"Sonuçta birine bir hediye verdiğinizde, bunun altında sevgi yatar; sizden bir parçayı, yüreğinizden bir parçayı sunmak için yaparsınız bunu!" s.109
"Seni ebediyen sevmeye mutlak ve kesin kararlıyım." Gayet sıradan görünen bu cümleyi dikkatle okuyun. "Ebediyen" ve "karar" sözcükleri "sevmek" sözcüğünden çok daha fazla önem taşıyor.
Bu belirsizliği daha fazla uzatmayacağım. Burada söz konusu olan aşk değildi. Ölümsüzlüktü." s.71
"Yürümeyi sürdürerek, başını ona doğru çevirdi, gülümsedi ve sanki gökyüzüne rengarenk bir balon fırlatır gibi hafifçe ve çevikçe kolunu neşeyle havaya kaldırdı." s.47
Milan Kundera'nın Kayıtsızlık Şenliği adlı kitabını okumaya başlamadan önce, kapağına takıldım kaldım. Zaten oldum bittim güzel kitap kapaklarına meyyal bir bünyeye sahibim. Kapağından etkilendiysem, içinin güzelliğinin suretine yansımış olduğuna hükmederim.
Kayıtsızlık Şenliği'nde, kapak çiziminin beni epey meşgul ettiğini itiraf etmeliyim. Tek gözünü avucuna alarak bakan biri... Ne anlatmak istiyordu?
Kitabı okurken dönüp kapak çizimine tekrar tekrar baktım. Sonra dayanamadım, kapak çizimiyle ilgili yorum var mı diye sanal alemde dolandım. O ne? Meğer bu çizim Milan Kundera'ya ait değil miymiş? Hey!.. Bayıldım tabii... Can Yayınları'ndan yayımlanan bütün Milan Kundera kitap kapaklarında, yazarın kendi çizimleri kullanılmış. İyice heyecanlandım. İşte buyrunuz... Hepiciğini bulup, buraya toparladım.
ne kadınlar sevdim zaten yoktular yağmur giyerlerdi sonbaharla bir azıcık okşasam sanki çocuktular bıraksam korkudan gözleri sislenir
ne kadınlar sevdim zaten yoktular böyle bir sevmek görülmemiştir hayır sanmayın ki beni unuttular hala ara sıra mektupları gelir gerçek değildiler birer umuttular eski bir şarkı belki bir şiir
ne kadınlar sevdim zaten yoktular böyle bir sevmek görülmemiştir
yalnızlıklarımda elimden tuttular uzak fısıltıları içimi ürpertir sanki gökyüzünde bir buluttular
nereye kayboldular şimdi kim bilir ne kadınlar sevdim zaten yoktular böyle bir sevmek görülmemiştir
Yaz mevsiminin tam hakkını vererek yaz'lığını yaptığı şu sıcak günlerde, hep soğuğu, ayazı, kışı, sonbaharı, yağmuru, rüzgârı, denizi, dereyi, suyu hatırlatan anıları sakladığım çekmecelerinden çıkarıp hafızamın beyaz perdesinde oynatmaya çabalıyorum. Bak, ne anlatacağım... Babamın memuriyeti sebebiyle Antalya'nın Serik ilçesinde ilkokula başlamıştım. Allahım, hava ne sıcak olurdu anlatamam... Denize gitmediğimiz vakitlerde, bahçede abimle birbirimize hortumla su sıktığımız günler aklıma geldi şimdi... Kimi zaman hortumdan fışkıran su öyle tazyikli gelirdi ki, o vakitler çok ufaktım, ne kadar canım vardı tabii, olduğum yerde bir o yana bir bu yana devrildiğimi bilirim. Canım yansa da bu hâlim çok eğlendirirdi beni, çılgınca kahkahalar atar oyuna devam etmek isterdim. Tam bunları düşünürken az önce... Birdenbire olduğum yerde donakaldım biliyor musun? Çünkü hafızamın beyaz perdesinde başka bir görüntü belirdi. Okuduğum ve beni çok etkileyen bir yazının hayali görüntüsüydü bu... İlyas Başsoy'un gülmeyle ilgili bir yazısıydı... Hani o gülmeceyle acıtan yazılardan...
