Bilenler bilecektir. Müziğe yeteneğim yok. Hatta... Nasıl denir? Müzik kulağım hiiiiç yok.
Ayrıca... Nota körlüğüm var. Nota gördüğüm zaman beynim kilitleniyor. Çok denedim. Nota öğrenebilmem mümkün değil. Ne gam! Merakım feci. Hevesim çokun ötesinde çook:)
İlla nota bilmem şart mı? Sonunda baş edebileceğim, dört telli, küçücük, sevimli bir müzik aleti buldum. Ukulele. Bir Havai çalgısı. Daha ne olsun. Tam bana göre.
Yaklaşık iki yıldır kendi kendime ukulele çalışıyorum. Müzik öğretmeni Can Kahramansoy, Etkili Müzik Eğitimi adıyla youtube'da videolar hazırlamış. Sakin, ürkütmeden, tatlı tatlı ukulele öğretiyor. Sayesinde epeyce ilerlettim.
Can hoca, şimdi gitar öğretmeye başladı. Aaa! Acaba becerebilir miyim, diye denedim. Size bir şey söyleyeyim mi, ukulelede öğrendiklerim işime yaradı. Tecrübeliyim ya, gitar çalmamı çok kolaylaştırdı. Nasıl ritim atıyorum anlatamam. Şaşırdım kaldım. Güvenim geldi bu durumda. 3. videoyu bitirdim. 4. videoyu sabırsızlıkla beklemekteyim.
Hey! Binlerce kasırga aşkına! İnanamıyoruuumm... Gitar çalmayı becereceğim:)
Ukulele, havai dilinde zıplayan pire demekmiş. Ukulele pire gibi beni gitara zıplatoyor ya, çok sevinçliyim. Can Kahramansoy'a milyon kamyon dolusu teşekkür ederim.
Selda'nın yukarıdaki fotoğrafını gördüğüm an, "bittim ben!" diye
düşündüm. Uzun zamandır bağlama çalmayı öğrenmek istiyorum. Ara ara
nüksediyor bu arzum. Bu kez kolay uyum sağlamak niyetiyle, kendime
hemcinsim bir rol model arıyorum. Düşünüyorum... Düşünüyorum... Aklıma
bir tek eskilerden elinde bağlamayla şarkı söyleyen Selda Bağcan geliyor
nedense. Artık kararlıyım ya bağlama öğrenmeye... Selda'nın bağlamalı
fotoğraflarına bakmak istedim. Az önce sanal dünyada fotoğraflarını
bulmak üzere dolanmaya başladım. Denk geldiğim ilk fotoğrafına baktım
ki o ne? Bağlama değil de gitar yok muydu Selda'nın elinde. "Eyvah!"
dedim. "Allahım bağlamalı bir kadın rol model bulamayacak mıyım yoksa
kendime?"
Tuhaf huylarım vardır. Biliyorum temkin süzgeçi eksik benim
bünyemde. Bir şeye karar verirken bi dur bi etraflıca düşün di mi?
Nerdee? Her bişeye kolay heves ettiğim gibi, moralman şıppadanak
çökerim. Kendime inancım çapçacık yıkılır. Hemencik kör kuyularda merdivensiz, denizler ortasında yelkensiz kalmış
gibi hissederim. Ne denir? "Savaşı kazanan, kılıcı keskin iri
savaşçılara sahip olan değil, morali
yüksek savaşçılara sahip olan taraftır." Bu sözü kim demiş, ne zaman demiş, niçin demiş diye sakın
sorma. Laf aramızda inan bilmiyorum. Valla ne bileyim, kalmış işte
hafızamın tozlu bi çekmecesinde. Helee... Sen sen ol... Lütfen, bu söz
ne alaka filan sakın deme. Bende yüksek moralli savaşçı ruhu olmayınca.
Anlasana... Bittiğimin resmidir. Biterim... Biterim! Misal bu ya
bağlama çalma hevesimden şıp diye vazgeçebilirim.
Neyse ki, Cumhur Canbazoğlu'nun, gelecek nesillere kaynak olsun diye
yazdığı, Kentin Türküsü Anadolu Pop Rock adlı kitabı var şu an elimde.
