don kişot etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
don kişot etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Temmuz 2026 Pazar

"Ve O Güzel İnsanlar O Güzel Atlara Binip Gittiler."


Son zamanlarda Homeros’un o kadim dünyasında, İlyada ve Odysseia’nın zamansız sayfaları arasındaki keşif yolculuğunda dört nala koşturuyorum. Çok ilginç...

Efsaneye göre Antik Yunanlılar ile Truvalılar arasındaki savaş on yıldır sürmektedir.  Truva'nın aşılmaz surları düşman için bir türlü geçilemeyen dev bir engeldir. Ancak Odysseus'un kurnaz zekası, kaba kuvvetin çözemediği bu düğümü tarihin en ünlü hilesiyle çözmeye karar verir: İçine en seçkin savaşçıları gizledikleri devasa bir tahta at yapmak. 

Truvalılar, at terbiyecisi kimlikleriyle özdeşleştirdikleri bu görkemli at heykelini, tanrılara adanmış kutsal bir barış armağanı sanarak büyük bir coşkuyla surların içine yani şehrin kalbine kabul ediyorlar. Ancak gece herkes derin bir uykudayken, atın karnında gizlenen o sessiz ordu şehri içeriden fethederek tarihin akışını değiştiriyorlar. 

Bu savaşı konu alan 2004 yapımı Troy filmi için özel olarak tasarlanan Truva Atı, çekimlerin ardından efsanenin gerçek coğrafi merkezi olan Çanakkale’ye hediye edilmiş.

Merakları muhtelif, ilgisi dağınık biri olarak, ben destanlarından  koptum, sözlü ya da yazılı anlatılardaki  atları merak ettim:)


Ksantos ve Balios - Yaklaşık MÖ 8. yüzyıl (Homeros'un İlyada destanı)

Homeros'un destanlarında Akhilleus'un ölümsüz atlarıdır. Tanrısal bir soydan geldiklerine inanılır. Ksanthos, destanın en çarpıcı sahnelerinden birinde konuşarak Akhilleus'a yaklaşan ölümünü haber verir. Bu yönüyle yalnızca savaş arabasını çeken atlar değil, kahramanın kaderine tanıklık eden varlıklardır. (Tablo Giorgio de Chirico)

Pegasus -  MÖ 8.-7. yüzyıllarda yazıya geçirilen Yunan mitolojisi 

Medusa'nın kanından doğan kanatlı beyaz at... Özgürlüğün, ilhamın ve gökyüzüne yükselmenin simgesidir. Kahraman Bellerophontes'in yoldaşı olarak birçok maceraya katılır. Yüzyıllardır sanatın, şiirin ve hayal gücünün en güçlü sembollerinden biridir.

Sleipnir-  Kökeni İskandinav sözlü geleneğine dayanır, yazılı kaynakları 13. yüzyıl )

Tanrı Odin'in sekiz bacaklı atıdır. Olağanüstü hızı sayesinde gökyüzü, yeryüzü ve ölüler diyarı arasında yolculuk edebilir. İskandinav mitolojisinde bilgeliğin, gücün ve sınır tanımayan yolculuğun simgesidir.

Bukefalos - MÖ 4. yüzyıl (MÖ 356-323)

Bukefalos Büyük İskender'in en ünlü savaş atıdır. Cesareti, sadakati ve savaşlardaki başarısıyla ün kazanmış, tarih boyunca adı bilinen en meşhur atlardan biri olmuştur. Rivayete göre İskender onu genç yaşta evcilleştirmiş ve uzun yıllar birlikte savaşmıştır. (Tablo-  Nicolas-Andre Monsiau)

Düldül - M.S 7. yüzyıl (miladi 600 lü yıllar)

İslam geleneğinde Hz. Muhammed'in, daha sonra Hz. Ali'ye verdiği rivayet edilen attır. Tarih boyunca cesaretin, sadakatin ve adalet uğruna verilen mücadelenin sembolü olarak yüzyıllardır anlatılır.


Kırat (Halk Edebiyatı) – (16. ve 17. yüzyıl)

Köroğlu'nun "Benden selam olsun Bolu Beyi'ne..." diyen yiğitliği ile Kırat'ın hızı birleşir. O artık yalnızca bir at değildir. Halkın vicdanını, özgürlük arzusunu ve haksızlığa karşı direnişi sırtında taşır.



