yaşar kemal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yaşar kemal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Temmuz 2026 Pazar

"Ve O Güzel İnsanlar O Güzel Atlara Binip Gittiler."


Son zamanlarda Homeros’un o kadim dünyasında, İlyada ve Odysseia’nın zamansız sayfaları arasındaki keşif yolculuğunda dört nala koşturuyorum. Çok ilginç...

Efsaneye göre Antik Yunanlılar ile Truvalılar arasındaki savaş on yıldır sürmektedir.  Truva'nın aşılmaz surları düşman için bir türlü geçilemeyen dev bir engeldir. Ancak Odysseus'un kurnaz zekası, kaba kuvvetin çözemediği bu düğümü tarihin en ünlü hilesiyle çözmeye karar verir: İçine en seçkin savaşçıları gizledikleri devasa bir tahta at yapmak. 

Truvalılar, at terbiyecisi kimlikleriyle özdeşleştirdikleri bu görkemli at heykelini, tanrılara adanmış kutsal bir barış armağanı sanarak büyük bir coşkuyla surların içine yani şehrin kalbine kabul ediyorlar. Ancak gece herkes derin bir uykudayken, atın karnında gizlenen o sessiz ordu şehri içeriden fethederek tarihin akışını değiştiriyorlar. 

Bu savaşı konu alan 2004 yapımı Troy filmi için özel olarak tasarlanan Truva Atı, çekimlerin ardından efsanenin gerçek coğrafi merkezi olan Çanakkale’ye hediye edilmiş.

Merakları muhtelif, ilgisi dağınık biri olarak, ben destanlarından  koptum, sözlü ya da yazılı anlatılardaki  atları merak ettim:)


Ksantos ve Balios - Yaklaşık MÖ 8. yüzyıl (Homeros'un İlyada destanı)

Homeros'un destanlarında Akhilleus'un ölümsüz atlarıdır. Tanrısal bir soydan geldiklerine inanılır. Ksanthos, destanın en çarpıcı sahnelerinden birinde konuşarak Akhilleus'a yaklaşan ölümünü haber verir. Bu yönüyle yalnızca savaş arabasını çeken atlar değil, kahramanın kaderine tanıklık eden varlıklardır. (Tablo Giorgio de Chirico)

Pegasus -  MÖ 8.-7. yüzyıllarda yazıya geçirilen Yunan mitolojisi 

Medusa'nın kanından doğan kanatlı beyaz at... Özgürlüğün, ilhamın ve gökyüzüne yükselmenin simgesidir. Kahraman Bellerophontes'in yoldaşı olarak birçok maceraya katılır. Yüzyıllardır sanatın, şiirin ve hayal gücünün en güçlü sembollerinden biridir.

Sleipnir-  Kökeni İskandinav sözlü geleneğine dayanır, yazılı kaynakları 13. yüzyıl )

Tanrı Odin'in sekiz bacaklı atıdır. Olağanüstü hızı sayesinde gökyüzü, yeryüzü ve ölüler diyarı arasında yolculuk edebilir. İskandinav mitolojisinde bilgeliğin, gücün ve sınır tanımayan yolculuğun simgesidir.

Bukefalos - MÖ 4. yüzyıl (MÖ 356-323)

Bukefalos Büyük İskender'in en ünlü savaş atıdır. Cesareti, sadakati ve savaşlardaki başarısıyla ün kazanmış, tarih boyunca adı bilinen en meşhur atlardan biri olmuştur. Rivayete göre İskender onu genç yaşta evcilleştirmiş ve uzun yıllar birlikte savaşmıştır. (Tablo-  Nicolas-Andre Monsiau)

Düldül - M.S 7. yüzyıl (miladi 600 lü yıllar)

İslam geleneğinde Hz. Muhammed'in, daha sonra Hz. Ali'ye verdiği rivayet edilen attır. Tarih boyunca cesaretin, sadakatin ve adalet uğruna verilen mücadelenin sembolü olarak yüzyıllardır anlatılır.


Kırat (Halk Edebiyatı) – (16. ve 17. yüzyıl)

Köroğlu'nun "Benden selam olsun Bolu Beyi'ne..." diyen yiğitliği ile Kırat'ın hızı birleşir. O artık yalnızca bir at değildir. Halkın vicdanını, özgürlük arzusunu ve haksızlığa karşı direnişi sırtında taşır.