Şu kitap denen nesne var ya, her derde deva yeminle. Allah razı olsun
Cumhur Canbazoğlu'ndan. Bu kitabı morasiz ruhuma ilaç gibi geldi... Bak
şimdi. Kitabının 222. sayfasından itibaren altı sayfayı Selda'ya
ayrılmış. Selda 1948 yılında Muğla'da doğmuş. Ortaokula giderken gitara
ilgi duymuş. Bak burayı iyi dinlemelisin... Çünkü ismini ilk olarak bu
kitapta okuduğum Catherina Valente'nin, Aşk ve Müzik filmini izlerken,
Selda'nın içinde şarkıcı olma merakı uyanıvermiş. Al sana rol model
durumu... Gördün mü, anlatmak istediğim budur işte.
Sonra eve alınan
teyp, radyoda dinlediği Latin şarkıları teybe kaydetmeler, sonra bu
şarkıları söylemeye başlamalar filan... Yani bir bakıma eve alınan teyp
sayesinde şarkıcı olmaya başlar. Lise bire giderken sahneye çıkar.
Alpay'la tanışır. Alpay'ın sayesinde banda çekilen şarkıları Ankara
Radyosu'na gönderilir. Rahmetli Fecri Ebcioğlu İstanbul Radyosun'da bu
şarkıları yayınlar. Ailesinin ısrarıyla Ankara Üniversitesi Fen
Fakültesi Fizik Bölümü'ne devam eder. Bu yıllar memleketimizdeki gençlik
olaylarının yayıldığı, türkülerin ve Anadolu popunun canlanmaya
başladığı yıllardır. Ünlü türkücü Saniye Can'dan dinlediği türküler
sebebiyle halk müziğine gönül verir. Türküleri gitarıyla söylemeye
başlar. Latince şarkı söylerken, birden Mahzuni'yi, Neşet Ertaş'ı, Aşık
Veysel'i keşfeder. Ne güzel!
Cem Karaca'yla Barış Manço'nun, Selda'nın çalıştığı Ankara'daki kulübe
uğramaları, hayatının yönünü İstanbul'a çevirir. Çünkü bu iki sanatçı
kendisine plak yapmak için yardımcı olacaklarını söylerler. Tatlı
Dillim, Katip Arzu Halim Yaz Yare Böyle, Çemberimde Gül Oya çok
hoşlarına gider. Bu şarkılar banda okunup TRT ye gönderilir. Denetimden
geçer ve radyolara dağıtılır. Türkan Poyraz'ın TRT için hazırladığı
Mahpushaneler adlı programında Selda'nın Mahpushanelere Güneş Doğmuyor
adlı şarkısı fon müzik olarak kullanılınca, ismi cismi belli olmayan
fondaki ses çok beğenilir. Hatta Deniz Gezmiş'in eski nişanlısı olduğu
söylentisi yayılmaya başlar. Deniz Gezmiş ve arkadaşları ise kısa bir
süre önce yakalanmışlardır.
Plakçılar evinin kapısını aşındırmaya başlayınca, gitar dersleri alır ve
türküleri tamamen doğal sesiyle söylemeye başlar. 1971 yılında ilk
45'liği çıkar. Plakları ilgiyle karşılanır. Adaletin Bu mu Dünya ile
listelerin en üst sırasına yerleşir. Aynı dönemde TRT deki programdaki
sesin Selda olduğu anlaşılınca, Deniz Gezmiş'le adı anıldığı için
yayınlanamaz kararı verilir. Moğollarla çalışmaya başlar. Bir süre sonra
yolları ayrılır. 1972'de Dışişleri bakanlığı tarafından
Bulgaristan'daki Altın Orfe yarışmasına gönderilir. Dereceye giremez.
İzmir Fuarı'nda sahneye çıkar. Denetim, Selda'nın şarkılarını onaylamaz.
Arif Sağ'ın bağlamayla yer aldığı albümünde türkü kokan şarkılar
söyler.