Rocinante – 17. yüzyıl (1605-1615)

Ve sonra... modern romanın atı çıkar karşımıza. Mitolojinin tanrısal atları, destanların olağanüstü binekleri ve halk anlatılarının efsaneleşmiş yoldaşlarından sonra sahneye yaşlı, sıska ve yorgun bir at gelir. Rocinante, kas gücüyle değil, Don Kişot'un imkânsız görünen hayallerini yılmadan sırtında taşımasıyla unutulmaz olur. . (Tablo - Picasso)

Belki de Yaşar Kemal'in dediği gibi, "O güzel insanlar o güzel atlara binip gittiler". 

Geriye ise hikâyeleri kaldı.

19 Eylül 2013 Perşembe

Kahve Molası - Şahane Serseri Olmaktır Niyetim-1-



Zaman ıpılık.  Hayallerimin içinde, çimlerin üstünde  yuvarlanır gibi yuvarlanıyorum. 
 
Ey Okur, lafı hiiiç eveleyip gevelemeyeceğim. Gene tek ömürde hep aynı kişi olmaktan sıkıldım. İtiraf ediyorum, şahane serseri olmaktır niyetim.  İşte bak... Parmaklarımın ucuna basa basa kaçıyorum. 

Biliyorum. Gittiğim yerde, adımı gene  değiştireceğim. Misal bu ya... Soran olursa, bu kez, "Bendeniz Toboso'lu Dulcinea" diyeceğim.  

Tamam. Uzatmıyorum. 

Yazımı bir çizgi roman gibi, "Kahramanımız yeni maceralarına doğru yol alıyordu." diye bitiriyorum. 


"anamdan yolcu doğmuşum
nehirlerle birlikte denizlere kavuştum
akşam dedim
şu koca dünya dedim
ağlasam dedim
yola bir düşüldü mü ömür boyunca gidilir
ekmeğin ve şarabın peşinden
turnaların peşinden
büyük şehirler büyük aşklar
çığlık çığlığa terkedilir
ben
çocuklar gibi sevdim devler gibi ıstırap çektim
damarlarımda dünyanın bütün rüzgârları
harplere açlıklara yalnızlığıma rağmen
anamdan yolcu doğmuşum
neyleyim
gurbet dedim
hürriyet dedim"

Attila İlhan
(Şahane Serseri adlı şiirinden)

27 Şubat 2013 Çarşamba

Hayırdır İnşallah Bir Rüya Gördüm.-2-


Bugün hep yollardaydım. O kadar yorulmuşum ki, ofise geldiğimde odamdaki koltuğa biraz kıvrılayım derken uyumuşum. Hayırdır inşallah! Bir rüya gördüm. Rüyamda  bir şövalyeydim. Parlak ve gösterişli bir zırhın içindeydim. Kendimi soylu, cesur, idealleri olan biri olarak kabul ediyordum. İyi ama bir tuhaflık vardı vaziyetimde. Aaa!.. Zırhın içi bomboştu. Bedenimi hissetmiyordum. "Bugün içinde yaşadığımız dünya, hiçbir özelliği olmayan, en küçük bireysellikten bile yoksun bırakılmış `bir soyut davranışlar toplamına' dönüşmüş kişilerin dünyası,' `Günümüzde sorun, insanın benliğinin bir bölümünü yitirmesi değil artık, tümünü yitirmesi, yok olmasıdır... Yürüyen ve içi bomboş bir zırh... Öyküsünü yazmayı denedim, `Varolmayan Şövalye' çıktı ortaya." diyordu ya Calvino. Allahım, yoksa ben... İnanmıyorum yaa...  O kitaptaki varolmayan şövalye ben miydim yoksa?


Rüyamda ansızın masanın başında, ünlü yazar Italio Calvino belirdi. Ben ise yanında ayakta duruyordum. Heyecanlı bir sesle: "Nasıl gidiyor?" diye soruyorum. "Şahane!" diyor. "Tam istediğim gibi!" "İyi ama ben hiç görünmüyorum ki bu romanda. Nasıl inandıracağım insanları, "Varolmayan Şövalye" romanındaki varolmayan şövalyenin aslında ben oladuğuma?" diyorum. Tüm ciddiyetiyle sağ kaşını kaldırıp bana bakıyor. "Varolmadın ama tam senden umduğum gibi, korkusuz, idealleri olan, bir bilinç varlığından başka bir şey olmayan, yürüyen, içi bomboş bir zırh olan, o soğuk görünümlü şövalye Agilulfo'ya  çok yakıştın. Yoksa aynı öyküdeki bedeni olan ama bilinçten ve akıldan yoksun  Gurdulu mu olmak istiyordun?" diyor. Susuyorum. Hissediyorum çenem titriyor. 