İlyas Başsoy'un ilk mizah yazısı 1983 yılında Fırt dergisinde yayınlanmış. Sonra diğer mizah dergilerinde yazıları devam etmiş. Hani Milan Kundera "İyi roman anlatılamaz" demiş ya.. Milan Kundera, İlyas Başsoy'un sık sık lanet okuduğu bir insanmış. 16 yaşlarındayken girmiş hayatına.. Akranları artistlere, şarkıcılara filan hayranken, onları model olarak seçerken, İlyas Başsoy kimi model seçmiş kendisine biliyor musun? Milan Kundera'nın o efsanevi kitabı Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği'ndeki Tomas'ı.. Vay canına sayın seyirciler.. Büyüyünce tam Tomas gibi bir insan olmaya karar vermiş: “İdealleri uğruna terketmesini bilen; ihaneti karşılığında onu kucaklamaya hazır alçaklar tarafından lanetlenme pahasına herşeyden vazgeçebilen bir modern zaman şövalyesi.” Hımm.. Köşe yazısında aynen bunları yazıyordu.. "Varolmanın korkunç ağırlığını hissettiğim her anda, bu nedenle küfrettim Kundera’ya; bana böyle zor bir model sunduğu için. “Keşke hiç okumasaydım bu kitabı, keşke avanak ve mutlu bir insan olarak devam etseydim hayata” dediğim oldu bazen." Yazısının devamı iyi romanların illa ki iyi şeyler anlatmak zorunda olmadığını konu alıyordu.
Abimle hortumla birbirmize tazyikli su sıktığımız o sıcak çocukluk yaz günlerini hafızamın derinliklerinden çekip önüme getirdikçe, bir kaç ay önce İlyas Başsoy'un okuduğum Gülme başlıklı yazısını düşündüm. Eğlenceli bir yazı olmalıydı aslında değil mi? Başlık konusu "Gülme" ya.. Değildi işte.. Yazısını okurken varolmanın korkunç ağırlığını üzerimde hissetmiştim. Çünkü 12 Eylül sonrası tutukevinde işkence gören bir tanıdığının anlattıklarını konu etmişti. İlyas Başsoy'un tanıdığını ve iki arkadaşını gene işkenceye alınmışlar... Hava buz gibiymiş.. Gözleri bağlıymış.. Bugün ne yapacaklar bakalım, diye beklemektelermiş.. Üzerlerine o gün tazyikli su sıkmaya başlamışlar. Su o kadar güçlüymüş ki, bir o yana bir bu yana oyuncak bebek gibi yuvarlanıyorlarmış.. İçler acısı bir durummuş anlayacağın.. Anlatıcının bir an gözünün bağı açılır gibi olmuş. Arkadaşlarına bakmış. Halleri perişanmış. Yanındakine "Ne lann bu pipinin hali?" demiş. Bunun üzerine kahkahalarla gülmeye başlamışlar. Onlar güldükçe işkenceciler üzerlerine daha çok su basmaya başlamışlar. Onlar bir yandan sağa sola savruluyorlarmış.. Bir yandan da kahkalar atıyorlarmış.. Arkadaşlarından biri sabaha çıkamamış. Ama son ana kadar hep gülmüş. "Gülmek cehennem kaçkını bir sözcük" diyordu İlyas Başsoy.. "Dante'nin cehenneminde bile çığlıklardan çok kahkahalar duyulur. Gülmek ahenk değil kaos, huzur değil şüphe, uymak ve uzlaşmak değil; itiraz etmek, aykırı olmak, alay etmek demek."
Mizah dergilerinin, mizah yazarlarının önemine inanmak lazım.. Her türlü haksızlığa, öfkeye, susmadan gülen ve güldürmeye uğraşanlar önemsenmeli.. Yaşarken kimi zaman varolmanın dayanılmaz zorluğunu hissediyor ya insan, İlyas Başsoy'un dediği gibi, bitmeyen öfkeler karşısında susmayan kahkalarımız olmalı. Sabah sabah hortumla su sıkma anılarını düşündükçe... Görüyor musun? Hafıza ne tuhaf bir kutu... Neler hatırlattı gene.. Nereden nereye? Böyle işte.
