woody allen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
woody allen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Eylül 2025 Cumartesi

Şans...

 

" İnsanlar hayatın büyük ölçüde şansa bağlı olduğunu kabullenmekten korkuyor.

Bir çok şeyin kontrolümüz dışında gerçekleşiyor olması ürkütücü.

Tenis maçında topun filenin üst kısmına çarptığı anlar vardır.

Bir an için top ileri de gidebilir geri de düşebilir.

Şansınız varsa ileri gider. Ve kazanırsınız.

Ya da geriye düşer. Ve kaybedersiniz....."


Match Point'ten film repliği

17 Eylül 2019 Salı

Bu Hafta Seyrettiğim Filmler

 

İki şahane film seyrettim. 
İki bambaşka coğrafya... 
Biri Artvin'in köyü. Diğeri Newyork'un  merkezi.
Hayranlık veren, büyüleyen görüntüler...
Sahici oyunculuklar...
Harika müzikler.
Sinama hayatı eşsiz kılar, dedirtecek iki film.
İkisini de çok sevdim.
Tavsiye ederim.




13 Ocak 2019 Pazar

Hafıza Tuhaf Bir Kutu... Yıllar Öncesinden Bir Filmi Getirdi Karşıma Koydu- Zelig


Woody Allen'ın Zelig adlı filmi seyretmiş miydiniz? Yıllar önce seyrettiğim bu film, bugün  hafızamın gizlendiği  çekmecesinden ansızın çıkıverdi. Film 1920'lerin Amerikası'nda geçmekteydi. Film kurmaca olmasına rağmen, belgesel edasıyla akıp gitmektedi.

Filmin kahramanı Leonard Zelig'in, amansız bir vaziyeti vardı. Hangi ortama girerse, hemen o ortamdakiler gibi davranmaktaydı. Çinlilerle mi birlikte, Çince konuşmaya başlıyordu.  

Sadece kimlik değiştirmekle kalsa, neyse...  
Aynı bir bukelemun gibi  görünümü de değişebilmekteydi. 
Gözleri Çinliler gibi çekik oluveriyordu.


Zencilerin yanında rengi koyulaşıyordu.


Obezlerin yanında şişmanlamaya başlıyordu.


Zelig bulunduğu ortama uyum sağlamanın daniskasıydı.
Elbette bu halleri doktorların ilgisini çekiyordu.
Lakin doktor yanında  kahramanımız birdenbire kendisinin  doktor olduğunu iddia ediyordu:)


Zelig'e  elektroşok dahil pek çok tıbbi uygulama tatbik edilerek tedavi etmeye çalışılıyordu. Değişmesi mümkün olmuyordu. 
Hipnotize ile  Zelig'in zihninin derinliklerine ulaşılmaya çalışılıp, 
neden bulunduğu ortamdaki insanlara benzemeye çalıştığı sorulunca verdiği cevap düşündürücüydü. 
Güvenli, diyordu. Ve diğerleri gibi olmak ve sevilmek istediğini söylüyordu. 

Sanırım bugün girdiğim ortamda  bir an kendimi Zelig gibi hissettim. Niye öyle hissettim diye sordum kendime...  Acaba diğerleri tarafından kabul görmek miydi niyetim? Bulunduğum mekanda  tek kadın bendim. Muhabbet Türkiye'de erotik çizgi romanlara doğru aktı. Doğrusu hiç bilmiyordum. İlgiyle dinlemeye başladım. Lakin mahcubiyet duymadım desem yalan olur. Erkekler arasında erotik dergilerle ilgili bir muhabbet... Varlığımdan rahatsız görünmüyorlardı. Hatta sorular sordum. Samimiyetle cevapladılar.  İşte bu muhabbetler esnasında aklıma  Zelig geldi.  Konuşmam ve görüntümle erkekleşmeli miydim?

Filmi ciddi ciddi  düşündüm.  Zelig yanına kim gelirse o kişiye dönüşüyordu. Du bi... İyi ama kadınların yanında kendisi gibi kalıyordu.  Kadınlaşmıyordu. Bu hali, filmi seyrederken fark ettiğim bir detay değildi. Demek ki kendini sadece erkeklerin yanında güçsüz, güvensiz görüyordu. Film  erkek egemen sisteme  resmen  çaktırmadan nanik yapıyordu.

Bulunduğum  ortama uyum sağlamak ve kabul görmek için erkekleşmeye ihtiyacım olmadığını düşündüm. Türkiye'de erotik dergiler hakkında muhabbete ilgiyle devam ettim.

