29 Haziran 2026 Pazartesi
Kendimi Eylediğim Zamanlar
6 Haziran 2026 Cumartesi
Hüzün Deli Dalgalar Gibi Gelir...
İnsanın zihninde dönüp duran o bitmek bizmez düşünceler, geçmiş, gelecek, hatıralar, melankoli... Gospodinov, güzel ve sürükleyici anlatıyor.
Ben postmodern romanı seviyorum. Hani dümdüz hikâye anlatmak yerine, biraz oyun oynayan romanlar vardır ya... Zamanın ileri geri sıçradığı, anlatıcının bazan güven vermediği, gerçeklerle hayallerin birbirine karıştığı kitaplar. Okurken bazan kayboluyorum belki ama o kaybolmanın emsalsiz lezzeti vardır.
Jorge Luis Borges'in gizemli labirentlerinde dolaşırken, Italo Calvino'nun hayal gücünün sınırlarında gezinirken, Oğuz Atay'ın cümleleri peşinden tutkuyla giderken, İhsan Oktay Anar'ın masalsı rüyalarında dolaşırken, Orhan Pamuk'un katman katman kurduğu dünyaları adımlarken de aynı büyülü hissi yaşarım. Hikâyeden çok zihnin içinde dolaşıyormuşum gibi gelir. Hepsi zamanı biraz eğip büken, okuru da hikâyenin içine ortak eden yazarlar. Nefistir.
Bir ara kitabı okumayı bıraktım. Gospodinov'un bir öyküsünden uyarlandığını öğrendiğim Kör Vaysha adlı 8 dakikalık animasyona takıldım.
Kör Vaysha'nın sol gözü yalnızca geçmişi, sağ gözü ise yalnızca geleceği görüyor. Şimdiki zamanı asla göremiyor. İnsanlara bakınca, ya çocukluklarını ve yaşlılıklarını, olmuş ya da olacak şeyleri görüyor ama içinde bulunduğu an için körlük yaşıyor.
Film boyunca Vaysha'nın hangi gözünden vazgeçmesi gerektiğini düşündüm. Geçmiş mi daha önemli, gelecek mi?
Ama animasyonun sonunda asıl sorunun bu olmadığını fark ettim.
Ya dünyaya Kör Vaysha'nın gözleriyle bakan bensem?
Evet... Kimi zaman yıllar önce yaşanmış bir olayın içinde kayboluyorum. Kimi zaman ise henüz gelmemiş günler için endişeleniyorum. Geçmişle gelecek arasında gidip gelirken kimi zaman elimdeki tek şeyi, yani şu anı kaçırdığımı hissediyorum.
Belki de bu yüzden Kör Vaysha birkaç dakikalık bir animasyondan çok daha fazlası.
Sanırım Gospodinov'un elimdeki romanında olduğu gibi burada da zaman sadece bir fon değil. Hikâyenin tam merkezinde duruyor. Ve film bittikten sonra insanın aklında şu soru kalıyor:
Acaba gerçekten şimdiyi yaşayabiliyor muyum?
Seyretmek isterseniz, animasyon BURADA.
5 Haziran 2026 Cuma
Mühürlenmiş Gözlerime İnsafsız Uzaklar:)
16 Mayıs 2026 Cumartesi
Aylak Kadın'la Filmlerin ve Şarkıların Mecrasında Dolaşmak
"Cuma gecesi, Spike Lee filmleri izlemeye, sinemaya gidiyorum. Filmler gece yarısı başlıyor. Üç film birden. Kalabalık. İlk film, She's Gotta Have it. Nola Darling'in erkeklerle sınavı içimi bayıyor. Spike Lee kendini biliyor. Film bitince çıkıyorum. Sinema eve yakın. Saat 02.00. Hava serin. Kaldırımda ayakkabılarımın topuk sesi yankılanıyor. Uzun zaman sonra topuklu giyiyorum. Korkuya meydan okumak beni heyecanlandırıyor. Her an bir köşeden çıkabilecek canavarlara karşı tetikte de olsa ruhum, kendi macerasının kahramanı olmanın tadını çıkarıyor. Mis gibi uyuyorum." s.39
“Özgürlüğümün ilk gecesini kutlamalıyım. Uzun süre tutsak düşmüş yaralı bir hayvanım. Ruhum aç. White Rabbit’i cd çalara yerleştiriyorum. Sesini sonuna kadar açıyorum. Müzikle sallanıyorum. ”s.9
7 Mayıs 2026 Perşembe
Koro mu Solo mu?