Italio Calvino sevdiğim bir yazar. Onu asla kırmak ve kızdırmak istemiyorum. Eğiliyorum kulağına... Usulca... "Biliyorum o kitabı siz yazmadınız ama... İlla şövalye olacaksam, Don  Kişot olsaydım mesela." diyorum. Tam Calvino ağzını açıp cevap vermeye kalkışıyordu ki, birden uyandım. Hoppala! Nerden çıktı bu rüya durup dururken şimdi? Bembeyaz kesilmişim. Ruh gibiyim inanki. Nerede Italio Calvino'nun Varolmayan Şövalye adlı kitabı sahi?  Yoksa o kitaptaki varolmayan şövalye  gerçekten ben miyim?  Çocukluğumda hep şövalye olmak isterdim. Acaba bilinçaltım mı beni bu rüyayı görmeye itti? Ben?  Ben varolmayan bir şövalyeyim öyle mi? Sahi mi? Yarabbim rüyamda bari niye Don Kişot olarak göremiyorum kendimi? Aaaa! Şaşırdım kaldım inan ki... Ben... Ben... İtalio Calvio ile tanıştım yani öyle mi? Of! Bilimiyorum. Emin değilim. Uyku sersemiyim de şimdi! Heeey! Gözlerimi yumup uyumak, uyanmak, bedenimin bilincini yitirmek, uyanınca takrar bedenimin varlığını sezmek, uyurken boşuğa gömülmek, sonra uyanıp kendimi öncekinin aynı bulmak, sadece uyuma ve uyanma yetisine sahip olduğumu bilmek bile mutlu etti beni. Sevindim ne yalan söyleyeyim.  Hey!.. Rüyalar ne komik oluyorlar öyle değil mi?


11 Ağustos 2011 Perşembe

“KUKURİİİKUUU!” Diye Avazım Çıktığı Kadar Bağırdım!


Hakan Günday'ın önce AZ,  akabinde  Ziyan adlı romanlarını ardı ardına okuyunca... Of!  Yazar, o sert ve etkili cümleleriyle, bildiğim  halde görmezden geldiğim... Hatırladıkca canım acıyacak diye,  görmek, işitmek, düşünmek istemediğim vaziyetleri tuhaf bir illüzyonla film gibi  gözümün önünden geçirdikçe... Ben okudukça romanlarını... Okudukca o sivri dilli cümlelerini… Vurucu paragraflarını okudukça… Çarptı beni anlatabiliyor muyum? Sadece çarpmakla kalsa iyi… Omuzlarımdan tutu. Sarsarak silkeledi… Hakan Günday’ın her kitabını okuduğumda aynen böyle oluyorum. Bu kez Az’ın peşinden, çivi çiviyi söker hesabıyla, duraksamadan Ziyan’ı okuyunca ben… Kaç gündür kendime gelemedim. Yüreğim gene kabardıkça kabardı. Karnıma çiviler saplandı. Olduğum yerde kıvrım kıvrım kıvrandım. İnan bana... Doğum sancısı çektiğimi bile söyleyebilirim. Evet… Evet… Hatta o sancıların sonunda içimden yeni bir ben çıktığını gönül rahatlığıyla itiraf edebilirim. Nasıl söylesem? Cervantes'in Don Kişot'u gibi mi desem... Yok... Yook...  Bizden bir örnek vermeliyim... Bülent Arabacıoğlu'nun En Kahraman Rıdvan'ı gibi misal... Bööylee "Zalimlerin, haydutların, üçkağıtçıların ve bilumum kötülerin" kökünü kurutmak arzusuyla deliren birini gözünün önüne getirebilir misin? Öyle kii... Bakışlarım Süperman gibi delici , yumruklarım Batman kadar güçlü, Yüzbaşı Tommiks gibi ilkeli, dövüş tekniklerini Zagor gibi iyi bilen, gerektiğinde Kara Şimşek'in şöförü Michael Night olabilen, bazan Indiana Jones, kimi zaman Malkoçoğlu ya da Karaoğlan veya Tarkan...  Topyekün hepsi benim bünyemde toplanmıştı sanki, anlatabiliyor muyum? Yeniden mi doğmuştum ne? “Olmaz öyle şey!” deme… Oldu işte… Diyeceğim o dur ki... "Şu ezilmiş domates kılıklı dünya bir beter dünya idi... Bu beter dünyada haksızlıklar, kötüler, hırsızlar, üçkağıtçılar ve Ceyar  orta hakemin kararıyla hep galip geliyorlardı...." öyle mi? dedim kendi kendime... Hakan Günday'ın romanlarında anlatılanlar içimdeki En Kahraman Rıdvan'ı ortaya çıkardı sanki... Okudukça... Okudukça... Dellendikçe dellendim anlatabiliyor muyum? Nedir bu kardeşim? Şu ölümlü dünyayı az  olsa neyse, fazlasıyla dört bir koldan  ziyan eden vicdansızlara, merhametsizlere gününü göstermeye karar verdim. Fırladım yerimden hemen… “KUKURİİİKUUU!” diye bağırdım. İşte o anda gözlerimi açtım.  Gece sahuru beklemek niyetiyle oturuyorum ya... Demek ki salondaki koltukta rüyalar alemine dalmışım... Baktım sehpada Hakan Günday’ın Az ve Ziyan adlı romanları.. Yanında ise Bülent Arabacıoğlu’nun En Kahraman Rıdvan adlı çizgi romanı… Üçünü kucağıma aldım. Uykulu gözlerle şaşkın şaşkın baktım. “Gördüklerim keşke gerçek olsaydı.” diye aklımdan geçirdim.  Kızdım kendime tabii… “Gene mi rüya gördüm?” dedim.  Ayağa kalktım… Gittim camı açtım. Başımı dışarıya uzattım.  Şu anda kötülük yapmayı düşünen ya da kötülük yapmakta olan zalimler, haydutlar, üçkağıtçılar, vicdansızlar, merhametsizler ve bilumum kötüler duysunlar da titresinler diye  “KUKURİİİKUUU!” diye avazım çıktığı kadar bağırdım. 