Rocinante – 17. yüzyıl (1605-1615)

Ve sonra... modern romanın atı çıkar karşımıza. Mitolojinin tanrısal atları, destanların olağanüstü binekleri ve halk anlatılarının efsaneleşmiş yoldaşlarından sonra sahneye yaşlı, sıska ve yorgun bir at gelir. Rocinante, kas gücüyle değil, Don Kişot'un imkânsız görünen hayallerini yılmadan sırtında taşımasıyla unutulmaz olur. (Tablo - Picasso)

Belki de Yaşar Kemal'in dediği gibi, "O güzel insanlar o güzel atlara binip gittiler". 

Geriye ise hikâyeleri kaldı.

2 Mart 2025 Pazar

Kendimi Eylediğim Zamanlar...

 

Filmler seyrettim...


Kitaplar okudum....


Karlı bir kış yaşadığım için şükrettim.




Amsterdam'da sokak sanatçılarının peşini  sürdüm. 
Resmen Invader'ın seramik moziklerinin avcısı oldum:)


Bir ay tatilden sonra okulum açıldı. 
Cam Tasarım dersinde seramikten cam şekillendirme kalıpları hazırladık.  

 

4 Şubat 2018 Pazar

Tüfek İcad Edildi Mertlik Bozuldu.


Yıllardır Köroğlu Destanı'nı okumak istiyorum. Hatta farklı yazarların derlemelerini edindim. Lakin okuyamadım. Az önce kitapları düzenlerken elime geldiler. Aniden elinde sazıyla Köroğlu renksiz bir at üstünde önümde belirmesin mi? Köroğlu, atımın rengini söyle, dedi. Kııır, dedim. Kır at ya... Kırat ne renk olur peki,dedi. Cevap veremedim. Kızıl mıydı acaba? Emin değildim. Kırlaşmış kelimesinden yola çıksam... Siyah beyaz at mıydı ki? Karar veremedim.  At, önümde  iki ayaklarını havaya kaldırdı. Nasıl denirdi?  Hah tamam buldum, şahlandı. Köroğlu, önce atımın rengini öğren, sonra gel, dedi. Şaşırdım kaldım. O nedenle, ilk iş at renklerini, cinslerini, yürüyüş şekillerini öğrenmeye karar verdim. 21. yüzyıldayız, ışınlanmaya ramak kaldı, 16. yüzyılın halk kahramanı Köroğlu ve Kıratı'yla alıp veremediğin ne, diyebilirsiniz. Ne bileyim? Biz kitapları seçmeyiz ki, kitaplar bizi seçer. Demin Köroğlu durduk yerde elime geldi.

Az önce araştırdım. Rengi bembeyazsa beyaz at, kahverengiyse doru at, simsiyah olana yağız at, vücudunu örten kılları beyaz, yelesinde, bacak uçlarında, kuyruğunda siyah veya kahverengi tüyler bulunan atlara kır at denirmiş. Acaba  Köroğlu Destanı'nı elime alsam, artık kendini okutur mu ki?

“Hey kardeşler, hey dostlar, yolda belde, tavlada  tarlada, kırda ovada durup  da bizi dinleyenler, okuyanlar, dünyanın kaç bucak olduğunu soranlar, bilenler, hey yedi iklim dört bucağı gezenler, size bir destanımız var. İnsanoğlu şu dünyada neyi arar, arasa arasa dostluğu, kardeşliği arar, sözü çok uzatmak neye yarar… Biz başlayalım  Köroğlu’nun hikayelerini anlatmaya birer birer. Gidelim eski, uzak yıllara, Köroğlu’nun  başından geçenleri söyleyelim. Söyleyelim de   dinleyenlerimizin, okuyanlarımızın  damakları tatlı, gönülleri hoş olsun, mert yakaları namert eline geçmesin. Bir de burada bizden önce gelmiş geçmiş bir hoş sada olmuş, Köroğlu hikayeleri anlatan  ustalarımıza canı gönülden  bir selam uçuralım. Ruhları şadımanlık etsin” (yaşar kemal - üç anadolu efsanesi)



28 Mayıs 2017 Pazar

Bu Hafta Neler Yaptım?

Biri evde diğeri sinemada iki güzel film seyrettim.




Hiç görmediğim coğrafyalara gittim.



Gitarımı  çıkardım, yine yeni yeniden öğrenmeye başladım.




Bu hafta sayfalarında dolandığım kitaplar....


