müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Haziran 2026 Pazartesi

Kendimi Eylediğim Zamanlar

 
Dizi seyrettim

Kitap okudum.


Amsterdam'a gittim.

Ukulele ile Yaşar şarkıları çalıştım.
BURADAN

İstanbul Modern'de, Semiha Berksoy'un "Tüm Renklerin Aryası"  sergisini gezdim. 

6 Haziran 2026 Cumartesi

Hüzün Deli Dalgalar Gibi Gelir...


Uzun zamandır kitaplarımın arasında beni bekleyen Georgi Gospodinov'un Hüznün Fiziği adlı romanına bugün nihayet başladım. Sayfalar ilerledikçe "Ben bu yazarı niye daha önce okumadım?" diye hayıflandım.

İnsanın zihninde dönüp duran o bitmek bizmez düşünceler, geçmiş, gelecek, hatıralar, melankoli...  Gospodinov,  güzel ve sürükleyici anlatıyor.

Ben postmodern romanı seviyorum. Hani dümdüz hikâye anlatmak yerine, biraz oyun oynayan romanlar vardır ya... Zamanın ileri geri sıçradığı, anlatıcının bazan güven vermediği, gerçeklerle hayallerin birbirine karıştığı kitaplar. Okurken bazan kayboluyorum belki ama o kaybolmanın emsalsiz lezzeti vardır.

Jorge Luis Borges'in gizemli labirentlerinde dolaşırken, Italo Calvino'nun hayal gücünün sınırlarında gezinirken,  Oğuz Atay'ın cümleleri peşinden tutkuyla giderken, İhsan Oktay Anar'ın masalsı rüyalarında dolaşırken, Orhan Pamuk'un katman katman kurduğu dünyaları adımlarken de  aynı büyülü hissi yaşarım. Hikâyeden çok zihnin içinde dolaşıyormuşum gibi gelir. Hepsi zamanı biraz eğip büken, okuru da hikâyenin içine ortak eden yazarlar.  Nefistir.

Bir ara kitabı okumayı bıraktım. Gospodinov'un bir öyküsünden uyarlandığını öğrendiğim Kör Vaysha adlı  8 dakikalık animasyona takıldım.


Kör Vaysha'nın sol gözü yalnızca geçmişi, sağ gözü ise yalnızca geleceği görüyor. Şimdiki zamanı asla göremiyor. İnsanlara bakınca, ya çocukluklarını ve yaşlılıklarını, olmuş ya da olacak şeyleri görüyor ama içinde bulunduğu an için körlük yaşıyor.

Film boyunca Vaysha'nın hangi gözünden vazgeçmesi gerektiğini düşündüm. Geçmiş mi daha önemli, gelecek mi? 

Ama animasyonun sonunda asıl sorunun bu olmadığını fark ettim.

Ya dünyaya Kör Vaysha'nın gözleriyle bakan bensem?

Evet... Kimi zaman yıllar önce yaşanmış bir olayın içinde kayboluyorum. Kimi zaman ise henüz gelmemiş günler için endişeleniyorum. Geçmişle gelecek arasında gidip gelirken kimi zaman elimdeki tek şeyi, yani şu anı kaçırdığımı hissediyorum.

Belki de bu yüzden Kör Vaysha birkaç dakikalık bir animasyondan çok daha fazlası. 

Sanırım Gospodinov'un elimdeki romanında olduğu gibi burada da zaman sadece bir fon değil. Hikâyenin tam merkezinde duruyor. Ve film bittikten sonra insanın aklında şu soru kalıyor:

Acaba gerçekten şimdiyi yaşayabiliyor muyum?

Seyretmek isterseniz, animasyon BURADA.

5 Haziran 2026 Cuma

Mühürlenmiş Gözlerime İnsafsız Uzaklar:)

 


Bıraktım ofisin işlerini... Açtım müziği... 

Gökyüzünün üzerinde, bulutların arasında dans ettiğimi hayal ediyorum. 

Ne yapılacak işler var, ne yetişecek mailler... Ne dünyanın gelmişi geçmişi...

Sadece ben, rüzgâr ve Nilüfer'in sesi. 

Sanki bütün haftanın yorgunluğunu bulutların arasına bırakmışım gibi... 

Bazan mutluluk çok büyük şeyler istemiyor. 

Bazan sadece sevdiğin bir şarkıyı açıp, kimse bakmıyormuş gibi dans etmek yetiyor. 

Haydi fırlayın! Dans edelim! Haydi!... Neşelenmek, devrimci bir eylemdir. 