Arkadaşımın oturduğu sitenin sosyal tesisinde, üç beş kişi haftada bir akşam toplanıp, akordiyon eşliğinde şarkılar söylüyorlar. Son iki aydır ben de denk geldikçe onlara katılıyorum.
Birlikte şarkı söylerken, kimi zaman, yeryüzünde tükendiğini sandığım şefkatin… iyiliğin… dostluğun… aşkın... sevginin hâlâ bir yerlerde usul usul yaşadığına inancım artıyor.
Hissediyorum. Müzik ruhuma iyi geriyor.
Bu akşam beş kişiydik. Hafiften başladık... Söyledikçe açılıyoruz tabii... Şarkıdan şarkıya geçiyoruz. Koro halinde şarkı söylemek nasıl keyifli anlatamam. Zaten oldum bittim çekinirim. Tek başına şarkı söylerim de birileri olunca utanırım. Böyle hep birlikte söylerken kaynayıp gidiyorum arada:)
Bu gece, hoca bir ara akordiyonla öyle bir şarkıya girdi ki…Birbirimize baktık. Çok bildik bir şarkı bu. İnsan ilk melodisinden etkileniyor. Ama hangi şarkı? Sözleri hatırlayamıyoruz.... Sadece müzik var. Birbirimize soru dolu gözlerle bakıyoruz...
Ve hoca… Nasıl güzel çalıyor... Akordiyonun sesi odaya yayıldıkça, bir anda hepimiz başka bir zamana ışınlandık... Biraz eski bir yaz akşamına… biraz kaybedilmiş bir aşka… biraz içimizi sızlatan muhtelif insani duygulara…
Kimse telefonuna sarılmadı. Kimse “Bu hangi şarkıydı?” diye sormadı. Konuşsak o büyü bozulacaktı sanki.
Derken… Dudağımı melodiye eşlik ederken yakaladım. Sandalyenin ucuna doğru kaydıım... Şarkıyı söylemeye başladım:
"Bu akşam çok efkârlıyım. Kalbim neden kan ağlıyoooor... Bunu bir bilsen sevgiliiimmm."
Hem oturduğum yerde usul usul salınıyorum hem nasıl tatlı, nasıl his dolu söylüyorum şarkıyı... Kendime ben bile inanamıyorum. "Allahım, şu anda ben ne yapıyorum?" diye aklımdan geçiyor... Şarkı yüreğimde bir yerleri acıtıyor. Ve... O kadar güzeldi ki şu anda kelimelere dökemiyorum... Akordiyonun buğulu melodisi eşliğinde şöylüyorum:
"Dudaklarımda bir ateş... Avuçlarımda alevsiiin... Sensiz yalnız, sensiz hiçim... İlahımsın sevgilimsin sen benim her şeyimsiiiin"
Herkes bana bakıyor. Hoca kafasıyla onaylıyor beni... Akordiyorun ritmini benim sesime uyduruyor. Şarkı söylemeye devam ediyorum....
"Sensiz yalnız sensiz hiçim... Gözyaşlarım yağmur gibiiii yanağımı ıslatıyoooor... Kollarım bekliyor seni... Öpsem öpsem ellerini... Yine de sana hasretiiiim... "
Kimse konuşmuyordu. Kimse şarkıya eşlik etmiyordu... Sadece akordiyon vardı… Ve benim sesim... Veee... insanın kalbine yavaş yavaş yayılan o tarifsiz sıcaklık. Ne güzeldi.
Düşünüyorum da, işte bu koroya katıldıktan sonra akordiyon aldım. Akordiyonun sesi büyüledi beni. Öğrenmeye başladım.
O değil de, ya şimdi korodan ayrılıp solo söylemeye karar verirsem? Ya sahneye çıkmaya heves edersem? Abartırım... Korkuyorum kendimden:))
3 Mayıs 2026 Pazar
Kendimi Eylediğim Zamanlar...
2 Mayıs 2026 Cumartesi
Çin ve O Şarkı...
“Everybody was kung fu fighting…”
Bir şarkı çıktı…
Bazan güç, aynı ritimde buluşabilmekte.
