıran, gönlümüzü yoran, biriktikçe ruhumuzu yaralayan, yani üzerimizde sandığımızdan çok derin etkisi olan, küçük kırgınlıklarla bezenmiş fragmanlarla karşılaşıyoruz. ÇR'a uyarlanmış bir kısa film derlemesine de benzetiyorum bu albümü." Feci merak etmiştim. İyi ama çizgiroman Fransızca'ydı. Ne gam! Oldum bittim çizgilerin menzilinde dolanmayı severim. 

"Eskiden Anadolu'da depresyona "gönül yorgunluğu" derlermiş. Ne güzel bir tanım. Albümde 11 tane kısa hikaye var. Çok farklı konularda ve ortamlarda yaşadığımız burukluklara şahitlik ediyoruz. Gönül yorgunluğuna götüren ön yargılar, düşüncesizlikler, kabalıklar, sorgulamalar ve gücenikliklerimiz, bir bir karelere taşınmış. Modern yaşamın insanı makineleşmeye zorlayan, hızına ayak uydurmaya çalışırken yavaş yavaş ikinci plana atılan insani inceliklerin altı çizilmiş. Metni az ama, kolay okunan fakat uçup gitmeyen bir çalışma. Okudukça kendi yaşamınızdan eş anlamlı sahneler birikiyor zihninizde. Katilimiz olmuş kanıksanmışlıklar sanık oluveriyor sayfalarda. Ardında iz bırakan ama hiç yormayan bir akış."

Rusenski, yukarıdaki yorumlarından sonra ÇR içindeki tüm hikayeleri Kuzey Kalesi'nde özetlemişti. Daha ne olsundu ki... Anlayabilirdim. O vakitler memlekette bulamadığım bu albümü, dayanamamış yurt dışından sipariş etmiştim.  Rusenski haklıydı. İç sızlatan, yüreği uf eden  hikayelerin çizimleri müthiş etkileyiciydi. Zaman içinde Chaboute'nin diğer albümlerini birer birer edindim.  

Şimdi niye yazdım bütün bunları biliyor musunuz? Az önce kitaplarımı düzenliyordum. Chaboute'nin güzelim albümlerini kitaplığımda dizim dizim görünce, aklıma Kuzey Kalesi ve Rusenski geldi. İçimi derin bir efkâr kapladı. Hayat kısa, kitaplar sonsuz... Eğer Küçük Kırgınlıkların Büyük Hüznü başlıklı yazıya denk gelmeseydim, Chaboute'yi belki de hiç bilmeyecektim.  Feleğe denk getirdiği için teşekkür ederim. 
TIKLAYINIZ



13 Ocak 2019 Pazar

Hafıza Tuhaf Bir Kutu... Yıllar Öncesinden Bir Filmi Getirdi Karşıma Koydu- Zelig


Woody Allen'ın Zelig adlı filmi seyretmiş miydiniz? Yıllar önce seyrettiğim bu film, bugün  hafızamın gizlendiği  çekmecesinden ansızın çıkıverdi. Film 1920'lerin Amerikası'nda geçmekteydi. Film kurmaca olmasına rağmen, belgesel edasıyla akıp gitmektedi.

Filmin kahramanı Leonard Zelig'in, amansız bir vaziyeti vardı. Hangi ortama girerse, hemen o ortamdakiler gibi davranmaktaydı. Çinlilerle mi birlikte, Çince konuşmaya başlıyordu.  

Sadece kimlik değiştirmekle kalsa, neyse...  
Aynı bir bukelemun gibi  görünümü de değişebilmekteydi. 
Gözleri Çinliler gibi çekik oluveriyordu.


Zencilerin yanında rengi koyulaşıyordu.


Obezlerin yanında şişmanlamaya başlıyordu.


Zelig bulunduğu ortama uyum sağlamanın daniskasıydı.
Elbette bu halleri doktorların ilgisini çekiyordu.
Lakin doktor yanında  kahramanımız birdenbire kendisinin  doktor olduğunu iddia ediyordu:)


Zelig'e  elektroşok dahil pek çok tıbbi uygulama tatbik edilerek tedavi etmeye çalışılıyordu. Değişmesi mümkün olmuyordu. 
Hipnotize ile  Zelig'in zihninin derinliklerine ulaşılmaya çalışılıp, 
neden bulunduğu ortamdaki insanlara benzemeye çalıştığı sorulunca verdiği cevap düşündürücüydü. 
Güvenli, diyordu. Ve diğerleri gibi olmak ve sevilmek istediğini söylüyordu. 