Ve... Bulaşıcıdır:) 

O şarkı:)

16 Mayıs 2026 Cumartesi

Aylak Kadın'la Filmlerin ve Şarkıların Mecrasında Dolaşmak


“Gibert Jeune’e giriyorum. Türk edebiyatı bölümünde Nazım Hikmet ve Yaşar Kemal var. Yeni çıkan birkaç müzik cd’sini dinliyorum. Les Elles’in kapağı hoşuma gidiyor; 1997, Miss Alzheimer albümü, ilk şarkı “Jeune homme”da, genç kadın, akordeonuyla “Kusura bakmayın genç adam,” diyor. Albümü ve Walter Benjamin’in Pasajlar kitabını alıyorum. Kitabı kolumun altına sıkıştırıp bir kafeye giriyorum. Çantamda, defterlerim, Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ı, Tanpınar’ın Paris Mektupları. Kafe çok kalabalık. Kuytu bir köşe bulup çöküyorum. Çantamdan kırmızı defterimi çıkarıyorum; Paris, Cuma, 15 Kasım 1999. Masa küçük. Pasajlar’ı dizlerimin üstüne açıyorum: “Flanör, sığınağını kitlede arar”; “Evden uzak kalmak ama her yerde evinde hissetmek; dünyanın merkezinde olmak, dünyayı gözlemek ama dünyadan saklı kalmak”. Defterime “Evden uzakta olmak, devasa bir özgürlüğün ortasına düşmek, kimseye hesap vermemek, herkesten saklanabilmenin hazzı” yazıyorum. Kulağıma eğilen garsonun, “Bonjour Matmazel” demesiyle irkiliyorum...” s.14

"Cuma gecesi, Spike Lee filmleri izlemeye, sinemaya gidiyorum. Filmler gece yarısı başlıyor. Üç film birden. Kalabalık. İlk film, She's Gotta Have it. Nola Darling'in erkeklerle sınavı içimi bayıyor. Spike Lee kendini biliyor. Film bitince çıkıyorum. Sinema eve yakın. Saat 02.00. Hava serin. Kaldırımda ayakkabılarımın topuk sesi yankılanıyor. Uzun zaman sonra topuklu giyiyorum. Korkuya meydan okumak beni heyecanlandırıyor.  Her an bir köşeden çıkabilecek canavarlara karşı tetikte de olsa ruhum, kendi macerasının kahramanı olmanın tadını çıkarıyor. Mis gibi uyuyorum." s.39

“Özgürlüğümün ilk gecesini kutlamalıyım. Uzun süre tutsak düşmüş yaralı bir hayvanım. Ruhum aç. White Rabbit’i cd çalara yerleştiriyorum. Sesini sonuna kadar açıyorum. Müzikle sallanıyorum. ”s.9

“Tanpınar’ın şiiri şiir değil, romanı şiirsel,” diyor. Ertesi gün, beni sinemaya davet ediyor. “Sinema öncesi yemek yiyelim,” diyor. Beni evimden alıyor. Michelin yıldızlı bir restoranda rezervasyon yaptırmış. Bir krep ya da bir croque monsieur yeriz sanıyordum. Merci pour le chocolat filmi için bilet almış. Yemekte Claude Chabrol sineması ve Isabelle Huppert üzerine konuşuyoruz. Yönetmenin La Cérémonie filmini seviyorum. Filmden çıktığımızda, kafam kazan gibi, kendimi yorgun hissediyorum." s.37


"Biraz roman ve film üzerine konuşuyoruz. Ardından “L’addition, s’il vous plaît,” diye bağırıyoruz. Kendimizi sert soğuk rüzgâra bırakıyoruz. Rüzgâra karşı yürümek zor olsa da canlı hissettiriyor." s. 62

7 Mayıs 2026 Perşembe

Koro mu Solo mu?

Arkadaşımın oturduğu sitenin sosyal tesisinde, üç beş kişi  haftada bir akşam toplanıp, akordiyon eşliğinde şarkılar söylüyorlar. Son iki aydır ben de denk geldikçe onlara katılıyorum.

Öyle büyük organizasyon gibi düşünmeyin:)
Birkaç sandalye çekiliyor… çaylar geliyor… hep birlikte şarkılar söyleniyor. Bazan kahkahadan şarkı yarıda kalıyor, bazan herkes aynı anda susup sadece akordiyonu dinliyor. 

Birlikte şarkı söylerken, kimi zaman, yeryüzünde tükendiğini sandığım şefkatin… iyiliğin… dostluğun…  aşkın... sevginin hâlâ bir yerlerde usul usul yaşadığına inancım artıyor. 

Hissediyorum. Müzik ruhuma iyi geriyor. 