Ortam gergindir. Sol müziğin bayraktarlığını yapmaktan
vazgeçmez. Kaldı Kaldı Dünya adlı parçası Hey dergisi 45'likler
listesinde 1 numaraya yükselir. 12 Eylül Askeri Müdahales'nde üç kez göz
altına alınır. Söylediği şarkılardan dolayı yargılanır. 1980-1987
arasında pasaportuna el konulur. Yurt dışına çıkamaz. Uzun bir dönem TRT
yasaklısı olur. Ancak 1992 yılında ekranlara çıkacaktır. Geçmişte
ürettiği albümleri ve 45'likleri ulaşamadığı geniş kitlelere ve genç
kuşak için tekrar değerlendirmeye karar verir. Ve muhtelif albümler
çıkarır. 2000 yılında konsere giderken ağır bir kaza geçirir ve uzun
süre tedavi görür. Cumhur Canbazoğlu, kitabında Selda'ya ayırdığı altı
sayfalık yazısını şöyle bitirmiş: "2004 yılında Denizlerin Dalgasıyım
albümüyle geçmiş günleri anımsatan yoğunlukta politik, duyarlı bir
söylemle yeniden listelerde gözükür. Anadolu popun yorulmaz emekçisi
olarak Selda, bayrağı hiç düşürmeyerek her dönem büyük saygı görür."
Heyy! Du bi... İşte Selda'nın elinde bağlamayla bir fotoğrafını buldum.
Acaba Selda bağlama çalıyor muydu ki? Yoksa Türkülerimiz plağı için mi
böyle fotoğraf çektirmişti? Kentin Türküsü kitabında, Selda'nın bağlama
değil gitar dersi aldığı yazıyordu. Hatta türküleri gitarıyla çalıp
söylüyormuş. Bir ara gitara da heves etmiştim. Allahım ben ne şıpsevdi
biriyim? Yooo. Enseyi karartmayayım, ne var? Olsun varsın... Şimdi
gitarla tek şarkı çalabilirim misal... Romans!.. Arpejle Romans'ı çalmayı
beceriririm. Hımm... Acaba bağlamayı bırakıp, gitarla türkü çalmayı mı
denemeliyim? Kafam karıştı. İnan bilemedim. Geç oldu. Önce şu yalan
dünyanın herşeyine meraklı, dikkati dağınık, bilgisi yarım yamalak
bünyemi tımar edecek bir Neşet Ertaş türküsünü önce Selda'dan.. Yooo... Dayanamam. Üstüne cilalama niyetiyle bir de Neşet Usta'dan dinleyeyim.
Hocaların hocası Neşet Ertaş'ın ruhuna rahmet göndereyim. Selda'yla, Cumhur
Canbazoğlu'na mahsus selam edeyim. Sonra anne sözü dinler gibi masum...
Tıpış tıpış uyumaya gideyim.
Raul Midon yeni keşfettiğim bir şarkıcı. İlginç bir gitar çalma tekniği var. Doğuştan kör olan Raul Midon'un gitar çalarak söylediği şarkıları dinlemeyi seviyorum.