24 Kasım 2015 Salı

Yavaş Tren'i Beklerkene...

"Ben bilirim o bakışı" dedi. "Sen, hala O'nu düşünüyorsun..." Bakışlarımı bozmadan, fırlayıp tuvalete gitsem. Aynanın karşısına geçsem, nasılmış anlasam. Sonra bir daha bakmasam öyle...




....Kalktık, "iki yetişkin insan" gibi yürüyoruz işte. Bunca şeyin arasında, ööle bi takım ibibikliklere vaktimiz yok, hem "yazık bize", hem "ayıp lan artık, ne o ööle liseliler kibin". Ben yürürken, içimden bastığımız parke taşlarını sayıyorum. Asvalta vardığımızda, toplam sayıya bakıcam, seviyorsa tek sayı. Yürüyoruz...


Cümleler- Atilla Atalay/Menekşe İstasyonu
Film-Woody Allen/Paris'te Gece Yarısı

23 Ağustos 2012 Perşembe

Hayat Ve Acılar Hakkında Bir Film Samimi Olmalı.



"Eski bir espri vardır, bilirsiniz. 
İki yaşlı kadın dağ başında bir lokantada yemek yemektedirler. Biri,
-Lanet olsun! der. Yemekler ne kadar da berbat!
-Evet, der diğeri. Üstelik ne kadar da az!
Yani, bu benim yaşam hakkındaki düşüncemin kısa bir özetidir: 

Hayat yalnızlık, sefillik, acılar ve mutsuzluklarla doludur, ama keşke bu kadar kısa olmasaydı!"

 
 
 
 



NOT : Konu başlığı, Orhan Pamuk - Masumiyet Müzesi adlı romanından.
            Yazı, Woody Allen'ın  Annie Hall (1977)adlı filminden.

31 Ekim 2011 Pazartesi

Kahve Molası - "Bilinçli Perişanlık" Hallerim

 
Tomris Uyar'ın kitabından öğrendim. Edip Cansever'in bir lafı varmış. "Bilinçli perişanlık" dermiş.  Nasıl bayıldım bu lafa anlatamam. Çünkü benim "bilinçli perişanlığı" sevdiğim günler çoktur. Mesela dün evde yalnızdım. Canım hiçbir şey yapmak istemedi. Hoop! Kendimi bilinçli perişanlığın kollarına bıraktım. Sabah uyandığımda elimi yüzümü yıkayıp, üzerimde battal sabahlığım, ayaklarımda pufidik çoraplarımla bütün gün perişan halde dolandım. Hani Meksikalı dermiş ya "ne güzel çalışmamak... arkasından da dinlenmek" diye... İşte aynen öyle. Bol bol şiir okudum. Madem bilinçli perişanlık diyen Edip Cansever'di. İlkin Edip Cansever'in şiirlerinin ardına düştüm. Kimi şiirlerinde kendimden korktum. O dizeleriyle saklambaç oynadım. Kimi şiirlerinde kendimi buldum. O dizeleri kaldırıp kendimi koydum. Dizelerle köşe kapmaca oynadım. Ruhumu şiirle tıka basa doyurdum. Akabinde Hayal Kahvem'e yazı yazdım... Nihayet Woody Allen'in son filmi Paris'te Gece Yarısı'nı seyrettim. Filme tek kelimeyle bittim.. Bittim. Bu filmi en kısa zamanda mutlaka yeniden seyredeceğim. Sence insan oturduğu yerde istediği yere gidebilir mi? Gidebilir elbette. Ohoo... Ben kaç kere tecrübe ettim. Misal, dün güya bedenim evdeydi ama... Ruhum anında firar etti. Uçtuuu uzaklara gitti.  Woody Allen sanki beni bilmişte bu filmi yazmış yönetmiş... İnan bana, Owen Wilson'un canlandırdığı Gil resmen benim erkek modelimdi.  Pes yani! İnsan bu kadar mı benim gibi hayal aleminde gezer! Bu kadar mı bencileyin yağmur altında dolaşmayı sever! Kendimi gördüm sanki. Dilim tutuldu. Pes! dedim..  Gil ne kadar Paris diyorsa... Ben o kadar İstanbul derim misal. Gil ne kadar eski dönemlere gidip Hemingway'le muhabbet etmek, Dali'ye ne bileyim Fitzgerald'a denk gelmek istiyorsa... Ben  o kadar Şişli'den Boğaz'a  Sait Faik'le yarış yapmayı,  Fatih'ten Edirnekapı'ya lapa lapa kar altında Özdemir Asaf'la muhabbet ede ede yürümeyi hayal ederim. Ya da ne bileyim, Sait Faik ve Orhan Veli'yle İstinye İskelesi'nde akşam yemeği yemek isterim.