26 Nisan 2026 Pazar
Ve Homo Economicus Ve Tuhaflıklarım Ve Homo Romanticus
Arabamın camında yüzümü gördüğüm anda kalakaldım. Başımda her zamanki gibi şapka vardı. Yanaklarım pancar gibi kızarmış, suratımdan şıpır şıpır terler akıyordu. Neydi bu hâlim? İnanamıyordum. Arabamı evin kapısının önüne çekmiş, içini elektrik süpürgesiyle temizliyordum.
En son arabamı iç dış temizlettiğimde, adam kallavi bir para istemişti. Gözlerimi pörtletip “Sahi mi?” diye bağırdığımı bugün gibi hatırlıyorum. Adam büyük bir pişkinlikle “Sahi!” demiş, elimdeki parayı alıp sırtını dönmüş ve işine devam etmişti. Donakalmıştım. İçimden sunturlu bir cümle sarf etmiş, ardından “İnsaf!” diye seslenmiştim
Elim kolum armut mu topluyordu kuzum benim? Arabamı neden kendim yıkamıyordum ki? Verdiğim para fena hâlde içime oturmuştu ya, “Arabamı artık kendim yıkayıp temizleyeceğim!” diye tüm gün söylenmiştim. Akabinde o günkü kazığı çooktan unutmuştum tabii.
İyi ama şimdi ne yapıyordum peki? Bütün gün evde, ofiste çalış babam çalışıyordum. Akşam eve döndüğümde… Artık kaç ara kabloyu birbirine bağlayıp elektrik süpürgesini taktıysam… Resmen arabamın içini elektrik süpürgesiyle süpürüyordum.
Tamam, üzerinize afiyet, az buçuk cimriliğimle şöhret sahibiyimdir ama… Yooo… “Yuf!” derler bu kadarına! Arabanı da kendin temizleyip yıkama yani, öyle değil mi? Pes! Pes vallahi!
Sonra… Dişlerini macunsuz fırçalardı. Çünkü yaptığı hesaplara göre, ömür boyu diş macununa yatıracağı para, dişlerinin amortismanı için gereken maliyeti aşıyordu. Günlük yemeklerini bile, o günkü performansının zahmet katsayısına göre seçerdi.
Evleneceği kadını seçerken de aynı özeni göstermişti. (Burada anlatmak istemiyorum; öykü illa okunmalı. Sahiden ibretliktir.)
Ayrıca Bay X, faktör alışkanlığı yüksek, emek yoğun çalışan bir seyyar köfteciydi. Bisikletinin arkasına bağladığı arabaya küçük kızını yerleştirir, yavrunun önüne kıymayı koyar; böylece çocuğun karıştırma ve mıncıklama yeteneğini gayet “üretken” bir alana yönlendirmiş olurdu…
Falan… filan…
Şu devingen yaşamda bir durağan denge tutturmak niyetiyle tabutun içine girip ölü numarası yaparken uyuyakalabilirdim. Benim varlığım, insanlara düzeni hatırlatabilir, rasyonel davranmayı öğretebilirdi. Hatta ben, hiç bozulmamış kalıbımla aralarında yaşamaya devam edebilirdim…
Soğutma aygıtlı tabutumun elektrik masrafına gelince… Yaşasaydım daha mı az harcardım sanki? Pöh! Varsın yaşadığımı sansınlar… Önce gazetedeki ilanı, sonra tabuttaki kıpırtısız hâlimi gören yakınlarım… Bir yaygara, bir bağırış… Derken kabullenirlerdi elbette öldüğümü.
Önce bizim şehirden, sonra memleketin dört bir yanından insanlar cam tabutun içindeki beni görmeye akın ederdi. Gece kimsecikler yokken tuvalete, mutfağa süzülürdüm. Eskaza beni ayakta gören biri çıkarsa… “Yatır bu!” diye hükmedip hâlimi cümle âleme yayabilirdi.
O günden sonra evim… pekâlâ bir türbeye dönüşebilirdi.
Size bir şey söyleyeyim mi, bütün bunlar belki bir an içinde aklımdan geçti. Sadece cimrilikte değil, hayalcilikte ve abartmakta da şöhret sahibiyimdir. Görüyorsunuz işte… Yine veri koşullarda, veri fiyatlar ve veri getirilerle riskleri minimize edip belirsizlikleri tutarlılığa dönüştüreceğime, hayallerimde abartma sanatı icra ediyordum. Ne vardı yani?