Bu akşam beş kişiydik. Hafiften başladık... Söyledikçe açılıyoruz tabii... Şarkıdan şarkıya geçiyoruz. Koro halinde şarkı söylemek  nasıl keyifli anlatamam. Zaten oldum bittim çekinirim. Tek başına şarkı söylerim de birileri olunca utanırım. Böyle hep birlikte söylerken kaynayıp gidiyorum arada:)

Bu gece, hoca bir ara  akordiyonla öyle bir şarkıya girdi ki…Birbirimize baktık. Çok bildik bir şarkı bu. İnsan ilk melodisinden etkileniyor. Ama hangi şarkı? Sözleri hatırlayamıyoruz.... Sadece müzik var. Birbirimize soru dolu gözlerle bakıyoruz...  

Ve hoca… Nasıl güzel çalıyor... Akordiyonun sesi odaya yayıldıkça,  bir anda hepimiz başka bir zamana ışınlandık... Biraz eski bir yaz akşamına… biraz kaybedilmiş bir aşka… biraz  içimizi  sızlatan  muhtelif   insani duygulara…

Kimse telefonuna sarılmadı. Kimse “Bu hangi şarkıydı?” diye sormadı. Konuşsak o büyü bozulacaktı sanki. 

Derken… Dudağımı melodiye eşlik ederken yakaladım.  Sandalyenin ucuna doğru kaydıım...  Şarkıyı  söylemeye başladım:

 "Bu akşam çok efkârlıyım. Kalbim neden kan ağlıyoooor... Bunu bir bilsen sevgiliiimmm." 

Hem oturduğum yerde  usul usul salınıyorum hem nasıl tatlı, nasıl his dolu söylüyorum şarkıyı...  Kendime ben bile inanamıyorum. "Allahım, şu anda ben ne  yapıyorum?"  diye aklımdan geçiyor... Şarkı yüreğimde bir yerleri acıtıyor. Ve... O kadar güzeldi ki şu anda kelimelere dökemiyorum... Akordiyonun buğulu melodisi eşliğinde şöylüyorum:

"Dudaklarımda bir ateş... Avuçlarımda alevsiiin... Sensiz yalnız, sensiz hiçim... İlahımsın sevgilimsin sen benim her şeyimsiiiin"

Herkes  bana bakıyor. Hoca kafasıyla onaylıyor beni... Akordiyorun ritmini benim sesime uyduruyor. Şarkı söylemeye devam ediyorum....

"Sensiz yalnız sensiz hiçim... Gözyaşlarım yağmur gibiiii yanağımı ıslatıyoooor... Kollarım bekliyor seni... Öpsem öpsem ellerini... Yine de sana hasretiiiim... "

Kimse konuşmuyordu. Kimse şarkıya eşlik etmiyordu...  Sadece akordiyon vardı… Ve benim sesim... Veee...  insanın kalbine yavaş yavaş yayılan o tarifsiz sıcaklık. Ne güzeldi. 

Düşünüyorum da, işte bu koroya katıldıktan sonra akordiyon aldım. Akordiyonun sesi büyüledi beni. Öğrenmeye başladım. 

O değil de, ya şimdi korodan ayrılıp solo söylemeye karar verirsem? Ya sahneye çıkmaya heves edersem? Abartırım... Korkuyorum kendimden:)) 

O Şarkı:)

3 Mayıs 2026 Pazar

Kendimi Eylediğim Zamanlar...

 
Sinemaya gittim.

Mozaik yaptım.

Kitap okudum.

Ukulele ve akordiyon çalıştım.

Karahindibanın büyüleyici değişimini biliyordum. 
Fakat her gördüğüm benzeri sarı çiçekleri karahindiba sanıyordum.
Değilmiş.

Tek saplı, tek çiçekliyse karahindiba imiş.
Dallanmış sap, çoklu çiçekler ise karahindiba değilmiş.
Öğrendim ya çok sevindim:)

2 Mayıs 2026 Cumartesi

Çin ve O Şarkı...


Çin’i çok iyi bilmesem bile bir şey biliyorum:

“Everybody was kung fu fighting…”

Bir şarkı çıktı…

ve dünyanın dört bir yanında insanlar aynı ritimde hareket etmeye başladı.

Kimse birbirine vurmadı,
ama herkes aynı anda kıpırdadı.

Bazan güç, bir hareketi uyumla tekrar edebilmekte.

Bazan güç, aynı ritimde buluşabilmekte.

Ve belki de…
en büyük ustalık,
dövüşmemeyi seçebilmekte.