Yaz mevsiminin tam hakkını vererek yaz'lığını yaptığı şu sıcak günlerde, hep soğuğu, ayazı, kışı, sonbaharı, yağmuru, rüzgârı, denizi, dereyi, suyu hatırlatan anıları sakladığım çekmecelerinden çıkarıp hafızamın beyaz perdesinde oynatmaya çabalıyorum. Babamın memuriyeti sebebiyle Antalya'nın Serik ilçesinde ilkokula başlamıştım. Allahım, ne sıcak olurdu... Denize gitmediğimiz vakitlerde, bahçede abimle birbirimize hortumla su sıktığımız günler aklıma geldi şimdi... Kimi zaman hortumdan fışkıran su öyle tazyikli gelirdi ki, o vakitler çok ufaktım, ne kadar canım vardı tabii, olduğum yerde bir o yana bir bu yana devrildiğimi bilirim. Canım yansa da bu hâlim çok eğlendirirdi beni, çılgınca kahkahalar atar oyuna devam etmek isterdim. Tam bunları düşünürken az önce... Birdenbire olduğum yerde donakaldım biliyor musun? Çünkü hafızamın beyaz perdesinde başka bir görüntü belirdi. Okuduğum ve beni çok etkileyen bir yazının hayali görüntüsüydü bu... İlyas Başsoy'un gülmeyle ilgili bir yazısıydı... Hani o gülmeceyle acıtan yazılardan...
İlyas Başsoy'un ilk mizah yazısı 1983 yılında Fırt dergisinde yayınlanmış. Sonra diğer mizah dergilerinde yazıları devam etmiş. Hani Milan Kundera "İyi roman anlatılamaz" demiş ya.. Milan Kundera, İlyas Başsoy'un sık sık lanet okuduğu bir insanmış. 16 yaşlarındayken girmiş hayatına.. Akranları artistlere, şarkıcılara filan hayranken, onları model olarak seçerken, İlyas Başsoy kimi model seçmiş kendisine biliyor musun? Milan Kundera'nın o efsanevi kitabı Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği'ndeki Tomas'ı.. Vay canına sayın seyirciler.. Büyüyünce tam Tomas gibi bir insan olmaya karar vermiş: “İdealleri uğruna terketmesini bilen; ihaneti karşılığında onu kucaklamaya hazır alçaklar tarafından lanetlenme pahasına herşeyden vazgeçebilen bir modern zaman şövalyesi.” Hımm.. Köşe yazısında aynen bunları yazıyordu.. "Varolmanın korkunç ağırlığını hissettiğim her anda, bu nedenle küfrettim Kundera’ya; bana böyle zor bir model sunduğu için. “Keşke hiç okumasaydım bu kitabı, keşke avanak ve mutlu bir insan olarak devam etseydim hayata” dediğim oldu bazen." Yazısının devamı iyi romanların illa ki iyi şeyler anlatmak zorunda olmadığını konu alıyordu.
Abimle hortumla birbirmize tazyikli su sıktığımız o sıcak çocukluk yaz günlerini hafızamın derinliklerinden çekip önüme getirdikçe, bir kaç ay önce İlyas Başsoy'un okuduğum Gülme başlıklı yazısını düşündüm. Eğlenceli bir yazı olmalıydı aslında değil mi? Başlık konusu "Gülme" ya.. Değildi işte.. Yazısını okurken varolmanın korkunç ağırlığını üzerimde hissetmiştim. Çünkü 12 Eylül sonrası tutukevinde işkence gören bir tanıdığının anlattıklarını konu etmişti. İlyas Başsoy'un tanıdığını ve iki arkadaşını gene işkenceye alınmışlar... Hava buz gibiymiş.. Gözleri bağlıymış.. Bugün ne yapacaklar bakalım, diye beklemektelermiş.. Üzerlerine o gün tazyikli su sıkmaya başlamışlar. Su o kadar güçlüymüş ki, bir o yana bir bu yana oyuncak bebek gibi yuvarlanıyorlarmış.. İçler acısı bir durummuş anlayacağın.. Anlatıcının bir an gözünün bağı açılır gibi olmuş. Arkadaşlarına bakmış. Halleri perişanmış. Yanındakine "Ne lann bu pipinin hali?" demiş. Bunun üzerine kahkahalarla gülmeye başlamışlar. Onlar güldükçe işkenceciler üzerlerine daha çok su basmaya başlamışlar. Onlar bir yandan sağa sola savruluyorlarmış.. Bir yandan da kahkalar atıyorlarmış.. Arkadaşlarından biri sabaha çıkamamış. Ama son ana kadar hep gülmüş.