2 Kasım 2015 Pazartesi

Yolculuk...


“Ben demiyorum ki, insan hiç karanlığa, umutsuzluğa düşmez. Düşmez olur mu? Ama insanlığın mayası aydınlık ve umuttur. İnsanlığın mayasında güzel, aydınlık, pırıl pırıl, umut, gelecek türküleri söyleyen düş dünyaları kurmak var.”
Yaşar Kemal
İş icabı Kayseri yolcusuyum. Kayseri'ye ilk kez gideceğim.  Buram buram Anadolu kokan iki kitabı yanıma aldım. Kararlıyım. Bu kez Yaşar Kemal'le yarenlik edeceğim.  Memleketimin  daha önce gitmediğim, görmediğim, koklamadığım, lezzetlerini bildiğim ama yerinde tatmadığım bir şehrine  gidiyorum ya... Nasıl heyecanlıyım anlatamam.  Yüreğim pırpırlanıyor.  İçim içime sığmıyor.  Hey!.. Çok iyi biliyorum.  Az sonra Anka kuşunun kanadına atladığımı sanıp, gene düşler diyarlarında gezineceğim.

Her yolculuk bir büyüdür aslında... Her yol, insanın kendi içine yolculuktur. Bakalım neler keşfedeceğim?

3 Mart 2015 Salı

Ve Oğuz Aral Ve Avanak Avni Ve Yaşar Kemal


Kapak fotoğrafını çekip yukarıya iliştirdiğim bu kitap, küçüklüğümde yolunu gözlediğim, ailemin "kızlar okumaz öyle dergiler" deyip yasakladığı için gizli satın alıp okuduğum bir zamanların efsanevi mizah dergisi Gırgır'daki Oğuz Aral'ın saf ve sevimli tiplemesi Avni'nin en güzel maceralarından oluşuyor. Kimi zaman elime alır, her karesini tekrar tekrar tüm hevesimle okuyup seyrederim. Harikuladedir! Tatlı tatlı gülümsetir. Kederimi alır. Yüreğimi serinletir. Bu çizimler, yaşamıma anlam katan küçük, masum sevinçleri hatırlatıp, hissettirir.


Şimdi neden aklıma geldi bu kitap biliyor musunuz? İlk sayfasında, kitabın yayımlandığı 1999 yılında, Oğuz Aral'ın yazdığı bir yazı vardır. Gırgır mizah dergisini çıkarırken, okur olarak gençliği hedeflediğini anlatır  büyük usta...  "O sıralar, yeni türeyen bir genç tipi vardı. Kendini zeki, bitirim, uyanık ve dayanılmaz çapkın zanneden fakat aslında meteliksiz, ezik ve epeyce de avanak,  bir gençlik... Üstelik bu avanaklık, saf ve sevimli bir avanaklıktı." der. Gırgır'dan önceki mizah dergileri sadece politikacıları, vurguncuları, devlet otoritesini eleştirirken, Gırgır'da daha zorunu seçerler. Mizahçının kendisiyle dalga geçmesi, daha da zoru okuruyla dalga geçmesi...

İşte Avanak Avni'yi bu niyetle çizmeye başlamış. Ve ben de dahil, okuyan herkes çok sevdi. Oğuz Aral yıllarca çizdi. Biz okurlar ilgiyle okuduk. İçimizdeki Avni'yi keşfettikçe mutlu olduk. Sonra, "Acaba bu herifin çocukluğu nasıldı?" diye meraka kapılmış. Ve Avanak Avni'nin çocukluğunu çizmeye başlamış. O kadar ilgi görmüştü ki, ustanın deyimiyle  Küçük Avni, Avanak Avni'yi yenmişti. Tabaklar, bardaklar, tişörtler, kalemler, çarşaflar, her yer, her şey sanki Avni olmuştu. Bir Meksika dergisi Avni'yi kapak yapmış, üçüncü dünya ülkeleri simge olarak Avni'yi seçmişler, ırkçılığa karşı bayrak yapmışlar. O vakitler, internet filan yok tabii... Nerden duyup bilecez? Daha neler neler...

Bütün bunlar kendi istediği dışında oluyor, Avni ticaret amacıyla kullanılıyor, zaten memlekette Avrupa ve Amerika'daki gibi telif eserleri kanunu olmadığı için, Allah Oğuz Aral'ı koruyor da, bunca milyonları ne halt edeceğim diye kara kara düşünmekten kurtuluyor. Yazısında bunları tatlı tatlı anlatıyor.