Yıllardır bana hizmette kusur etmeyen emektar arabamın koltuğunu sevgiyle okşadım. Canım istediğinde elbette arabamı kendim temizleyip yıkayacaktım. Ayrıca anlamıştım ki araba temizlemek sahiden eğlenceli bir işti.
Dikiz aynasına usulca baktım. Kendimdim. Homo Ekonomicus olsaydım, sevinmek gibi verimsiz bulacağı bir davranışı sergilemezdim. Ben sevindim.
Homo Ekonomicus değil, Homo Romanticus olmaya karar verdim. Arabamın radyosunun düğmesine bastım. Pinhani en sevdiğim şarkısını söylüyordu:
“Asla vazgeçmeee…
Kalkıp da pencerenden bir bak.
Güneş açmış mı? Yağmur düşmüş mü?
Dön bak dünyaya!”
Hafıza ne tuhaf bir kutuydu. Yoo… En tuhafı bendim tabii. Araba yıkamak bu kadar abartılacak bir şey miydi? Kendimi olduğum gibi kabul ettim. Şarkıya eşlik ederek arabamı temizlemeye devam ettim.
20 Mart 2026 Cuma
Beni yaktığın Gibi Elleri de Yaktun mi?
İşte böyle kendimi gazlaya gazlaya yürüyüp gitmiştim. Efendime söyleyeyim… Nihayet Fatma Hanım’ın evine varmıştım ki… Resmen kapı duvar... Kimse yok. Tam o esnada komşusu camdan başını uzatıp: “Fatma Hanım kızına gitti,” demesin mi? Bir an öylece kalakaldım. E tabii… Haber vermeden gidersem olacağı buydu 😄 Aman neyse... Moralimi bozmadım gene. “Sağlık olsun” deyip döndüm gerisingeriye.
Bir dakika, ben niye anlattım şimdi bunları? Olanlar gerçek miydi ki? Yoksa o soğukta, ısınmak için uydurduğum bir hayal mi? Emin değilim. Ama eğer hayalse… Adını hiç duymadığım Cimilli İbo’yu nereden biliyordum peki? Ya o şarkıyı?.. Beni yaktuğun gibi da elleri de yaktun mi? Seni kafama taktum sen da beni taktun mi?
Mutlu bayramlar olsun, e mi:)
30 Ocak 2026 Cuma
Kasap Havası Nedir?
Akordiyonda siyah tuşlara parmaklarım alışsın diye kasap havası çalmaya çalışıyorum. Hani bilirsiniz özellikle düğünlerin baş müziğidir.
Kasap havası başlayınca, hevesli olanlar hemen sahneye fırlar. Kimi nazlanır oynamak istemez, zorla çekersin oturmak bilmez... Müzik güzeldir. Topyekün tatlıya bağlar hayatı.
Şimdi ben öğrenmeye çalışıyorum ya ağır ağır çalıyorum elbette. İyice öğrenince, yani durmaksızın hızlı hızlı çalmayı becerince, çağıracağım arkadaşlarımı ben çalacağım onlar oynayacak. Akordiyonla kasap havası çalarken hayal penceremin kepenklerini aralıyorum. Ne olacak yani? Hayalini kurarken bile seviniyorum.
Öğrendiğim bir diğer rivayet ise beni gerçekten duygulandırdı: Eskiden kasaplar, canını aldıkları hayvanların ruhuna saygı göstermek ve onlardan bir nevi özür dilemek için bu oyunu oynarlarmış. O yere sağlam basan, vakur adımlar aslında doğayla bir barışma ve helalleşme biçimiymiş. Mesleklerinin getirdiği o sert enerjiyi, müzikle ve dansla yumuşatıyorlarmış. Saftoriğin tekiyim. Bu son rivayete hemen inandım.
29 Ocak 2026 Perşembe
Nota Okuyamayanlar İçin Akordiyonla Hayatta Kalma Rehberi:)
Geçen ay elime ikinci el akordiyon düştü. Çok sevdim. Ve.... Niyetine girdim... Akordiyon çalmayı öğreneceğim. Üstelik tellerle falan uğraşmıyorsun. Ritim tut, tel kaçtı, parmak acıdı derdi yok. Direkt tuş. Bam. Oh! Telli sazlardan sonra ne kadar kolay geldi, anlatamam.