26 Nisan 2026 Pazar

Ve Homo Economicus Ve Tuhaflıklarım Ve Homo Romanticus

Arabamın camında yüzümü gördüğüm anda kalakaldım. Başımda her zamanki gibi şapka vardı. Yanaklarım pancar gibi kızarmış, suratımdan şıpır şıpır terler akıyordu. Neydi bu hâlim? İnanamıyordum. Arabamı evin kapısının önüne çekmiş, içini elektrik süpürgesiyle temizliyordum.

En son arabamı iç dış temizlettiğimde, adam kallavi bir para istemişti. Gözlerimi pörtletip “Sahi mi?” diye bağırdığımı bugün gibi hatırlıyorum. Adam büyük bir pişkinlikle “Sahi!” demiş, elimdeki parayı alıp sırtını dönmüş ve işine devam etmişti. Donakalmıştım. İçimden sunturlu bir cümle sarf etmiş, ardından “İnsaf!” diye seslenmiştim

Elim kolum armut mu topluyordu kuzum benim? Arabamı neden kendim yıkamıyordum ki? Verdiğim para fena hâlde içime oturmuştu ya, “Arabamı artık kendim yıkayıp temizleyeceğim!” diye tüm gün söylenmiştim. Akabinde o günkü kazığı çooktan unutmuştum tabii.

İyi ama şimdi ne yapıyordum peki? Bütün gün evde, ofiste çalış babam çalışıyordum. Akşam eve döndüğümde… Artık kaç ara kabloyu birbirine bağlayıp elektrik süpürgesini taktıysam… Resmen arabamın içini elektrik süpürgesiyle süpürüyordum.

Tamam, üzerinize afiyet, az buçuk cimriliğimle şöhret sahibiyimdir ama… Yooo… “Yuf!” derler bu kadarına! Arabanı da kendin temizleyip yıkama yani, öyle değil mi? Pes! Pes vallahi!



İşte o anda, iktisat profesörü Şiir Erkök Yılmaz’ın Homo Ekonomicus adlı öyküsünün kahramanı Bay X aklıma geldi. Bay X’i düşünür düşünmez, elektrik süpürgesinin borusunu yere fırlattım. Kendimi arabanın şoför koltuğuna attım. İki elimle yanaklarımı avuçladım. Korkuyla dikiz aynasına baktım. Allah’ım… Ben Homo Ekonomicus’un kadın versiyonuna mı dönüşüyordum yoksa?

Bilirsiniz değil mi? Bay X, Homo Ekonomicus’un ta kendisiydi. Elini yüzünü yıkarken sabun kullanmazdı sözgelimi… Nedeni basitti. Hesaplamıştı: Yüzüne harcayacağı bir birimlik sabunun marjinal faydası, erken kirlenen havlulara harcanacak bir birimlik sabunun marjinal faydasından düşüktü.

Sonra… Dişlerini macunsuz fırçalardı. Çünkü yaptığı hesaplara göre, ömür boyu diş macununa yatıracağı para, dişlerinin amortismanı için gereken maliyeti aşıyordu. Günlük yemeklerini bile, o günkü performansının zahmet katsayısına göre seçerdi.

Evleneceği kadını seçerken de aynı özeni göstermişti. (Burada anlatmak istemiyorum; öykü illa okunmalı. Sahiden ibretliktir.)

Ayrıca Bay X, faktör alışkanlığı yüksek, emek yoğun çalışan bir seyyar köfteciydi. Bisikletinin arkasına bağladığı arabaya küçük kızını yerleştirir, yavrunun önüne kıymayı koyar; böylece çocuğun karıştırma ve mıncıklama yeteneğini gayet “üretken” bir alana yönlendirmiş olurdu…

Falan… filan…

Anlaşılan o ki, gün be gün Homo Ekonomicus olma yolunda ilerliyordum. Tanrı bilir, yarın öbür gün en ucuza basanını bulduğum gazeteye kendi ölüm ilanımı kendi ellerimle verebilirdim. Sonra, aynı Bay X gibi, içinde soğutma aygıtı olan camdan bir tabut edinirdim belki…

Şu devingen yaşamda bir durağan denge tutturmak niyetiyle tabutun içine girip ölü numarası yaparken uyuyakalabilirdim. Benim varlığım, insanlara düzeni hatırlatabilir, rasyonel davranmayı öğretebilirdi. Hatta ben, hiç bozulmamış kalıbımla aralarında yaşamaya devam edebilirdim…

Soğutma aygıtlı tabutumun elektrik masrafına gelince… Yaşasaydım daha mı az harcardım sanki? Pöh! Varsın yaşadığımı sansınlar… Önce gazetedeki ilanı, sonra tabuttaki kıpırtısız hâlimi gören yakınlarım… Bir yaygara, bir bağırış… Derken kabullenirlerdi elbette öldüğümü.