 

Hah işte... Oğuz Aral  bu yazının son paragrafını aynen şöyle bağlıyor:

"Yaşar Kemal yıllardır "Bir gün Avni'nin bir kitabını çıkarırsan ve ön sözünü bana yazdırmazsan valla dövüşürüz!"  diye tutturmuştu. Ama Avni'yi çizmeyi bıraktıktan yıllar sonra gelen bir okul mektubu beni çok duygulandırdı. Dergi ve gazete sayfalarında yitip giden Avni öykülerini bu kitapta okumaya mecbur etti.  Yaşar Kemal gibi 190 santimetre ve 100 kiloya yakın birinden sopa yemek pahasına bu okur mektubunu da ön söz olarak kitaba koydum."  


Şimdi memleketimin iki ustası kavuştular ya hani... İkisi  birliktedirler. Huzur içinde, en şahane mekandadırlar, eminim. Çok merak ediyorum,  Avni'nin bu kitabını çıkardığında, ön sözünü kendisine yazdırmadığı, bir okurun mektubunu kitaba ön yazı diye koyduğu için, acaba Yaşar Kemal sözünde durup, orada Oğuz Aral'la dövüş müdür? Bir şey söyleyeceğim. Kitabın en son çizimi, şu yukarıdaki başı sarılı Avni tiplemesi... Şeyyy! Acaba Oğuz Aral,  sonunda Yaşar Kemal'den illa sopa yiyeceğini bildiği için mi başı sarılı Avni tipini kitabın en son sayfasına çizmiştir? Ne diyeyim? "Dıgıl dıgıl!" yani:)

 

2 Eylül 2012 Pazar

Kastamonulu Mithat'tan, Yaşar Kemal'in Mit Dünyasına Yolculuk.

 

Bu hafta, iki arkadaşımla Kastamonu'ya yaptığımız iki günlük gezide, böyle şahane bir memleketin insanı olduğum için bir kez daha sevindim. Ben Kastamonu'nun birbirinden leziz yemeklerinden çok daha fazla  insanlarını sevdim. Adını sorduğumda, Mithat olduğunu öğrendiğimiz taksi şöförü, gururla yedi göbek Kastamonulu olduğunu söyledi. Mithat, Anadolu insanının misafirperver, güleç, çıkarsız, samimi havasının bizatihi numunesiydi. Kastamonu'ya ilk kez gitmiştim.  Ilgaz ve Küre dağları arasında yerleşmiş şehre hayranlıkla bakınırken, tepedeki o kaleyi gördüm.  Kendimi tutmadım. "Ne güzel kale!" dedim. Mithat "Bu şehrin adının hikayesi o kaleden çıkmış." dedi. Gözlerimi koca koca açıp, tüm merakımla kendisine bakınca, sormadan ballandıra ballandıra anlatmaya başladı.  Geçmişi görmüş, şimdiyi yaşamış, geleceği bilir Kastamonu'lar anlatırlarmış ki, çok eski zamanlarda bu Bizans kalesinin kumandanının Monia adında bir kızı varmış.  Monia gönlünü bu kaleyi fethetmek isteyen  Türk beyine kaptırmış.  Bunu öğrenen babası, kızının bir Türk'e aşık olmasını kabullenememiş, öfkesini gemleyememiş, Monia'yı kalenin surlarından aşağıya atmış. Türkler çok üzülmüşler.  "Kastın neydi Monia'ya!" diye hep bir ağızdan seslenerek, kaleyi ele geçirmişler. Bu öykü kulaktan kulağa anlatıla anlatıla kastın neydi monia, Kastamonu diyerekten şehrin adı olmuş. Ben kalenin bizim elimize geçtiğine sevinemedim de Monia'nın vaziyetine kederlendim. Mithat "Kaleyleyle ilgili binbir öykü var. Benim anlattığım bunlardan biri.  Aaa! Dertlenmeyin öyle, ne de olsa, bu  altı üstü efsane," dedi. Ne acayip varlıklardık biz insanlar... Acaba  niye efsanelere ihtiyaç duymaktaydık? Bu soru yıllar önce kafamı epeyce meşgûl etmişti.