 
Baktım Woody Allen filmlerini özlemişim. Hemen  çok sevdiğim Annie Hall adlı filmini seyretmeye giriştim. Bu filmin başrolünde Woody Allen vardır. Filmin açılışında  kahramanımız, kameraya bakıp şöyle laflar eder... "Eski bir espri vardır, bilirsiniz. İki yaşlı kadın dağ başında bir lokantada yemek yemektedirler. Biri, “Lanet olsun!” der, “Yemekler ne kadar da berbat! “Evet” der diğeri, “Üstelik ne kadar da az!” Yani, bu benim yaşam hakkındaki düşüncemin kısa bir özetidir: Hayat yalnızlık, sefillik, acılar ve mutsuzluklarla doludur ama keşke bu kadar kısa olmasaydı!" 

Ne kadar haklı... Sonra ikinci bir espri ile devam eder... Der ki... "Benim gibi birini bile üyeliğe kabul edecek hiç bir derneğe asla üye olmazdım." Valla ben de benim gibi birini bile üyeliğe kabul edecek hiçbir derneğe asla üye olmazdım! Benden ne köy olur ne kasaba... Bakar mısın perişanlığıma!.. Tomris Uyar'dan lafa girdim. Nerelere geldim? Sanıyorum bu yaptığım bir çeşit "yazıda perişanlık" halim. Ama ne yalan söyleyeyim, bilinçli perişanlık:) Yoksa neler yaptığımı anlatmayı nasıl becerecektim? Tamam. Bu kadar. Kahve molam bitti. İşe dönmeliyim.


12 Mart 2011 Cumartesi

Türkü Bilmek Acıtır mı İnsanı?


Eskiden türkülere fazla dikkat etmezdim biliyor musun? Ezgisinin kulağıma hoş gelmesi yeterliydi.. Neden bahsediyor, hikayesi var mıdır diye hiç düşünmezdim.. Şimdi türküler ilgimi tuhaf şekilde cezbediyor.. Her türküde aynı hazzı duymuyorum ne yazık ki.. Fakaaatt.. Kimi türkü var ki... Oyyy! Tüm hevesimi... Merakımı.. İştahımı kabartıyor.. İşittiğimde nasıl bir anda kulak kesiliyorum anlatamam sana.. Gene abartıyorsun diyeceğinden korkuyorum... İster inan.. İster inanma.. Ruhumun hangi gizli bölmelerindeki hislerime temas ediyorsa artık; yeminle bazı türküler yüreğimi zangır zangır titretiyor.. Son zamanlarda merak sarıp menzilinde dolandıkça, türküler yeni öyküler oluşturuyor belleğimde.. Benim farkına varmadan hafızamın değişik kıvrımlarına attığım hayat ayrıntılarını gene puzzle misali buluşturuyor..


Dünden beri acenteler toplantısı sebebiyle Antalya'dayım.  Odaya yerleşirken  haberleri açayım istedim. Biliyorsun Japonya'da büyük bir deprem oldu. Bloger arkadaşım  Masakuni  Japonya'da yaşıyor. Onu çok merak ediyorum. Gölcük depremini içinde yaşayan biri olarak Japonyada'ki insanların  hallerini  yüreğimde hissediyorum. BiliyorumJaponya'da yaşananlar  bizim yaşadığımız depremden daha değişik. Bu kez tsunami  dalgaları, evleri, araçları, binaları, insanları önüne kattı götürdü. Televizyonda kanallarını dolaşırken  bir türkü başladı ki... Offff! Gene mi dedim. Gene mi bu türkü? Tüylerim diken diken oldu... Bu türkü var ya... Her duyduğumda.. Bir bilsen neler hayal ettrir bana.. Önce Yusuf gelir aklıma.. Özcan Alper'in o insanı sarsan ilk filmi Sonbahar'ı hatırladın mı? Hani üniversitede okurken katıldığı eylemlerden dolayı 22 yaşında tutuklanıp10 yıl hapis yatan.. Hapishande F tipi cezaevlerini protesto etmek amacıyla açlık grevine katılması sebebiyle ciğerleri iflas edince cezasının bitmesine 2 yıl varken tahiliye edilen Yusuf'u gözünün önüne getirsene.. Hani memleketine dönüyor artık.. Karadeniz'e.. Tam otobüsle kasabaya girdiğinde... İşte bu türkü nasıl da her yanı kaplamıştı.. Önce efkarlı bir tulum nağmesi... Off! Ardından... Kazım Koyuncu'nun o yakıcı sesi.. Oy..oy.. oy.. "Hey gidi Karadeniz.. Doldu da taşamadı.. Etmiyelum sevdaluk.. Edenler yaşamadı.. Ha bu akan dereler denizlere dolacak.. Söylasana güzelum sonumuz ne olacak.." Herşey bu kadar mı denk olur? Karadeniz atmosferi... Yusuf... Ve bu muhteşem türkü... Resmen iliklerime işlemiş..