29 Mart 2011 Salı

Zagor Yoksa "İşinin Ehli Hayalkırıkçısı" Mı?



Allahım! Bu gördüklerim gerçek olmasın lütfen! Zagor... Sevdiğim çizgi roman kahramanı... Zagor... Toz kondurmam tırnağının ucuna... Olamaz! Lütfen aramızda kalsın, olur mu? Kimseye söyleme.. Ama... Zagor var ya... Don Kişot'u bilmiyor...  İnanamıyorum gözlerime... Zagor... Kitap okumaya vakti olmadığını söylüyor... Bugün satın aldığım macerasını okuyordum. Bir an bu kareleri gördüm ya... Tepeden tırnağa mosmor oldum. Olamaaaz! Hayallerimin yıkıldığı an... Bittim... Resmen bittim... Yıkıldım. Yerlerdeyim.  Numan Serteli'nin haikusu, Zagor'un bu haline tam denk düşmüyor mu şimdi? "işinin ehli.. hayalkırıkçısıyım.. son müşterim sen"  der ya hani... Of! Zagor'un son müşterisi ben miyim bilmiyorum ama işinin ehli hayalkırıkçısı olduğu çok doğru... Yapılır mı bu bana? Söyler misin  Esrarengiz Atlı adlı macerada, nedir Zagor'un  bu hali şimdi? Yooo... Kabus olmalı... Tamam. Anladım. Rüyadayım. Az sonra uyanacağım...



Heyy! Buldum! Zagor budur işte! Bu Zagor karesi var ya bünyeme ilaç gibi geldi valla! Bakar mısın, Zagor kitap okuyor! Oh! Çok şükür Tanrım... Gerçekten çok teşekkür ederim. İnan bana az kalsın  hayalkırıklığından öte dünyaya göçecektim. Yoksa... Kitap okumayan birine nasıl tahammül edebilirdim?  Mümkün değil... Çizgi roman kahramanı da olsa, ben  kitap okuyanı severim. Acaba Zagor sinemayı bilse, sever miydi? Severdi bence... Evet, tabii severdi. Dur ben bir koşu gidip su içmeliyim. O kadar korktum ki, dilim damağım kurudu, inanmazsan yemin bile edebilirim. Tamam. Şimdi maceranın kalanını okumaya devam edeyim.  Heyy! İnanmıyorum... Zagor ve Sarışın Tehlike... Neee? Şöyle bir karıştırdım sayfaları... O ne? Zagor Blondie'den dayak mı yiyor? Yok artık! Pes! 


Tamam! Gene bilmeden bir şey yaptım. Belli ki yüksek makamlar tarafından cezalandırılıyorum. Peki. Şimdi  Zagor'un bu macerasının kapağını kapatacağım. Ve bu akşam  Zagor'un Sarışın Tehlike adlı macerasını okumayacağım.  Hani Sıtkı Sıyrıl acıyı tarif ederken, Zagorsever bünyenin acısını anlatır da, en iyi acı tarifinin çizgi romanların yarım kalmış macerası olduğunu söyler ya, işte o acıyı dibine kadar hissedeceğim. Zagor aynı çizgi roman macerasında, nasıl bu denli hayal kırıklığına uğratabilir beni? Of! Gene bir haiku söyleyeceğim işte şimdi... "ahmakıslatan değilim dedi.. inandım o yağmura..ve ıslandım tam bir ahmak gibi" diyeceğim demesine ama... Zagor... Of! Yapamam! Toz konduramam valla.. Sevmek ne feci bir şey değil mi? Acı veriyor insana.  Sanırım depresyondayım. Feci... Şeyyy! Yoo... Dayanamayacağım valla... Çok merak ediyorum... Zagor ve Blondie... Yooo... Hemen okuyacağım hemen... Hiç beklemeden! Duramam... Hemen! Aman Allahım! O neeee?Yooo... Zagoooorrr!!!!