Okulda, insanları diğer canlılardan ayıran özellikler konuşulurken, insanın hayal kurabilmesinden hiç söz edilmezdi. Zaten havai görünen bir öğrenci olarak, insan dışındaki canlıların hayal kuramadığını söylesem, bana gülebilirlerdi. Hayallerden  bahsedilmeyen hiç bir ders bana inandırıcı gelmezdi. Romanlar her daim imdadıma yetişmişlerdir. Yaşar Kemal'in, Orta Direk adlı romanının ön sözünü okuduğumda, beni meşgûl eden sorumun cevabını bulmuştum işte... Memleketimin yetiştirdiği en usta yazarlardan biridir Yaşar Kemal.  Her romanı bana büyüleyici gelir. Bu önsözünde yazdıkları beni ziyadesiyle tatmin etmişti.

"...... İnsan soyunun içinden çıkıp geldiği karanlık inanılmaz yoğunlukta bir karanlıktır. Ve insan soyu doğadaki en yaratıcı unsurdur. Onu büyük karanlığından alıp bugüne getiren de bu yaratıcı niteliğidir. İnsanoğlu sıkıştıkça, zorluklarla karşılaştıkça yaratmış, zorluklarından da böylece kurtulmuştur. Doğanın katı gerçekleri çok ağır bastığında da, kurtuluş umudu kalmadığında da yaratıcılığını genişletmiş, renklendirmiş, kendisine bir düş, bir mit, bir efsane dünyası kurmuştur. Eğer insanın bir ümit, bir düş dünyası yaratma niteliği olmamış olsaydı belki de yaşaması mümkün olmazdı. Yaşamasını sürdürebilse bile belki de insanoğlu bu insanoğlu olmazdı. Bu düşünceden yola çıkarak insanı şöyle tanımlayabiliriz: İnsan, mit yaratan bir mahluktur.

İnsanın doğa içindeki, doğa karşısındaki başının sıkışması, bir, birkaç değil, yüzlercedir. İnsanoğlu binlerce yıldan bu yana dört bir yandan kuşatılmış, sıkıştırılmıştır. Kıtlıklar, açlıklar, savaşlar, salgınlar, tekmil doyumsuzluklar, cinsel, ruhsal... Ve ölüm korkusu... Ve insanın arayıp da bulamadığı çok yerde bir düş, bir mit dünyası yaratıp ona sığınma vardır........

Bütün maddi zorluklardan kurtulsa bile, ölüm karşısındaki, bir karanlıktan gelip başka bir karanlığa düşen insanoğlu her çağda kendisine bir düş bir mit dünyası yaratacaktır..... "

Şimdi Yaşar Kemal'in insan soyunun mit dünyasıyla ilgili cümlelerini yazarken, Kastamonulu taksi şöförünün adının Mithat olduğunu hatırladım. Tesadüfün böylesi hoşuma gitti. Sevindim.


26 Temmuz 2012 Perşembe

"Bana Yer Demir Oldu, Gök Bakır. Gök Bakır. Gök Bakır."


Yoo... İnan bana... Sıcaktan ben de fena halde etkileniyorum. Bülent Ortaçgil'in bir şarkısı vardır. Bilirsin... "Eller sıcak... Gözler sıcak..." der.  Tamam. Buraya kadar eyvallah... Ama devam eder... "Duvarlar sıcak... Taşlar sıcak... Düşler sıcak... Çok sıcak... Daha da sıcak olacak..." Eyvaah!  Sonra... "Giysiler sıcak... Giymeseler sıcak... Uykusuzluk sıcak... Bardaklar eriyecek... Kuşlar susacak... Çok sıcak... Daha da sıcak olacak." der. Eyvah ki eyvah!..  Yanmışım ben!... Son günlerde hava öyle sıcak ki... Soğuk bile sıcak sanki... Hava sıcaklığı mevsim gereği aldı başını zirvelere gidiyor ya... Of!.. Her yıl klimalar bile kifâyet etmemeye başladığında, güneşle, sıcak havayla, yaz mevsimiyle aram iyiden iyiye açılıp, Arap bacılar gibi kendi kendime söylenmeye başladığımda... İşte o zaman, özellikle Yaşar Kemal'in romanlarından birinin içine atlayıveriyorum. Dün gece  yattığım yerde sıcaktan kolumu kaldıramaz haldeyken, bir de sivrisinekler bedenime dadanınca... Baktım dellenip, iyice isyanları oynamaya başlıyorum. Hemen yerimden fırladım. Yaşar Kemal'in gözüme ilk ilişen kitabı Ölmez Otu'nu elime aldım. "Başı dara düşenler, yarattıkları düş dünyasında bulurlar yollarını. Ayakta kalabilmek için sığındıkları bu dünya bir yandan onları yaşatırken, bir yandan da hikayelerini örer." diye yazıyordu arka kapakta. "Hava çok sıcak diyor ve yattığın yerde söyleniyorsun öyle mi? Yuf olsun sana!.. Sen sıcak hava, sivrisinek görmemişsin kızım!" dedim kendime...  