Ve fakat... Gene aynı duvara çarptım. Nota okumayı bilmiyorum. Çok ama çook denedim, olmadı. Şiir ezberleyen biri nota neden ezberleyemesin di mi? Bilmiyorum. Belki tıpta bunun bir karşılığı vardır. Araştırmak istemiyorum:)
Nota okuyamıyorsam nasıl çalışıyorum peki?
Mesela şu yukarıda gördüğünüz şarkının sadece giriş müziği... Kalbimi titretir. Acaba youtube'da öğreten var mıdır diye baktım. Bulamadım.
Neyse ki, Cevdet Koç şarkının notalarıyla birlikte altına okunuşlarını da yazmış. Minnettarım.
Akordiyonumun her bir tuşunun üstüne birden onaltıya kadar sıra sayılarını ve her tuşun hangi nota olduğunu yazdım. Notaları tuş sayılarına çevirdim. Deftere yazdım. Sayfayı ChatGPT’ye ekledim. Dururumu anlatıp hazırladığımı excel tablo yapmasını istedim. Nananoom! Hazırdı. Bir bu tabloya bir tuşlara baka baka çalıştım.
Zaten bir süre çaldıktan sonra adlarını ezberleyemediğim notaların tuş yerlerini ezberleyiverdim:)
Baktığınızda size anlamsız gelebilir. Ben anlıyorum:) Ve inanmazsınız akordiyonda bu şarkının girişini tuşlara bakmadan çalabiliyorum.😅
17 Aralık 2025 Çarşamba
Abartma Sanatı Eylediğim Zamanlar...
8 Eylül 2024 Pazar
Akademisyenlerin Takibindeyim-15 - Prof.Dr. Meral Özbek
Hayat, bazen ilginç bir labirent gibi... Kamu Yönetimi ile başlayan profesyonel serüvenim, sigorta acenteliği derken Sosyoloji tutkusuyla harmanlandı. Şimdi ise bu sene üniversite sınavını kazanıp adım attığım Seramik ve Cam Tasarımı bölümüyle bambaşka bir mecraya sürükleniyorum. Bölüm henüz açılmadı, bu bölümde ne yapacağım hakkında hiç fikrim yok. Ve fakat öğrenme merakımın da sonu yok:)
Aklım doğal olarak seramik çalışmalarının kamusal alandaki izdüşümlerine kaydı. İnternet devrinde yaşamanın şansıyla, kütüphanelerin uçsuz bucaksız derinliğine daldım. Bir makale diğerini, bir tez ötekini kovalarken kendimi tuğla kalınlığında, tam 911 sayfalık muazzam bir eserin karşısında buldum: "Kamusal Alan", editörü ise Prof. Dr. Meral Özbek.
Listeye bakar mısınız: "Günebakan", "Rüzgar", "Resim", "Açelya", "Haydi Gel", "İnatçı", "Deliler", "Sarıl Bana", "Dolunay", "Karanfil", "Ne Dersin", "Kalbim Kırmızı" ve "Nilüfer". Yıllardır dilimizden düşürmediğimiz o efsanevi şarkıların altında bir akademisyenin, Meral Özbek'in imzası olması... Gerçekten tek kelimeyle: Yok artık!
Kaldım Öyle😀
7 Temmuz 2024 Pazar
Kendimi Eylediğim Zamanlar
22 Nisan 2024 Pazartesi
Yeteneklerimden Büyük Hayallerim Var:)
Yeminle yeni öğrendim. Bossa Nova Brezilya kökenli bir müzik tarzıymış.
Kelime olarak, yeni tarz ya da yeni dalga anlamına geliyormuş.
1950'lerin sonlarında Brezilya'da ortaya çıkmış. 1960'larda uluslararası alanda popülerlik kazanmış.
Bossa Nova, samba ritimlerini caz etkileriyle birleştirerek yumuşak ve ritmik bir müzik ortaya çıkarıyormuş.
Şu youtube videosunda tatlı tatlı anlatıyor:
https://www.youtube.com/watch?v=GAtQPaiwMH4&t=53s
Ukulelem ile bossa nova ritmi çalabilir miyim ki?😅