Önce bizim şehirden, sonra memleketin dört bir yanından insanlar cam tabutun içindeki beni görmeye akın ederdi. Gece kimsecikler yokken tuvalete, mutfağa süzülürdüm. Eskaza beni ayakta gören biri çıkarsa… “Yatır bu!” diye hükmedip hâlimi cümle âleme yayabilirdi.

O günden sonra evim… pekâlâ bir türbeye dönüşebilirdi.

Yok artık!

Size bir şey söyleyeyim mi, bütün bunlar belki bir an içinde aklımdan geçti. Sadece cimrilikte değil, hayalcilikte ve abartmakta da şöhret sahibiyimdir. Görüyorsunuz işte… Yine veri koşullarda, veri fiyatlar ve veri getirilerle riskleri minimize edip belirsizlikleri tutarlılığa dönüştüreceğime, hayallerimde abartma sanatı icra ediyordum. Ne vardı yani?

Yıllardır bana hizmette kusur etmeyen emektar arabamın koltuğunu sevgiyle okşadım. Canım istediğinde elbette arabamı kendim temizleyip yıkayacaktım. Ayrıca anlamıştım ki araba temizlemek sahiden eğlenceli bir işti.

Dikiz aynasına usulca baktım. Kendimdim. Homo Ekonomicus olsaydım, sevinmek gibi verimsiz bulacağı bir davranışı sergilemezdim. Ben sevindim.

Homo Ekonomicus değil, Homo Romanticus olmaya karar verdim. Arabamın radyosunun düğmesine bastım. Pinhani en sevdiğim şarkısını söylüyordu:
“Asla vazgeçmeee…
Kalkıp da pencerenden bir bak.
Güneş açmış mı? Yağmur düşmüş mü?
Dön bak dünyaya!”

Hafıza ne tuhaf bir kutuydu. Yoo… En tuhafı bendim tabii. Araba yıkamak bu kadar abartılacak bir şey miydi? Kendimi olduğum gibi kabul ettim. Şarkıya eşlik ederek arabamı temizlemeye devam ettim.



2013

20 Mart 2026 Cuma

Beni yaktığın Gibi Elleri de Yaktun mi?


Yeminle o güne kadar ömrümde Cimilli İbo diye birini duymamıştım. O gün... Bizim şehrin köylerinden birinde yaşayan Fatma Hanım'a uğrayıp, ev yoğurdu ve köy yumurtası alma niyetindeydim. Arabamı köyün girişine bırakmış, şahane hava var, diyerek keyifle  yürümeye girişmiştim. Fatma Hanım'ın evi köyün taaa öbür ucundaydı ama ne gam...  Köyün havası nasıl temizdi anlatamam... Misss.. Miss... Mevsim kış, ay Ocak olunca... Evet... Feci ayaz vardı. Tamam... Rüzgâr yüzümü ısırsa bile ne olacak ki? Berem başımda, paltom sırtımdaydı... Hımmm... Sadece... Şeyy... Ayaklarımda gene bez ayakkabılarım vardı. "Olsun varsın... Bişeycik olmaaaazz! Soğuk havadan insana zarar gelmeezzz... Açık ve temiz havada yürümek bünyeye şifadır... Şifaaa..."  

İşte böyle  kendimi gazlaya gazlaya yürüyüp gitmiştim. Efendime söyleyeyim… Nihayet Fatma Hanım’ın evine varmıştım ki… Resmen kapı duvar... Kimse yok. Tam o esnada komşusu camdan başını uzatıp: “Fatma Hanım kızına gitti,” demesin mi? Bir an öylece kalakaldım. E tabii… Haber vermeden gidersem olacağı buydu 😄 Aman neyse... Moralimi bozmadım gene. “Sağlık olsun” deyip döndüm gerisingeriye.


Bu sefer aynı yoldan dönmeyip köyün bilmediğim bir patikasına saptım.  Yolu epeyce uzatmıştım. Bugün gibi hatırımda...  Bez ayakkabılardan sızan soğuk içime işlemişti. Hayır, ayağımda kalın postal olsa bile inanın  fark etmezdi. Nasıl ayaz, nasıl rüzgar vardı anlatamam. Zehir zemberekti mübarek... Yeminle çenemin titrediğini hissetmiştim. Donmuştuuuum.. Donmuştumumm... Allahım, üşümek ne güzel bir histi!.. 