"Gülmek cehennem kaçkını bir sözcük" diyordu İlyas Başsoy.. "Dante'nin cehenneminde bile çığlıklardan çok kahkahalar duyulur. Gülmek ahenk değil kaos, huzur değil şüphe, uymak ve uzlaşmak değil; itiraz etmek, aykırı olmak, alay etmek demek."
Mizah dergilerinin, mizah yazarlarının önemine inanmak lazım.. Her türlü haksızlığa, öfkeye, susmadan gülen ve güldürmeye uğraşanlar önemsenmeli.. Yaşarken kimi zaman varolmanın dayanılmaz zorluğunu hissediyor ya insan, İlyas Başsoy'un dediği gibi, bitmeyen öfkeler karşısında susmayan kahkalarımız olmalı. Sabah sabah hortumla su sıkma anılarını düşündükçe... Görüyor musun? Hafıza ne tuhaf bir kutu... Neler hatırlattı gene.. Nereden nereye? Böyle işte..
Dün üzerine afiyet nasıl yoruldum anlatamam. Tüm gün arazideydim. Ofise gelip masamı toparladığım gibi spora gittim. İyice bittim. Eve gelir gelmez hemen duşa girdim. Sonra rahat giysilerimi üzerime geçirdim. Akşam yiyeceklerimi bir tepsiye koyduğum gibi bir halı misali yere serildim. Ofise uğradığımda "Bir paket geldi size." demişlerdi. Ne yalan söyleyeyim açıp bakmamış, kargo zarfını çantama atmıştım. Hem yemeğimi atıştırıp hem zarfı açtım. İşteee. Günlerdir beklediğim dergi elimdeydi. Yazıyor adlı dergi. Aboneydim bu dergiye. Çünkü dergiyi çıkaran Halil Gökhan'dı. Kitaplarını okumuştum. Yazıyor adlı bir dergi çıkardığını duyunca hemen abone olmuştum.
Bu kez Yazıyor ilgimi fazlasıyla çekiyordu. Çünkü bu sayısının konusu Rüya'ydı. Tam benlikti yani anlatabiliyor muyum? Uyanıkken bile rüya görmeye, rüyalarını hayallerine göre akort etmeye meraklı bir bünyeye ilaç gibi gelecek bir sayı. Halil Gökhan'ın ilk okuduğum kitabı hangisiydi diye düşündüm. Erkekler Cennetinde Son Tango'ydu. Bu kitaba İstanbul'da bir kitapçıda tesadüfen denk gelmiştim.. Bilirsin kitap kapaklarını seyretmeyi severim. Bu kitabın kapağında bir kadın yüzü vardı. Kadın bir eliyle yüzündeki maskeyi çıkarıyordu. Gerçek yüzü, gözünden belliydi, oldukça hüzünlüydü.
.
Marak etmiş şöyle bir karıştırmıştım sayfalarını. Cümlelerinin arasında hızla dolanmıştım..Seveceğimi hissetmiştim. Satın almış ve hemen merakla okumaya başlamıştım. Bir sabah uyandığında karısı ansızın kaybolunca, kitaptaki kahraman kör oluyordu. Ama değişik bir körlük durumuydu bu. Sadece kadınları göremiyordu. Fantastik hatta kışkırtıcı bir anlatımı vardı. Yazar kitapta okuruna bir anlaşma teklif ediyordu: "Bu kitabın sonunu sakın kimseye söyleme! Eğer söylemezsen kitap sana büyük iyilikler yapacak... Öncelikle başkalarının bilmemesi gereken, sadece senin bilebileceğin şeyleri söylemediğin için seni koruyacak." diyordu. Hoşuma gitmişti bu durum. Anlamıştım ki oyuncu bir yazardı Halil Gökhan. Kitabının adı gibi okuruyla tango oynamayı seviyordu. Dinledim yazarı. Kitabın sonunu asla kimseye söylemedim.