22 Şubat 2011 Salı

Hayalperest Bünyemle Don Kişot'luğa Heves Etmek...


Ben söyleyenlerin yalancısım. “İnsan onu hayatında üç kez okumalıdır. Kahkahanın kolayca dudaklara fırlayıp duyguları harekete geçireceği gençlikte,  mantığın hakim olmaya başladığı orta yaşta, her şeye felsefe açısından bakıldığı ihtiyarlıkta”. derler. Hangi kitap için böyle söylerler?  İlk roman, ilk klasik olarak kabul edilen Cervantes’in neredeyse  beşyüz yıl önce yazdığı ünlü Don Kişot adlı kitabı için tabii.  Nerden aklıma geldi şimdi Don Kişot değil mi? Dün gece Milan Kundera’nın yedi bölümlü Perde adlı kitabı elime geldi. Kitabın altını çizdiğim cümlelerine göz gezdirirken, hoş bir anlatıma denk geldim.  Bilirsin, romandaki kahraman Don Kişot,  yoksul bir köy asilzadesiyken, okuduğu kitaplardan etkilenerek, gezgin bir şövalyeye olmaya karar verir. O kadar hayal dünyasında yaşar ki önce berberin traş leğenini çalıp kendine miğfer edinir. Sonra Don Kişot, Dulsine’ye aşıktır.  Milan Kundera  altını çizdiğim cümlelerde bak  neler yazmış.  “Don Quijote, Dulcinea’ya aşıktır. Onu şöyle bir görmüştür, hatta belki de hiç görmemiştir. Aşıktır ama kendisinin de söylediği gibi “sırf gezgin şövalyeler aşık olmak zorunda oldukları için” aşıktır. Sadakatsizlikler, aldatmalar, aşk acıları, bütün bir anlatı edebiyatı bunları ezelden beri bilmektedir. Ama Cervantes’te sorgulanan aşıklar değil, aşktır, aşk kavramının kendisidir.  Hiç tanımadığınız bir kadını seviyorsanız, aşk ne demektir? Sadece sevmeye karar vermek mi? Hatta sevmeyi taklit etmek mi? Soru hepimizi ilgilendiriyor. Çocukluğumuzdan beri aşk örnekleri bizleri onları izlemeye davet etmeseydi, sevmenin ne demek olduğunu bilir miydik? Yoksul bir köy asilzadesi olan  Alonso Quijada roman tarihini varoluş üstüne sorduğu üç soruya açtı:
Bir bireyin kimliği nedir?
Hakikat nedir?
Aşk nedir?"



Hımm.. Gençliğimde  kahkahalarla gülerek okuduğum Don Kişot’u, mantığın hakim olduğu orta yaşımda tekrar okumalıyım diyeceğim demesine ama…  Bilirsin hayalperest bir ruhum var. Yaaa peki Don Kişot’luğa özenir de, karar verirsem  gezgin bir şövalye olmaya… Of!  Biliyor musun, en büyük hayallerimden biridir Don Kişot olabilmek.  İnsanlara kötülük eden yeldeğirmenleriyle dövüşüp, herkesi mutlu edebilmek.  Uçup giden değerlere karşı hüzün dolu değil midir Don Kişot?  Yapacak insani işleri olmayıp günlerini eğlenceyle geçiren insanlara karşı acımasızdır.  Hikaye aslında resmen “deliliğe övgü” dür. Don Kişot, kötülerin doğa üstü güçler olmadığını anlamaz. Olsun. Asıl güç sahibi kötülerin karşısında inandığı değerler uğruna savaşan  bir hayalperesttir o. En baş hayalci Don Kişot olduğuna göre, hemen hazırlanmalıyım.Kafamda bir tas, elimde sopa, üzerimde paslı bir zırh ve cılız atımla savaşa başlamalıyım. İçime dalmalıyım önce… İlk mücadelem kendimle….  Milan Kundera’nın, Cervantes'in  Don Kişot öyküsü sebebiyle  sorduğu üç soru var önümde:
Bir bireyin kimliği nedir?
Hakikat nedir?
Aşk nedir?