Önce müziği işitmiştim. Sonra onları görmüştüm. Bilmediğim bir evin bahçesinde, tanımadığım üç kadın, el ele tutuşmuşlar, müziğin ritminde oynuyorlardı. "Seni kafama taktum atma atamayirum... Cirdun rüyalaruma yatma yatamayirum..." Bakın... Hayatta kalkıp göbek atan tiplerden değilim. Asla. Yok... Küçümsediğimi sanmayın... Bilakis bayılırım kapı gıcırtısında bile kalkıp oynayanlara... Becerebilsem... Kimse tutamaz beni... Beceremediğim için görüntü kirliliği yaratmak istemiyorum yani, bilmem anlatabildim mi? 


Allahım müzik o kadar güzeldi ki...  Tam Karadeniz ezgileri... Fıkır fıkır... "Evlerinin önüne susam ekerim susam... Kaçiracağum seni firsatini bulursam..." Üç kadın... Üç ayak oynuyorlardı. Beni görünce durmuşlardı... Müzik en çılgın ritmiyle devam ediyordu. Ben ne yapmıştım bilin bakalım? Omuzumdaki çantayı bahçe girişinin kapısına astığım gibi o tanımadığım kadınlardan birinin elini tutmuştum... "Hiç durma! Devammm! Devammm!" demiştim. Oynamaya başlamıştım. Oynamaya başlamıştık. Dört kadın... Soğukta... Bahçede... "Beni yaktuğun gibi da elleri de yaktun mi? Seni kafama taktum sen da beni taktun mi?" Rivrivri rivrivri rivrivri...

Şaşırmışlardı tabii... Hayatlarında görmedikleri, yoldan geçen yabancı bir kadın bahçelerine giriyor, ellerinden tutup onlarla üç ayak oynamaya girişiyor. Üç ayak bir horon çeşidi. Bakın, öyle göbek havası filan bilmem ama üç ayak deyince üzerime kimse tanımam... Hastasıyım üç ayağın... Öyle böyle değil... 

Çıkarmıştım cebimden beyaz peçetemi... Başlamıştım sallamayaa...  "Hadi hanımlaaar! Hop! Hop! Bir öne - iki öne - üç öne -Yehohohooooo!" 

"Seni kafama taktum atma atamayirum... cirdun rüyalaruma yatma yatamayirum..." Bizim omuzlar, ayaklar, kollar...  Ohooo... Hava mı soğuk? Nerdeee? Yanaklar pancar olmuştu... Pancarrr! Abartmakta üstüme yoktur tabiii... Bir türlü durmuyordum... Horon üç ayaktan çıkmıştı... Deli horona dönmüştü... Neyse ki müzik bitmişti. Herkes kendini bahçede bulduğu bir sandalyeye atmıştı. En son hatırladığım...  Nefes nefese... "Kim bu?" demiştim. Bilmiyor musun? der gibi hayretle bana bakmışlardı. Sıcak nefesleri  tüte tüte.... "Cimilli İboooo!"  demişlerdi. 


Bir dakika, ben niye anlattım şimdi bunları? Olanlar gerçek miydi ki? Yoksa o soğukta, ısınmak için uydurduğum bir hayal mi? Emin değilim. Ama eğer hayalse… Adını hiç duymadığım Cimilli İbo’yu nereden biliyordum peki? Ya o şarkıyı?.. Beni yaktuğun gibi da elleri de yaktun mi? Seni kafama taktum sen da beni taktun mi?

Mutlu bayramlar olsun, e mi:)

30 Ocak 2026 Cuma

Kasap Havası Nedir?

 

Akordiyonda siyah tuşlara parmaklarım alışsın diye kasap havası çalmaya çalışıyorum. Hani bilirsiniz özellikle düğünlerin baş müziğidir. 

Kasap havası başlayınca, hevesli olanlar hemen sahneye fırlar. Kimi nazlanır oynamak istemez, zorla çekersin oturmak bilmez... Müzik güzeldir. Topyekün tatlıya bağlar hayatı. 

Şimdi ben öğrenmeye çalışıyorum ya ağır ağır çalıyorum elbette. İyice öğrenince, yani durmaksızın hızlı hızlı çalmayı becerince,  çağıracağım arkadaşlarımı ben çalacağım onlar oynayacak. Akordiyonla kasap havası çalarken hayal penceremin kepenklerini aralıyorum. Ne olacak yani? Hayalini kurarken bile seviniyorum.

Peki nedir bu kasap havası değil mi? Neden kasap havası denmiş.

Rivayete göre Balkanlar’dan Trakya’ya uzanan bu oyun, kasapların dükkan önlerinde, işten güçten sonra oynadığı hareketli bir halk havasıymış. Sert, hızlı, ritmik… Biraz meydan okur gibi deniyor. 