Daha sonra Halil Gökhan'ın Konuşan Kadın adlı romanını okuyunca, yazarın okuruna hayatı kadınlar üzerinden sorgulattığını düşündüm. İlk kitabında "Hangisi daha kötü bir şey; Kadınları görememek mi, onları görmeden ölmek mi?" diye düşündüren yazarın bu kitabında ise Alev İpek adlı kadın kahramanı bir terziye giderek dudaklarını diktirmek istiyordu. Günah olan yasak olanı yaşamak mı yoksa anlatmak mı? Gene kadın kokusu... Gene kadınlar üzerinden anlatılan fantastik, ironik bir öykü ... Yazarın amacı neydi acaba? Kadınlara karşı bir düşmanlık vaziyeti olabilir miydi? Düşündürmüştü beni doğrusu. Yazarın diğer kitaplarının izini süremeye devam etmiştim. Yedinci ve Yeni Sevgili adlı kitaplarını kitapçılarda bulamamıştım. Aradığım bu kitapları bulamayınca, Erkekler Cennetinde Son Tango'daki kahramanın kadınları görememesi gibi o dönem kitaplara karşı bir nevi körlük vaziyeti hâsıl olmuştu sanki bende. Bir süre kitapçılardaki kitapları görememe başlamıştım. Takıntı durumu belki. İki hafta kadar sonra... Geçen yılbaşı tuhaf bir olay geldi başıma. Yorgun bir işgünü akabinde ofisten çıkmaya hazırlanıyordum ki gelen yılbaşı kartları arasında bir kargo zarfı dikkatimi çekmişti. Açmıştım. Gözlerime inanamamış olduğum yerde kalakalmıştım. Zarfın içinden iki kitap çıkmıştı. Yedinci ve Yeni Sevgili. İki kitapta yazarından adıma imzalıydı. Gönderen de Halil Gökhan'dı. Şaşırmış kalmıştım.
Acaba Hayal Kahvem'e kitaplarıyla ilgili yazdığım yazılardan mı biliyordu beni? Belki de Erkekler Cennetinde Son Tango'nun sonunu kimseye söylemediğim için, kitabın bana büyük iyilikler yapacağına dair verdiği sözün gerçekleştiğinin resmiydi. Zira bu sürpriz hediyelere hem çok şaşırmış hem de çok sevinmiştim. İki kitabını da okudum. Bence Halil Gökhan'ın kitapları sağ gösterip sol vuran cinsten kitaplardı. Yeni Sevgili'de "Bunu yalnızlık zamanlarında anlayabiliyorum." diyordu. "Gittiğini... Kalabalıklardayken varsın. Herkes çekip gittiğinde sen de gitmiş oluyorsun. Arkandan yazdıklarım aslında pişmalığın ağıtları değil, senin hayatımda olabilme ihtimalinin, sevmenin imkansızlığı üzerine çeşitlemeler tam olarak." Cümleleri ele veriyordu yazarı...Erkekler Cennetinde Son Tango'daki kahramanını "Bir Penolope olduğunu düşündüğüm karım acaba hangi gerekçelerle masallardaki aynanın öteki tarafına geçip beni bu uzun bekleyişe terk etmişti."diye söylettiriyordu. Konuşan Kadın'da ise "Çok fazla bir şey yok elimde: Seni beklemek, seni beklemek... ve ölmek."diyordu. Aslında her biri bana göre erkekler dünyasının bir ağıtıydı. Terk edilen erkekler... Kadınsız kalan erkeklerin acısı.
Ne yalan söyleyeyim, dün gece dizimin üzerindeki Yazıyor dergisinin 4. sayısıyla yorgunluğum uçtu gitti. Keyfim yerine geldi. Derginin ana teması Rüya'ydı ya dergide rüyalar hakkında onlarca makale, öykü, şiir vardı. Milan Kundera'nın Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği'nden, Tersninja'nın Landlord'u Ege Görgün'ün Melez adlı öyküsüne, Türk destanlarındaki rüya motiflerinden, tekno hayal lordu Orkun Uçar başlıklı söyleşiye, Sadık Yemni'nin Çözücü adlı öyküsünden, Rüyaların psikolojik tanımlarına kadar okunacak yazılar sayesinde, Yazıyor'la rüyalar alemine daldım gittim gene. Şimdi böyle gitmek deyince Halil Gökhan'ın bir şiirinin son dizesiyle bitireyim isterim bu yazımı... Çünkü bu şiiriyle kanaatim sağlamca yerine oturuyor. Diyor ki Halil Gökhan... "çünkü giden kadını seviyorum ben... gitmeden önceki kadını."