Türkünün devamında Kazım Koyuncu'yu düşünürüm.. Bu türkü Kazım Koyuncu'nun derlemesi değil midir? "Ah duman kara duman.. Sardı dört yanumizi.. Ander kalsun sevdaluk oy alacak canumizi.." Keşke sevda ölüm sebebi olaydı Kazım'ın.. Keşke... Biliyorsun o lanet Çernobil sebebinden gencecik, daha 33 yaşındayken vefat etmişti Kazım Koyuncu..


"Dere akar taş ile gözüm doldu yaş ile.. Nerelere gideyim ha bu garip baş ile.. Dere akar taş ile gözüm doldu yaş ile.. Gurbete mi gideyim bu sevdali baş ile.." Japonya'daki deprem  felaketini  anlatmıyor mu sanki? Yüzlerce kişinin kaybolduğu ve öldüğü bir felaket gözümüzün önünde yaşanıyor.. Çok şükür erken uyarı sistemi işlemiş. İnsanlar önlemlerini almaya çalışmış. Biz ise gene elimiz kolumuz bağlı; sanki bir film izler gibi  Japonya'yı seyrediyoruz.. Of yani.. "Hoy gidi Karadeniz sardi dört yanimizi.. Ander kalsın sevdaluk oy alacak canimizi.. Ah duman kara duman sardi dört yanimizi.. Bu gaybana sevdaluk alacak canimizi.." Her defasında düşünüyorum da aklım ermiyor... Bir zamanlar insanlar sevda yüzünden mi ölüyordu? Olabilir mi gerçekten?


Hımm.. Leyla ve Mecnun'u mu hatırlamalı? Heyy! Sen İskender Pala'nın Babil'de Ölüm İstanbul'da Aşk kitabını okudun mu? Kitap daha ilk cümleden şöyle başlar: "Bize kalırsa aşkı tanımayan bir okuyucu bu kitabı hiç okumamalıdır." Nasıl ama.. Daha ilk cümleden kışkırtır okurunu ve sevda sebebiyle ölen Leyla ve Mecnun'un hikayesini çok değişik bir lezzette anlatır.. Evet elem dolu bir öyküdür bu iki aşığın öyküsü fakat yukarıda yaşanılan ölümlerden kat be kat güzel bir ölüm nedeni değil midir? Hımm.. Bu yazım iç karartıcı mı oldu acaba? Nerden türkülerin menzilinde gezinmeye başladım? "Bilmek, yanmaktır." diye bir söz var ya.. Türkü bilmek acıtır mı insanı? Türküleri öğrendikçe, bildikçe.. İçim hep böyle acıyacak mı ne? Az sonra toplantım var. Çıkmalıyım.



İç karartıcı bir yazı bırakmak istemiyorum. Sevdiğim bloglardan Kafa Ayari'nda bir yazı  vardır. Aynen alıp buraya yapıştırıyorum! "Eski bir espri vardır, bilirsiniz. İki yaşlı kadın dağ başında bir lokantada yemek yemektedirler. Biri, “Lanet olsun!” der, “Yemekler ne kadar da berbat! “Evet” der diğeri, “Üstelik ne kadar da az!” Yani, bu benim yaşam hakkındaki düşüncemin kısa bir özetidir: Hayat yalnızlık, sefillik, acılar ve mutsuzluklarla doludur ama keşke bu kadar kısa olmasaydı! - Woody Allen, Annie Hall’den (1977) " Hayat böyle bir şey işte...   Masakuni'den iyi olduğuna dair bir haber alabilsem keşke... Japonya halkına geçmiş olsun.