Yaz bazıları için ne anlama geliyordu? Pamuk toplama mevsimiydi elbette... Bunu düşününce... Hemen kendimi Yalaklı köylülerinden biri olarak  hayal ediverdim. Her yaz, pamuk toplama mevsiminde Toroslar'daki köyümüzde yaşayacağımız yerde, köyümdeki diğer insanlarla birlikte Çukurova'ya iniyorduk sözgelimi...  Ve bütün güç toprak ağalarının elindeydi. Sosyal eşitlik yoktu. Hem toprak sahibi olan ağalar bizi sahipleri gibi görüyorlardı, hem de kendilerini devletin adamı gören, yardımcı olacaklarına güçlerini köylüye eziyet etmede kullanan muhtarlar tarafından horlanan feodal bir düzen içinde hayatta kalmaya çabalıyorduk. Bütün kış ağadan aldığımız erzakla, borçla  geçiniyor, yazları da ağanın geniş topraklarında çalışarak, pamuk toplayarak borçlarımızı ödüyor, azıcık da para biriktiriyorduk. Elbette kazandığımız para geçinmemize yetmiyordu. Gene ağadan borç almak zorunda kalıyorduk. Eğitimsizdik. Cahildik. Haklarımızı bilmiyorduk. Bu durumumuz ağaların işine geliyor, onları daha da güçlendiriyordu. Güçsüzdük. Yoksulduk. Para kazanmak ve geçinebilmek için ağaya mecburduk. Bireysel hak ve özgürlüklerimizi bilmeyince, küçümseniyor, sömürülüyorduk. Öyle bir sistem içindeydik ki, kim daha çok çalışırsa, kim daha hızlı davranırsa daha fazla kazanıyordu. Bu durumda bizi ezenleri değil, birbirimizi düşman gibi görüyorduk. Ya sıcak... Ya sinek... Ya horlanma...

"Güneş cam gibiydi. Acı, keskin... Parlak. Gözleri kamaştıran. Bulutların gelip geçen gölgeleri koyu. Güneş pamuk tarlasının aklığından daha yakıcı."

"Güneş kavuruyordu. Güneş, güneş değil gökyüzünde bir köz yığınıydı. Çukurovaya bir boz duman çökmüştü. Tüten, ağır, ipiltili bir ışık dumanına batmıştı Çukurova."

"Sinekler uğuldayarak saldırıyorlar, ellerini, ayaklarını, yüzünü, sırtını yakıyorlar, bitiriyorlar."

"Köylüler iple gün ışığını çekiyorlardı. Gün doğunca bir sıcak çökecek, çatır çatır ortalığı kavuracaktı. Çukurova sıcağı insanı öldürür. Öldürür ama gecesinde de, serin seher vaktinde de dayanılmaz sinekler var....... Bu sinekler kemikli. Her bir iğneleri kılıç gibi. On tanesi bir adama yapışsa da on beş dakika emse vallaha billaha adamın damarında bir damlacık kan bile komazlar. Kuruturlar. Bedeni yara olmamış kimse kalmamış köylüler arasında. Bütün Çukurova ırgatlarının hepsi de öyle." 

"Sıcağın altında terlemiş, terledikçe gece sineklerin yediği yerlerin yarası yanan ırgatlar, ağır, kıpırtısız."

"Akşam oldu, gün battı. Gece tütüyordu. Toprak acı acı, göğünmüş koktu. Sinekler bulut bulut geldiler. Herkes elleriyle yüzünü örtüyor, çırpınıyor, tepiniyor, çaresiz. Sinekler parçalıyorlar. Önüne geçilmez."