Sanırım bugün girdiğim ortamda  bir an kendimi Zelig gibi hissettim. Niye öyle hissettim diye sordum kendime...  Acaba diğerleri tarafından kabul görmek miydi niyetim? Bulunduğum mekanda  tek kadın bendim. Muhabbet Türkiye'de erotik çizgi romanlara doğru aktı. Doğrusu hiç bilmiyordum. İlgiyle dinlemeye başladım. Lakin mahcubiyet duymadım desem yalan olur. Erkekler arasında erotik dergilerle ilgili bir muhabbet... Varlığımdan rahatsız görünmüyorlardı. Hatta sorular sordum. Samimiyetle cevapladılar.  İşte bu muhabbetler esnasında aklıma  Zelig geldi.  Konuşmam ve görüntümle erkekleşmeli miydim?

Filmi ciddi ciddi  düşündüm.  Zelig yanına kim gelirse o kişiye dönüşüyordu. Du bi... İyi ama kadınların yanında kendisi gibi kalıyordu.  Kadınlaşmıyordu. Bu hali, filmi seyrederken fark ettiğim bir detay değildi. Demek ki kendini sadece erkeklerin yanında güçsüz, güvensiz görüyordu. Film  erkek egemen sisteme  resmen  çaktırmadan nanik yapıyordu.

Bulunduğum  ortama uyum sağlamak ve kabul görmek için erkekleşmeye ihtiyacım olmadığını düşündüm. Türkiye'de erotik dergiler hakkında muhabbete ilgiyle devam ettim.

14 Nisan 2018 Cumartesi

Karabala - Baskın



Yazan ve resimleyenin memleketim insanı, Hikmet Yamansavaşçılar  olduğunu anlayınca, durur muyum, 1. kitabı hemen satın aldım. Ne çizerini tanıyorum ne kahramanını... Yukarıdaki çizgi roman karesinde olduğu gibi "Karabala!.. Kimsin sen Karabala?" diye sayfalara göz gezdirmeye başladım. 

"Günümüzden binlerce yıl önce... Yer ve zaman bilinmiyor. Gece, sabaha karşı. Delicesine bir soğuk insanın yüzünü bıçak gibi kesiyor..."  diye başlayan hikayeye ve enfes çizimlere daldım. Size bir şey söyleyeyim mi, ben bu çizgi romana bayıldım.  Hele olay öyle heyecanlı bir yerde bitti ki, öylece kalakaldım. İzninizle 2. kitabı derhal aramalıyım.





4 Aralık 2017 Pazartesi

Bazı Kitapları Neden İstiyorum?

Susan Sontag'ı seviyorum. Başkalarının Acısına Bakmak adlı kitabında vicdani retçi Ernst Friedrich'in Savaşa Karşı Savaş adlı eserinden söz eder. "Bu kitap, fotoğraf sanatının şok terapi halinde sunuluşudur; çoğunlukla Alman askeri ve tıbbi arşivlerinden toparlanıp, pek çoğu savaş sırasında hükümet birimleri tarafından yayınlanamaz damgdası vurularak yasaklanmış, 180'i aşkın fotoğrafı kapsayan albümdür." der.  Bu eseri görmek istiyorum.


Christophe Chaboute'yi seviyorum. Onun  sözsüz veya az sözlü çizgi romanlarının hüzünlü sayfalarında etkilenerek dolaşmak hoşuma gidiyor. Ateş Yakmak, Moby Dick, Fables Ameres ve Park Bench'den sonra sıra Alone'a geldi. Kitabın yolunu gözlüyorum. 

 Quentin Tarantino'yu seviyorum. Filmlerine bayılıyorum.  1994  de çevirdiği Pulp Fiction'da bu kitaba  yer verdiği ve Modesty Blaise'i sevdiğini öğrendiğim için okumak istiyorum.



30 Kasım 2017 Perşembe

Hilal'lerim Geldi


Yazan, çizen, renlendiren Kenan Yarar'ın,
"dengesiz, çatlak, nevropat, androjen, psikopat ve bir o kadar da karşı konulmaz güzelliği" olduğu söylenen  Hilal'leri bugün elime geldi. 

Çizgi romanları hemen okumayacağım. 
Öncelikle, çizgilerin menzilinde  dolanacağım.