Ben söyleyenlerin yalancısım.“İnsan onu hayatında üç kez okumalıdır. Kahkahanın kolayca dudaklara fırlayıp duyguları harekete geçireceği gençlikte, mantığın hakim olmaya başladığı orta yaşta, her şeye felsefe açısından bakıldığı ihtiyarlıkta”. derler. Hangi kitap için böyle söylerler? İlk roman, ilk klasik olarak kabul edilen Cervantes’in neredeyse beşyüz yıl önce yazdığı ünlü Don Kişot adlı kitabı için tabii. Nerden aklıma geldi şimdi Don Kişot değil mi? Dün gece Milan Kundera’nın yedi bölümlü Perde adlı kitabı elime geldi. Kitabın altını çizdiğim cümlelerine göz gezdirirken, hoş bir anlatıma denk geldim. Bilirsin, romandaki kahraman Don Kişot, yoksul bir köy asilzadesiyken, okuduğu kitaplardan etkilenerek, gezgin bir şövalyeye olmaya karar verir. O kadar hayal dünyasında yaşar ki önce berberin traş leğenini çalıp kendine miğfer edinir. Sonra Don Kişot, Dulsine’ye aşıktır. Milan Kundera altını çizdiğim cümlelerde bak neler yazmış. “Don Quijote, Dulcinea’ya aşıktır. Onu şöyle bir görmüştür, hatta belki de hiç görmemiştir. Aşıktır ama kendisinin de söylediği gibi “sırf gezgin şövalyeler aşık olmak zorunda oldukları için” aşıktır. Sadakatsizlikler, aldatmalar, aşk acıları, bütün bir anlatı edebiyatı bunları ezelden beri bilmektedir. Ama Cervantes’te sorgulanan aşıklar değil, aşktır, aşk kavramının kendisidir. Hiç tanımadığınız bir kadını seviyorsanız, aşk ne demektir? Sadece sevmeye karar vermek mi? Hatta sevmeyi taklit etmek mi? Soru hepimizi ilgilendiriyor. Çocukluğumuzdan beri aşk örnekleri bizleri onları izlemeye davet etmeseydi, sevmenin ne demek olduğunu bilir miydik? Yoksul bir köy asilzadesi olan Alonso Quijada roman tarihini varoluş üstüne sorduğu üç soruya açtı:
Bir bireyin kimliği nedir?
Hakikat nedir?
Aşk nedir?"
Hımm.. Gençliğimde kahkahalarla gülerek okuduğum Don Kişot’u, mantığın hakim olduğu orta yaşımda tekrar okumalıyım diyeceğim demesine ama… Bilirsin hayalperest bir ruhum var. Yaaa peki Don Kişot’luğa özenir de, karar verirsem gezgin bir şövalye olmaya… Of! Biliyor musun, en büyük hayallerimden biridir Don Kişot olabilmek. İnsanlara kötülük eden yeldeğirmenleriyle dövüşüp, herkesi mutlu edebilmek. Uçup giden değerlere karşı hüzün dolu değil midir Don Kişot? Yapacak insani işleri olmayıp günlerini eğlenceyle geçiren insanlara karşı acımasızdır. Hikaye aslında resmen “deliliğe övgü” dür. Don Kişot, kötülerin doğa üstü güçler olmadığını anlamaz. Olsun. Asıl güç sahibi kötülerin karşısında inandığı değerler uğruna savaşan bir hayalperesttir o. En baş hayalci Don Kişot olduğuna göre, hemen hazırlanmalıyım.Kafamda bir tas, elimde sopa, üzerimde paslı bir zırh ve cılız atımla savaşa başlamalıyım. İçime dalmalıyım önce… İlk mücadelem kendimle…. Milan Kundera’nın, Cervantes'in Don Kişot öyküsü sebebiyle sorduğu üç soru var önümde:
"Hayat çok hafif. Bir taslak gibi, asla içini dolduramıyoruz ya da düzeltemiyoruz. Daha iyi yapamıyoruz. Bu korkutucu."
Tereza:
"Hayat benim için çok ağır. Senin içinse çok hafif. Bu hafifliğe, özgürlüğe dayanamıyorum. Yeterince güçlü değilim. Prag'da sana sadece aşk için muhtaçtım. İsviçre'deyse herşey için sana bağımlıyım. Beni terk edersen ne yaparım? Ben güçsüzüm. Güçsüzlerin ülkesine geri dönüyorum. Hoşçakal. "
Milan Kundera'nın romanı Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği ile ilgili yazı okumak isterseniz, yaşamın geniş özeti'nden okuyabilirsiniz.