"Irgatlar dizi dizi olmuşlar. Uzun, belki de üç yüz metrelik bir dizi.... Boz, toprağa batmış toprak rengi olmuş insanlar. Ağır güneşte öyle duruyorlar, hiç kıpırdamıyorlar gibi.... Ölgün, bitkin ırgatlar kuruyup yarılmış tarladan, yağmurun yere döktüğü, toprağa bulanmış pamukları, cansız istemez topluyorlar. Yerden aldıkları pamukları silerek, toprağından  temizleyerek sepetlere koyuyorlar. İkindi üstü, ve Ağanın adamları arkalarında... Yerde tek pamuk kalırsa kıyameti koparıyorlar. Ağızlarına ne gelirse söğüp sayıyorlar.  Toprağa karışmış toza, kurumuş çamura sıvanmış, bir paçavra yığını ırgatların arkasında ak ayakkabılı, ütülü ak giysileriyle, geniş hasır şapkalı, geniş kara şemsiyeli adamlar.  Birer komutan gibi. Küçük dağları ben yarattım, der gibi... Sürünerek pamuk toplayan yığına öfkeyle,  tiksinerek bakıyorlar. Arkada, toprağa gömülmüş bir pamuk bırakmışsa ırgat, koltuk boşluğuna amansız bir tekme yiyor."


Doğduğum bölgeyi, yeri, ailemi ben seçmemiştim ki... Yaşar Kemal'in anlattığı yerlerde doğmuş, oralarda yaşıyor olabilirdim. Yaşar Kemal'in anlattıkları elbette kurmacaydı. Ama gerçek hayatta olmuş ya da olması mümkün vaziyetler değil miydi? Dünyanın pek çok yerinde insanın insanca yaşayamadığı o kadar çok bölge ve yer var ki. Ben sadece kendi yaşadığım yeri görüyorum. Hem bazan sahip olduklarımın tadına varamıyorum, hem de Ölmez Otu'nda anlatılan köylülerin doğup yaşadıkları yerlerde olduğu gibi, hayatın kimi insanlar için korkunç eziyetli  bir yaşam savaşı olduğunu farkedemiyorum. Yaşar Kemal'in kitapları sadece Anadolu insanına değil, dünyanın herhangi bir yerinde de, doğası, devlet düzeni, aile ilişkileri, inançlarıyla, insana yapılan haksızlıkları okurun yüreğine etkili destansı bir dille hissettiriyor. Kitabın anlattıklarını hayal ettikçe, hava sıcak gelmiyordu artık. Sinek sadece vızıltıdı. Bunlar neyse neydi de... Ya dünya üzerinde  sonu gelmeyen,  haksızlıklar içinde yaşayan insanlık hali neydi?

 
"..... uyuyamaz, kendi hali, dünya hali üstüne derin düşüncelere dalar..... Diline pelesenk etmiştir: "Bana yer demir oldu, gök bakır. Gök bakır. Gök bakır." Bu yer demir gök bakır halinden kurtulamaz.... Şaşkın, yıkılmış, kafasından tuhaf, şimdiye kadar aklından geçmemiş düşünceler geçer. Deli düşünceler." 

 
NOT: Tırnak içindeki cümleler Yaşar Kemal'in Ölmez Otu adlı kitabından.


13 Eylül 2011 Salı

Bugün Düş Ekmeği İle Doydum.