Kaç şarkı çalabiliyorum ki? Biliyorum kendimi... Kaç kere denedim. Sanatın hiç bir dalına kabiliyetim yok. Enstrüman çalmak dersen mesela... Gitarla sadece Romans’ı çalabiliyorum... O kadar. Hımm… Olsun varsın… Ne yaptım bil bakalım? Sanki yılların gitarcısıymışım gibi... İşten ve köyden bir kaç günlüğüne kaçtığım bu sahil kasabasına gelirken, gitarı da getirdim. Oldum bittim tüm gitarların şekillerini de seslerini de tuhaf bir aşkla severim. Sana bir şey söyleyeyim mi, şimdi düşünüyorum da, iyiki yanımdaymış bu gitar… Yoksa böyle bir hikayeyi sana nasıl anlatabilirdim:) Bak şimdi... Bu sabah… Erkenden… Güneşin sıcak ışınlarına kalkan olan, zeytin ağaçlarının altında, kumların üzerine serilmiştim. Hafif hafif esen ılık rüzgâr, gitar ve ben… Bilmem anlatabiliyor muyum? Düşünsene... Karşımda, masmavi, üfür üfür deniz... Of, sahiden görüntü müthiş!.. Gitarı usulca kabından çıkardım. Tam katlayıp kenara koyuyordum ki, gitar kabının cebinden bir kaç şarkı notası döküldü. Hımm… Havalanıp kaybolmasınlar diye, beyaz kağıtları telaşla avuçladım… Kucağıma yerleştirdim. Çevreme ürkek ürkek baktım… Yapayalnızdım… Dinlemiyor ya beni kimse… Kumsalın ıssız, sakin bir köşedeydim. Birdenbire cahil cesaretim ruhumu ele geçirdi. Sanki kırk yıllık gitarcıymışım gibi, burnum havada, bilgiç bilgiç sayfaları gözden geçirdim. Üç notayla çalınan bir şarkı ilgimi çekti. Sadece “Am… Dm… G… “ ile çalınabiliyor. Hey!.. Bunların yerlerini biliyordum ya işte... Tamam, dedim. Ne olacak ki? Denerim. Peki ritm nasıl olacak? Du bakalım… Sadece notalara basıp, ritimsiz, gitarın tellerine yukarıdan aşağıya vurmaya başladım. Allahım, ne hoş şarkı... “Kırıklarını aldırdım kalbimin… Zırhımı çıkarttım astım portmantoyaaa….” Çok güzel… Devam ettim... “Gönülçelen… Gönülçeleeen… Aynı anda utanmadaaan… Hem kırıcı… Hem kırılgaaan… Yordun beni gönülçeleeeen…” Ne hoş yaa… Bayıldım. Şarkıyı baştan aldım… Sadece notalara basıyor ve gitarın tellerine yukarıdan aşağıya vurmaya devam ediyordum ki… İyice cesaretlendim. Ritimli çalmayı denemeye karar verdim. Heyy!.. Oluyor mu ne? “Evet dedi ben de seni aldattım. Bir kez de değil üstelik… Çünkü beni çok kanattın… Çok sevdiğim bir yalandıııın… Gönülçelen… Gönülçeleeeennn… Aynı anda utanmadaaaan… Hem kırıcı hem kırılgaaaan… Yordun beni gönülçeleeennn!” Ben… Ben var ya… İnanamıyorum… Galiba gitarla bir şarkı daha çalabilmeyi becerdim. “Kırıklarımı aldırdım kalbimin… Zırhımı çıkarttım astım portmantoyaaa…” Ve ben… Ve gitar… Ve gönülçelen… Ve hafif hafif esen ılık rüzgâr… Ve karşımda uçsuz bucaksız deniz... Of!... Becerdim ya… Bahtiyardım!.. Sonra bir coştum ben tamam mı? Uçtum... Uçtum... Hiç bir sanatı beceremem ama... Bak işte söylemeyi unutmuşum... Becerebildiğim bir sanat dalı var... Abartma sanatında üzerime kimse tanımam... Ben... Bağıra bağıra... Gitarın tellerine vura vura... Gönülçelen’i.. Ardı ardına tam beş kez çalıp, söyledim. Valla ne yalan söyleyeyim...Teoman benim vaziyetimi gorse… Biliyorum.. Dudakları uçuklar, bu benim şarkım mı, yok artık, derdi yani… Kesinlikle emindim. Hiç dert etmedim. Şarkıyı tekrar tekrar gitarla çalıp, efkârlı efkârlı söylemeye devam ettim. Şarkıyı en son söyleyip bitirdiğimde, alkış ve "Bravooo!" sesleri geldi. Ürperdim. Korka korka dönüp seslerin geldiği yöne baktım. On muzip muzip gülen göz bana bakıyordu. Yürüyüşe çıkmış bir grup yaşlı çiftti. Ne yalan söyleyeyim… Feci halde utandım… Utanınca yaptığımı gene yaptım. Şapkamı yüzüme örttüm. Sonra... Zırhımı çıkartıp astım portmantoya... Veee... Kendime güldüm. Ne yapsaydım yani? Tamam... Biliyorum... Komikti vaziyetim! Hımm.. Ah, benim cahil cesaretim:)