Başka bir yerde bu müziğin hikayesinin  Bizans dönemine, hatta İstanbul’un eski loncalarına kadar uzandığı söyleniyordu. Eskiden kasaplar loncasının kendine has bir dansı varmış. Hatta bu dansın, kurban kesimi öncesi bir tür ritüel ya da güç gösterisi olduğu söylenirmiş. Yüzyıllar içinde bu sert ve ritmik hareketler evrilerek bugünkü, hepimizi yerinden zıplatan o kolektif neşeye dönüşmüş. Balkanlar'dan Anadolu'ya uzanan bu köprüde, akordiyonun o gür sesi de bu havaya en çok yakışan enstrümanlardan biri olmuş.

Öğrendiğim bir diğer rivayet ise beni gerçekten duygulandırdı: Eskiden kasaplar, canını aldıkları hayvanların ruhuna saygı göstermek ve onlardan bir nevi özür dilemek için bu oyunu oynarlarmış. O yere sağlam basan, vakur adımlar aslında doğayla bir barışma ve helalleşme biçimiymiş. Mesleklerinin getirdiği o sert enerjiyi, müzikle ve dansla yumuşatıyorlarmış. Saftoriğin tekiyim.  Bu son rivayete hemen inandım.


29 Ocak 2026 Perşembe

Nota Okuyamayanlar İçin Akordiyonla Hayatta Kalma Rehberi:)

 
Müzik enstrümanı çalabilen insanlara hep imrendim. Bazı aletleri çalmayı öğrenmeyi ara ara denedim. İlerletemedim. Epeyce çabalayarak ilk kez ukuleleyi geliştirdim.

Geçen ay elime ikinci el akordiyon düştü. Çok sevdim. Ve.... Niyetine girdim... Akordiyon çalmayı öğreneceğim. Üstelik tellerle falan uğraşmıyorsun. Ritim tut, tel kaçtı, parmak acıdı derdi yok. Direkt tuş. Bam. Oh! Telli sazlardan sonra ne kadar kolay geldi, anlatamam.

Ve fakat... Gene aynı duvara çarptım. Nota okumayı bilmiyorum. Çok ama çook  denedim, olmadı. Şiir ezberleyen biri nota neden ezberleyemesin di mi? Bilmiyorum. Belki tıpta bunun bir karşılığı vardır. Araştırmak istemiyorum:) 

Nota okuyamıyorsam nasıl çalışıyorum peki?

Mesela şu yukarıda gördüğünüz şarkının sadece giriş müziği... Kalbimi titretir. Acaba youtube'da öğreten var mıdır diye baktım. Bulamadım. 

Neyse ki, Cevdet Koç şarkının notalarıyla birlikte altına okunuşlarını da yazmış. Minnettarım.

Akordiyonumun  her bir tuşunun üstüne birden onaltıya kadar sıra sayılarını ve her tuşun hangi nota olduğunu yazdım. Notaları  tuş sayılarına çevirdim.  Deftere yazdım. Sayfayı ChatGPT’ye ekledim.  Dururumu anlatıp hazırladığımı excel tablo yapmasını istedim. Nananoom! Hazırdı. Bir bu tabloya bir tuşlara baka baka çalıştım.

Zaten bir süre çaldıktan sonra adlarını ezberleyemediğim notaların tuş yerlerini ezberleyiverdim:)


Baktığınızda size anlamsız gelebilir. Ben anlıyorum:) Ve inanmazsınız akordiyonda bu şarkının girişini  tuşlara bakmadan  çalabiliyorum.😅


17 Aralık 2025 Çarşamba

Abartma Sanatı Eylediğim Zamanlar...

 

Mozaik yeni girdi dünyama. Haftada bir gün atölyeye gidiyorum.
Renkli camlarla oynamayı çok seviyorum. 
Abartma sanatında üstüme yoktur. Biri bitince diğerine başlıyorum.

Örnekse, tukan kuşu sehpa biter bitmez  yukarıdaki mozaik tabloyu yapmaya başladım. 
Hocam çizdi. Ben camları kesip, rodajlayıp, yerleştiriyorum. 

Cam yolculuğu büyüleyici...
Ne yapacağım bu kadar sehpayı bilmiyorum:))
Laf aramızda, bi de feci cimriyım.
Kimselere veremiyorum😂



Arkadaşımın yaşadığı sitede haftada bir akşam iki saat  şarkı söylüyorlarmış. 
Üç hoca enstrümanlarıyla eşlik ediyormuş. 
Gelmek ister misin, dedi.
Hiç ikiletmedim. 
Koşa koşa gittim.
Allahım, bayıldım.
Bir aydır gidiyorum:)
Netice?

Gülmeyin....
Son birikimlerimle akordiyon  almaya karar verdim. 
Bir kaç haftaya gelecek.