Hayli zamandır OktayAkbal'deneme ve öykü kitaplarına bir daldım ki ne dalma. En son dün gece Düş Ekmeği adlı yüz beş sayfalık ince bir öykü kitabı elimdeydi. Kitap kucağımda uyumuşum. Sabah gözümü açar açmaz kaldığım yerden devam ettim. İnsan Düş Ekmeği'ni  elinden bırakmak istemiyor. Anlatımı öylesine sürükleyici, öylesine genç... Bir solukta bitirdim.  Onyedi yaşındaki bir gencin 1940 yılındaki günlüğünden bölümler anlatıyor.  Lise sona giden bir grup gençler...  İlk gençlik aşkları, sanat arayışları, arkadaşlıkları, özlemleri, umutları... Düşünsene... İkinci dünya savaşı zamanları. Avrupa'da savaş kopmuş. Bir kaç hafta önce Polonya ezilmiş. Bizim memleket  ise savaşa ha girdi ha girecek... Ne fena... Birinci Dünya Savaşı'nda lise son öğrencilerinin  savaşa girdikleri, cepheye gönderildikleri bizimkilerin kulağına gelmiş.  Olabilir mi? Üç dört aylık eğitim almışlar. Sonra marş marş "ihtiyat zabiti" olarak savaşa gönderilmişler. Tamamen gerçek. İyi ama ya memleket savaşa girerse... Ya bizimkileri de cepheye gönderirlerse? 1940 gençliğinin içinde yaşadığı tedirginlikler okura aynen geçiyor.  Ya ilk dünya savaşındaki gibi... Daha yirmisine gelmeden yok olup giderlerse? O ve arkadaşları... Yaşamadan daha! En küçük bir sevinç duymadan... Sevdikleri kıza el değdirmeden... İçindeki duyguları kâğıt üstüne dökmeden... Of! Akıl alacak gibi değil. Eğitimleri ne olacak? Hayalleri peki?  Kitabın ilk sayfasında "Biz düşlerle aynı hamurdanız." diye  Shakespeare'den bir alıntı var. Hemen altında da Oktay Rifat'tan iki dize... "Bazen yanılıp ekmek yerine / Yıldız yiyorum."  Kitaptaki kahramanımız da hayalperest biri zaten. Genç tabii.  Gelecek hayalleriyle ilgili kaygıları var. Yazar olmak istiyor. Bazı öyküleri dergilerde çıkmaya başlamış. Çok seviniyor. Kendisini bir fotoğraf makinesi olarak farzediyor. Çevresinde olan bitene dikkat ediyor. İnsanları gözlemliyor. Dünyaya, insanlara bir öykücü gibi bakmak istiyor. Arkadaşları var. Muhabbetleri iyi. Gene de yalnızlığı, kendisiyle kalmayı çok seviyor. Aşk olmaz mı? Hem de nasıl gençlik aşkları var. Nefis bir kitap... Bir dönem kitabı Düş Ekmeği. Okuduğunuzda bir kez daha anlıyorsunuz ki dönemler değişebilir ama gençlik arzuları, kaygıları  değişmiyor. Hep aynı...


Oktay Akbal sinemayı seven bir yazar. Kitapta sinemayla ilgili nefis paragraflar var. Kahramanımız da sinemayı seven biri. Sanırım bu kitapta Oktay Akbal, kendi ilk gençlik yıllarını anlatıyor. Daha eskiden Fred Astaire ya da Gary Cooper'la  özleştiririp, onların serüvenini kendisi yaşıyormuş gibi hayal ederken şimdi onyedi yaşında ya büyük tabii... Filmlerin artık yapay olduğunu düşünüyor. Aynı hayatlar gibi...   "Bir rol vermişler, kişilik diyoruz ona, işte o kişiliğin gerektirdiği işleri, eylemleri yapıyoruz." diyor. Yazar olmaya niyetli madem... Çok kitap okumalı, yazılar yazmalı, her gördüğünden dinlediğinden öykülerine malzeme çıkarmalı. "Kişi, her anını anlamlı kılmalı. Bir katkısı olmalı yaşadığı topluma, insanlara, dünyaya, en başta da kendine. Bir hayvan, bir bitki gibi geçirmemeli yılları. Evleniyorlar, çocukları oluyor, bir iş, bir güç, bir didişme; sonra yaşlanma, sonra da bitiş noktası. Bu güzel gençler, bu yakışıklı delikanlılar, gösterişli kızlar bir gün bambaşka biri olacak, en sonunda da yok olup gidecek..." Kitabın kimi zaman hüzünlendiren, kimi zaman gülümseten anlatımını çok sevdim. Zaten Oktay Akbal'ın kitaplarını okumanın tadına doyamadım ki...  Düşünsene tam 63 kitap yazmış Oktay Akbal. Böyle bir ömre boş geçmiş denebilir mi? Dopdolu bir ömür gerçekten. Kitaplarında müthiş bir deneyim müthiş bir duyarlılık yatıyor. Oktay Akbal'ın kitaplarının tadına illa bakmalı.  Anlatılacak gibi değil. Okumak gerekiyor.


Bir güzellik daha var. Kitabın bazı sayfaları, bu yıl 46 yaşında yitirdiğimiz, Suavi Süalp'le çizgi romanlar çizen, Yaşar Kemal'in İnce Memed'ini resimleyen, değerli karikatürist İsmail Gülgeç'in siyah beyaz çizgileriyle iyice zenginleşmesi... Bugün Düş Ekmeği ile doydum ya.. Oktay Akbal'a yürek dolusu sevgiler göndermeli.