Abartma sanatı eylediğim zamanlar...
Arz ederim.😅




8 Eylül 2024 Pazar

Akademisyenlerin Takibindeyim-15 - Prof.Dr. Meral Özbek

Hayat, bazen ilginç bir labirent gibi...  Kamu Yönetimi ile başlayan profesyonel  serüvenim, sigorta acenteliği derken Sosyoloji tutkusuyla harmanlandı. Şimdi ise bu sene üniversite sınavını kazanıp adım attığım Seramik ve Cam Tasarımı bölümüyle bambaşka bir mecraya sürükleniyorum. Bölüm henüz açılmadı, bu bölümde ne yapacağım hakkında hiç fikrim yok. Ve fakat öğrenme merakımın da sonu yok:)

Aklım doğal olarak seramik çalışmalarının kamusal alandaki izdüşümlerine kaydı. İnternet devrinde yaşamanın şansıyla, kütüphanelerin uçsuz bucaksız derinliğine daldım. Bir makale diğerini, bir tez ötekini kovalarken kendimi tuğla kalınlığında, tam 911 sayfalık muazzam bir eserin karşısında buldum: "Kamusal Alan", editörü ise Prof. Dr. Meral Özbek.

Bu kitabı elime alma cesaretini, aslında onun öğrencileri tarafından hazırlanan o vefa dolu armağan kitaplardan aldım: Meral Özbek'e Armağan -II- Günebakan Düşlerimiz ve ilk cildi Parlak Yıldızlardık O Zaman. İsimleri bile Yeni Türkü şarkıları gibi içime işledi. Öğrencilerinin hocalarına olan bağlılıklarını ve anlattıkları o derinlikli dünyayı okuyunca, Meral Hoca’yı "feci" merak etmeye başladım.

Eskişehir’de başlayıp Robert Kolej, ODTÜ Mimarlık ve Ankara Üniversitesi Kamu Yönetimi ile taçlanan o zengin eğitim geçmişi... Bitmek bilmeyen bir araştırma tutkusu, ödüller, makaleler, çeviriler ve tez danışmanlıkları... Akademinin tozlu raflarından sokağın nabzına kadar her noktaya değen bir zihin dünyası.

Öğrencileri Meral hocanın tüm çalışmalarını ilmek ilmek işlemişler. Görevleri, ödülleri, kitapları, makaleleri, çevirileri, bildirileri, sunumları, araştırma ve eylem projeleri, tez danışmanlıkları tek tek yazılmış. 

Sonra o bölüme, yani "Kültür-sanat çalışmaları ve ürünleri" başlığına geldim... İşte orada "Yok artık!" dedim. Kalakaldım... Meral Hoca'nın 1986-2012 yılları arasında YENİ TÜRKÜ  grubuna yazdığı şarkı sözlerini görünce gözlerime inanamadım!

Listeye bakar mısınız: "Günebakan", "Rüzgar", "Resim", "Açelya", "Haydi Gel", "İnatçı", "Deliler", "Sarıl Bana", "Dolunay", "Karanfil", "Ne Dersin", "Kalbim Kırmızı" ve "Nilüfer". Yıllardır dilimizden düşürmediğimiz o efsanevi şarkıların altında bir akademisyenin, Meral Özbek'in imzası olması... Gerçekten tek kelimeyle: Yok artık!


Kaldım Öyle😀


7 Temmuz 2024 Pazar

Kendimi Eylediğim Zamanlar

 


Seyrettim. 





Özlemişim. 

Çubuklu Silolar'da kahvaltı yapıp sergileri gezdim.


Anadolu Kavağı'na  ve Fatih'teki Bulgur Palas'a gittim.

Hem okuyorum hemi de  boyuyorum:)


Aaa! Hiç gitarlele ya da ukuleleyi elime almadım. 
Çok fena. 
Derhal başlamalıyım☺

22 Nisan 2024 Pazartesi

Yeteneklerimden Büyük Hayallerim Var:)


Yeminle yeni öğrendim. Bossa Nova Brezilya kökenli bir müzik tarzıymış. 

Kelime olarak,  yeni tarz ya da yeni dalga anlamına geliyormuş.  

1950'lerin sonlarında Brezilya'da ortaya çıkmış. 1960'larda uluslararası alanda popülerlik kazanmış. 

Bossa Nova, samba ritimlerini caz etkileriyle birleştirerek yumuşak ve ritmik bir müzik ortaya çıkarıyormuş. 

Şu youtube videosunda tatlı tatlı anlatıyor:

https://www.youtube.com/watch?v=GAtQPaiwMH4&t=53s

Ukulelem ile bossa nova ritmi çalabilir miyim ki?😅